Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2026 Pazar

Doğu Kıyısının Las Vegas'ı.... mı?

Herhalde hepimiz Las Vegas’ı biliriz. Işıltılı neonlar, temalı lüks oteller ve en önemlisi kumar, içki ve karı…

İşte bugünkü ziyaret noktamız olan Atlantic City de ABD’nin doğu kıyısının Las Vegas’ı sayılır.

Atlantic City
İşin doğrusu, Las Vegas’a batının Atlantic City’si dememiz gerekir. Çünkü Las Vegas daha kaktüsleriyle, çıngıraklı yılanlarıyla ıssız bir çölken Atlantic City bütün şatafatıyla kötü alışkanlıklarına düşkün ziyaretçilerini ağırlıyordu. Kıyıdaki Steel Pier yani Çelik İskele’ye “Ülkenin Gösteri Vitrini” ismi verilmişti. Zamanın parlak isimleri, Frank Sinatra, Duke Ellington, Louis Armstrong falan hep Atlantic City’de sahneye çıkarlardı.

Eminim herkes çocukken oynamıştır, Monopoly isimli bir masa oyunu vardı. Benim şahsen çok oynamışlığım vardır. Bu oyunun en pahalı mülklerinden biri Boardwalk isimli gayrimenkuldü - Türkçesi başka bir şeydi elbette, Kadıköy, Barbaros Bulvarı falan gibi, şimdi tam hatırlayamadım.

İşte Monopoly’deki Boardwalk karesi, Atlantic City’nin meşhur Boardwalk’ından esinlenmiştir.

Bu yol o kadar ünlüdür ki, hakkında şarkılar yazılmış, filmler çekilmiş, TV dizileri yapılmış. Bir yanı okyanus, diğer yanı neonlu, ışıklı oteller, insan bu geniş yolda yürürken ister istemez etkileniyor.

Under the Boardwalk isimli bir şarkı vardır. Bruce Willis bile cover’lamıştı.

Under the Boardwalk özel olarak Atlantic City için yazılmamış. Ama Atlantic City’nin üstüne cuk oturuyor. Çünkü boardwalk kültürü zaten başlı başına bir Amerikan numarası. Üstte ışıklar, dondurma, müzik, kikirdemeler. Altta rutubet, yorgun tahta, gizli öpüşmeler ve hafif bir çürüme hissi. Şarkı kağıt üstünde AC’ye ait olmayabilir, ama gördükten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki ruhen epey Atlantic City.

Boardwalk
İşin aslı, Boardwalk ihtişam ya da romantizm için tasarlanmamış. Otel sahiplerine sahilde yürüyenlerin içeri taşıdığı kumlardan gına gelince bu yolu yapmışlar.

Atlantic City, Absecon Adası üzerinde kurulmuş 19. yüzyıl sahil sayfiyelerinden biriydi.

Sonrasında demiryolu gelmiş. Demiryolu gelince de bir Red Kit öyküsü gibi, insanlar gelmiş, arkalarından da para akmaya başlamış. Philadelphia’dan ve Amerika’nın kuzeydoğusundaki diğer şehirlerden kıyıya ulaşmak kolaylaşınca Atlantic City hızla büyümüş, kısa süre içinde bir sahil kasabasından ciddi bir tatil merkezine dönüşmüş. Şehir, otelleri, iskeleleri, eğlence yerleri ve Steel Pier gibi cazibe noktalarıyla kısa sürede kalabalıkların akın ettiği bir sayfiye merkezi olmuş.

Alkol yasağı döneminde ise Atlantic City’nin şöhreti bambaşka bir yere oturmuş. Kent yolsuzluk, gece hayatı ve kaçak içkinin neredeyse su gibi aktığı bir yer haline gelmiş.

1913 ile 1941 arasında şehre hakim olan siyasi patron Nucky Johnson döneminde yerel yönetim ile organize suç tamamen iç içe geçmiş.

Bu Nucky Johnson enteresan biriymiş sevgili arkadaşlar. Adam prensipte gangstermiş, ama işlerini klasik gangsterler gibi yeraltında değil, bayağı aleni biçimde yürütüyormuş. Zaten şu lafı oldukça meşhur. “Bizde viski de var, şarap da var, kadın da var, şarkı da var, slot makineleri de.” Yani "Bizde herkes için bir şeyler var, sen yeter ki gel” diyor.

Bu arkadaş Ritz-Carlton otelinin dokuzuncu katındaki bir penthouse’ta yaşıyormuş, o yüzden lakabı “Czar of the Ritz” yani “Ritz’in Çarı” olmuş. Sokağa çıktığında yakasında bir karanfille gezermiş.

Johnson, Atlantic City’yi bir nevi günümüzün otellerindeki toplantı ve konferans merkezi olarak da kullanmış. Ancak konuklar CV’leri göz önüne alındığında, günümüzün CEO, CFO falan gibi yöneticilerinden biraz farklıymış. Rivayete göre Johnson yönetimindeki Atlantic City, Al Capone ve Bugs Moran gibi isimlerin de yer aldığı yeraltı dünyası toplantılarına ev sahipliği yapmış.

Onun döneminde Atlantic City, içki kaçakçılığı için önemli bir limana dönüşmüş. Hatta bir vakada kaçak içki çatışmasında bir kaçakçıyı öldüren dört Sahil Güvenlik görevlisi bile yerel savcının yönlendirmesiyle saldırı suçlamasıyla tutuklanmış.

Gözünü sevdiğimin Amerika’sı…

Nucky Johnson’un sonu da başlı başına bir ironi. Bunca yıl kenti fiilen yöneten adam, öyle filmlerdeki gibi kurşunlanarak ya da bir gece ansızın ortadan kaldırılarak değil, bildiğin vergi kaçakçılığından 1941’de mahkum olmuş ve dört yıl hapis yatmış. Sonu, bu bakımdan, Al Capone’unkine fazlasıyla benziyor.

Atlantic City öyküsünün bir sonraki kahramanı hiçbirimize yabancı değil. Kim bu derseniz, bizim Trump.

Trump şehrin kuruluşuna ve bir kumar merkezi olmasına çok katkıda bulunmamış, ancak Atlantic City Atlantic City olunca "Açılın, bu işi bilen ben şahsım geliyorum" deyip, dalmış şehre.

Hem de bayağı iddialı bir biçimde…

İnsanlık şatafat, debdebe, lüks nedir görsün misali, hemen faaliyete geçmiş.
🐝Mezzycik🐝 Atlantic Okyanusu Kıyısında

Üç ayrı büyük mülkü almış. Boardwalk üzerindeki Trump Plaza, marina tarafındaki Trump’s Castle/Trump Marina ve devasa Trump Taj Mahal. Bunlar sadece yatırım değil, şehrin siluetine soyadını kazıma girişiminin bir parçası olmuş.

Burada Taj Mahal oldukça özel bir yer tutuyor çünkü hem en büyük kibir gösterisi hem de en büyük finansal yarası bu devasa kompleks olmuş.

Trump, Atlantic City’de batmış, batmış çıkmış. En sonunda 2009 yılında yelkenleri suya indirmiş, şu meşhur Chapter 11 kapsamındaki iflas korumasına başvurmuş. İflas süreci ilerlerken, acı bir ironi, kontrollerini kaybettiği bu binaların harabeye dönmüş olmaları yüzünden, Trump, binaların üzerinde hala duran ismini kaldırmak için başvurmuş.

Trump’ın bir zamanlar en büyük gösteri mabedi olan Taj Mahal, bugün Hard Rock Hotel & Casino Atlantic City adıyla yaşıyor. Biz de akşamımızı bu mekanda geçirdik.

Hard Rock Hotel
Hard Rock Hotel gerçekten insanı etkileyen, ihtişamlı bir casino. Bizzat birkaç gün kaldığım Hard Rock Hotel Las Vegas'tan çok daha güzel.

Ancak tipik bir Amerika klasiği, mekanlar gerçekten göz alıcı, ihtişamlı, para dökülüp mükemmel hale getirilmiş olsalar da, içine koydukları garson, resepsiyonist gibi personelin kalitesi yerlerde sürünür. Ağızınız açık o şatafatı izleyip vay anasını dersiniz, ama sadece oturup bir kahve söyleyene kadar. Garson kılığında dünyadan habersiz cahil bir hıyar gelir, sinirinizi kaldırır. O akşam da aynısı oldu tabii. Sevgili arkadaşlarımızla oturup geçireceğimiz yarım saatlik güzel zamanın içine etti dangalak bir garson.

Bu konu hakkında edeceğim bir kaç kelam daha var ama yazının sonuna bırakalım. Sadece şu kadarını söyleyeyim, bu gelişimde Amerika'yı oldukça yıpranmış, alt yapısı eskimiş, insan ilişkileri fazlasıyla zayıflamış buldum.

Hard Rock Hotel'in muazzam bir müzik memorabilia koleksiyonu var. Hepsini tek tek inceledik. Okyanus soğuğuna rağmen Boardwalk'ta biraz yürüdük. 🐝Mezzycik🐝 kumsala bile çıktı, okyanus kıyısında yürüdü.

İkinci gecemizde jetlag yavaş yavaş vurmaya başlamıştı. Akşamımızı bir kadeh şarapla bitirip, eve döndük.

21 Nisan 2025 Pazartesi

Macaristan ve Budapeşte

Yıl 2001, bir toplantı için Macaristan’daki Eger kentine gitmem gerekiyordu. Macaristan’a ilk gidişim olacaktı, ancak daha gitmeden ülke ile ilgili önemli birkaç bilgiye sahiptim. Bunların en önemlisi Egri Bikavér isimli şaraptı. O aralar Macaristan’la çalıştığımdan, toplantı için Lozan’a gelen Macar arkadaşlar, sağolsunlar, hep bir şişe Egri Bikavér getirirlerdi.

