Bu akşamki şarabımız İtalya’nın Trentino bölgesinden. Tenuta San Leonardo adlı bir şarap üreticisinden, ismi ise Terre di San Leonardo.
2006 yılından, yani on bir yaşında. Tam çıtır zamanı!
Bu şarabın çok ilginç bir özelliği var arkadaşlar.
Normalde İtalyan şarabı dediğimizde aklımıza ilk Sangiovese, Nebbiolo falan gibi üzümler gelir, ancak bu şarap Cabernet Sauvignon, Merlot gibi üzümlerden yapılma. Kısacası bir Bordeaux harmanı.
İlginizi çekerse buradan biraz daha detay okuyabilirsiniz.
http://www.sanleonardo.it/en/wines-and-spirits/terre-en/
İtalya’dan gelen bir Fransız harmanı şarap nasıl olur derseniz, hemen cevaplayayım, çok güzel olur. Çünkü bu şarabı 2013 yılında, yedi yaşındayken, bir arkadaşın evini taşırken içmiştik. Bu şişe de sağ olsun, aynı arkadaşın hediyesi zaten. Neyse, o zaman çok beğenmiş, bu şişeyi yıllandırmaya karar vermiştim.
Kısmet bu güne imiş.
Şarabımızı demlenmeye bıraktım. İki saat kadar sonra görüşmek üzere.
Geceniz güzel olsun.
5 Aralık 2017 Salı
27 Kasım 2017 Pazartesi
Man Adası Belgeleri
Olayları doğru yada yanlış şeklinde değil de, insanları bizden ya da onlardan şeklinde değerlendiren ilkel kafa, beni yarım yol Akepeli yaptı zaten. Tam da bunun üstüne sizle canımı fazlasıyla sıkan başka bir konuyu paylaşmak istiyorum ki, bunun sonunda her halde beni Akepe il başkanı adayı falan yapar bu çav bellalar artık 😛
Beynimi acıtan şey bu "Suç değil ama etik olarak yanlış" lafı.
Yani şu meşhur Man adası belgelerinde çuvalladıktan sonra kıçlarını kurtarmak için uydurdukları bahane.
Merak etmeyin, yeni bir Kılıçdaroğlu tartışması açmak istemiyorum. Zaten Cehapeliler bile genel başkanımız sanki bu işin çok fazla arkasında durmadı falan demeye başladı.
Beynimi acıtan şey bu "Suç değil ama etik olarak yanlış" lafı.
Yani şu meşhur Man adası belgelerinde çuvalladıktan sonra kıçlarını kurtarmak için uydurdukları bahane.
Merak etmeyin, yeni bir Kılıçdaroğlu tartışması açmak istemiyorum. Zaten Cehapeliler bile genel başkanımız sanki bu işin çok fazla arkasında durmadı falan demeye başladı.
Arkasında durup da ne yapsın, biraz daha dursa arkadan kaçacak içeri zaten.
Neyse...
Derdim bu etik değil bahanesini yiyen zihniyet.
Bir eylem eğer yasalar tarafından suç sayılmışla suçtur. Sayılmamışsa suç değildir.
Yasalar yazılıdır. Herkes okur ve çoğunluk bu yasaların ne anlama geldiği hakkında aynı fikri taşır.
Cehapelilerin yapıp, tanımı gereği her şeyi bilen, kendisine doğru gibi gelen herşeyi tartışmasız doğru sayan sözde aydınların atladığı bu tanım, bir hukuk devletinin altını oymanın en güzel yöntemidir.
Yani bir eylemin doğruluğunu, haklılığını ve geçerliliğini yazılı hukuktan alıp, herkese göre farklı, muğlak ve subjektif bir kritere tabi tutarak değerlendirmek çok tehlikeli bir tercihtir.
Etik demek ahlaki demektir diye başlayalım.
Görüyor musunuz iş nereye gidiyor?
Yasaları bırakıp, bir eylemin yargısını ahlaka bağlarsak, akşam evde bir kadeh rakı içen her çav bella aydını suçlu diye damgalayıp, hapse atabiliriz.
İçki içmek, hem de toplumun çoğunluğu tarafından ahlaksız, ya da etik olmayan bir eylemdir. Karşı cinsle evlenmeden ilişki yaşamak, karma eğitim, camiye gitmemek gibi bir çok eylem toplumun çoğunun etik değerlendirmesini geçemeyebilir.
Bazılarınız bana dönüp bu başka, Man adalarındaki etiklik problemi başka diyecekler. Ben de bunlara hayır aynı şey diyeceğim. Onlar da bana akepeli diyecekler. Ben de onlara s.ktirin gidin diyeceğim. Bunları yazıyorum ki bu aşamaları hızlıca geçip, sadede gelelim.
Eğer bir eylem suç ise bu kanunla tanımlanır. Kanunla tanımlanmamışsa suç değildir. Nokta.
Tavsiyem, sadece kulaklarına doğru gibi geldiği için, düşünmeden (nasıl şaşırdım, bir bilseniz) atlayıp, sonuçlara varanları boşverip, "etiğimizi" koruyarak adil ve uygar bir davranış gösterelim.
Dünyadan bihaber tuhaf bir siyasetçi kürsüye çıkıp zırvaladığı için kıçını kurtaracak diye Pandora'nın kutusunu açıp, temel insani değerlerimizi tartışmaya açmayalım.
Ben söyleyeyim de...
-
Ne biçim bir adammış bu ya? Hala inanmakta güçlük çekiyorum.
Şabalak herif, bir tomar kağıdı sallaya sallaya kendini yırttı. Bunlar vergi cennetlerine para kaçırıyor diye.
Sonradan iş yurt dışından para geliyor, bunlar kara para aklıyorlara döküldü.
Şimdi para iki Türk bankası arasında gidip gelmiş, iş bir sterling'lik şirket nasıl bu kadar para bulmuşa döndü...
Be utanmaz adamlar.
Madem problem bir sterling'lik şirket nasıl bu kadar para bulduydu da....
Ne diye vergi kaçırıyorlar diye kendinizi yırttınız? Ne diye kara para aklıyor diye kendinizi yırttınız?
Hiç mi utanmanız yok?
Hiç mi yüzünüz kızarmadı?
İlkokul çocuğu bile ödevini yapmadığında böyle hıyar duruma düşmez, o bile sizden iyi bahane bulur.
Bütün bu olan bitende, bir emekli öğretmen milyonlarca doları nereden bulur gibi geçerli tek bir soru vardı. Artık sorsanız bile bu saatten sonra ciddiye alan çıkmaz.
Git evine artık, bu iş olmuyor...
-
Uygar insan ilkelidir. Uygar insan kuşkucudur. Uygar insan sorgular. Uygar insan muhakeme yeteneğine sahiptir. Uygar insan tutarlıdır. Uygar insan saygılıdır. Uygar insan çekincesizdir. Uygar insan düşündüğünü söyler.
Yani uygar insan ilkeleri çerçevesindeki herşeyi sorgular, hiçbir şeyi peşinen doğru kabul etmeden muhakeme eder ve muhattabı kim ve ne olursa olsun tutarlı biçimde düşüncesini saygı çerçevesinde korkmadan dile getirir.
Üçüncü sınıf ilkel kabile toplulukları fanatiktir. Her şeyi bildiklerine inanırlar. Araştırmazlar, sorgulamazlar. Bildiklerinin doğru olduklarına emindirler. Tutarlılık gibi bir endişeleri yoktur. Kararlarını önce verip, olan biteni bu kararlara uydurmak için çarpıttıklarından aynı soruya her gün farklı yanıt verirler. İlkeller saygısızdır, cazgırdır. Beğenmedikleri herşeye bağırır, çağırırlar. Laf ebeliği yaparlar, karşısındakileri bastırmaya çalışırlar. İlkeller korkaktırlar. Ortama uyarlar, etrafındakileri memnun edecek şeyleri yapar, söyler, etrafındakilerin hoşuna gitmeyecek şeyleri yapmaz, söylemezler.
Yani ilkel insanın ilkeleri değil inandıkları vardır, etrafındaki hiç bir şeyi sorgulamaz, her şeyi bildiğine inandığım için muhakeme etmez, tutarsız olacağına aldırmadan kendisine yakın insanları her zaman haklı, karşı insanları her zaman haksız kabul eder, eğer korkmuyorsa, ağzına geleni de saygısızca söyler.
Şimdi....
Farz edelim ki Tayyip eline bir tomar kağıt alıp, kürsüden Kemal'in oğluna, dünürüne vergi kaçakçısı anlamına gelebilecek, aslen hiç bir temele kanıta dayanmayan şeyler söylemiş olsun.
Bugün bu para transferleri hukuksuz diyen kaç CHP'li bu olayda gerçekten bir hukuksuzluk olabilir, bugün genel başkanımızın akrabalarına iftira atıldı diyen kaç AKP'li de rakibimin akrabalarını temelsiz biçimde şaibe altında bıraktık derdi?
Dış güçleri, Amarikayı falan suçlamadan bu soruyu bir cevaplayalım önce...
İşte milletimin içler acısı hali. AKP'lisi de, CHP'lisi de aynı, hepsi ilkel, ukala, tutarsız, ilkesiz, korkak, cazgır, ve saire...
-
N'oldu babacım o "önemli" adım? Bekleyecekmiyiz daha? Yeni belgelerini mi kaybettin? Ne söyleyeceğini mi unuttun?
Söyle çocuğum ne oldu sana da yine kafan karıştı?
Swift makbuzlarına damga mı basmamışlar? Yoksa bir buçuk milyonluk tazminat davası mı sarstı seni?
Halbuki sen anlarsın bu işlerden. Koca maliyecisin.
Yine de bir özetleyeyim.
Borç sola, alacak sağa. Debit-Credit yani.
Para gelirse iyi, giderse kötü.
En kötüsü ise gelen pataya gitti demek. Aman dikkat, çuvallama. Yoksa gülerler adama.
Bu dünyanın adaleti yok biliyorsun. Halbuki senin de bol bol söylediğin gibi adalet mülkün temelidir.
Hak hukuk adalet. Borç, alacak, adalet.
Hayat böyle birşey işte.
Şimdi yine ortadan kaybol.
Unutur seni bu çav bella kızanlar. Yediklerinde protein eksikliği var. İki yüz elli milyar doları bırak unutmayı, anlamamışlardı bile.
Bırak biraz, lay low, çıkarma sesini, gelirsin sonra hamurabi ne demiş diye...
Bana yazık, bir ben salak dert ettim bu işi niyeyse.
Senin yerine ben utanıyorum işte.
-
Bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum. Herkes kendi takdir etsin.
Tezcan televizyona çıktı ve...
"Ooooo! Biz bu paralar gitti zannediyorduk, daha da ilginci meğer gelmiş!"
...gibisinden bir şey söyledi. Çok geveledi ama benim anladığım, para gitmemiş, gelmiş. Çünkü sonrasında bu satılan şirketin mali değeri gerçekten bu muydu falan diyor. Bir de paranın gelmesi daha da ciddi bir şaibeymiş tonunu kullanıyor.
Malumu bir daha yazayım da vicdanım rahat etsin. Hatta Kemal abi gibi numaralandırayım.
Biiiiir:
Siz değil miydiniz vergi vermemek için bunlar para kaçırıyor diye ortalığı ayağa kaldıran? Adamlar para getirince bu sefer para getirmek mi kötü oldu?
İkiiiii:
Siz elinizdeki dekontlara bakıp, para gelmiş mi, gitmiş mi anlayamayacak kadar bu işi bilmiyorsanız, genel başkanınız niye bunları sallayarak kürsüden cengaverlik yaptı?
-
Allah bu herşeyi bilen soytarıları davul etsin, bana Tayyip'i savunduruyorlar...
Bir sterlinglik şirkete milyonlarca dolar gelmişmiş.
Gelir babacım.
Özellikle limited şirketler çok düşük sermayelerle kurulabilir. Her neresi ise Man Adalarında demek limit bir sterlingmiş..
Bu tamamen kanuni. Her zaman da yapılan bir uygulama.
Milyarlık büyük şirketler bile oyuncak sermayeyle limited şirket kurarlar.
Bir şirketin ticari işlemlerinin hacmi sermayesi ile ilgili değildir (Bankalar, sigortacılar gibi bir kaç iş alanı istisna, zaten bunlar limited şirket de olamaz çoğu ülkede, neyse ticaret hukuku ile başınızı şişirmeyeyim).
Bir sterlinglik şirkete milyonlarca dolar ödemişler! Evraka diye Arşimetlik yapmayın. Sazan statüsüne düşersiniz. Tamamen kanuni, hiç bir marazı yok.
Dünyanın hiçbir yerinde para kazanmak, başka ülkelerde yatırım yapmak da suç değil. Adamın akrabaları itibarımıza saldırı var diye dava açsa yeri.
Arşimet'liği, bu paraların kanuni yoldan kazanılmadığını, bu transferlerin kanuni yollardan yapılmadığını ispatlayabilirsen, o zaman yapacaksın. Öyle banko dekontu sallamakla olmaz.
Akepe bu belgelere sahte diyor. Eğer bunlar cidden sahteyse, canınızı alırlar tazminat davalarıyla ey aslan sosyaldemokratlar.
Benden söylemesi...
-
Bana Tayyip'in yurt dışındaki banka hesabını göster hacı, bırak amcasını, dünürünü.
Adam sana dedi ki, yurt dışında bir kuruş param yok, ispatla istifa edeyim. Sen de ispatlayacağım dedin, oğlu, dünürü, eniştesi diyorsun.