Yıl 2001. Gençlik ve "sigara"
Söylemeye bile gerek yok, mükemmel bir şaraptır. Bikavér dedikleri şarabın Eger’de üretilenine Egri Bikavér derler ki, anlaşılacağı üzere bu şarabın memleketine gidiyordum.

Toplantı üç tam gün sürecekti, ancak otelde sabah saat onda verilen çay/kahve molasında, toprağı bol olsun, alkolü çok seven patronumla Egri Bikavér içmeye başlıyorduk. Bu toplantıların öğleden sonraki bölümlerini hiç hatırlayamamıştık!

Eger’dan Budapeşte’ye geçmiştik. Eve dönmek yerine, birkaç gün geçirip, kenti görmek için geziyi uzatmıştım. Bu güzel şehrin tadını çıkararak yaşadım. Eger’de olmamış olsak da, Egri Bikavér seansları Budapeşte’de de devam etmişti.

Yirmi dört yıldan sonra yeniden Budapeşte’ye gelmek beni heyecanlandırmıştı.

Budapeşte’nin ailemizce başka bir önemi ise, sevgili karımla ayrı ayrı görüp, bir arada bulunamadığımız sayılı kentlerden biri olmasıydı. Böyle yerlere bir arada geldiğimizde, orayı “nötralize ettik” deriz. Bu vesileyle Budapeşte’yi de nötralize etmiş olduk.

Budapeşte’yi de nötralize ettik...
Macaristan çok güzel bir ülke, Macarlar da çok iyi insanlar sevgili arkadaşlar.

Macarlar aslen hayli bahtsız bir halktır. Tarihleri boyunca savaşmışlar, ancak pek de başarılı olamamışlardır.

Çok başınızı ağrıtmadan kısaca arz edeyim.

Macarlar bizim toprağımızdır sevgili arkadaşlar. Etnik olarak çok Türk sayılmasalar da, bizler gibi Orta Asya’nın steplerinden gelirler. Peçenek ve Kıpçaklar’la çok yakın ilişkileri olduğundan hem kan, hem de gelenek-görenek olarak Türkler’e benzerler.

Arpad isimli liderleri Macarlar’ı Karpatlara taşımış. Avrupa’ya göçtükten sonra Hristiyanlaşmış, mutlu ve bağımsız bir şekilde yaşarken Kanuni bunları Mohaç’la fethetmiş, yüz elli yıl sonra da II. Mustafa, Karlofça ile Habsburg’lara vermiş.

Habsburg’lar, malumunuz bir Avusturya Hanedanıdır. Macarlar da bunların egemenliğinde yaşamaya başlamış. Sonra Habsburg’lara baş kaldırmışlar ve bağımsız olmasalar da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ismi altında yarı otonom olarak imparatorluğa ortak sayılmışlar.

Bu yüzdendir, Macarlar, Habsburg tarihlerini çok da iyi duygularla anmazlar. Halbuki isimlerinin Osmanlı ile aynı mertebede sayılan bir imparatorluğun ünvanında geçmesi nedeniyle normalde biraz paye alıp, böbürlenmeleri bekleyebilirdik. Bunu söylemişken, Macarlar’ın Türk tarihlerine de herhangi bir sempati ile bakmadıklarını eklemiş olayım. Macarlar, yüz küsür yıllık Türk dönemi hiç yaşanmamış gibi davranırlar.

Birinci Dünya Savaşı sonunda Macarlar darmadağın olmuşlar sevgili arkadaşlar. Topraklarının üçte ikisiyle birlikte, nüfuslarının milyonlarcasını Romanya, Yugoslavya ve Çekoslovakya’ya kaptırmışlar.

Béla Kun isimli bir Bolşevik, Macaristan’da, iki savaş arasında kısa süreli bir komünist yönetim kurmuş.

İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazilerle ittifak kurmuşlar, ancak savaşı kaybedince Stalin, bunların tepesine çökmüş.

1956’da Sovyetler’e karşı şu ünlü Macar Ayaklanmasına kalkışmışlar. Yine malumunuz, Sovyet tankları Macaristan’a girip, bu ayaklanmayı bastırmış. Sonrasında, János Kádár isimli liderleri “Gulaş Komünizmi” şeklinde adlandırılan özel bir yönetimle biraz ekonomiyi yumuşatmış, Macarlar da Sovyet Bloğu’nda kalmaya devam etmiş.

Sovyetler çökünce Macaristan Avrupa Birliğine ve Nato’ya üye olmuş, bu günlere gelmişler.

Başkent Budapeşte ise, Tuna nehrinin Buda ve Peşt isimleriyle ikiye böldüğü bir kent. Her iki yaka da çok güzel, cazibeli ve tarihi bölgeler. Bir çok Orta Avrupa başkenti, küçük sayılabilecek, eski ve tarihi bir merkezin etrafında büyümüş zevksiz modern sayılabilecek semtlerden oluşurken, Budapeşte gerçekten büyük, her tarafı tarih, emperyal bir başkent. Gördüyseniz, Prag ayarında bir yer.

Tuna nehri şehre çok büyük bir cazibe katmış. Nehir kenarları birbirinden güzel yapılarla süslenmiş. Bu nedenle Budapeşte’ye gelmişken mutlaka yapılması gerekli ilk aktivite tekne ile bir Tuna gezisi. Bu gezi esnasında şehrin görülmeye değer bir çok yeri bütün güzellikleri ile, ve daha da önemlisi, zahmetsizce görülebiliyor. Bu arada Tuna Nehri akıyor sevgili arkadaşlar.

Marhapörkölt
Budapeşte ve daha genel anlamda Macaristan bir yemek cenneti. Macar mutfağı, kendine has, çok geniş ve çok güzel bir mutfak. Bu özelliği de Budapeşte’yi diğer Orta Avrupa başkentlerinden ayırıyor.

Gelmişken elbette Gulaş denemeniz bir gereklilik. Ancak Macar mutfağı sadece Gulaş değil.

Benim bir numaram Marhapörkölt. Dana etini kırmızı şarapla marine edip, dumpling denilen, makarna benzeri bir hamur işi ile servis ediyorlar. Ayıp olmasın diye tabağı yalamadım. Langos da pide ile börek arası, çok lezzetli bir hamur işi.

Şarap ise Nirvana. Egri Bikavér’den bahsetmiştik. Bu bir harman şarap ve çok farklı üzümler içeriyor. Bunların en önemlileri Blaufränkisch (Macarcası Kékfrankos) dedikleri, Blue French ya da Mavi Fransız, Blauburger ve Zweigelt üzümleri.

Macaristan’ın gerçek bir şarap olması nedeniyle, nereye giderseniz gidin, şarabınız doğru sıcaklıkta, doğru bardakla servis ediliyor. Ancak en önemlisi, kötü bir şarap bulmak imkansıza yakın. O yüzden hangi restorana giderseniz gidin, gönül rahatlığıyla bir Macar şarabı söyleyin. Mutlaka beğeneceksinizdir.

Çocukken, ama gerçekten çocukken Omega isimli bir Macar rock grubunu dinlerdim. Çok güzel müzikleri vardır, hatta alameti farika şarkıları “Girl with the Pearls in Her Hair” ‘i dinlerseniz kesin hatırlayacaksınızdır. O gün, bu gün, Macar müziğine ilgi duydum. Transilvanyalı, Rumen olsa da aslen Macar bir arkadaşın koleksiyonundan başka Macar şarkılarını da beğenerek dinledim.

Ez cümle Macaristan, müzik zevki olan bir ülke. Budapeşte’de temasını bilmeden, sadece yorulduk diye girdiğimiz barlarda bol bol “Stairway To Heaven”, “The Logical Song”, “April” falan dinledik. Ne yazık ki hiç Omega çalmadılar.

Kenti İngilizce ile sorunsuz gezebiliyorsunuz. Çöpçüler bile düzgün İngilizce konuşuyorlar.

Taksi için ise Bolt uygulaması çok kullanışlı. Fiyatlar taksilerden çok fazla ucuz değil ama Bolt, sizi para alış verişi ve gereksiz dolaştırmalardan falan kurtarıyor.

Fiyatlar ise Batı Avrupa standardlarına göre bir tık daha ucuz ama öyle mucizeler beklemeyin.

Budapeşte dikensiz gül bahçesi değil elbette.

Gezimiz boyunca en çok sinirimi kaldıran ambulanslar oldu sevgili arkadaşlar. O siren sesi o kadar yüksek ki, bunlar cayır cayır caddelerde giderken, sağlıklı Budapeşteliler’e bile inme falan geliyordur. Bütün Orta Avrupa ülkeleri gibi Macarların da ellerinin ayarı yok. Açabiliyorlar ya, aç sonuna kadar anasını satayım. Tuna nehrinin ortasında bir geminin içinden bile, şehrin merkezindeki ambulansları duyabiliyorduk. Her siren sesi duyduğumuzda 🐝Mezzy🐝 ile “Radioactive fallout” diye bağırıyorduk, “To the shelters!”

Bir de biz oradayken Orban karşıtı gösteriler yüzünden bazı yolları trafiğe kapamışlardı. Hayat öyle felç olmadı ancak biraz sevimsizdi tabii.

Bu arada Budapeşte çok güvenli bir şehir. Gece günduz, bırakın sorunu, en ufak bir tedirginlik bile yaşamadık.

Kısacası Budapeşte çok güzel bir şehir.

Bir sonraki yazımızda bu güzel kenti gezmeye başlayacağız.

Sevgi ile kalın❤️

1 Ekim 2023 Pazar

Ve Viyana Sokakları!

Viyana’da kaldığımız otelde ilgimi çeken çok özel bir şarap vardı sevgili arkadaşlar. İsmi Moritz. Mia isimli bir de kızkardeşi var, ancak Mia bir beyaz şarap olduğu için tamamen ilgi alanımın dışında kalmıştı.

Moritz, kaldığımız otel için yapılmış bir cuvée. Başka bir deyişle bu otel için özel olarak hazırlanmış bir şarap. Elbette Avusturya’dan.

Otelde her akşam bu şaraptan iki kadeh içtim. İçimi çok güzel bir şarap. Ancak Viyana gezimizdeki şarap hedefim başka bir üzüm türünden yapılan şaraplardı.

Bu üzümün ismi Zweigelt. Almanca’da “z”, “ts” şeklinde söyleniyor, o yüzden bu üzümün ismini hakkıyla telaffuz etmek istiyorsanız “tsvaygelt” falan demeniz lazım. Malum Almanca’da “w”, “v”, “v” de “f” gibi söylenir. Çok isterseniz “s” bazen “s”, bazen “z”, bazen “ş” olur. “J” ise her zaman “y” ‘dir. “ß” harfini bazen “ss”, “ö” ‘yü “oe”, “ü” ‘yü de “ue” şeklinde yazarlar. İsviçrenin Alman tarafında bir işim olduğunda, kredi kartlarının üzerinde falan genellikle “Buelent Gueven Nalci” olurum.

Neyse, Almanca’nın inceliklerini burada bırakalım. Almanca doğru düzgün bir cümle bile kuramam bu arada. İsviçre’de geçirdiğim onca sene boyunca yaşarken öğrendiğim üç beş Almanca bilgisini satmaktayım sizlere.

Fransız isimli bir kafeye oturduk
Bunları size anlatmamın sebebi ise, Viyana’da her “Zweigelt” dediğimde, daha doğrusu demeye çalıştığımda, sevgili karımın şiddetli gülme krizleri geçirmesiydi. İlk bir iki “Zwigelt” çabam gerçekten de kötüydü, ancak gün ilerledikçe, ve daha da önemlisi önceki içtiğim “Zweigelt” ‘ler etkilerini göstermeye başladığında, telaffuzum bayağı düzeldi.

Fransızcam’da alkol ile gelişir. Gramerini iyi sayılabilecek kadar bilirim, ama iş konuşmaya gelince pek başarılı sayılmam. Bizi tanıyanlarla birlikteyken, ortak dil Fransızca ise, hemen bana bir kadeh şarap getirirler.

Viyana’daki ikinci günümüzde sabah erkenden kalkıp, Stephansplatz’a geldik. Hernedense Fransız isimli bir kafeye oturduk. İlk Zweigelt’imi Jelena’nın gülüşleri arasında söyledim. Saat sabahın dokuzu falan, başka yerde şarap için erken bir saat sayılabilir, ancak şarap kültürü olan bir yerde kahvaltı zamanı şarap istemek tamamen normal sayılabiliyor.

Garson bir de peynir tabağı getirdi ki, keyfime dokunmayın.

Zweigelt, enteresan bir üzüm sevgili arkadaşlar. Avusturya kaynaklı elbette. Zaten bu üzümün orijini hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak kadar kesin. Çünkü Zweigelt sadece Avusturya’da yetişen bir üzüm değil, Avusturya’da ‘yaratılmış’ bir üzüm. Friedrich Zweigelt isimli bir Avusturyalı, 1922 yılında St. Laurent ve Blaufränkisch üzümlerini çapraz dölleyerek bu yeni türü ortaya çıkarmış. Blaufränkisch’i Bratislava yazımızdan hatırlayabilirsiniz. St. Laurent ise bir Fransız, hatta Burgonya kaynaklı bir üzüm ama bu çeşit ile çok fazla teşvik-i mesaim olmadı.

İsviçre’de arada bir Zweigelt alır içerim, ancak taş yerinde ağırdır, “When in Vienna…” durumları yani.

Jelena bir Apple Strudel, 🐝Mezzy🐝 ise bir croissant söyledi. Sevgili kızım için croissant bir Fransız çöreğidir. Ona croissant’ın aslen bir Avusturya spesiyalitesi olduğunu anlatmaya çalışsam da olmadı.

Yıl 1863. Osmanlı lağımcıları Viyana’nın surları altından tünel kazarak, sabahın erken saatlerinde şehre girmişler. Bu saatlerde dükkanlarını açmak için ayakta olan fırıncılar hemen alarm vermiş, Viyana ordusu da bizimkileri toparlayıp, dışarı atmış. İmparator durumdan çok memnun, fırıncılara takdirini göstermek bakımından bu özel çöreği yapma izni vermiş. Croissant hilal demektir sevgili arkadaşlar, Osmanlı bayrağındaki hilal!

Bir de memlekette “croissant” ’a “kruvasan” falan dediklerini duyuyorum. Etmeyin. Dünyada böyle bir sözcük yok. Kim neresinden uyduruyor bunları bilmiyorum, ancak ayıp oluyor. Gezi gemilerine de aslen bir konyak markası olan “kruvaziyer” diyorlar. Gerçekten sinirim kalkıyor. Neyse…

O kafede neredeyse iki saat geçirdik. Açık havada, pırıl pırıl bir güneş ve dibine kadar güzel bir ambiyans. 

Kalktıktan sonra zaten hemen yanımızda olan Stephansdom’a gittik, içeri girdik. Katedralde Pazar servisi sürüyordu. Kilise korosu ilahi söylüyordu. O güzelim akustikle bir süre ilahileri dinledik. Daha önce de yazmıştım. Akşamları bu katedralde klasik müzik konserleri oluyor. Yolunuz düşerse kaçırmayın.

Bir sonraki durağımız Mozart’ın evi oldu. Mozart aslen Salzburg’da doğmuş, ancak çağının bütün bilinen müzisyenleri gibi uzun süre Viyana’da yaşamış. Klasik müzik dediğimde Bach ile birlikte listemin en başında yer alır.

Gerçek bir dahiymiş Mozart. Beş yaşında müzik bestelemeye başlamış, sekiz yaşında da ilk senfonisini yazmış. Rivayete göre Sistine Chapel’de dinlediği bir performansı eve gidip, kafadan nota nota yazmış. Vatikan bu notaları gizli tutuyor, kimseye vermiyormuş. Mozart böylece çocuk haliyle dünyadaki ilk telif ihlalini geçekleştirmiş!

Otuz beş yaşında hayata gözlerini Viyana’da yummuş. Kimse niçin, nasıl öldüğünü bilmiyor.

İkinci favorim Bach’ın ise, yolu pek Viyana’ya düşmemiş. Ancak o da mükemmel müzik yapar. Zevk meselesi elbette bunlar, herkesin farklı bir favorisi olabiliyor. Ben sizlere kendimden bir dilim kesip, ikram ediyorum.

Mozart’ın müze haline getirdikleri evi Pazar günü olduğundan kapalıydı. Yine de yaşadığı bölgenin havasını koklayacak kadar fırsatımız oldu.

Hofburg Sarayı
Biraz yürüdükten sonra Hofburg sarayının önüne gelmiştik.

Hofburg Sarayı, Habsburg hanedanının “kışlık” malikanesi.

Ancak saray öyle tek bir bina, etrafında da bir bahçe falan değil. Büyük dediğimde aklınıza gelen en büyük binayı alın ikiyle çarpın, öyle kallavi, insanı etkileyecek boyutlarda bir yapı. Aslında saray tek bir yapı da değil. Saray bölgesine yayılmış, birbirinden güzel birçok binanın oluşturduğu bir kampüs. Viyana Başkanı’nın rezidansı ve çalışma ofisinin de burada olduğunu düşünürsek, buraya herhalde “Hofburg Külliyesi” diyebiliriz!

Hofburg Sarayı
Bir önceki yazıda da söylediğim üzere, saray görmek istiyorsanız buraya gelin sevgili arkadaşlar.

Sağolsun Jelena Latince’den çevrileri yapınca, heykeller, anıtlar falan biraz daha anlam kazanmaya başladı.

Uzun uzun gezip, Habsburg'ların evinin havasını kokladık.

Hofburg için bir sitemim olacak yalnız. Böyle güzelim bir yeri devlet erkanının arabalarının park yerine çevirmenin manasını anlamadım? Gidin, başkanınıza güzel bir rezidans yapın, hem otursun, hem çalışsın. At arabasıyla gezen bir turistin arkasında kapkara, zırhlı bir Mercedes. Olmamış abi, yakışmamış Viyana’ya.

Hofburg için bir sitemim olacak
Yine saray kompleksi içerisinde, iki tane, neredeyse birbirinin aynı, karşılıklı iki güzelim bina var. Bunların ilki Sanat Tarihi, ikincisi de Doğa Tarihi müzeleri. Bu iki müzenin biraz ilerisinde de Müzeler Bölgesi adlı bir alan var. Bu iki koca müzeye ne koyamamışlar da, bir de ayrı bir müze bölgesi yapmışlar, aklım ermedi açıkçası.

Viyana bir müze kenti sevgili arkadaşlar. Müze gezmeyi seviyorsanız, burayı mabediniz yapıp, günlerinizi harcayabilirsiniz.

Yürüyüşümüze devam ettik ve parlemento binasının önünden geçtik. Yunan tarzında çok güzel bir bina. Biraz ilerisinde ise Volksgarten isimli bir park var. Volksgarten, Halkın Parkı demek, yani proloterya’nın bahçesi.

İki ikiz müze binasından biri
Hava müthiş sıcak, biz de içerde bir kafeye oturduk. Su, meyve suyu ve Zwiegelt ikmalimizi yaptık.

Viyana demek tarih, klasik müzik falan demektir tamam, ancak Viyana deyince akla başka bir şey daha gelir ki, bence en az klasik müzik kadar önemlidir.