Bilal'in bırak yurt dışını, yurt içinde milyonlarca doları var zaten. Paranın nereden geldiği ile ilgili problemin varsa, de ki senin oğlunun açıklayamadığı serveti var. Ya da senin oğlun yurt dışına para göndermiş.
Yurt dışına para göndermek de suç değil. Herkes yurt dışına para gönderiyor.
Eğer bu paranın gayrı kanuni bir yere, ya da gayri kanuni bir şekilde transfer edildiğini idda ediyorsan, suç duyrusunda bulun amca, enişte, dünür için.
İşin aslı, vergi cennetinde de şirket açmalı suç değil.
Bu yazıyı okuyanlar, eğer cebinizde iki milyon olsaydı, o parayla verginin yüzde otuz olduğu bir ülkede mi, yüzde beş olduğu bir ülkede mi açardınız şirketinizi. Ama konumuz bu değil.
Tekrar özetleyelim.
Sen ne dedin?
"Yurt dışında paran var."
Adam ne dedi?
"Yurt dışında param yok. İspatla, istifa edeyim."
Sen ne dedin?
"Ama senin amcan, dünürün, oğlun..."
Bırak bu işleri babacım.
Hani bir laf vardır ya, halamın bilmemnesi olsaydı eniştem olurdu diye...
Tayyip'e gıcıklar diye şakşakçıların sana "Aferin Kemal, nasıl geçirdi, şırrrak diye tokat gibi patlatdı" falan diyecekler ama, işin gerçeği, boş konuşuyorsun be yavrum.
Ama dinliyorlar seni ya... Problem orada işte.
Hadi yavrum, görüşürüz bir sonraki zırvanda.
Unutmadan... Adaletsiz ülke susuz havuza benzer.
Size de çav bella sevgili her şeyi bilen aydınlar 👋👋 Ben, aklı olan hiçbir siyasetçinin kendi adına başka bir ülkede banka hesabı açıp, parasını bu hesaba aktaracağını düşünmüyorum.
Sizce Tayyip, eline pasaportunu alıp UBS Zürih şubesine gitti ve "Bana bir hesap açın" mı dedi?
Sonra da parasını bu hesaba havale edip, hesap cüzdanını Sümeyye yerine yanlışlıkla Kemal'e mi faksladı da bizimki yarın bize belge gösterecekmiş...
Londra'da üç sermayedara ödediğimiz iki yüz elli milyar doları açığa çıkardıktan sonra, bir de Tayyibin bu banka hesabını kıvırırsa Kemal kesin hükümeti düşürür valla!
Haydi Gandi Kemal! Adalet mülkün temelidir!
Beynim acıyor bu zırvaları duyunca arkadaşlar. Ama artık Kemal'e de kızamıyorum.
Taraftarının çoğu zeka abidesi, köküne kadar yiyiyor bunları. O sallamasın da ne yapsın...
En son Gürsel de topa girip, yarın mutlaka Kılıçdaroğlunu izleyin demiş. Boynumuz kıldan ince, izleyeceğiz artık. Kemalin Nobel ödülünü de arada verir bakarsınız 😛
Yalnız nolur belge diye kendileri kadar zeki bir gazetenin haberini veya köşe yazısını ya da Bilal'in İstanbul Cenevre uçak biletini göstermesinler.
İnanın ruh sağlığım müsait değil 🙏
Heyecanla bekliyoruz. İyi geceler ve Çav Bella, sevgili aydınlar.
-
Neyse...
Derdim bu etik değil bahanesini yiyen zihniyet.
Bir eylem eğer yasalar tarafından suç sayılmışla suçtur. Sayılmamışsa suç değildir.
Yasalar yazılıdır. Herkes okur ve çoğunluk bu yasaların ne anlama geldiği hakkında aynı fikri taşır.
Cehapelilerin yapıp, tanımı gereği her şeyi bilen, kendisine doğru gibi gelen herşeyi tartışmasız doğru sayan sözde aydınların atladığı bu tanım, bir hukuk devletinin altını oymanın en güzel yöntemidir.
Yani bir eylemin doğruluğunu, haklılığını ve geçerliliğini yazılı hukuktan alıp, herkese göre farklı, muğlak ve subjektif bir kritere tabi tutarak değerlendirmek çok tehlikeli bir tercihtir.
Etik demek ahlaki demektir diye başlayalım.
Görüyor musunuz iş nereye gidiyor?
Yasaları bırakıp, bir eylemin yargısını ahlaka bağlarsak, akşam evde bir kadeh rakı içen her çav bella aydını suçlu diye damgalayıp, hapse atabiliriz.
İçki içmek, hem de toplumun çoğunluğu tarafından ahlaksız, ya da etik olmayan bir eylemdir. Karşı cinsle evlenmeden ilişki yaşamak, karma eğitim, camiye gitmemek gibi bir çok eylem toplumun çoğunun etik değerlendirmesini geçemeyebilir.
Bazılarınız bana dönüp bu başka, Man adalarındaki etiklik problemi başka diyecekler. Ben de bunlara hayır aynı şey diyeceğim. Onlar da bana akepeli diyecekler. Ben de onlara s.ktirin gidin diyeceğim. Bunları yazıyorum ki bu aşamaları hızlıca geçip, sadede gelelim.
Eğer bir eylem suç ise bu kanunla tanımlanır. Kanunla tanımlanmamışsa suç değildir. Nokta.
Tavsiyem, sadece kulaklarına doğru gibi geldiği için, düşünmeden (nasıl şaşırdım, bir bilseniz) atlayıp, sonuçlara varanları boşverip, "etiğimizi" koruyarak adil ve uygar bir davranış gösterelim.
Dünyadan bihaber tuhaf bir siyasetçi kürsüye çıkıp zırvaladığı için kıçını kurtaracak diye Pandora'nın kutusunu açıp, temel insani değerlerimizi tartışmaya açmayalım.
Ben söyleyeyim de...
-
Ne biçim bir adammış bu ya? Hala inanmakta güçlük çekiyorum.
Şabalak herif, bir tomar kağıdı sallaya sallaya kendini yırttı. Bunlar vergi cennetlerine para kaçırıyor diye.
Sonradan iş yurt dışından para geliyor, bunlar kara para aklıyorlara döküldü.
Şimdi para iki Türk bankası arasında gidip gelmiş, iş bir sterling'lik şirket nasıl bu kadar para bulmuşa döndü...
Be utanmaz adamlar.
Madem problem bir sterling'lik şirket nasıl bu kadar para bulduydu da....
Ne diye vergi kaçırıyorlar diye kendinizi yırttınız? Ne diye kara para aklıyor diye kendinizi yırttınız?
Hiç mi utanmanız yok?
Hiç mi yüzünüz kızarmadı?
İlkokul çocuğu bile ödevini yapmadığında böyle hıyar duruma düşmez, o bile sizden iyi bahane bulur.
Bütün bu olan bitende, bir emekli öğretmen milyonlarca doları nereden bulur gibi geçerli tek bir soru vardı. Artık sorsanız bile bu saatten sonra ciddiye alan çıkmaz.
Git evine artık, bu iş olmuyor...
-
Uygar insan ilkelidir. Uygar insan kuşkucudur. Uygar insan sorgular. Uygar insan muhakeme yeteneğine sahiptir. Uygar insan tutarlıdır. Uygar insan saygılıdır. Uygar insan çekincesizdir. Uygar insan düşündüğünü söyler.
Yani uygar insan ilkeleri çerçevesindeki herşeyi sorgular, hiçbir şeyi peşinen doğru kabul etmeden muhakeme eder ve muhattabı kim ve ne olursa olsun tutarlı biçimde düşüncesini saygı çerçevesinde korkmadan dile getirir.
Üçüncü sınıf ilkel kabile toplulukları fanatiktir. Her şeyi bildiklerine inanırlar. Araştırmazlar, sorgulamazlar. Bildiklerinin doğru olduklarına emindirler. Tutarlılık gibi bir endişeleri yoktur. Kararlarını önce verip, olan biteni bu kararlara uydurmak için çarpıttıklarından aynı soruya her gün farklı yanıt verirler. İlkeller saygısızdır, cazgırdır. Beğenmedikleri herşeye bağırır, çağırırlar. Laf ebeliği yaparlar, karşısındakileri bastırmaya çalışırlar. İlkeller korkaktırlar. Ortama uyarlar, etrafındakileri memnun edecek şeyleri yapar, söyler, etrafındakilerin hoşuna gitmeyecek şeyleri yapmaz, söylemezler.
Yani ilkel insanın ilkeleri değil inandıkları vardır, etrafındaki hiç bir şeyi sorgulamaz, her şeyi bildiğine inandığım için muhakeme etmez, tutarsız olacağına aldırmadan kendisine yakın insanları her zaman haklı, karşı insanları her zaman haksız kabul eder, eğer korkmuyorsa, ağzına geleni de saygısızca söyler.
Şimdi....
Farz edelim ki Tayyip eline bir tomar kağıt alıp, kürsüden Kemal'in oğluna, dünürüne vergi kaçakçısı anlamına gelebilecek, aslen hiç bir temele kanıta dayanmayan şeyler söylemiş olsun.
Bugün bu para transferleri hukuksuz diyen kaç CHP'li bu olayda gerçekten bir hukuksuzluk olabilir, bugün genel başkanımızın akrabalarına iftira atıldı diyen kaç AKP'li de rakibimin akrabalarını temelsiz biçimde şaibe altında bıraktık derdi?
Dış güçleri, Amarikayı falan suçlamadan bu soruyu bir cevaplayalım önce...
İşte milletimin içler acısı hali. AKP'lisi de, CHP'lisi de aynı, hepsi ilkel, ukala, tutarsız, ilkesiz, korkak, cazgır, ve saire...
-
N'oldu babacım o "önemli" adım? Bekleyecekmiyiz daha? Yeni belgelerini mi kaybettin? Ne söyleyeceğini mi unuttun?
Söyle çocuğum ne oldu sana da yine kafan karıştı?
Swift makbuzlarına damga mı basmamışlar? Yoksa bir buçuk milyonluk tazminat davası mı sarstı seni?
Halbuki sen anlarsın bu işlerden. Koca maliyecisin.
Yine de bir özetleyeyim.
Borç sola, alacak sağa. Debit-Credit yani.
Para gelirse iyi, giderse kötü.
En kötüsü ise gelen pataya gitti demek. Aman dikkat, çuvallama. Yoksa gülerler adama.
Bu dünyanın adaleti yok biliyorsun. Halbuki senin de bol bol söylediğin gibi adalet mülkün temelidir.
Hak hukuk adalet. Borç, alacak, adalet.
Hayat böyle birşey işte.
Şimdi yine ortadan kaybol.
Unutur seni bu çav bella kızanlar. Yediklerinde protein eksikliği var. İki yüz elli milyar doları bırak unutmayı, anlamamışlardı bile.
Bırak biraz, lay low, çıkarma sesini, gelirsin sonra hamurabi ne demiş diye...
Bana yazık, bir ben salak dert ettim bu işi niyeyse.
Senin yerine ben utanıyorum işte.
-
Bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum. Herkes kendi takdir etsin.
Tezcan televizyona çıktı ve...
"Ooooo! Biz bu paralar gitti zannediyorduk, daha da ilginci meğer gelmiş!"
...gibisinden bir şey söyledi. Çok geveledi ama benim anladığım, para gitmemiş, gelmiş. Çünkü sonrasında bu satılan şirketin mali değeri gerçekten bu muydu falan diyor. Bir de paranın gelmesi daha da ciddi bir şaibeymiş tonunu kullanıyor.
Malumu bir daha yazayım da vicdanım rahat etsin. Hatta Kemal abi gibi numaralandırayım.
Biiiiir:
Siz değil miydiniz vergi vermemek için bunlar para kaçırıyor diye ortalığı ayağa kaldıran? Adamlar para getirince bu sefer para getirmek mi kötü oldu?
İkiiiii:
Siz elinizdeki dekontlara bakıp, para gelmiş mi, gitmiş mi anlayamayacak kadar bu işi bilmiyorsanız, genel başkanınız niye bunları sallayarak kürsüden cengaverlik yaptı?
Bu adam hanı maliyeciydi?
Hani anlardı bu işlerden?
Hatta hani garanti olsun diye araştırma yapması için partilileri göndermişti?
Bir para gelmiş mi, gitmiş mi anlayamamış mı bu bu maliye dehaları?
Mazallah iktidar olsalar, ihracat yaptıklarında para geldiğinde ödeme yaptık mı zannedecekler?
Bunlara tavsiyem, bundan sonra milyonların önüne çıkıp bağırıp çağırmadan "belgelerini" bir banka memuruna gösterip, sorsunlar, para gitti mi, geldi mi diye...
Tezcan bir de para bir gitmiş, bir gelmiş diyor. Ne demek istediğini valla anlamadım, herhalde her swift işleminde bulunan muhabir bankaya paranın giriş ve çıkışını kastediyor. Eğer buysa, çok daha vahim. Bunlar hiç bir şeyden anlamıyor, hiç bir şeyi araştırmamış demek. Kemal efendi kağıtlara sazanlayıp, fırlamış kürsüye.
Ondan sonra da bütün konuşmayı Tayyip'in o evraklar sahte lafına bağlayıp, kıçlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Ben Tayyip'in yerinde olsam, siz para çıkmış, işte belgeleri dediniz, para çıkmadığını bildiğim için bu evraklar sahtedir diye düşündüm derim.
Geçenlerde okumuştum, bütün kalbimle destekliyorum.
AKP'den kurtulmak için, önce CHP'yi kurtarmak gerek.
Çav bella arkadaşlar...
Bunlara tavsiyem, bundan sonra milyonların önüne çıkıp bağırıp çağırmadan "belgelerini" bir banka memuruna gösterip, sorsunlar, para gitti mi, geldi mi diye...
Tezcan bir de para bir gitmiş, bir gelmiş diyor. Ne demek istediğini valla anlamadım, herhalde her swift işleminde bulunan muhabir bankaya paranın giriş ve çıkışını kastediyor. Eğer buysa, çok daha vahim. Bunlar hiç bir şeyden anlamıyor, hiç bir şeyi araştırmamış demek. Kemal efendi kağıtlara sazanlayıp, fırlamış kürsüye.
Ondan sonra da bütün konuşmayı Tayyip'in o evraklar sahte lafına bağlayıp, kıçlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Ben Tayyip'in yerinde olsam, siz para çıkmış, işte belgeleri dediniz, para çıkmadığını bildiğim için bu evraklar sahtedir diye düşündüm derim.
Geçenlerde okumuştum, bütün kalbimle destekliyorum.
AKP'den kurtulmak için, önce CHP'yi kurtarmak gerek.
Çav bella arkadaşlar...
-
Şimdi okudum, Kemocum cliffhanger atmış.
Atacakları son bir adım daha varmış, ama söyleyemezmiş.
Şimdi nasıl merak ettim, uyku, muyku uyuyamam artık.
Akepe su faturasını gecikmeli mi yatırmıştır, memur maaş katsayısı binde dört yerine binde üç yetmiş beş mi artırılmıştır bilinmez. Ama tilki kadar kurnaz Kemal abimden korkulur. Bulmuş, çıkartmıştır bu hayati problemi mutlaka.
İster misiniz dilini çıkarsın akepelilere...
Yapar mı yapar.
Korkulur ondan...
-
Şimdi okudum, Kemocum cliffhanger atmış.
Atacakları son bir adım daha varmış, ama söyleyemezmiş.
Şimdi nasıl merak ettim, uyku, muyku uyuyamam artık.
Akepe su faturasını gecikmeli mi yatırmıştır, memur maaş katsayısı binde dört yerine binde üç yetmiş beş mi artırılmıştır bilinmez. Ama tilki kadar kurnaz Kemal abimden korkulur. Bulmuş, çıkartmıştır bu hayati problemi mutlaka.
İster misiniz dilini çıkarsın akepelilere...
Yapar mı yapar.
Korkulur ondan...
-
Arkadaşlar, çok kastınız bu Sarraf işini. Herkes pür dikkat izliyor, sonunda Akepe'nin bir darbe alacağını falan düşünüyor...
Boş verin, bırakın bence.
Bunlara oy veren yüzde ellinin yüzde doksanı ne olduğunu bile bilmiyor. Mahkemeden çıkacak sonuca göre oy tercihini değiştirmesi falan zaten söz konusu değil. O tapeleri hatırlayın, ayakkabı kutularını falan. Orada olan bitenler, ekonomi bakanının Sarraf’dan rüşvet aldığı yönündeki iddialardan kat be kat ciddiydi, hiçbir şey olmadı, şimdi mi olacak?
Ha ne olacak derseniz, dananın kuyruğu dışarda kopacak. Uzun zamandır yazıyorum, Türkiyeye ambargolar, yaptırımlar gelecek. Ekonomi batacak, taş devrine döneceğiz. Ama bu her halukarda olacak zaten, Sarrafa falan gerek yok, olsa olsa başlatıcı ya da hızlandırıcı bir etkisi olabilir.
Bunları da hüloooğğğların zaten anlama şansı yok. Ama bizde eşek şansı vardır, belki birşeyler olur, bir Atatürk daha çıkar falan da yırtarız.
Batana yada yırtana kadar zaten yapacağımız bir şey yok.
O yüzden stresi bırakalım.
Oturup izleyelim...
Bakın Kemal efendi bizi eğlendiriyor işte. Oturun dinleyin çav bella sosyaldemokratları. Şifreli falan da değil, bedava izlemesi...
-
Sarhoş bir senaristin yazdığı bir senaryo gibi bu CHP'nin belgeleri.
Olayın doğasına aykırı olan bitenler.
Bir taraf diğerini suçlamak için belgelerim var diyor, suçlanan n'olur belgeleri göster diyor, suçlayan da hayır, göstermeyeceğim diyor.
Suçlayanın tarafı da, "Haklı tabi.", "İşte böyle göstermezler belgeleri!", "Biraz daha yalvarın, gösterelim" falan diyor.
Yanlış iş yapmışım Türkiyeyi terketmekle.
Milyoner olurmuşum valla.
Bu zeka küplerini işlettiği lokantaya git, yemek ye sonra yemeğin parasını iste. Ev kirala, ev sahibi sana kira ödesin. Araba al, her ay taksitlerini topla!
Batı bundan kıskanıyor bizi işte...
-
"Bir sterlinglik şirkete vergi ödememek için milyonlarca dolar kaçırdılar" 'dan,
"Suç yok ama siyasi açıdan etik değil" 'e geldik.
Hala viyaklıyorsunuz. Hiç mi yüzünüz kızarmadı?
-
CHP suç var demedik diyor! Ayıp lan!
Vergi kaçırıyor diyen kimdi be?
-
Hah şöyle. Tosun nasıl hizaya geldi.
Öncelikle bir strelinglik şirket lafı kalkmış ortadan.
İkincisi para göndermek suçtur, vergi kaçırmaktır demiyor artık.
Ne diyor?
Bu para ticari bir faliyet sonucunda gönderilmemişse suçtur.
Güzel, hizaya daha bir geldi. Peki kanıtın var mı tosun?
Yine kendisinden dinleyelim.
Vergi uzmanları, denetçiler bu konuyu masaya yatırmalı, araştırmalı.
Aferin çocuğum.
Şimdi bir daha özetleyelim.
Bir sterlinglik limited kurmada problem var mıymış? Hayır.
Dışarı para göndermek suç muymuş? Hayır.
Bir strlinglik firmaya milyon dolar göndermek vergi kaçırmak mıymış? Hayır.
Neymiş problemimiz tosun?
Bu para transferleri legal midir, araştırmak lazımmış.
Bu söylediğin zaten her para transferi için yapılması gerekli bir şey değil mi be?
Bu kopardığın kıyametin manası neydi öyleyse?
-
Vergi 101:
Vergiden kaçmak ile vergi kaçırmak iki farklı konudur.
Vergi kaçırmak bir suçtur. Kişinin ödemesi gerekli vergiyi ödememek için sahtekarlık yapması şeklinde basitçe tanımlanabilir.
Vergiden kaçmak, yani ingilizcesiyle tax avoidence ise tamamen kanunidir. Ödemeniz gerekli vergiyi düşürmek için kanun çerçevesinde istediğinizi yapabilirsiniz.
Bir örnek.
Bir araba alırken satan adama yirmi bin lira verir, alım satım vergisini, kadeveyi, artık her ne ise, az ödemek için belgeleri on bin lira üzerinden düzenlersiniz.
Bu suçtur, sahtekarlıktır.
İkinci örneğimizde yine bir araba alalım, ama taşıt vergisini az ödemek için yüksek hacimli bir motor yerine düşük hacimli bir motor seçmiş olalım.
Bu vergiden kaçmaktır, ama suç mudur, siz söyleyin.
Değildir. Tamamen kanunidir, legaldir.
Kimse size "Eyyy vatan haini, niye vergi kaçırmak için düşük silindirli araba aldın?" diyemez. "S.ktir lan..." dersiniz.
Ama kabile kafası almıyor işte. Hala "Niye Man adalarında şirket kurdun? Niye vergi kaçırdın?" diyor.
Yabancı ülkede az vergi ödemek için şirket kurmak bir suç değildir.
Ülke yöneticilerinin akrabalarının, çocuklarının da para kazanması suç sayılmaz, yeterki kanun içinde hareket etsinler.
Kabile kafası diyorum da, aslında "kafa" lafın gelişi.
Anlamıyor.
Yandaş kafasıyla olayda bir sahtekarlık olduğunu "hissediyor" ya, bu demektir ki bir sahtekarlık vardır. Ulu zeus yanılmış olamaz. O her şeyi bilir...
"Vatan hani! Bir sterling'e şirket kurmuş! Vergi kaçırıyor! Çav bella!"
Kuzu bu akşam, benim öğlen yazdığımı teyit etti.
Mahkemeye verecekler bu finans dehalarını!
Ve başka gelişmeler, anlaşmalar olmazsa canlarını alacaklar. Milyonlarca lira tazminat ödeyecekler.
Tekrar ediyorum, bütün bu olan bitende bir şaibe, bir kanunsuzluk olabilir.
Ama konuşulanların hiçbirinde bir kanunsuzluk görünmüyor.
İzlemeye devam....
Boş verin, bırakın bence.
Bunlara oy veren yüzde ellinin yüzde doksanı ne olduğunu bile bilmiyor. Mahkemeden çıkacak sonuca göre oy tercihini değiştirmesi falan zaten söz konusu değil. O tapeleri hatırlayın, ayakkabı kutularını falan. Orada olan bitenler, ekonomi bakanının Sarraf’dan rüşvet aldığı yönündeki iddialardan kat be kat ciddiydi, hiçbir şey olmadı, şimdi mi olacak?
Ha ne olacak derseniz, dananın kuyruğu dışarda kopacak. Uzun zamandır yazıyorum, Türkiyeye ambargolar, yaptırımlar gelecek. Ekonomi batacak, taş devrine döneceğiz. Ama bu her halukarda olacak zaten, Sarrafa falan gerek yok, olsa olsa başlatıcı ya da hızlandırıcı bir etkisi olabilir.
Bunları da hüloooğğğların zaten anlama şansı yok. Ama bizde eşek şansı vardır, belki birşeyler olur, bir Atatürk daha çıkar falan da yırtarız.
Batana yada yırtana kadar zaten yapacağımız bir şey yok.
O yüzden stresi bırakalım.
Oturup izleyelim...
Bakın Kemal efendi bizi eğlendiriyor işte. Oturun dinleyin çav bella sosyaldemokratları. Şifreli falan da değil, bedava izlemesi...
-
Sarhoş bir senaristin yazdığı bir senaryo gibi bu CHP'nin belgeleri.
Olayın doğasına aykırı olan bitenler.
Bir taraf diğerini suçlamak için belgelerim var diyor, suçlanan n'olur belgeleri göster diyor, suçlayan da hayır, göstermeyeceğim diyor.
Suçlayanın tarafı da, "Haklı tabi.", "İşte böyle göstermezler belgeleri!", "Biraz daha yalvarın, gösterelim" falan diyor.
Yanlış iş yapmışım Türkiyeyi terketmekle.
Milyoner olurmuşum valla.
Bu zeka küplerini işlettiği lokantaya git, yemek ye sonra yemeğin parasını iste. Ev kirala, ev sahibi sana kira ödesin. Araba al, her ay taksitlerini topla!
Batı bundan kıskanıyor bizi işte...
-
"Bir sterlinglik şirkete vergi ödememek için milyonlarca dolar kaçırdılar" 'dan,
"Suç yok ama siyasi açıdan etik değil" 'e geldik.
Hala viyaklıyorsunuz. Hiç mi yüzünüz kızarmadı?
-
CHP suç var demedik diyor! Ayıp lan!
Vergi kaçırıyor diyen kimdi be?
-
Hah şöyle. Tosun nasıl hizaya geldi.
Öncelikle bir strelinglik şirket lafı kalkmış ortadan.
İkincisi para göndermek suçtur, vergi kaçırmaktır demiyor artık.
Ne diyor?
Bu para ticari bir faliyet sonucunda gönderilmemişse suçtur.
Güzel, hizaya daha bir geldi. Peki kanıtın var mı tosun?
Yine kendisinden dinleyelim.
Vergi uzmanları, denetçiler bu konuyu masaya yatırmalı, araştırmalı.
Aferin çocuğum.
Şimdi bir daha özetleyelim.
Bir sterlinglik limited kurmada problem var mıymış? Hayır.
Dışarı para göndermek suç muymuş? Hayır.
Bir strlinglik firmaya milyon dolar göndermek vergi kaçırmak mıymış? Hayır.
Neymiş problemimiz tosun?
Bu para transferleri legal midir, araştırmak lazımmış.
Bu söylediğin zaten her para transferi için yapılması gerekli bir şey değil mi be?
Bu kopardığın kıyametin manası neydi öyleyse?
-
Vergi 101:
Vergiden kaçmak ile vergi kaçırmak iki farklı konudur.
Vergi kaçırmak bir suçtur. Kişinin ödemesi gerekli vergiyi ödememek için sahtekarlık yapması şeklinde basitçe tanımlanabilir.
Vergiden kaçmak, yani ingilizcesiyle tax avoidence ise tamamen kanunidir. Ödemeniz gerekli vergiyi düşürmek için kanun çerçevesinde istediğinizi yapabilirsiniz.
Bir örnek.
Bir araba alırken satan adama yirmi bin lira verir, alım satım vergisini, kadeveyi, artık her ne ise, az ödemek için belgeleri on bin lira üzerinden düzenlersiniz.
Bu suçtur, sahtekarlıktır.
İkinci örneğimizde yine bir araba alalım, ama taşıt vergisini az ödemek için yüksek hacimli bir motor yerine düşük hacimli bir motor seçmiş olalım.
Bu vergiden kaçmaktır, ama suç mudur, siz söyleyin.
Değildir. Tamamen kanunidir, legaldir.
Kimse size "Eyyy vatan haini, niye vergi kaçırmak için düşük silindirli araba aldın?" diyemez. "S.ktir lan..." dersiniz.