Viyana Şnitzeli!

Wiener Schnitzel derler, süt danasından bir dilim eti alıp, etrafını unla, yumurtayla kaplar, sonra da tavada kızartırlar. Bizim için döner neyse, Avusturya için de Wiener Schnitzel o demektir sevgili arkadaşlar.

Parlemento Binası
Konu yeterince hassas olduğundan gelmeden önce günlerce gugıllayıp, Viyana’da Şnitzel nerede yenir diye araştırdım. Sonunda Griechenbeisl isimli restoranda karar kıldık. Yine günler öncesinden online rezervasyonumuzu yaptık.

Griechenbeisl, fevkalade cazibeli, tarihi eskiye giden bir mekan. Mükemmel de bir bahçesi var. Oturduk ve siparişimizi verdik. Sipariş genelde içecekleri kapsıyor, yoksa gelenler çoğunlukla Şnitzel yiyiyor haliyle.

Şnitzel’i yanında çok lezzetli bir patates salatası ile servis ediyorlar. Üstüne bir de bir kadeh Zwiegelt eklediğinizde ortaya bir gastronomi Nirvana’sı çıkıyor. Benden tavsiye beklemeyin arkadaşlar. Mutlaka bu tadı deneyin.

Viyana Şnitzeli
Günü Hard Rock Cafe Vienna’da sonlandırdık. Klasik müzik, Mozart, Strauss falan hep iyi de, Hard Rock Cafe’de ağız tadıyla Metallica dinleyip, gerçek hayata dönmek iyi geldi. Viyana gezisinin Zwiegelt kısmı değişmedi elbette.

Bundan sonrası ise otel ve Novotel cuvée, Moritz şarabı.

Eve bir Airbus A220 ile döndük. Aslen Kanada dizaynı bu uçağa ilk kez biniyordum. Çok konforlu, çok güzel bir uçak.

Ve vatan! Zwiegelt, bir Cru Bourgeois, Almanca da Fransızca ile yer değiştirdi. Hayat daha da güzel.

Hard Rock Cafe Vienna
Viyana’yı görmek için kimsenin benim tavsiyeme ihtiyacı yok sevgili arkadaşlar. Avrupa’nın en güzel kentlerinden biri. Tarihi, müzikleri, gastronomisi ile sadece bir kez görmek de yetmez. Her mevsim, haftanın her günü yapacak bir şeyler bulabilirsiniz.

Şehirin görülesi yerleri hep yürüme uzaklığında. Zahmetsizce gezebilirsiniz. Toplu taşım ise insanı üzmüyor, ancak metronun inceliklerini çözmek biraz vakit alıyor.

İnsanlar kibar ve yardımsever. Bizim jandarmanın “Yassah hemşerim!” dediği gibi “Nein!” deyip, peygamber demeyen Almanlar’a göre çok daha esnek, çok daha arkadaşçalar. Ancak Almanlar kadar disiplin hissedemedim. Biraz daha relax, biraz daha hayat adamları Avusturyalılar.

Unutmadan, Viyana’ya kadar gelmişken, bir kaç saat vakit ayırarak Bratislava’yı da görmeyi ihmal etmeyin.

Sevgi ile kalın❤️

29 Eylül 2023 Cuma

Viyana'da Bir Klasik Müzik Konseri Dinlemek

Schönbrunn Sarayı, yazılarımı izliyorsanız artık aşina olduğunuz Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun hanedanı Habsburg’ların yazları yaşadıkları rezidansları. Ancak yazlık dediysem, aklınıza “Ayy, bu hafta sonu Çeşme’deyiz hayatım!” tarzı bir yazlık gelmesin. Bu “Yazlık Saray” fenomeni asilzadeler için biraz farklı şeyler ifade ediyor.

“Yazlık” Schönbrunn Sarayı, “Kışlık” Hofburg Sarayına yürüyerek bir saatlik uzaklıkta. Yani yazlık diye öyle deniz kenarı, sayfiye yeri şeklinde düşünmeyin. İkisi de Viyanada. Schönbrunn Sarayı belki biraz merkeze uzak, hepsi o, yoksa öyle farklı bir dünya değil.

Yazlık saray fenomeni sadece Habsburg’lara özgü bir takıntı da değil. Hemen her hanedanın böyle bir yazlık mekanı olmuş. Çin’de bile bir yazlık saray gördüm. Hattızatında Osmanlı hanedanı da Beylerbeyi Sarayı’nı benzeri bir amaçla kullanırmış.

Schönbrunn Sarayı devasa bir kompleks. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel saraylardan biri. Hoş, Viyana’daki bütün saraylar birer güzellik abidesi. Öyle Buckingham, Versay, mersay bunların yanında halt etmiş. Habsburg’ler gerçekten nasıl saray yapılır, biliyorlarmış.

Schönbrunn Sarayı’nı Viyana’ya bir önceki gelişimde gezmiştim. O bahçelerin, sarayın içinin güzelliği kelimelere zor sığar. Fırsat bulursanız kaçırmayın.

Bugünlerde bu sarayı müze olarak gezebilirsiniz, ancak müze olmasının yanında Schönbrunn Sarayı, Viyana’da gerçek anlamda bir klasik müzik konseri dinleyebileceğiniz önemli yerlerden biri.

Viyana’ya bir önceki gelişimde bu sarayın Orangerie diye isimlendirilen salonunda bir klasik müzik konseri dinlemiştim. Orangerie, Türkçe’ye “limonluk” şeklinde çevriliyor. Saray, konak gibi malikanelerde bol pencereli, bir sera misali, portakal, limon, mandalina vesaire ağaçlarının bulunduğu kapalı alanlara verilmiş bir isim. Elbette, konseri narenciye ağaçları arasından izlemedim. Schönbrunn Sarayı’nın Orangerie’si bugün bir konser salonuna dönüştürülmüş.

İzlediğim bu konser, öyle die-hard klasik müzik dinleyicileri için hazırlanmış ağır bir performans değildi. Daha ziyade klasik müzik dinleyicisi olmayanlar için düşünülmüş, hemen herkesin bildiği Strauss’un Blue Danube Waltz, Beethoven’ın beşinci senfonisi gibi eserlerin çalındığı bir klasik müzik “lite” konseriydi. Süre olarak da klasik müzik kulağı olmayanları sıkmayacak kadar kısaydı.

Biz de Viyana’ya kadar gelmişken hem 🐝Mezzy🐝 burada bir klasik müzik konseri deneyimi yaşasın, hem de çok sıkılmadan müziğin tadını çıkarsın diye aynı konsere gitmeye karar verdik. Biletlerimizi günler önce online aldık ve konser gününü beklemeye başladık.

Konser akşamı bir metro yolculuğu bizi Schönbrunn Sarayı’na getirdi. Size sarayın büyüklüğünü şöyle anlatayım. Bahçeleri ile etrafında başka hiç bir şey yapmadan sadece yürüyerek bir tur atmak bir saati buluyor. Bu nedenle kaybolup, vakit kaybetmemek için doğrudan Orangerie’yi Google Maps’e girdik ve navigasyonu dinleyerek yürümeye başladık.

Orangerie’nin kapısına kadar gelmemiz bir yirmi dakika almıştı. Konser izlemeye gelenleri içeri almak için sarayın cümle kapısı yerine, saray duvarlarının üzerinde, olasılıkla geçmişte saraya erzak getirenlerin falan kullandığı, üzerinde demir şeritler bulunan koca ahşap bir kapıyı kullanıyorlardı.

Ben “Ha” deyip, kapı koluna asıldım ama Merzifonlu Kara Mustafa Paşa olmuştum. Kapı kilitliydi, milim kıpırdamıyordu.

Etrafta kimse yok. Aslında bu da oldukça tuhaf. Konser saatinde burada bir dolu insanın olması gerekirdi.

Ortalık karanlık, düşüp, oramızı buramızı kırmamak için dikkat ederek sarayın çevresinde yürümeye başladık.

Schönbrunn Sarayı
Bir on dakika yürüdük ve ışıklı bir pencerenin yanında bir kapı bulduk. Ben kapıya asıldım, açıldı. İçerde iki adam vardı. “Orangerie?” diye sordum, adamlardan biri “Nein! Das ist die Küche”, “Hayır! Burası mutfak” dedi. Belli ki sarayın içinde bir restoranın arka kapısını bulmuştuk. Yılmadım, bir daha denedim “Orangerie?” Adam eliyle buradan devam et, sağa dön anlamında işaretler yaptı.

Sarayın duvarlarının sonuna kadar yürüyüp, duvarlarla birlikte sağa döndük. İyi haber, burada biraz canlılığın olmasıydı. Koca demir, barok bir kapıdan bir bahçeye girdim. Ümit Besen kılıklı bir piyanist şantör, hiç de Viyana’ya gitmeyecek pop tarzı bir müzik çalıp, söylüyor, garsonlar masalarda oturan çiftlere yemek ve içki servisi yapıyordu. Rezervasyoncu adama “Orangerie?” yaptım. O da bana bu kez tam aksi yönü, yani geldiğimiz yönü işaret etti.

Yine yola koyulduk, köşeyi döndük, yeniden sarayın baktığı caddeden ters yöne yürümeye başladık.

Karşıdan yirmi beş - otuz yaşlarında iki kız geliyordu. Ancak öyle bir giyinmişlerdi ki, sanki Avusturya Kralı’nın balosuna gidiyorlardı. Biri siyah, biri beyaz gece elbiseleri, topuklu ayakkabılar, o akşam evlenecekmiş gibi bir makyaj.