Ama kabile kafası almıyor işte. Hala "Niye Man adalarında şirket kurdun? Niye vergi kaçırdın?" diyor.
Yabancı ülkede az vergi ödemek için şirket kurmak bir suç değildir.
Ülke yöneticilerinin akrabalarının, çocuklarının da para kazanması suç sayılmaz, yeterki kanun içinde hareket etsinler.
Kabile kafası diyorum da, aslında "kafa" lafın gelişi.
Anlamıyor.
Yandaş kafasıyla olayda bir sahtekarlık olduğunu "hissediyor" ya, bu demektir ki bir sahtekarlık vardır. Ulu zeus yanılmış olamaz. O her şeyi bilir...
"Vatan hani! Bir sterling'e şirket kurmuş! Vergi kaçırıyor! Çav bella!"
Kuzu bu akşam, benim öğlen yazdığımı teyit etti.
Mahkemeye verecekler bu finans dehalarını!
Ve başka gelişmeler, anlaşmalar olmazsa canlarını alacaklar. Milyonlarca lira tazminat ödeyecekler.
Tekrar ediyorum, bütün bu olan bitende bir şaibe, bir kanunsuzluk olabilir.
Ama konuşulanların hiçbirinde bir kanunsuzluk görünmüyor.
İzlemeye devam....
-
Allah bu herşeyi bilen soytarıları davul etsin, bana Tayyip'i savunduruyorlar...
Bir sterlinglik şirkete milyonlarca dolar gelmişmiş.
Gelir babacım.
Özellikle limited şirketler çok düşük sermayelerle kurulabilir. Her neresi ise Man Adalarında demek limit bir sterlingmiş..
Bu tamamen kanuni. Her zaman da yapılan bir uygulama.
Milyarlık büyük şirketler bile oyuncak sermayeyle limited şirket kurarlar.
Bir şirketin ticari işlemlerinin hacmi sermayesi ile ilgili değildir (Bankalar, sigortacılar gibi bir kaç iş alanı istisna, zaten bunlar limited şirket de olamaz çoğu ülkede, neyse ticaret hukuku ile başınızı şişirmeyeyim).
Bir sterlinglik şirkete milyonlarca dolar ödemişler! Evraka diye Arşimetlik yapmayın. Sazan statüsüne düşersiniz. Tamamen kanuni, hiç bir marazı yok.
Dünyanın hiçbir yerinde para kazanmak, başka ülkelerde yatırım yapmak da suç değil. Adamın akrabaları itibarımıza saldırı var diye dava açsa yeri.
Arşimet'liği, bu paraların kanuni yoldan kazanılmadığını, bu transferlerin kanuni yollardan yapılmadığını ispatlayabilirsen, o zaman yapacaksın. Öyle banko dekontu sallamakla olmaz.
Akepe bu belgelere sahte diyor. Eğer bunlar cidden sahteyse, canınızı alırlar tazminat davalarıyla ey aslan sosyaldemokratlar.
Benden söylemesi...
-
Bana Tayyip'in yurt dışındaki banka hesabını göster hacı, bırak amcasını, dünürünü.
Adam sana dedi ki, yurt dışında bir kuruş param yok, ispatla istifa edeyim. Sen de ispatlayacağım dedin, oğlu, dünürü, eniştesi diyorsun.
Bilal'in bırak yurt dışını, yurt içinde milyonlarca doları var zaten. Paranın nereden geldiği ile ilgili problemin varsa, de ki senin oğlunun açıklayamadığı serveti var. Ya da senin oğlun yurt dışına para göndermiş.
Yurt dışına para göndermek de suç değil. Herkes yurt dışına para gönderiyor.
Eğer bu paranın gayrı kanuni bir yere, ya da gayri kanuni bir şekilde transfer edildiğini idda ediyorsan, suç duyrusunda bulun amca, enişte, dünür için.
İşin aslı, vergi cennetinde de şirket açmalı suç değil.
Bu yazıyı okuyanlar, eğer cebinizde iki milyon olsaydı, o parayla verginin yüzde otuz olduğu bir ülkede mi, yüzde beş olduğu bir ülkede mi açardınız şirketinizi. Ama konumuz bu değil.
Tekrar özetleyelim.
Sen ne dedin?
"Yurt dışında paran var."
Adam ne dedi?
"Yurt dışında param yok. İspatla, istifa edeyim."
Sen ne dedin?
"Ama senin amcan, dünürün, oğlun..."
Bırak bu işleri babacım.
Hani bir laf vardır ya, halamın bilmemnesi olsaydı eniştem olurdu diye...
Tayyip'e gıcıklar diye şakşakçıların sana "Aferin Kemal, nasıl geçirdi, şırrrak diye tokat gibi patlatdı" falan diyecekler ama, işin gerçeği, boş konuşuyorsun be yavrum.
Ama dinliyorlar seni ya... Problem orada işte.
Hadi yavrum, görüşürüz bir sonraki zırvanda.
Unutmadan... Adaletsiz ülke susuz havuza benzer.
Size de çav bella sevgili her şeyi bilen aydınlar 👋👋 Ben, aklı olan hiçbir siyasetçinin kendi adına başka bir ülkede banka hesabı açıp, parasını bu hesaba aktaracağını düşünmüyorum.
Sizce Tayyip, eline pasaportunu alıp UBS Zürih şubesine gitti ve "Bana bir hesap açın" mı dedi?
Sonra da parasını bu hesaba havale edip, hesap cüzdanını Sümeyye yerine yanlışlıkla Kemal'e mi faksladı da bizimki yarın bize belge gösterecekmiş...
Londra'da üç sermayedara ödediğimiz iki yüz elli milyar doları açığa çıkardıktan sonra, bir de Tayyibin bu banka hesabını kıvırırsa Kemal kesin hükümeti düşürür valla!
Haydi Gandi Kemal! Adalet mülkün temelidir!
Beynim acıyor bu zırvaları duyunca arkadaşlar. Ama artık Kemal'e de kızamıyorum.
Taraftarının çoğu zeka abidesi, köküne kadar yiyiyor bunları. O sallamasın da ne yapsın...
En son Gürsel de topa girip, yarın mutlaka Kılıçdaroğlunu izleyin demiş. Boynumuz kıldan ince, izleyeceğiz artık. Kemalin Nobel ödülünü de arada verir bakarsınız 😛
Yalnız nolur belge diye kendileri kadar zeki bir gazetenin haberini veya köşe yazısını ya da Bilal'in İstanbul Cenevre uçak biletini göstermesinler.
İnanın ruh sağlığım müsait değil 🙏
Heyecanla bekliyoruz. İyi geceler ve Çav Bella, sevgili aydınlar.
-
25 Kasım 2017 Cumartesi
Dur bi sakin ol Özgürcüm
"Allah kahretsin! Fena sıçtık bu sefer!"
"Dur bi sakin ol Özgürcüm. N'oldu ki?"
"Bizimki çıktı, bunlar yurt dışına para kaçırıyorlar dedi, meğer dışarıya para çıkmamış, sonra yurt dışından para geliyor, bunlar kara para aklıyor dedi, yurt dışımdan da para gelmemiş..."
"Eeeee?"
"Şimdi de bir sterling sermayesi olan şirket nasıl bu kadar para çeviriyor diye bağırıyor. Şirketin sermayesiyle çevirdiği paranın alakası olmadığı bir anlaşılırsa!..."
"Dur hele biraz. Gel bir soluklan. Sen çok heyecan yaptın. Gürsel, bir çay söyle Özgür'e"
"Sağol abi, ben biraz sakinledim ama hala boka batmış durumdayız!"
"Yok be Özgürcüm. Türkiyede hangi politikacı zırvaladı diye boka batmış ki biz batalım?"
"Nasıl yani?"
"Çok basit, bizimki ne söylerse söylesin, bizim seçmen yine bize, onların seçmeni de yine onlara oy verecek."
"Ama abi çok ciddi sıçtık bu sefer, adam bize milyonluk tazminat davası açtı."
"Olmaz bir şey. Adam bizimkinden iyisini mi bulacak? Hallolur bu tazminat falan. Sen şimdi Bülent'e söyle, çıksın yeni bomba geliyor, zaten dökümanlar da sahte değildi, bir sterling, tabela şirketi, kara para falan bir şeyler söylesin. Seçmenlere de çok takılma. Zaten çoğu ne olduğunu anlamadı bile, sabah ters tarafından kalkan bir ikisi de sakinleşir bunları duyunca."
"Sağol be abi. Her derde devasın valla..."
"Günaydın arkadaşlar. Adalet mülkün temelidir."
“Oo günaydın sayın genel başkan. Yüzünüz gülüyor bu sabah!”
"Gülmez mi? Çok fena geçirdik bunlara dün. Salı günü de Rıza bombasını patlatırsak ülkeden kaçarlar her halde."
"Sayın genel başkan, dün söylediklerinizle ilgili birkaç sorun...."
"Siz Özgür'e bakmayın sayın genel başkan, sorun falan yok! Size verdiğim metni çalıştınız mı Salı günü için?"
"Çalışmaz mıyım? Biraz da geliştirdim. Rıza devlet sırlarını çalmak için bir orkestra kurup, müzisyen kimliğine büründü, faaliyetlerine bu kisve altında..."
"O Rıza Silahlıpoda sayın genel başkan, bizim Rıza değil."
"Yapma ya? Benim aklımda hep o diye kalmış. Hangi Rıza bizimki?"
"Rıza Sarraf, hani şu altın işleriyle adı gündeme gelen..."
"Hadi canım? İlk defa senden duyuyorum. Neyse çıkartalım bakalım. Nereye yazmıştım?... Gelir vergisi oranları.... Gider makbuzlarındaki eksik tarihler.... Şero'nun kumu... Hah burada! Orksetra kurup, mizisyen kisvesi altında... Sildim!"
"Sayın genel başkan, vergi oranları ve makbuzlardaki şekil şartları ile komuyu dağıtmasak? Bir de Şero'nun kumu sanki biraz havada kaldı."
"Kumu unutmayayım diye not almıştım. Buraya mı yazmışım? İyi ki söyledin, dalar da okurdum vallahi!"
"Elinize sağlık sayın genel başkan. Şimdi bir daha prova edelim konuşmanızı, ama n'olur emprovize yapmayın bu kez."
"Yok, yok, yapmam, sadece Rıza rüşvet verip devletin gizli sırlarını aldı diyeceğim."
"Abi bu devletin gizli sırları nedir? Biri sorarsa diyorum. Silahlı kuvvetlerin savunma planları mı? Devlet arşivinin gizli dökümanları mı?"
"Özgürcüm az önce anlattım daha. Boşver, girme o detaylara. Bizim seçmen soru sormaz, onların seçmen de zaten anlamaz. Devlet sırrı dediysek devlet sırrıdır işte. Kurcalama. Bizim taban bilmese de bilmiyorum, anlamasa da anlamıyorum demez. Hayal gücü kuvvetlidir, bulur birşeyler kafasında, koyar yerine."
"Gürselcim, sen de bizim gazetecileri ara, Kılıçdaroğlu'dan tokat gibi açıklama, Kılıçdaroğlu çok sert konuştu falan diye başlıklarını hazırlasınlar. Ha bir de yandaş medya falan diye onların gazetelerine bok atmayı unutmasınlar."
"Hadi arkadaşlar, allah boş duranı sevmezmiş. Koyulalım yola..."
"Dur bi sakin ol Özgürcüm. N'oldu ki?"
"Bizimki çıktı, bunlar yurt dışına para kaçırıyorlar dedi, meğer dışarıya para çıkmamış, sonra yurt dışından para geliyor, bunlar kara para aklıyor dedi, yurt dışımdan da para gelmemiş..."
"Eeeee?"
"Şimdi de bir sterling sermayesi olan şirket nasıl bu kadar para çeviriyor diye bağırıyor. Şirketin sermayesiyle çevirdiği paranın alakası olmadığı bir anlaşılırsa!..."
"Dur hele biraz. Gel bir soluklan. Sen çok heyecan yaptın. Gürsel, bir çay söyle Özgür'e"
"Sağol abi, ben biraz sakinledim ama hala boka batmış durumdayız!"
"Yok be Özgürcüm. Türkiyede hangi politikacı zırvaladı diye boka batmış ki biz batalım?"
"Nasıl yani?"
"Çok basit, bizimki ne söylerse söylesin, bizim seçmen yine bize, onların seçmeni de yine onlara oy verecek."
"Ama abi çok ciddi sıçtık bu sefer, adam bize milyonluk tazminat davası açtı."
"Olmaz bir şey. Adam bizimkinden iyisini mi bulacak? Hallolur bu tazminat falan. Sen şimdi Bülent'e söyle, çıksın yeni bomba geliyor, zaten dökümanlar da sahte değildi, bir sterling, tabela şirketi, kara para falan bir şeyler söylesin. Seçmenlere de çok takılma. Zaten çoğu ne olduğunu anlamadı bile, sabah ters tarafından kalkan bir ikisi de sakinleşir bunları duyunca."
"Sağol be abi. Her derde devasın valla..."
"Günaydın arkadaşlar. Adalet mülkün temelidir."
“Oo günaydın sayın genel başkan. Yüzünüz gülüyor bu sabah!”
"Gülmez mi? Çok fena geçirdik bunlara dün. Salı günü de Rıza bombasını patlatırsak ülkeden kaçarlar her halde."
"Sayın genel başkan, dün söylediklerinizle ilgili birkaç sorun...."
"Siz Özgür'e bakmayın sayın genel başkan, sorun falan yok! Size verdiğim metni çalıştınız mı Salı günü için?"