Belfagor koridor ve merdivenleri
Biletleri alırken kıyafet zorunluluklarını kontrol etmiştik. Tamamen serbestmiş. Ben yine ayıp olmasın diye bir kot pantolon giymiştim ama 🐝Mezzy🐝 ve Jelena şortlarıyla gelmişlerdi. Hepimizin üzerinde uzun günün yorgunluğu, Bratislava’nın tozu toprağı, trenin o ağır kokusu vardı.

Kızlarla tamamen kontrast bir durumdaydık. Ben yine de “Orangerie?” yaptım. Avusturyalı oldukları her hallerinden belliydi, ancak bayağı güzel bir İngilizceyle “Biz de Orangerie’yi arıyoruz. Konsere mi?” diye sordular. “Evet” dedim.

Kızlardan biri “İlerde, köşeyi dönünce, gelin beraber gidelim” dedi. Anlaşılan mutfakçılarla konuşmuşlardı.

“Yok ablacım” dedim, “Köşeyi dönerseniz, piyanist şantöre gideceksiniz, onlar da sizi geri buraya gönderecek”

Kızlar kani olmuşlardı. Yeniden Orangerie’nin kapısına dayandık.

Sarayda bir konser dinlemek
Karanlıkta bir yerde bir tabela bulduk, şu ters V şeklinde yere konulan işaretlerden. Üzerinde “Schönbrunn Orkestrası bugün Büyük Galeri’de çalıyor” yazıyor. Yazının başında da koca bir ok işareti, ancak ok saraya tamen dik, sarayın aksi tarafını, yani caddeyi işaret ediyor. 

İçime bir kurt düşmüştü. Jelena’ya “Bu yön belirten bir ok mu, yoksa bir ‘bullet’ mi?” diye sordum. Kızlardan biri benim söylediğimi duymuş, biraz bakındı, V şeklindeki işaretin diğer tarafını da okudu. Aynı ok orada da vardı, ancak doğal olarak bu kez tam aksi yönü, yani sarayı işaret ediyordu. Kısaca ok, yön belirten bir ok değildi. 

Salak herifler, ok biçimli bir bullet kullanmışlar. Ok yerine daire koysalar, insanların kafası karışmayacak.

İşin başka bir tarafı ise, Schönbrunn Orkestrası, sarayda çalan çok önemli bir orkestra. Bilet ararken baktım, ondan biliyorum. Konserlerine bir bilet yüzlerce euro. Yani Orangerie’de çalacak adamlar değiller ki, “Konser bu akşam Grand Gallery’de” diye işaret koysunlar.

Kızlar tabelanın Almanca bölümünü de okudular, onlar da farklı bir şey anlamadı.

Konser Grand Gallery'deydi
Konser saati gelmişti. Yapacak başka bir şey yok, bari Grand Gallery’e gidelim dedik. Kızlarla birlikte yola koyulduk. Orangerie’yi arayıp bulamayan başka grupların da katılımı ile bayağı kalabalık bir topluluk haline gelmiştik.

Sarayın cümle kapısına ulaştık. İcerden müzik sesi geliyordu. Her kimin konseriyse başlamıştı anlaşılan.

Kapıdaki bekçiye “Biz aslında Orangerie’deki konsere gelmiştik” falan diye başladık, adam daha lafımızı bitiremeden “Geç, konser burada, acele edin, başladı” dedi. Kızlar ve diğer grup koşarak içeri girdi. 

Biz ise ağır ağır yürüyerek yolumuza devam ettik. Avusturya-Macaristan İmparatoru’nun yürüdüğü yoldan, onun evine gidiyorduk. Zaten başlamış konserin bir beş dakikasını daha kaçırsak bile, çok önemli olmayacaktı.

Saraya girdik, ancak yürüdüğümüz koridorlarda, merdivenlerde kimse yoktu. Herkes çoktan konser salonunda, yerlerine oturmuştu. Etraf kıpkırmızı halılar, yağlıboya tablolar, zırhlar, kılıçlar ve mızraklarla doluydu. Jelena ayakkabılarını çıkarıp, eline aldı. Schönbrunn sarayının kalbinde yalınayak yürüyordu!

Olay sonradan biletimizi alan kızla konuştuktan sonra açıklığa kavuştu. Orangerie’deki konsere çok talep olmadığından, oraya fazladan bir orkestra getirmemek için, herkesi toptan Schönbrunn orkestrasının konserine “upgrade” etmişlerdi.

Kraliyet Odaları
Konser Grand Gallery isimli salondaydı.

Grand Gallery, Habsburg’ların yemeklerinin, balolarının yapıldığı efsanevi bir salon. İçerdeki debdebeyi, şatafatı size nasıl anlatırım, bilmiyorum. Tonlarca ağırlıktaki avizeler, ki eskiden mumlarla aydınlanıyorlarmış, şimdi mum biçimli LED ampüller kullanılıyor, tavandaki inanılmaz güzellikteki freskler, altın kaplama duvar süsleri, vesaire, vesaire.

Ve biz bu salonda, Viyana’nın en iyi orkestralarından birini dinliyorduk.

Müzik öksürük arası için durduğunda, bir siren acı acı çalmaya başladı. Yangın alarmı! Ancak etrafta ateş, duman yok. Orada çalışan bir kadın, utancından kıpkırmızı, her sıraya tek tek “We are so sorry!” diyor. Yine sinirim tepeme çıktı. Bırak sorry’i morry’i, yangın var mı, yok mu, onu söyle. Salonu boşaltalım mı, yerimizde mi oturalım?

İnsanların yarısı ayağa kalktı, diğer yarısı yerinde kaldı. Neyse üç beş dakika sonra alarmı kapattılar, konser de kaldığı yerden devam etti.

Konser mükemmeldi, ancak kesinlikle “lite” bir konser değildi. Öyle “Allegrolu”, “Andanteli”, “Opus 64’lü” hard-core klasik müzik çaldılar. Bir solist bile uzun uzun arya söyledi. Bir saat kadar sonra, daha ilk ara verilmişti.

Jelena ayakkabılarını bir daha giymemişti
Orkestranın kemancılarından biriyle tuvalette karşılaştık. Pisuvarlardan biri boşalmıştı, sıra bende olmasına rağmen, her nedense Fransızca “Allez-y” dedim. O da “Valla olmaz, senin sıran” dedi. Ben “Bak ölümü gör yapmazsan” dedim, o da “Madem ısrar ettin” dedi. O frağının artık her neresini açıyorsa, açana kadar yandaki pisuvar da boşalmıştı, ben de onu kullanmaya başladım.

Schönbrunn Orkestra’sının kemancısıyla çiş arkadaşı olmuştuk!

Arada, sarayın o katındaki kraliyet odalarını görme fırsatımız oldu. Gün içerisinde binlerce turistle, itiş kakış gezmektense bu çok iyi gelmişti.

Ancak 🐝Mezzy🐝 çok sıkılmıştı. İkinci yarıyı çıkaramayacaktı. Ne yapalım diye sorduk, “Otele dönelim” dedi.

Yine kimseciklerin olmadığı Belfagor merdivenlerinden, koridorlarından kapıya geldik. Metroyla merkeze, oradan da yayan otelimize ulaştık. Jelena ayakkabılarını bir daha giymemişti. Gün boyunca kilometrelerce yol yürüdükten sonra ayakkabılarını giymeyi reddetmişti.

Odamıza çıkar çıkmaz uyumuştuk.

26 Eylül 2023 Salı

Alo Viyana!

Bir önceki gelişim yirmi dört yıl kadar önce de olsa, Viyana’yı sanki dün oradaymışım gibi tamamen net olarak hatırlıyordum. 

Viyana, Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biridir sevgili arkadaşlar.

Bana sorarsanız Avrupa’nın tüm başkentleri görmeye değer yerlerdir, ancak bunların arasında istisnai bir kaçı vardır ki, defalarca gitseniz bile, hala görecek yeni bir yer, yapacak yeni bir şey bulabilirsiniz. Paris, Londra, hadi çok fazla favorim olmasa da Roma’yı da ekleyelim, ve elbette Viyana aklıma ilk gelenleri. İstanbul’u da teknik olarak buraya yazmam gerekirdi ama İstanbul’da gezerken zevk alabilmek en azından şimdilik erişilebilir bir hedef gibi görünmüyor.

Bu kentlerin ortak özelliği, emperyal birer başkent olmalarıdır.

Emperyal merkezlerde elbette saraylar, katedraller falan bulunur ancak bunları ayrıcalıklı kılan o akılalmaz zenginlikteki tarihlerini görüp, hissedebileceğiniz ziyaret noktaları, ve beni en çok heyecanlandıran imparatorlukla birlikte buralarda yerleşen hayat tarzı ile bunun yan ürünü olan mekanlardır.

Monmartre
Örneğin Paris, emperyal bir başkent olmasının yanı sıra gerçek bir sanat kentidir. Versailles Sarayı ve Notre-Dame katedrali gibi emperyal mekanların yanında, örneğin Monmartre isimli bir bölgesi vardır. Bohem’lerin mabedi sayılabilecek bu küçük meydanda sokak ressamlarını açık havada tablolarını boyarken izleyebilir, etraftaki bir kafeye oturup, kahve yada şarabınızı içerek, o havayı koklar, bohem hayatını kısa bir süre için bile olsa hissederek yaşayabilirsiniz. Bir Bateau-Mouche ile Seine üzerinde dolaşır, Champs-Élysées’de bir cafede oturup, gazetenizi okuyabilir, Moulin Rouge’da bir revü izleyebilirsiniz.

Regent Street

Londra’da da, aynı Paris’teki gibi emperyal bir saray olan Buckhingam ve Notre-Dame benzeri Westminster Abby bulunur. Bunlarla birlikte bir cin-tonik içebileceğiniz, birbirinden güzel publar, dünyanın en güzel müziklerinden biri olan British Rock dinleyebileceğiniz mekanlar, akşam beş çayı içip, kurabiye yiyebileceğiniz çay evleri vardır. Çok isterseniz, Şekspir’in tiyatrosunda bir piyes izleyebilir, Piccadily Circus’ta, Oxford ve Regent Street’lerde yürüyerek, bu güzelim kenti hissedebilirsiniz.

Ave Caesar morituri te salutant!
Bu kentlerde emperyal tarihin sarılıp, sarmalanıp, korunduğu bir çok ziyaret noktası bulunur. Concorde meydanındaki dikilitaş ve güzelim çeşmenin yanında, ihtilal günlerinde burada kurulmuş giyotini, Temple Church’de Tapınak Şövalyeleri’ni, yada kırılıp döküldükten sonra soğan kabuğu gibi soyulmuş Kolezyum’dan kalanların içinde gladyatörlerin “Ave Caesar morituri te salutant!” diye haykırdıklarını gözünüzde canlandırabilirsiniz.

Kısacası böyle kentlerin kendilerine özgü bir ruhları vardır sevgili arkadaşlar.

Viyana’nın da öyle!

Bratislava dönüşünde bir metro ile tren garından, Stephansplatz meydanına ulaştık. Stephansplatz, Viyana’nın kalbi. Buranın ismini gerçek bir Alman gibi telaffuz etmek istiyorsanız “Şşşteffanzzplatttzzz” demeniz gerekiyor.

Stephansdom
Stephansplatz, dünyanın en cazibeli meydanlarından biri. Buranın en önemli ilgi noktası ise elbetteki Stephansdom, İngilizcesiyle St. Stephen's Cathedral, ki burada da hakkı ile İngilizce telaffuz etmek için “Seint Stiiivınz Katiiidrıl” demeniz gerekiyor.

Bu kadar büyük bir katedrali çok az gördüm sevgili arkadaşlar. Akıl almaz güzellikte bir kilise. Yolunuz düşerse mutlaka hem dışını, hem de içini görün. En önemlisi burada bir klasik müzik konserini dinlemeye çalışın. İçerisi devasa ve yüksek tavanıyla insanın beğeni sınırlarını zorlayan bir akustik sunuyor dinleyenlere. Ben burada hem önceki, hem de bu gelişimizde - ertesi gün, klasik müzik olmasa da Pazar Servisinde birkaç ilahi dinlemiştim. Unutmayalım, klasik müziğin doğum yerleri bu kiliselerdir.

Wiener Dreifaltigkeitssäule
Stephansdom’dan biraz ileride sağlı sollü kafelerin ve mağazaların bulunduğu hayli gösterişli caddeden ilerledik ve karşımıza belki de şimdiye kadar gördüğüm en güzel heykellerden biri çıktı. İsmi Wiener Dreifaltigkeitssäule, yani Trinity Column, yani Kutsal Üçlem Sütunu (baba, oğul ve kutsal ruh). Ancak birçok kişi onu Pestsäule, yani Plague Column, yani salgın sütunu olarak biliyor. Habsburg’lardan imparator Leopold I’in. İsteğiyle, sadece Avusturya’nın değil, tüm Avrupa’nın anasını ağlatan Kara Veba salgınından sonra yapılmış.

Viyana’nın bir sembolü.

Pestsäule’nin ilerisinde ise karşımıza oldukça ilginç bir heykel mi desem, dekor mu desem, acayip bir şey çıktı.

Ne bu?
“Ne bu amk?” diye geçirdim içimden. İfade tarzımı bağışlayın ama anlattığımda daha iyi anlaşılacak, gördüğüm gerçekten beş-altı metre boyunda, pespembe, bir bayanın cinsel organıydı - hadi olayımızı biraz yumuşatmak için medikal bir dil ile ifade edelim, “vajinasıydı”. Daha da fazlası, iç çeperlerinde dişler bulunuyordu. Fanteziyi biraz daha ilerleterek “Ne dişli karıymış” falan şeklinde renklendirebiliriz, ancak daha fazla iğrençleşmemek bakımından burada duralım.

İşin aslı bu gördüğümüz heykel bir ren geyiğinin çenesi imiş. Heykelin ismi Chará. Kris Lemsalu adlı Estonyalı bir heykeltraş 2010 yılında yapmış. Bu heykeli bir vajinaya benzeten sadece ben şahsımın kirli, yozlaşmış hayal gücü değil. Birçok kişi aynı izlenimi aldığından, dişleri de göz önüne alarak ona “vagina dentata” demişler. Onu bir kalbe yada bir portal‘a benzeten ruhları temiz başkaları da var, ancak değil abi. Gidin, görün. Koç gibi “o” işte. Ne kalbi, ne portalı? Olsa olsa Amsterdam’a bir portaldır - off, lütfen arkadaşlıktan atmayın…

Yanımızda 🐝Mezzy🐝 var, Jelena ile bu sanatın çok fazla derinine inemedik. Yürümeye devam ettik.

Caddenin sonunda karşımıza belki de şimdiye kadar gördüğüm en barok Louis Vuitton mağazası çıktı. Bu tür mağazalar Jelena’nın krallığı içerisindedir, ben pek anlamam, ancak bu güzelim binaya karşı bir “salute” icra ettik.

Sevgili arkadaşlar, bilir misiniz, bilmem, Viyana kafeleriyle ünlüdür.

Bu kafeler çok eski, yüzyıllardır müşterilerine hizmet verirler.

Café Central
Birçok müzisyen, yazar, filozof, bilim adamı, siyasetçi Viyana’da yaşarken bu kafelerde uzun süre vakit geçirmiş, bilim ve sanat eserlerini buralarda vücuda getirmiştir.

Bu kafelerden en ünlüsü Café Central’dir sevgili arkadaşlar.

Café Central’in bildik müşterileri arasında Hitler, Friedell, Trotsky, Tito, Freud, Einstein ve Stalin bulunur.

Biz de yolumuzu Café Central’e çevirip, yürümeye başladık. Kafe’nin girişinde uzun bir sıra var. N’apalım, bekledik. Sırada Meksikalı bir grup ve yanlarında Küba orijinli, Amerikalı bir öğretmen vardı. Uzun uzun sohbet ettik. Yukatan’dan girdik, Luisiana’dan çıktık.

Sonunda sıra bize geldi. Café Central’in içi muazzam bir yer. Sanki kafe değil de, Schönbrunn sarayının balo salonu.

Sachertorte ve kahve
Salonun tam ortasında koca bir kuyruklu piyano var. Kafenin müşterileri isterse çalabiliyor. Asyalı bir kız bize Beethoven çaldı. Sonra da kafenin kadrolu piyanisti oturdu piyanonun başına. Strauss’dan girdi, Mozart’tan çıktı. Biz tam piyanonun yanındayız, adam hem çalıyor, hem de bizle muhabbet ediyor. Çok güzel bir ortam.

Viyana kafelerinin vazgeçilmez düosu kahve ve “Sachertorte” isimli, herkesin “Viyana Keki” diye bildiği çikolatalı tatlıdır. Biz de elbette yılların onayladığı bu kombinasyondan istedik. Benim tatlı ile çok aram yoktur, ancak hem 🐝Mezzy🐝, hem de Jelena bu tatlının kalitesini onayladı. Viyana kahvesi ise çok kuvvetli. Türk kahvesi içen sevgili karım, bu kahveyi beğendi. Kahverengi suya alışık kulunuza ise bu kahve biraz sert geldi.

Uzun uzun bu ilginç mekanın havasını kokladım, tadını çıkardım. Freud ve Einstein, Trotsky, Tito… Böyle bir kadronun vaktini geçirdiği mekanda, onların yiyip, içtiklerini yiyiyor ve içiyoruz. Sizleri bilmem arkadaşlar ama beni benden alıp, götürür böyle şeyler.

Akşam bir klasik müzik konserine biletlerimiz var.

Devam edeceğiz.

Sevgi ile kalın❤️

15 Eylül 2023 Cuma

Vienna Calling

Johann Hölzel 1957’de Viyana’da doğmuş. Doğuştan ciddi bir müzik kulağına sahipmiş. Konservatuara gitse de klasik müzikten sıkılmış. Aklında zamanın popüler türü pop varmış. Herkesin bildiği şarkıları yazıp, söylemiş. Kendisi gibi eksantrik bir hayatı olmuş. 41 yaşındayken de Dominik Cumhuriyetinin Puerto Plata kenti yakınlarında kendi kullandığı arabası ile bir otobüse çarpıp, bu dünyaya veda etmiş.

Benim jenerasyonum Johann Hölzel’i sahne adı olan “Falco” ile tanır.

Hala hatırlamayan varsa, “Alles klar, Herr Kommissar?” diyelim. “Bir sorun yok değil mi komiser bey?” diye soruyor kız. Malum, cebinde kokain, biraz da çekmiş, sonra da polis bunu durdurmuş. Nasıl güzel şarkıdır “Drah' di net um, schau, schau, der Kommissar geht um!”, yani “Arkana bile bakma (git, uzaklaş), komiser buralarda dolaşıyor!”.

Falco başka bir kez “Rock Me Amadeus” diye karşımıza çıktı. Şu bildiğimiz dahi besteci Wolfgang Amadeus Mozart için yazılmış bir şarkı. Hafızası biraz daha güçlü olanlar güzelim bir slow olan “Jeanny” ’yi de hatırlayabilirler.

Falco’nun yazımıza fon olacak şarkısı ise “Vienna Calling”.

Ee, madem Viyana bizi arıyor, biz de ayıp olmasın, gidip bir “Alo” diyelim dedik.

Sözün kısası, Viyana’dayız sevgili arkadaşlar.