"Çalışmaz mıyım? Biraz da geliştirdim. Rıza devlet sırlarını çalmak için bir orkestra kurup, müzisyen kimliğine büründü, faaliyetlerine bu kisve altında..."
"O Rıza Silahlıpoda sayın genel başkan, bizim Rıza değil."
"Yapma ya? Benim aklımda hep o diye kalmış. Hangi Rıza bizimki?"
"Rıza Sarraf, hani şu altın işleriyle adı gündeme gelen..."
"Hadi canım? İlk defa senden duyuyorum. Neyse çıkartalım bakalım. Nereye yazmıştım?... Gelir vergisi oranları.... Gider makbuzlarındaki eksik tarihler.... Şero'nun kumu... Hah burada! Orksetra kurup, mizisyen kisvesi altında... Sildim!"
"Sayın genel başkan, vergi oranları ve makbuzlardaki şekil şartları ile komuyu dağıtmasak? Bir de Şero'nun kumu sanki biraz havada kaldı."
"Kumu unutmayayım diye not almıştım. Buraya mı yazmışım? İyi ki söyledin, dalar da okurdum vallahi!"
"Elinize sağlık sayın genel başkan. Şimdi bir daha prova edelim konuşmanızı, ama n'olur emprovize yapmayın bu kez."
"Yok, yok, yapmam, sadece Rıza rüşvet verip devletin gizli sırlarını aldı diyeceğim."
"Abi bu devletin gizli sırları nedir? Biri sorarsa diyorum. Silahlı kuvvetlerin savunma planları mı? Devlet arşivinin gizli dökümanları mı?"
"Özgürcüm az önce anlattım daha. Boşver, girme o detaylara. Bizim seçmen soru sormaz, onların seçmen de zaten anlamaz. Devlet sırrı dediysek devlet sırrıdır işte. Kurcalama. Bizim taban bilmese de bilmiyorum, anlamasa da anlamıyorum demez. Hayal gücü kuvvetlidir, bulur birşeyler kafasında, koyar yerine."
"Gürselcim, sen de bizim gazetecileri ara, Kılıçdaroğlu'dan tokat gibi açıklama, Kılıçdaroğlu çok sert konuştu falan diye başlıklarını hazırlasınlar. Ha bir de yandaş medya falan diye onların gazetelerine bok atmayı unutmasınlar."
"Hadi arkadaşlar, allah boş duranı sevmezmiş. Koyulalım yola..."
23 Kasım 2017 Perşembe
ICPD
...Sarraf, Türkiye'de öldürülmekten korkuyordu… İddialara göre dört kez suikast girişimine maruz kalmış, bunları FBI önlemişti… İran'dan da tehdit alıyordu… Sarraf, yaşam güvencesi ve servetinin bir kısmına dokunulmaması karşılığında FBI ile anlaştı… Türkiye'den çıkarılana kadar Yeniköy'de bir villada FBI gözetiminde kaldı… Yine FBI tarafından yapılan bir operasyonla Türkiye'den çıkarılıp Miami'ye götürüldü!..
Eksik bilgi ile vatandaşı yanıltıyorsun "bro". Bu federal bir case değil. NCIS, ICPD (Istanbul City Police Department) ile ortak gerçekleştirdi bu operasyonu, FBI yoktu devrede.
Yanlış diziyi seyretmiş baba, bu yazıyı yazmadan önce. Eğer mesela Delta Force'u seyretmiş olsaymış, Chuck Norris bizzat gelip Zarrab'ı kaçırdı diye yazacakmış. Daha da kötüsü, akşam filmini İnternetten ayıp sitelerden seyretseymiş, yazının hali ne olurmuş, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.
FBI'ın ABD toprakları dışında bir yetkisi olmadığı gibi teknik düzeydeki zırvaları bir kenara bırakalım.
Nereden biliyorsun bunca detayı be oğlum? Senaryosunu mu yazdın? Yeniköyde emlakçılık yaparken, kara ceketli esrarengiz adamlar sana gelip, katlanır cüzdanlarını açıp polis kimliklerini mi gösterdiler ve "FBI! Villana ihtiyacımız var" dediler?
Yoksa İnternet sitelerinde mi okudun?
Ne operasyonu yaptılar da Miami'ye götürdüler Zarrabı? Rambo, albayı rica etti diye emekliliğini yarıda kesip, Rızayla Ebruyu bir C-130'a atıp, Miami Enternasyonel'e mi indirdi?
Bu operasyonu yapanlar sakın Miami Vice olmasın?
Nereden biliyorsun bunca şeyi en ince detaylarıyla be adam?
Hadi senin kafan iyi, sana inanıp referans gösteren bu adamla beraber mi içtiniz?
Hadi siz ne içtiyseniz içtiniz, size inanacak bunca anti emperyalist, anti abedeci binlerce gariban çav bella aydını hiç mi düşünmediniz?
Hiç mi sosyal sorumluluğunuz yok?
Ya bunlardan birisi sizin yazınızı okuyup, kahrolsun abede diye dışarı fırlar, sonra da NYPD bunu içeri atarsa hiç mi vicdanınız sızlamayacak?
Ama hepsi bir kenara, üç paragraf üstte Rıza kendini yakalattı diyor, iki paragraf altta da Kolombo'ya operasyon yaptırıyorsun...
Yakıştı mı şimdi?
Eksik bilgi ile vatandaşı yanıltıyorsun "bro". Bu federal bir case değil. NCIS, ICPD (Istanbul City Police Department) ile ortak gerçekleştirdi bu operasyonu, FBI yoktu devrede.
![]() |
| ICPD |
FBI'ın ABD toprakları dışında bir yetkisi olmadığı gibi teknik düzeydeki zırvaları bir kenara bırakalım.
Nereden biliyorsun bunca detayı be oğlum? Senaryosunu mu yazdın? Yeniköyde emlakçılık yaparken, kara ceketli esrarengiz adamlar sana gelip, katlanır cüzdanlarını açıp polis kimliklerini mi gösterdiler ve "FBI! Villana ihtiyacımız var" dediler?
Yoksa İnternet sitelerinde mi okudun?
Ne operasyonu yaptılar da Miami'ye götürdüler Zarrabı? Rambo, albayı rica etti diye emekliliğini yarıda kesip, Rızayla Ebruyu bir C-130'a atıp, Miami Enternasyonel'e mi indirdi?
Bu operasyonu yapanlar sakın Miami Vice olmasın?
Nereden biliyorsun bunca şeyi en ince detaylarıyla be adam?
Hadi senin kafan iyi, sana inanıp referans gösteren bu adamla beraber mi içtiniz?
Hadi siz ne içtiyseniz içtiniz, size inanacak bunca anti emperyalist, anti abedeci binlerce gariban çav bella aydını hiç mi düşünmediniz?
Hiç mi sosyal sorumluluğunuz yok?
Ya bunlardan birisi sizin yazınızı okuyup, kahrolsun abede diye dışarı fırlar, sonra da NYPD bunu içeri atarsa hiç mi vicdanınız sızlamayacak?
Ama hepsi bir kenara, üç paragraf üstte Rıza kendini yakalattı diyor, iki paragraf altta da Kolombo'ya operasyon yaptırıyorsun...
Yakıştı mı şimdi?
14 Kasım 2017 Salı
Los Pasos, Prezervatifler ve Yasaklanmış Camembert Peyniri
Bu akşamki şarabımız Şili’den, bir Cabernet Sauvignon. İsmi Los Pasos, Reserva dedikleri afili türünden ve Valle Central bölgesinden gelme.
Latin Amerika şaraplarını size yazacak kadar tanımıyorum, ancak çok diyebileceğim kez içmişliğim vardır. Örneğin Şili şaraplarını severim diyebilecek kadar güven geliştirebildim.
Valle Central bölgesi nerededir, nasıl üzüm yetiştirir yine bilmem ancak birçok şişenin etiketi üzerinde bu ismi görmüşlüğüm vardır.
Los Pasos ise adımlar demek ve İspanyolca’da o kadar yaygın kullanılıyor ki, bırakın şarabı, herhalde Los Pasos isimli bir prezervatif markası bile vardır :) Yani bu şarabı alırken sadece bir Cabernet Sauvignon’dan ne bekleyebilinirse onu bekleyerek aldım. Ancak Şili şaraplarıyla teşvik-i mesaime dayanarak söyleyebilirim ki bu şarap olasılıkla güzel çıkacak. Hatta bir adım ileri giderek Şili’de kalite/fiyat oranının en yüksek olduğu şaraplarının yapıldığını bile idda edebilirim.
Umarım bir gün yerinde görüp, size Şili şaraplarını anlatma fırsatım olur.
Latin Amerika’nın yine çok önemli bir şarap bölgesi olan Arjantin’i biraz dolaştım. Özellikle Malbec üzümleriyle yaptıkları şarap gerçekten güzeldir ve yine Arjantin’den gelen dünyanın en lezzetli kırmızı eti ile mükemmel gider.
Bir iş gezisi için iki haftalığına Buenos Aires’e gitmiştim. Workshop, aynı zamanda kaldığımız otelin toplantı salonunda yapılıyordu.
Arjantinliler Latin Amerika’nın en havalı ülkesidir. Kendilerini Avrupalı, hatta İtalyan sayarlar. Gerçekten de Arjantin’den bir kaç Massimiliano, Vito, Giuseppe falan tanırım.
Buenos Aires’te kalacağım iki hafta içinde bir tam ineği yeme gibi kişisel bir hedef koymuştum kendime.
Neyse, bu arkadaşlar hesapta İtalyan ya, ilk öğlen yemeğinde bir menü geldi. Fusili ve Trüf mantarı, ahtapot bacağı, tiramisu falan. "Ne lan bu dedim?" Bunlar için on üç saat Buenos Aires’e uçacağıma iki saat arabayla İtalya’ya gider yerdim.
Garsonu çağırdım. "Bak muçaço!" dedim, "şu menüyü al, bir daha da bana getirme. Ben her öğlen ve akşam az pişmiş biftek, pilav ve Malbec istiyorum."
"Aman sinyor" dedi, "bizim yemeklerimiz çok güzel, sadece et olur mu?"
"Olur, olur" dedim.
Gerçekten de herkes her gün İtalyan, Fransız falan yerken, ben hayatımda yediğim en güzel bifteği yedim, mükemmel Malbec şarabı içtim.
Tabi ki, iki hafta içinde ortalama bir ton ağırlığında olan bir ineği tamamen bitiremedim ama insani sınırlar dahilinde bu noktaya mümkün olabileceği kadar yaklaştım.
Hala arada bir, bir şişe Malbec alıp, Puerto Madera günlerimi yad ederim.
İşte böyle.
Bu akşam Şili şarabımızın yanında Burgonya’dan alkollü Epoise ve Normandiya’dan Camembert peynirleri var. Camembert, bir aralar Soner efendinin salladığı şekilde, sözde “yasaklanmış” pastörize olmayan sütten (Lait Cru) yapılma.
Herkese iyi geceler…
Latin Amerika şaraplarını size yazacak kadar tanımıyorum, ancak çok diyebileceğim kez içmişliğim vardır. Örneğin Şili şaraplarını severim diyebilecek kadar güven geliştirebildim.
Valle Central bölgesi nerededir, nasıl üzüm yetiştirir yine bilmem ancak birçok şişenin etiketi üzerinde bu ismi görmüşlüğüm vardır.
Los Pasos ise adımlar demek ve İspanyolca’da o kadar yaygın kullanılıyor ki, bırakın şarabı, herhalde Los Pasos isimli bir prezervatif markası bile vardır :) Yani bu şarabı alırken sadece bir Cabernet Sauvignon’dan ne bekleyebilinirse onu bekleyerek aldım. Ancak Şili şaraplarıyla teşvik-i mesaime dayanarak söyleyebilirim ki bu şarap olasılıkla güzel çıkacak. Hatta bir adım ileri giderek Şili’de kalite/fiyat oranının en yüksek olduğu şaraplarının yapıldığını bile idda edebilirim.
Umarım bir gün yerinde görüp, size Şili şaraplarını anlatma fırsatım olur.
Latin Amerika’nın yine çok önemli bir şarap bölgesi olan Arjantin’i biraz dolaştım. Özellikle Malbec üzümleriyle yaptıkları şarap gerçekten güzeldir ve yine Arjantin’den gelen dünyanın en lezzetli kırmızı eti ile mükemmel gider.
Bir iş gezisi için iki haftalığına Buenos Aires’e gitmiştim. Workshop, aynı zamanda kaldığımız otelin toplantı salonunda yapılıyordu.
Arjantinliler Latin Amerika’nın en havalı ülkesidir. Kendilerini Avrupalı, hatta İtalyan sayarlar. Gerçekten de Arjantin’den bir kaç Massimiliano, Vito, Giuseppe falan tanırım.
Buenos Aires’te kalacağım iki hafta içinde bir tam ineği yeme gibi kişisel bir hedef koymuştum kendime.
Neyse, bu arkadaşlar hesapta İtalyan ya, ilk öğlen yemeğinde bir menü geldi. Fusili ve Trüf mantarı, ahtapot bacağı, tiramisu falan. "Ne lan bu dedim?" Bunlar için on üç saat Buenos Aires’e uçacağıma iki saat arabayla İtalya’ya gider yerdim.
Garsonu çağırdım. "Bak muçaço!" dedim, "şu menüyü al, bir daha da bana getirme. Ben her öğlen ve akşam az pişmiş biftek, pilav ve Malbec istiyorum."
"Aman sinyor" dedi, "bizim yemeklerimiz çok güzel, sadece et olur mu?"
"Olur, olur" dedim.
Gerçekten de herkes her gün İtalyan, Fransız falan yerken, ben hayatımda yediğim en güzel bifteği yedim, mükemmel Malbec şarabı içtim.
Tabi ki, iki hafta içinde ortalama bir ton ağırlığında olan bir ineği tamamen bitiremedim ama insani sınırlar dahilinde bu noktaya mümkün olabileceği kadar yaklaştım.
Hala arada bir, bir şişe Malbec alıp, Puerto Madera günlerimi yad ederim.
İşte böyle.
Bu akşam Şili şarabımızın yanında Burgonya’dan alkollü Epoise ve Normandiya’dan Camembert peynirleri var. Camembert, bir aralar Soner efendinin salladığı şekilde, sözde “yasaklanmış” pastörize olmayan sütten (Lait Cru) yapılma.
Herkese iyi geceler…
8 Kasım 2017 Çarşamba
Barolo
Bu akşamki şarabımız bir Barolo sevgili arkadaşlar. Barolo, İtalya'nın kuzey-batısında, Fransa'nın Cote d'Azur sahiline komşu Piemonte bölgesinden gelme. Piemontenin başkenti Torino. Şaban Hakandan hatırlarsınız. Barolo,'nun kendisi ise bu bölgede bir komün - şehir diye düşünün.
Barolo şarabı ise bu bölgede yetişen Nebbiolo isimli bir üzümden yapılıyor. Nasıl Sangiovese üzümü Toskano'nun hazinesi ise, Nebbiolo da Piemonte'nin cevheri. Yine çok tanınan Barbaresco isimli şarap da Nebbiolo'dan yapılır.
Bu bölgeye çok yolumuz düşer. Bir keresinde şarap köylerine gidip, size uzun uzun anlatırım.
Barolo en kaliteli İtalyan şaraplarından biridir. Bir o kadar da pahalı tabi. Ama şarap da şarap işte.
Çok güzel, yakut kırmızısı bir rengi vardır. Bayağı da açıktır. Bardağınızın arkasını net görebilirsiniz. Tanik ve asidik bir şarap. Bu yüzden güzel yıllanır, ama gençken de biraz sert olur.
Biraz "kuku" bir şaraptır. Doğru içilmezse içeni mutsuz edebilir. Doğru içildiğinde ise fantastik bir tadı vardır. O yüzden Barolo forumlarına bakın, çok olumlu ve çok olumsuz yorumları bir arada görürsünüz.
Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı tabi, hele benim gibi bir yiğit çırağının yoğurt yiyişini daha da bir şüpheyle alın. Barolo bence on yaşında, şişesi elli yuroluk bir rizerva değilse, mutlaka ve mutlaka karafta en az beş saat beklemeli. Karafınız yoksa bir sürahiye koyun ve bu kez en az yedi saat bekletin derim.
Bir patronum vardı, çok severdi Barolo'yu. On yıla yaklaşıyor vefat edeli. Onunla çok içerdik bu şarabı. Öldükten sonra neredeyse hiç içmedim desem yeri. Ta ki bu yıla kadar. Sevgili yeğenlerim bir şişe getirmişti, onu zevkle içtim. Sonrasında iki sevgili arkadaşımızın bir yemek davetinde, gerçekten şaheser bir Barolo içtik. Ama BAYAĞI külli miktarda içmiştik.
Bu gece de Barolo oldu işte böyle.
Bu şişeyi patronum için içiyorum. Huzur içinde uyusun.
Barolo şarabı ise bu bölgede yetişen Nebbiolo isimli bir üzümden yapılıyor. Nasıl Sangiovese üzümü Toskano'nun hazinesi ise, Nebbiolo da Piemonte'nin cevheri. Yine çok tanınan Barbaresco isimli şarap da Nebbiolo'dan yapılır.
Bu bölgeye çok yolumuz düşer. Bir keresinde şarap köylerine gidip, size uzun uzun anlatırım.
Barolo en kaliteli İtalyan şaraplarından biridir. Bir o kadar da pahalı tabi. Ama şarap da şarap işte.
Çok güzel, yakut kırmızısı bir rengi vardır. Bayağı da açıktır. Bardağınızın arkasını net görebilirsiniz. Tanik ve asidik bir şarap. Bu yüzden güzel yıllanır, ama gençken de biraz sert olur.
Biraz "kuku" bir şaraptır. Doğru içilmezse içeni mutsuz edebilir. Doğru içildiğinde ise fantastik bir tadı vardır. O yüzden Barolo forumlarına bakın, çok olumlu ve çok olumsuz yorumları bir arada görürsünüz.
Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı tabi, hele benim gibi bir yiğit çırağının yoğurt yiyişini daha da bir şüpheyle alın. Barolo bence on yaşında, şişesi elli yuroluk bir rizerva değilse, mutlaka ve mutlaka karafta en az beş saat beklemeli. Karafınız yoksa bir sürahiye koyun ve bu kez en az yedi saat bekletin derim.
Bir patronum vardı, çok severdi Barolo'yu. On yıla yaklaşıyor vefat edeli. Onunla çok içerdik bu şarabı. Öldükten sonra neredeyse hiç içmedim desem yeri. Ta ki bu yıla kadar. Sevgili yeğenlerim bir şişe getirmişti, onu zevkle içtim. Sonrasında iki sevgili arkadaşımızın bir yemek davetinde, gerçekten şaheser bir Barolo içtik. Ama BAYAĞI külli miktarda içmiştik.
Bu gece de Barolo oldu işte böyle.
Bu şişeyi patronum için içiyorum. Huzur içinde uyusun.
4 Kasım 2017 Cumartesi
Sefil Damat
Yarın akşam karımla birlikte haftada bir icra ettiğimiz peynir akşamı sevgili arkadaşlar. Bu etkinliğimizde masamızda sadece peynir, ekmek ve şarap bulunur ve alkolle pek arası olmayan Jelena bile kendini şaraba vurur.
Geçen Cumartesi bize bir saat uzaklıktaki Fransa'nın Divonne kentindeydik. Divonne'a, daha doğrusu sınırdaki Carrefour mağazasına ayda bir yolumuz düşer, çünkü et Fransa'da, İsviçre'ye göre çok daha ucuzdur. Gidiş amacımız aslen et olsa da, gelmişken bol bol, yine çok ucuz Fransız peyniri ve en önemlisi, külli miktarda Fransız şarabı alır, evde stoklarız.
Bu gidişimizde zaten ucuz olan şaraplar üstüne bir de ucuzluğa girmişlerdi. Üç şişe aldığınızda, sadece iki şişe ödüyordunuz.
Geçen Cumartesi bize bir saat uzaklıktaki Fransa'nın Divonne kentindeydik. Divonne'a, daha doğrusu sınırdaki Carrefour mağazasına ayda bir yolumuz düşer, çünkü et Fransa'da, İsviçre'ye göre çok daha ucuzdur. Gidiş amacımız aslen et olsa da, gelmişken bol bol, yine çok ucuz Fransız peyniri ve en önemlisi, külli miktarda Fransız şarabı alır, evde stoklarız.
Bu gidişimizde zaten ucuz olan şaraplar üstüne bir de ucuzluğa girmişlerdi. Üç şişe aldığınızda, sadece iki şişe ödüyordunuz.
Mağazaya girer girmez Jelena ile ayrıldık. Ben şarap bölgesine kaçtım, o da yiyecek reyonuna intikal etti.
Benim şarapların içinde kaybolduğumu gören bir mağaza görevlisi bonjur'ladıktan sonra yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu. Kuzey Afrika kökenli olduğu hemen anlaşılıyordu. Normalde şarap seçimini solitary modumda yapsam da, çok vakit kaybetmemek için "Oui, merci" dedim.
Nerelisin diye sordu, Türk dedim. O da Cezayirli imiş. "Gel mösyö", dedi, "Bırak bunlara bakmayı". Beni deterjanların yanına götürdü. Bir merdivene çıkıp, rafın en üstünde saklanmış iki kasa şarabı indirdi.
Gerçekten birinci sınıf şaraplar, fiyatları da üç al iki öde kampanyasıyla çok uygun seviyelere gelmiş. 2009 yılından ilk kasayı gösterip "Ahan bunu şimdi içersin!" dedi. 2015'den ikinci kasayı da yıllandırıp üç beş sene sonra içmek üzere elime tutuşturdu.
Torpil her yerde torpil işte anasını satayım 😛
Garip Jelena beni mağaza içinde, elimde iki kasa şarapla koşuştururken gördüğünde, gülüp, "Hepsini alma, biraz da Fransızlara kalsın!" diye dalgasını geçti tabi.
İşte yarın akşam bu 2009'lardan bir şişe açacağız.
Şarabımız Bordeux'dan, Médoc diyarının Haut-Médoc bölgesinden, bir Cru Bourgeois, yani Krü Burjuva. Çav Bella enteller 'burjuva' kelimesini duyarlarsa herhalde bir daha bu şarabı içmezler 😜
Size başka bir yazıda Bordeaux'nun coğrafyası ve şaraplarını biraz anlatmıştım. Eğer belleğinizi tazelemek isterseniz o yazıya burada bir göz atabilirsiniz.
http://bulentinheybesi.blogspot.ch/2017/03/bordeaux-ve-sarap.html
Yine de çabucak bir hatırlatma yapalım. Bordeaux bölgesi Fransa'nın güneybatısında, Atlantik okyanusu kıyısında yer alıyor. Bordeaux şarapları güneydoğudan kuzeybatıya akan solda Garonne, sağda Dordogne nehirlerinin ve bu ikisinin birleşip Gironde ismini alarak okyanusa döküldüğü su yolunun etrafında yetişen üzümlerden yapılıyor. Garonne ve Girınde'un solunda kalan bölgeye Rive Gauche yani Sol Kıyı, Dordogne ile Gironde'un sağında kalan bölgeye de Rive Droite yani Sağ Kıyı deniyor. Birleşene kadar bu iki nehrin arasında kalan bölgesi ise Entre-Deux-Mers yani coğrafik olarak pek doğru olmasa da İki Deniz Arası şeklinde çağrılıyor.
Rive Gauche bölgesinin güneyine Graves, kuzeyine de Médoc deniy. Médoc bölgesinin güneyi ve doğusunun ismi de Haut-Médoc, yani Yukarı Médoc.
Yarın akşamki şarabımızın doğum yeri bu Haut-Médoc bölgesi.
Bordeaux şarapları - yazının tümünde şarap dediğimde lütfen kırmızı şarap diye anlayın - aslen birbirinden ciddi biçimde farklı iki tatta yapılır. Rive Gauche şarapları ağırlıklı olarak asidik, koyu Cabernet Sauvignon, Rive Droite şarapları ise ağırlıklı olarak açık renkli, meyve aromalı Cabernet Merlot üzümlerinden yapılır. Her iki şarapta da az olarak diğerindeki baskın türdeki üzümler ve ek olarak da Cabernet Franc kullanılır. Yine kural olmasa da bazı üreticiler tat versin diye harmana gerçekten küçük miktarlarda Malbec gibi bir iki üzüm çeşidi daha katarlar.
Tatları farklı olsa da her iki bölgenin de şaraplarını zevkle içerim. Zaten şarap bölge yada üzüm türü değil bir tat meselesidir. Bunun geyiğini önceki yazılarda, defalarca ve uzun uzun yapmıştık, bir daha başınızı ağrıtmayayım.
Ancak Bordeaux şarabının isminin ve ününün kaynağı Rive Gauche şaraplarıdır. Daha da hassas olmamız gerekirse Médoc şarapları diyebiliri. Yani filmlerde Louis MXCLVIII bana Bordeaux getirin dediğinde ona Médoc şarabı getirirler. İşin komik tarafı, İsviçre'nin Fransa sınırı ve Fransa'nın kendisinden uzaklaştıkça (özellikle Amerika'da), Bordeaux istediğinizde çoğunlukla dünyaya en çok ihraç edilen Bordeaux Superior bölgesinden bir şarap getirirler ki, bunlar çoğunlukla Médoc tarzı olmayan, Merlot ağırlıklı şaraplardır.
Yine önceki yazıda sizlere Bordeaux şaraplarının coğrafik konumlarımdan ve şarapların orijinlerini kontrol edip onaylayan AOC sisteminden bahsetmiştim.
AOC sistemi bir şarabın nereden ve ek olarak sadece Bordeaux şarapları için hangi şatodan geldiğini söyler, ancak şarapların kalitesi hakkında doğrudan bir belirleme yapmaz. Halbuki şarapçıların İngilizcede dedikleri gibi Holy Grail’i, yani en çok ulaşmayı diledikleri düşleri, birilerinin, şu şarap güzel, şu şarap ondan da güzel, bu şarap da kötü deyip, bu tembelleri yüzlerce şarabı tatmaktan kurtarması ve kayınpedere bir şişe açtıklarında işi sağlama bağlayıp, kaka bir şarapla ortaya çıkabilecek mahçubiyetten kurtarmalarıdır.
Gerçi bazı coğrafik orijinler aynı zamanda kalite hakkında da sağlam bir fikir verir. Örneğin Big Four dedikleri dört tane Margaux, Saint-Julien, Pauillac ve Saint-Estèphe isimli AOC yani bölge vardır ki, buralardan gelen şaraplara genelde kaliteli diyebiliriz. Yine örneğin Chateau Margaux gibi birkaç şatoda yapılan şaraplar için "İyi midir?" diye sorarsanız herhalde dayak yersiniz.
Bununla birlikte Bordeaux bölgesinde geri kalan binlerce şatonu şarapları her zaman iyi kalite olmayabilir. Çok kıvırdık. Şarap üretilen her bölgede olduğu gibi, Bordeaux'dan da iyi olduğu kadar kötü şarap da vardır.