Viyana, Avrupa’nın en güzel kentlerinden biridir. Teknik olarak onlarca kez gelmiş olsam da, bunların biri hariç tümü Viyana Havaalanı ve Duty Free’si ile sınırlı idi. İşin doğrusu Viyana’ya aslında sadece bir kez geldim. 15 Eylül 2023 itibarıyla aradan tam 23 yıl, 8 ay ve 15 gün geçti. Bu kadar hassas olabilmemin nedeni ise, milenyumu bu güzelim şehirde karşılamam. Yani 31 Aralık 1999’da Viyana’daydım. Saat 12’yi gösterdiğinde yeni yıla açık havada, devasa bir bahçede sıcak şarap içip, Mozart dinleyerek girmiştim.

Viyana,
23 yıl, 8 ay ve 15 gün önce!
Hayatımda ani ve ciddi değişikliklerin olduğu, önemli kararlar vermem gerektiği bir dönemdi. Milenyum gecesi, bu kasvetli havadan sıyrılıp, biraz kafa dağıtmak için iyi bir fırsat olmuştu.

Viyana aynı zamanda sevgili karımla ayrı ayrı görüp, birlikte olmadığımız üç beş yerden biriydi. Böyle yerlere birlikte gittiğimizde, orayı “nötralize ettik” deriz aramızda. Neyse ki nötralize etmemiz gereken çok az yer kaldı.

Viyana klasik müziğin ete kemiğe büründüğü, her yeri sanat, estetik ve bilim kokan bir şehirdir.

Mozart, Beethoven, Strauss, Schubert ve daha bir çok klasik müzik dehasının yolları şu yada bu şekilde Viyana’dan geçmiştir. Viyana aynı zamanda vals demektir. Strauss’un Blue Danube Waltz’ı, yani Mavi Tuna Valsi Viyana için bestelenmiştir. İsmi eğer hatırlamanıza yeterli olmamışsa, dinlediğinizde mutlaka tabii ki biliyorum bunu diyeceksinizdir.

Operaları, klasik müzik konserleri, tiyatroları, müzeleri, ismini saymakla bitiremeyeceğimiz yazar, besteci, filozof ve bilim adamlarının vakit geçirdikleri kafeleri, başta Viyana Keki ve Şnitzel gibi yemekleri ile kimsenin görmeden ölmemesi gerekli bir şehir.

Ancak Viyana’yı gerçekten anlayabilmek için, bu kentin ayrılmaz bir parçası olmuş bir ailenin öyküsüne kısa da olsa bir göz atmak gerekir sevgili arkadaşlar.

1100’lü yılların sonlarında, bugünün İsviçre’sinde, Radbot of Klettgau adında biri, Aargau kantonunda, Habsburg isimli bir şato yapmış. O günden beri bu aile, şatoyla aynı isimle, yani Habsburg şeklinde anılmış.

1200’lü yılların sonlarında, bu aileden Rudolf I isimli biri önce Alman Kralı olarak seçilmiş, sonra da Avusturya Dükalığı’nı topraklarına katmış.

Orta ve erken yeniçağ Avrupa’sının gelenekleri etrafında Habsburg’ların egemen oldukları topraklar, başka asil ailelerle yaptıkları evlilikler sonucunda büyümüş ve aile, tanımının tam anlamıyla bir hanedanın yönettiği bir imparatorluğa dönüşmüş.

Hanedanın zamanındaki Kralı Charles V emekli olmuş ve imparatorluğunu ikiye bölüp, bugünün İspanya’sı, Portekiz’i, Hollanda’nın birazı, az bir şey Fransa, bir tutam da İtalya’sının oluşturduğu İspanyol Krallığını oğlu Philip II’ye, Bohemia (bugünün Çek Cumhuriyeti diye düşünün) ve Macaristan'ı da zaten hükümdarı olduğu diğer oğlu Ferdinand I’e bırakmış.

Bu krallıklardan ilki 1700’lü yıllarda dağılmış, ancak ikincisi varlığını sürdürmüş ve Avusturya İmparatorluğuna dönüşmüş.

Avusturya İmparatorluğu ve dolayısıyla Habsburg’ların toprakları tarih boyunca büyümüş, küçülmüş, dağılmış, yeniden toplanmış ve sonunda Macaristanı da içine alarak şu tarih derslerinden hatırlayacağınız Avusturya-Macaristan İmparatorluğu haline gelmiş.

Bildiğiniz üzere tarih boyunca Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya/Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile, yani Habsburg’larla bol bol sevişmiştir.

Örneğin batıda, Mohaç sonrası, Viyana kuşatlamarı ile sonuçlanan savaşların tümü başında Habsburg’lardan bir kralın bulunduğu Kutsal Roma İmparatorluğu ile yapılmış. Estaragon, Zigetvar gibi seferler yine hep Habsburg’lara karşı yapılmış.

Kanuni’den sonra 1593-1606 yılları arasında yine Habsburg’larla Macaristan, Romanya, Moldova ve Balkanların bir bölümü için, Avrupalılar’ın “Uzun Türk Savaşları”, yada “On Üç Yıl Savaşları” dedikleri, tarafların birbirlerine üstünlük sağlayamadığı, bir dizi savaş gerçekleşmiş.

Karlofça’nın acısını almak için II Mustafa 1695 yılında yine Habsburg’lara saldırmış. Bu kez Habsburg’lar savaştan galip çıkmışlar.

Habsburg’lar, Belgrad’a üç kez saldırıp, ele geçirmişler, ancak üçünde de geri almışız.

1878 yılında Habsburg’lar Bosna ve Novi Pazar’ı işgal etmişler. Hattızatında Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan Gavrilo Princip isimli bir Sırp öğrencinin suikastinde hayatını kaybeden Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand da bir Habsburg’dur.

Çok başınızı ağrıtmayayım. Avusturya yada Habsburg’lar ile çok uzun ve sıkıntılı bir tarihimiz var sevgili arkadaşlar. Avrupa’da en çok Türk karşıtı olan ülkenin Avusturya olmasında bu yüzden büyük bir sürpriz yok. Arada o kadar kin ve nefret var ki, örneğin Avusturyalı bir imparatoriçe, ok eğitimi için sarayın avlusunda kesik Türk kafaları kullanırmış.

Habsburg’lara dönersek, bu aile, yukarda da konusu geçtiği üzere, önemli bir süre Kutsal Roma İmparatorluğu’nu yönetmiş. İsmine bakınca ister istemez tarihi Roma İmparatorluğu ile ilişkilendiresi geliyor insanın, ancak bu çok doğru değil. Ünlü filozof Voltaire, bu imparatorluk için şöyle demiş: “Kutsal Roma İmparatorluğu ne kutsal, ne Roman, ne de bir imparatorluk. Sadece bir dolu Alman…” İlber Ortaylı Hoca da bu esprili tanımı sık sık tekrarlar.

Yine de İmparatorluklar liginde Avusturya İmparatorluğu, Osmanlı imparatorluğuyla benzer bir klasmanda kabul edilir.

Başka bir açıdan Avusturya, Habsburg ailesi demektir. Basitleştirmek için hassaslıktan sapma pahasına, Avusturyalılar’ı Almanlardan ayıran tek özellikleri Habsburg hanedanlığı ve buna bağlı olarak tarihleri ile kontrol ettikleri ulus ve topraklardır diyebiliriz. Yoksa Avusturyalılar, geri kalan her şeyleriyle Almandırlar.

Habsburg’ların tarihteki tüm hükümranlıklarının başkenti hep Viyana olmuş. Bunun tek istisnası 1800’lü yılların sonunda başkentin kısa bir süre için Prag’a taşınması.

Bütün bunlar da Viyana şehrini emperyal bir başkent ve bol bol Habsburg haline getirmiş sevgili arkadaşlar. Emperyal bir şehirde de elbette ki bol bol saray bulunur. Viyana’daki bu sarayların birinde bir klasik müzik konseri izlemiştim. Bu kez de 🐝Mezzy🐝’ciği aynı yerde bir konsere götüreceğiz.

Viyana’yı bol bol tadını çıkararak sizlerle birlikte gezeceğiz sevgili arkadaşlar. Ne var ki bir sonraki yazımız Viyana’dan, hatta Avusturya’dan değil, Slovakya’nın başkenti Bratislava’dan gelecek.

Viyana ile Bratislava’nın arası trenle bir saat sürüyor. Bratislava çok şirin, ancak bir günde gezilebilecek kadar küçük bir kent. Biz de hazır Viyana’ya gelmişken Bratislava’yı da bir görelim dedik, o yüzden gezimizin ilk gününde Slovakya’ya geçeceğiz.

Slovakya’ya ilk kez gidiyorum. Başka bir deyişle dünya üzerindeki elli birinci ülkemi görmüş olacağım.

Bizi izlemeye devam edin.

Sevgi ile kalın❤️

27 Temmuz 2023 Perşembe

Sinéad O'Connor

Yavrum Sinéad'de toprak olmuş. Benim jenerasyonumun neredeyse tümünün, hiç yoksa duymuşluğu vardır bu İrlandalı hatunu, çoğumuzun da şarkılarıyla bir anısı, bir mevzusu.

Müziğini cidden çok severim, güzel müzik yapar. Üzerine bir de Müslüman neyin olunca bizim mahallede bolca sempati toplamıştır.

Ancak hattızatında kafayı hafifçe sıyırmış bir hatundur.

Dört kere evlenmiş, en uzunu da zar zor bir sene sürmüş. Önce lezbiyenim, sonrasında da üç çeyrek kadın, bir çeyrek ibneyim demiş. Bir kaç kez kendini öldürmeye kalkmış, bipolarite, kişisel bozukluk falan gibi bir kaç ruhi hastalık teşhisi konmuş.

Üçü evlilik dışı, dört çocuğu olmuş. Bunlardan biri kendini asmış.