İş kaliteye geldiğimde sorun iyi kalite şarabın ne olduğu yanı iyi kalite bir şarabı nasıl tanımlayacağımızdır.
Şarabı bir kenara koyup, bir klasik müzik benzetmesiyle olaya yaklaşalım.
Mozart ve Beethoven için herhalde kaliteli müzik yaparlar demek çok yanlış olmayacaktır.
Ne var ki yaptıkları müzik niye kalitelidir sorusunun doğrudan bir cevabı bence yoktur. Tamam, Mozart altı yaşında bir kere dinlediği bir klasik müzik parçasının notalarını ertesi gün cart diye eksiksiz yazabilmiş, Beethoven ise sağırken koca senfonileri bestelemiştir.
Ancak bunlar sadece bu şahısların birer dahi olduklarını gösterirler, müziklerinin kalitesini garantilemezler.
Eğer klasik müziğin bir AOC'si olsaydı, Mozart'a Salzburg'lu, Beethoven'a da Bonn'lu deyip işin içinden çıkardık. Ancak halen yaptıkları müziğin kalitesi için çok bir şey söylememiş olurduk.
Benim şarapların içinde kaybolduğumu gören bir mağaza görevlisi bonjur'ladıktan sonra yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu. Kuzey Afrika kökenli olduğu hemen anlaşılıyordu. Normalde şarap seçimini solitary modumda yapsam da, çok vakit kaybetmemek için "Oui, merci" dedim.
Nerelisin diye sordu, Türk dedim. O da Cezayirli imiş. "Gel mösyö", dedi, "Bırak bunlara bakmayı". Beni deterjanların yanına götürdü. Bir merdivene çıkıp, rafın en üstünde saklanmış iki kasa şarabı indirdi.
![]() |
| Gerçekten birinci sınıf şaraplar |
Torpil her yerde torpil işte anasını satayım 😛
Garip Jelena beni mağaza içinde, elimde iki kasa şarapla koşuştururken gördüğünde, gülüp, "Hepsini alma, biraz da Fransızlara kalsın!" diye dalgasını geçti tabi.
İşte yarın akşam bu 2009'lardan bir şişe açacağız.
Şarabımız Bordeux'dan, Médoc diyarının Haut-Médoc bölgesinden, bir Cru Bourgeois, yani Krü Burjuva. Çav Bella enteller 'burjuva' kelimesini duyarlarsa herhalde bir daha bu şarabı içmezler 😜
Size başka bir yazıda Bordeaux'nun coğrafyası ve şaraplarını biraz anlatmıştım. Eğer belleğinizi tazelemek isterseniz o yazıya burada bir göz atabilirsiniz.
http://bulentinheybesi.blogspot.ch/2017/03/bordeaux-ve-sarap.html
Yine de çabucak bir hatırlatma yapalım. Bordeaux bölgesi Fransa'nın güneybatısında, Atlantik okyanusu kıyısında yer alıyor. Bordeaux şarapları güneydoğudan kuzeybatıya akan solda Garonne, sağda Dordogne nehirlerinin ve bu ikisinin birleşip Gironde ismini alarak okyanusa döküldüğü su yolunun etrafında yetişen üzümlerden yapılıyor. Garonne ve Girınde'un solunda kalan bölgeye Rive Gauche yani Sol Kıyı, Dordogne ile Gironde'un sağında kalan bölgeye de Rive Droite yani Sağ Kıyı deniyor. Birleşene kadar bu iki nehrin arasında kalan bölgesi ise Entre-Deux-Mers yani coğrafik olarak pek doğru olmasa da İki Deniz Arası şeklinde çağrılıyor.
Rive Gauche bölgesinin güneyine Graves, kuzeyine de Médoc deniy. Médoc bölgesinin güneyi ve doğusunun ismi de Haut-Médoc, yani Yukarı Médoc.
Yarın akşamki şarabımızın doğum yeri bu Haut-Médoc bölgesi.
Bordeaux şarapları - yazının tümünde şarap dediğimde lütfen kırmızı şarap diye anlayın - aslen birbirinden ciddi biçimde farklı iki tatta yapılır. Rive Gauche şarapları ağırlıklı olarak asidik, koyu Cabernet Sauvignon, Rive Droite şarapları ise ağırlıklı olarak açık renkli, meyve aromalı Cabernet Merlot üzümlerinden yapılır. Her iki şarapta da az olarak diğerindeki baskın türdeki üzümler ve ek olarak da Cabernet Franc kullanılır. Yine kural olmasa da bazı üreticiler tat versin diye harmana gerçekten küçük miktarlarda Malbec gibi bir iki üzüm çeşidi daha katarlar.
Tatları farklı olsa da her iki bölgenin de şaraplarını zevkle içerim. Zaten şarap bölge yada üzüm türü değil bir tat meselesidir. Bunun geyiğini önceki yazılarda, defalarca ve uzun uzun yapmıştık, bir daha başınızı ağrıtmayayım.
Ancak Bordeaux şarabının isminin ve ününün kaynağı Rive Gauche şaraplarıdır. Daha da hassas olmamız gerekirse Médoc şarapları diyebiliri. Yani filmlerde Louis MXCLVIII bana Bordeaux getirin dediğinde ona Médoc şarabı getirirler. İşin komik tarafı, İsviçre'nin Fransa sınırı ve Fransa'nın kendisinden uzaklaştıkça (özellikle Amerika'da), Bordeaux istediğinizde çoğunlukla dünyaya en çok ihraç edilen Bordeaux Superior bölgesinden bir şarap getirirler ki, bunlar çoğunlukla Médoc tarzı olmayan, Merlot ağırlıklı şaraplardır.
Yine önceki yazıda sizlere Bordeaux şaraplarının coğrafik konumlarımdan ve şarapların orijinlerini kontrol edip onaylayan AOC sisteminden bahsetmiştim.
AOC sistemi bir şarabın nereden ve ek olarak sadece Bordeaux şarapları için hangi şatodan geldiğini söyler, ancak şarapların kalitesi hakkında doğrudan bir belirleme yapmaz. Halbuki şarapçıların İngilizcede dedikleri gibi Holy Grail’i, yani en çok ulaşmayı diledikleri düşleri, birilerinin, şu şarap güzel, şu şarap ondan da güzel, bu şarap da kötü deyip, bu tembelleri yüzlerce şarabı tatmaktan kurtarması ve kayınpedere bir şişe açtıklarında işi sağlama bağlayıp, kaka bir şarapla ortaya çıkabilecek mahçubiyetten kurtarmalarıdır.
Gerçi bazı coğrafik orijinler aynı zamanda kalite hakkında da sağlam bir fikir verir. Örneğin Big Four dedikleri dört tane Margaux, Saint-Julien, Pauillac ve Saint-Estèphe isimli AOC yani bölge vardır ki, buralardan gelen şaraplara genelde kaliteli diyebiliriz. Yine örneğin Chateau Margaux gibi birkaç şatoda yapılan şaraplar için "İyi midir?" diye sorarsanız herhalde dayak yersiniz.
Bununla birlikte Bordeaux bölgesinde geri kalan binlerce şatonu şarapları her zaman iyi kalite olmayabilir. Çok kıvırdık. Şarap üretilen her bölgede olduğu gibi, Bordeaux'dan da iyi olduğu kadar kötü şarap da vardır.
İş kaliteye geldiğimde sorun iyi kalite şarabın ne olduğu yanı iyi kalite bir şarabı nasıl tanımlayacağımızdır.
Şarabı bir kenara koyup, bir klasik müzik benzetmesiyle olaya yaklaşalım.
Mozart ve Beethoven için herhalde kaliteli müzik yaparlar demek çok yanlış olmayacaktır.
Ne var ki yaptıkları müzik niye kalitelidir sorusunun doğrudan bir cevabı bence yoktur. Tamam, Mozart altı yaşında bir kere dinlediği bir klasik müzik parçasının notalarını ertesi gün cart diye eksiksiz yazabilmiş, Beethoven ise sağırken koca senfonileri bestelemiştir.
Ancak bunlar sadece bu şahısların birer dahi olduklarını gösterirler, müziklerinin kalitesini garantilemezler.
Eğer klasik müziğin bir AOC'si olsaydı, Mozart'a Salzburg'lu, Beethoven'a da Bonn'lu deyip işin içinden çıkardık. Ancak halen yaptıkları müziğin kalitesi için çok bir şey söylememiş olurduk.
Biz olsa olsa Avusturya'dan genelde iyi müzisyenler çıkar o yüzden Mozart muhtemelen kaliteli müzik yapar diyebiliriz.
Biraz daha ileri giderek müziklerinin çok kişi tarafından dinlendiği, hoş melodileri olduğu ve akılda kaldıkları için kalitelerinin yüksek olduğu sonucuna varabilirdiz.
Ama hepsi bu. Bundan daha fazla hassas olmak gerçekten zor.
Daha da korkuncu, yanılıp, yenilip, Mozart mı, Beethoven mi daha kaliteli müzik yapar diye bir sorarsak, kollektif olarak zırt deriz.
Bu iki müzisyenin nesine bakıp kalitelerini belirleyecek ve bir karşılaştırma yapacaksınız? Orkestranın büyüklüğünde mi? Müziğin hızına mı? Kemanın boyuna mı? Senfoninin uzunluğuna mı? Müziklerinin karmaşıklığına mı?
Bir gün Mozart dinlersiniz hoşunuza gider, ertesi gün Beethoven.
Mozartın en kıytırık sonatını dinlerken hayatınızın kadınına rastlarsınız, sonra o sonat sizin milli marşınız olur, Beethoven'in beşinci senfonisini kaynananızla dinlersiniz, hayat boyu bir kabusa dönüşür.
Şarap da aynı hikaye. İçerken ne yediğinize, yanınızda kimin olduğuna, servis ettikleri ısıya, o anki ruh halinize göre bir şarap zevk de verebilir, ızdıraba da dönüşebilir.
Herhalde tubiornottubi olduk, yani size sorunu anlatabildim.
Ancak herkes her zaman anlayamamış bu kalite meselesinin temelindeki subjektifliğini.
Örneğin Napoleon - Napolyon III, Jozefin'in hısmı olur - 1855 yılında bir sabah uyanmış ve emir buyurmuş, "Şu Bordeaux şaraplarını kalitelilerini bir ayırın!" diye.
Şimdi gel de anlat şarap kalitesinin subjektif olduğunu, kalitenin neye göre belirleneceğinin açık olmadığını.
Adam demokrasi abidesi. Bir olmaz de, oyar valla!
Eh, emir demir’i kesmiş tabi...
Ayırmışlar!
Hem de nasıl ayırmışlar biliyor musunuz? İsmi en çok bilinen ve fiyatları en pahalı olanları alarak. Tanınırlık ve fiyat gibi iki kriterin şarapların kalitesiyle doğrudan ilgilerini olmadığını takdir edersiniz artık. Olsa olsa Sales and Marketing departmanlarının başarısını gösterebilir.
Adamlar burada da durmayıp, nasıl hassaslıksa, bunları bir de 1er Cru dan 5eme. Cru'ya kadar beş ayrı alt guruba ayırmışlar. Kısacası pipilerinin keyfine, imparator buyurdu diye kalitelerinin iyi olduklarına inandıkları doğru saydıysam elli yedi şatoyla (düzeltme, 61( bir liste oluşturmuşlar.
Bu listedeki şaraplara Crus Classés derler arkadaşlar.
O zamanlar Bordeaux, Mèdoc demek olduğundan, sıralamaya giren şaraplardan biri hariç hepsi Mèdoc bölgesinden alınmış, 1er Cru'daki bir şarap ise Graves’da bir şatodan sıralamaya girebilmiş.
Yalapşap, patron istedi diye yapıldığı için enteresan sonuçları da olmuş bu kalite sıralamasının.
Örneğin kalite puanları şaraplara değil, şatolara verilmiş. Ayrıca kimse manasızlığından dolayı cesaret edemediği için bu seçim bu güne kadar bir daha tekrarlanmamış. Yani 1855'de hangi şaraba kaliteli demişlerse aynı şaraplar bu gün de kaliteli sayılmış.
Ancak zaman ilerledikçe bu sıralamaya giremeyen şatolar yavaş yavaş caz yapmaya başlamışlar.
Bir kere yeni şatolar ilk Crus Classés listesindeki şatolardan daha kaliteli şarap yapıyor olsalar da, seçim bir daha tekrarlanmadığı için bu listeye girememiş, şarapları hep ikinci kalite muamelesi görmüşler. Takdir edersiniz ki 1855'den buyana çok şey değişmiş olabilir.
Daha da ilginçi, o günden bu güne şatolar el değiştirmiş, üzüm bağları emlak alım satımlarıyla genişlemiş ya da küçülmüş, ancak kör değneği bu liste hep aynı kalmış. Kalite sıralaması şatoların ismine verildiğinden şaraplar 1855’e göre farklı kişi, aile ve üzümlerden yapılsa da, listedeki şatolar hala yüz yıllar önceki seçilmelerinin avantajını kullanmaya devam etmiş.
Bu anlamsızlık tabi ki bu şekilde sürüp gitmemiş.
Örneğin 1955 yılında Rive Droite'ın en bilinen bölgesi Saint-Emillion'da benzeri bir kalite listesi oluşturulmuş. Crus Classés'ye sadece bir şato sokabilen Graves bölgesi ise 1955 yılında kendi listesini oluşturmuş. Bu iki gerçekten güzel şarap bölgesinin detaylarını başka yazılara bırakıp, gelin Médoc bölgesine dönelim.
1932 yılında isyan doruğa ulaşmış ve bölgenin Ticaret odası ile Tarım Odası tarafından Médoc bölgesinde yeni bir kalite listesi oluşturulmuş. Bu yeni değerlendirmeye Cru Bourgeois ismi verilmiş ve 1855’deki listede bulunmayan 444 şato bu yeni listede yer almış.
Yine şatoların husumeti yüzünden bu yeni değerlendirme de 2007 yılında askıya alınmış, ancak 2010 yılında biraz değiştirilerek yeniden işlevsel hale getirilmiş.
En önemli değişiklik, artık bu listeye girişlerin şatolarla değil, şaraplarla olması. Bir hasat yılının şarabı, iki sene yıllandıktan sonra bir komisyon tarafından tadılıyor ve layık görülürse bu Cru Bourgeois ünvanın kazanıyor.
Çok akıllıca bir yöntem bu arkadaşlar.
Bir kere subjektif bir değerlendirme, fiyat ya da bilinirlik gibi saçma kriterler kullanmadan uzmanlara bırakılmış. Şaraptan anlayan bir komisyon şarabı tadıp, beğendim derse şarap kaliteli sayılıyor. Buz patenindeki artistik puanlar gibi.
Artık yüz yıl önce Jozefin’in erkek arkadaşı beğendi diye listeye kapağı atıp, beleşten kaliteli şarap sayılma olmuyor. Bu sene şarabın güzelse listeye girersin. Seneye kötü şarap yaparsan sorry Jose, Cru Bourgeois etiketini o yıla basamazsın.
Cru Bourgeois değerlendirmesi ne yazık ki Crus Classes değerlendirmesini ortadan kaldırmadı. İnsanların kafasında 1855 yılında yapılan bu liste hala birinci, Burjuva listesi de ikinci kalite şarap olarak yer etmiş durumda
Crus Classes’deki Chateaux Margaux gibi içilebileceği yaştaki şişeleri birkaç bin dolar olan şaraplar elbette birinci kalite sayılabilir - işin felsefesine girersek bunu bile sorgulayabiliriz de, hadi neyse - bunlara boynumuz kıldan ince tabi ama Cru Bourgeois klasmanında yer alan bir çok şarap, yine Crus Classes’nin içinde yer alan bir çok şarap kadar kaliteli sayılabilir.
İşte size Cezayirli arkadaşımın bana gömülerinden çıkardığı Cru Bourgeois şaraplarının öyküsü.
2009 yılından verdiği Cru Bourgeois, 2011 yılında yeni haliyle ilk defa yayınlanan bu listenin içinden bir şarap (iki yıllık bekleme dönemini unutmadınız umarım).
1855 seçimi şaraplarına biraz haşin davrandım biliyorum, ama amacım yöntemin eksikliğini ortaya koymaktı, yoksa şaraplar tabi ki mükemmel şaraplar. Cebiniz yeteri kadar derinse, üzerinde 1er Cru yazan bir Bordeaux için, ihya olursunuz.
İşte böyle...
Öykümüzü sonlandırırken bir kere daha üzerine basarak tekrarlamak isterim ki, güzel şarap etiketinde Cru Bourgeois, Cru Classe, Grand Cru falan yazan şarap değil, içerken zevk aldığınız şaraptır.
Şarabımız daha da güzel yapan, onu kimle paylaştığınızdır.
Ancak kayınpederinize bir şişe açıyorsanız, etiketin üzerinde bir yerde Cru Bourgeois yazmasında elbette ki fayda var.😍
Kayınpederden kayınpedere de fark var tabi. Ömrüm yeter de sevgili kızımı istemeye geldiklerini görürsem, o sefil damat bir şişe Chateau Margaux getirmeden eve bile giremez! 😛
Sevgi ile kalın...
Biraz daha ileri giderek müziklerinin çok kişi tarafından dinlendiği, hoş melodileri olduğu ve akılda kaldıkları için kalitelerinin yüksek olduğu sonucuna varabilirdiz.
Ama hepsi bu. Bundan daha fazla hassas olmak gerçekten zor.
Daha da korkuncu, yanılıp, yenilip, Mozart mı, Beethoven mi daha kaliteli müzik yapar diye bir sorarsak, kollektif olarak zırt deriz.
Bu iki müzisyenin nesine bakıp kalitelerini belirleyecek ve bir karşılaştırma yapacaksınız? Orkestranın büyüklüğünde mi? Müziğin hızına mı? Kemanın boyuna mı? Senfoninin uzunluğuna mı? Müziklerinin karmaşıklığına mı?
Bir gün Mozart dinlersiniz hoşunuza gider, ertesi gün Beethoven.
Mozartın en kıytırık sonatını dinlerken hayatınızın kadınına rastlarsınız, sonra o sonat sizin milli marşınız olur, Beethoven'in beşinci senfonisini kaynananızla dinlersiniz, hayat boyu bir kabusa dönüşür.
Şarap da aynı hikaye. İçerken ne yediğinize, yanınızda kimin olduğuna, servis ettikleri ısıya, o anki ruh halinize göre bir şarap zevk de verebilir, ızdıraba da dönüşebilir.
Herhalde tubiornottubi olduk, yani size sorunu anlatabildim.
Ancak herkes her zaman anlayamamış bu kalite meselesinin temelindeki subjektifliğini.
Örneğin Napoleon - Napolyon III, Jozefin'in hısmı olur - 1855 yılında bir sabah uyanmış ve emir buyurmuş, "Şu Bordeaux şaraplarını kalitelilerini bir ayırın!" diye.
Şimdi gel de anlat şarap kalitesinin subjektif olduğunu, kalitenin neye göre belirleneceğinin açık olmadığını.
Adam demokrasi abidesi. Bir olmaz de, oyar valla!
Eh, emir demir’i kesmiş tabi...
Ayırmışlar!
Hem de nasıl ayırmışlar biliyor musunuz? İsmi en çok bilinen ve fiyatları en pahalı olanları alarak. Tanınırlık ve fiyat gibi iki kriterin şarapların kalitesiyle doğrudan ilgilerini olmadığını takdir edersiniz artık. Olsa olsa Sales and Marketing departmanlarının başarısını gösterebilir.
Adamlar burada da durmayıp, nasıl hassaslıksa, bunları bir de 1er Cru dan 5eme. Cru'ya kadar beş ayrı alt guruba ayırmışlar. Kısacası pipilerinin keyfine, imparator buyurdu diye kalitelerinin iyi olduklarına inandıkları doğru saydıysam elli yedi şatoyla (düzeltme, 61( bir liste oluşturmuşlar.
Bu listedeki şaraplara Crus Classés derler arkadaşlar.
O zamanlar Bordeaux, Mèdoc demek olduğundan, sıralamaya giren şaraplardan biri hariç hepsi Mèdoc bölgesinden alınmış, 1er Cru'daki bir şarap ise Graves’da bir şatodan sıralamaya girebilmiş.
Yalapşap, patron istedi diye yapıldığı için enteresan sonuçları da olmuş bu kalite sıralamasının.
Örneğin kalite puanları şaraplara değil, şatolara verilmiş. Ayrıca kimse manasızlığından dolayı cesaret edemediği için bu seçim bu güne kadar bir daha tekrarlanmamış. Yani 1855'de hangi şaraba kaliteli demişlerse aynı şaraplar bu gün de kaliteli sayılmış.
Ancak zaman ilerledikçe bu sıralamaya giremeyen şatolar yavaş yavaş caz yapmaya başlamışlar.
Bir kere yeni şatolar ilk Crus Classés listesindeki şatolardan daha kaliteli şarap yapıyor olsalar da, seçim bir daha tekrarlanmadığı için bu listeye girememiş, şarapları hep ikinci kalite muamelesi görmüşler. Takdir edersiniz ki 1855'den buyana çok şey değişmiş olabilir.
Daha da ilginçi, o günden bu güne şatolar el değiştirmiş, üzüm bağları emlak alım satımlarıyla genişlemiş ya da küçülmüş, ancak kör değneği bu liste hep aynı kalmış. Kalite sıralaması şatoların ismine verildiğinden şaraplar 1855’e göre farklı kişi, aile ve üzümlerden yapılsa da, listedeki şatolar hala yüz yıllar önceki seçilmelerinin avantajını kullanmaya devam etmiş.
Bu anlamsızlık tabi ki bu şekilde sürüp gitmemiş.
Örneğin 1955 yılında Rive Droite'ın en bilinen bölgesi Saint-Emillion'da benzeri bir kalite listesi oluşturulmuş. Crus Classés'ye sadece bir şato sokabilen Graves bölgesi ise 1955 yılında kendi listesini oluşturmuş. Bu iki gerçekten güzel şarap bölgesinin detaylarını başka yazılara bırakıp, gelin Médoc bölgesine dönelim.
1932 yılında isyan doruğa ulaşmış ve bölgenin Ticaret odası ile Tarım Odası tarafından Médoc bölgesinde yeni bir kalite listesi oluşturulmuş. Bu yeni değerlendirmeye Cru Bourgeois ismi verilmiş ve 1855’deki listede bulunmayan 444 şato bu yeni listede yer almış.
Yine şatoların husumeti yüzünden bu yeni değerlendirme de 2007 yılında askıya alınmış, ancak 2010 yılında biraz değiştirilerek yeniden işlevsel hale getirilmiş.
En önemli değişiklik, artık bu listeye girişlerin şatolarla değil, şaraplarla olması. Bir hasat yılının şarabı, iki sene yıllandıktan sonra bir komisyon tarafından tadılıyor ve layık görülürse bu Cru Bourgeois ünvanın kazanıyor.
Çok akıllıca bir yöntem bu arkadaşlar.
Bir kere subjektif bir değerlendirme, fiyat ya da bilinirlik gibi saçma kriterler kullanmadan uzmanlara bırakılmış. Şaraptan anlayan bir komisyon şarabı tadıp, beğendim derse şarap kaliteli sayılıyor. Buz patenindeki artistik puanlar gibi.
Artık yüz yıl önce Jozefin’in erkek arkadaşı beğendi diye listeye kapağı atıp, beleşten kaliteli şarap sayılma olmuyor. Bu sene şarabın güzelse listeye girersin. Seneye kötü şarap yaparsan sorry Jose, Cru Bourgeois etiketini o yıla basamazsın.
Cru Bourgeois değerlendirmesi ne yazık ki Crus Classes değerlendirmesini ortadan kaldırmadı. İnsanların kafasında 1855 yılında yapılan bu liste hala birinci, Burjuva listesi de ikinci kalite şarap olarak yer etmiş durumda
Crus Classes’deki Chateaux Margaux gibi içilebileceği yaştaki şişeleri birkaç bin dolar olan şaraplar elbette birinci kalite sayılabilir - işin felsefesine girersek bunu bile sorgulayabiliriz de, hadi neyse - bunlara boynumuz kıldan ince tabi ama Cru Bourgeois klasmanında yer alan bir çok şarap, yine Crus Classes’nin içinde yer alan bir çok şarap kadar kaliteli sayılabilir.
İşte size Cezayirli arkadaşımın bana gömülerinden çıkardığı Cru Bourgeois şaraplarının öyküsü.
2009 yılından verdiği Cru Bourgeois, 2011 yılında yeni haliyle ilk defa yayınlanan bu listenin içinden bir şarap (iki yıllık bekleme dönemini unutmadınız umarım).
1855 seçimi şaraplarına biraz haşin davrandım biliyorum, ama amacım yöntemin eksikliğini ortaya koymaktı, yoksa şaraplar tabi ki mükemmel şaraplar. Cebiniz yeteri kadar derinse, üzerinde 1er Cru yazan bir Bordeaux için, ihya olursunuz.
İşte böyle...
Öykümüzü sonlandırırken bir kere daha üzerine basarak tekrarlamak isterim ki, güzel şarap etiketinde Cru Bourgeois, Cru Classe, Grand Cru falan yazan şarap değil, içerken zevk aldığınız şaraptır.
Şarabımız daha da güzel yapan, onu kimle paylaştığınızdır.
Ancak kayınpederinize bir şişe açıyorsanız, etiketin üzerinde bir yerde Cru Bourgeois yazmasında elbette ki fayda var.😍
Kayınpederden kayınpedere de fark var tabi. Ömrüm yeter de sevgili kızımı istemeye geldiklerini görürsem, o sefil damat bir şişe Chateau Margaux getirmeden eve bile giremez! 😛
Sevgi ile kalın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kuala Lumpur: Önce Bürokrasi, Sonra Nezaket
Pegasus’un üzerimizde bıraktığı psikolojik hasardan sonra Air Arabia uçağına biraz tedirgin bindik. Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kual...
-
"Burgundy for kings...." Bir Fransız deyişi. Burgonya şarapları krallar içindir anlamına geliyor. Gerçekten de eski dünyanın en kl...
-
Dünyanın en büyük meydanı hangi şehirdedir hiç düşündünüz mü? Wikipedia’da gelecek haftaki Çin ziyareti için Tiananmen meydanını okurken onu...
-
Bugün eşim Jelenayla birlikte bir ara çok sıklıkla gittiğimiz ancak son günlerde ihmal ettiğimiz Fransanın Bourgogne bölgesine çevirdik rota...
-
Bir önceki yazıda petrol ve kömürün karbondan oluştuğunu ve karbonun oksijenle birleşerek yanması sonucu ısı yani enerji elde ettiğimizi söy...
-
Biraz daha uçak geyiği yapalım. Bu kez sivil uçak kazalarına şöyle bir bakalım. Arabalarımıza estetik amaçlı takarız spoiler'leri. Spoil...