Dört kere ismini, bir kere de dinini değiştirip, Müslüman olmuş. Son ismi Şüheda Sadakat. Şüheda ismini Sinéad'e benziyor diye almış. Sinéad, "Şineyd" diye okunur, "Sined" değil. Şu kadın voleybolcu Sinéad Jack Ksal'a "sinedcek" dediklerinde beni bu yüzden afaganlar basıyor, neyse bu başka bir konu.

Otuz yıl boyunca ot içmiş.

Hayatının uzun bir bölümünü de kafayı kazıtıp, pırıl pırıl gezerek geçirmiş.

Dün itibarıyla da toprak olmuş. Ailesi ölüm nedenini açıklamamış.

Ben bu kadını bu şarkısıyla hatırlarım.

Yattığı yerde rahat uyusun.



12 Kasım 2022 Cumartesi

Liverpool - She Loves You

Manchester havaalanında pasaport kontrolü esnasında polis "Sadece Manchester'da mı kalacaksınız, yoksa gezme var mı?" diye sordu. "Geziyoruz" dedik. "Önce Liverpool, oradan da Edinburgh". Polis güldü "Kesin futbol fanlarısınız" dedi. Anama küfür edilmiş gibi oldum. "Absolutely not" dedim. Yani tam adamını buldun, oturup, Man-U, City, Liverpool falan geyiği yapacak.

Bilmiyor tabii bundan kırk yıl önce futbol ile olan tüm bağlarımı bir Beşiktaş-Ankaragücü maçımda kopardığımı.

Beşiktaşlı bir arkadaşın peşine takılıp, gitmiştim maça. Tribünde yer açmak için önce Beşiktaşlı maymunlar bizi Ankaragücü tarafına doğru itmeye başladılar. Arada polis var tabii, biz polislere doğru gittikçe polisler bizi copluyorlardı. İki saat boyunca düzenli olarak cop, tekme, vesaire yedik.

Maç esnasında bu kez Ankaragüçlü maymunlar ellerine ne geçtiyse bize atmaya başladılar. Plastik su şişelerini dolu halde fırlatıyorlardı. Bunlardan korunmak kolay sayılırdı. Ceketinizi kafanızın üstünde yelken gibi açınca, doğrudan size isabet etseler bile, sekip, gidiyorlardı. Ancak ayran kutuları birer el bombası gibiydiler. Düştüklerinde patlıyorlardı ve tribünde bembeyaz boyalı bölgeler oluşuyordu. Üstüm başım ayran ve sudan sırılsıklam olmuştu. İtoğluitler bir de bozuk para atıyorlardı. Bu paralar bizi iten Beşiktaşlı maymunlara kadar yetişmiyordu ancak biz sınır bölgesinde kaldığımız için tam anlamıyla ateş altındaydık. Balistik ve yerçekimi yüzünden bu paralar özellikle insanın kafasına geldiğinde acayip can yakıyorlardı.

Maç bitti, biz de kendimizi stadın dışına attık. Bu kez dışarda bir arbede başladı. Ben gruptan ayrı kaldım. Cüzdanım ceketimin cebinde, ceketim de beraber gittiğim arkadaşta kalmıştı, o arkadaşın Beşiktaş bayrağı da bende. Bu kez bayrağı gören Ankaragüçlüler etrafımı sardılar ve beni evire çevire dövdüler.

Yerlerde yuvarladığım için olan biteni göremiyordum ama herhalde polis geliyor diye beni bırakıp kaçtılar.

Ayağa kalktım ve ilk iş Beşiktaş bayrağını fırlatıp, attım. Saatlerce ateş altında, aç, susuz maçı bekledikten sonra akşam sopamı yemenin huzuruyla eve doğru yola koyuldum. Cüzdanım olmadığından yapacak bir şey yok, tabana kuvvet, Ankara'yı bilenleriniz daha iyi takdir edecektir, Ulus'tan Gaziosmanpaşa'ya kadar yürüdüm.

Futbol kariyerim böylece daha başlamadan sonlanmıştı.

Sınır polisini hayal kırıklığına uğrattığımın farkındaydım ancak çok umrumda da değildi.

Liverpool'un bir ruhu var!
Liverpool'a Liverpool F.C. için değil, müziğin kitabını baştan aşağı yeniden yazmış bir grup için gidiyordum.

Bu grup The Beatles sevgili arkadaşlar!

Meraklı olanlarınız biliyordur, The Beatles Liverpool’dan gelmedir.

Grubun iki asından biri gitarist John Lennon'un babası gemiciydi. John'ın doğduğu gün dahil, çoğunlukla evde değil, denizdeydi. Ancak evini ihmal etmiyor, düzenli olarak para gönderiyordu. Ancak baba Lennon bir gün ortalıktan kayboldu ve altı ay sonra ortaya çıkıp, evine döndü. Heyhat, anne Lennon başka bir adamın çocuğuna hamileydi. John'a teyzesi sahip çıktı. Sonra baba Lennon, John'ı Yeni Zelanda'ya götürmek isteyince iş mahkemeye gitti, John önce babayı seçse de, son anda annesiyle kalmaya karar verdi. Ama en sonunda ihale yine teyzeye kaldı, ve John Teyzesi ile büyüdü.

Liverpool'un bir ruhu var!
Grubun aslarından ikincisi, basçı Paul McCartney'nin annesi bir hemşire, babası ise savaştan önce ticaret, sonrasında ise itfaiyecilikle iştigal etmekteydi. Savaş bittikten sonra anne ebe, baba ise yeniden tüccar olmuştu.

Hem John, hem de Paul'un kökenleri İrlanda'dır. Her ikisi de The Beatles'in şarkılarının ezici çoğunluğunu yazmış, ve söylemişlerdir.

Grubun ikinci gitaristi George Harrison'ın babası eskiden bir gemide çalışmış olsa da, otobüslerde biletçilik yapmaktadı. Anne Harrison ise bir mağazada tezgahtardı. Anne Harrison'ın kökenleri de İrlanda'daydı.

Grubun son üyesi Ringo Starr, yada gerçek ismiyle Richard Starkey'in ailesi, grubun gerisi kadar işçi ve emekçi bir geçmişten ziyade, biraz daha bohem bir hayat biçimine sahipti. Ringo tek çocuktu ve bu müzik dinleyip, dans etmeyi seven çift ile biraz daha el bebek, gül bebek büyümüştü.

John Lennon, 1957 yılında, on yedi yaşındayken Quarrymen, yani taş ocağı işçileri isimli bir grupta çalıyordu. Grup, Liverpool'ın dışında, hem de bayağı dışımda - gittiğim değil, gidemediğim için ne kadar uzakta olduğunu biliyorum, Woolton isimli bir semtin festivalinde çalmıştı. Ortak bir arkadaşları, Woolton'da bulunan St Peter's Church isimli kilisenin karşısındaki bir salonda Lennon ile McCartney'yi tanıştırdı.

St Peter's Church kilisesindeki mezarlıktaki mezar taşlarından biri Eleanor Rigby ismini, mezarda yatanın bir akrabası olarak gösterir. Yine aynı mezarlıkta başka bir mezar taşının üzerinde McKenzie ismi yazılmıştır. Paul ve John, kilisenin yanında, devamlı çaldıkları okula gitmek için bu mezarlığı kestirme olarak kullanırlarmış.

Herhalde The Beatles'ın unutulmaz şarkısı Eleanor Rigby'nin nereden geldiğini anladınız. İşin komiği, McCartney ısrarla şarkıyı yazarken bu mezarlıktan ilham almadığını, mezar taşlarının olsa olsa bilinç altından şarkının sözlerini etkilediğini söylemektedir, ancak haliyle buna pek de inanan yoktur.

Paul, arkadaşı George Harrison'ı gruba davet etmiş, John ise George'un gitarını beğenmiş olsa da çok genç olduğu nedeniyle gruba uyum sağlayacağına emin olamamıştır. Yine Paul'un ayarladığı ikinci bir okazyonda, George, bir belediye otobüsünün ikinci katında gitarı ile bir şov yapmış, ve sonrasında John onu gitarist olarak gruba almaya razı olmuştur.

The Quarrymen'in geri kalan müzisyenleri gruptan ayrılıp, kendi yollarına gittiklerinde, o aralar üçü de gitarist, John, Paul, George ve kalan basçıları, bir davulcu bulabildiklerinde orada burada çalmaya devam ediyorlardı.

Liverpool'dayız
Bu arada grubun ismi de evrilmeye başlamıştı. The Quarrymen önce Beatals, sonra da Silver Beatles olmuş, en sonunda ise kısaca The Beatles olarak kalmıştı.

O zamanki menejerleri sayılabilecek, aslen çakma bir organizatör gruba davulcu olarak Pete Best isimli bir müzisyeni yamamış, sonra da gruba Hamburg'da, kerhanenin tam ortasında, üç beş strip klübün birleşmesiyle genişlemiş bir mekanda çalmaları için bir iş ayrlamıştı.

Klübün sahibi bunların rakip başka bir klüpte de çaldığını öğrenince önce Alman otoritelerine yaşını büyük göstererek çalışma izni alan George'u ihbar etmiş, sonra da klüpte bir prezervatifi ateşe veren Paul ve Pete'i kundakçı olarak tutuklatmıştı. Almanlar bunların üçünü de ülkeden attılar.

Buradan sonra ikinci bir Almanya deneyimi dahil, grup biraz her telden, her dilden olmuştu. Basçıları da gidince Paul gitarı bırakıp, basa geçti.

Grup Liverpool'a döndüğünde, The Cavern Club isimli bir klüpte düzenli olarak çalmaya başladı.

The Cavern Club'ın Kapısındayız
The Cavern Club, kariyerine bir caz mekanı olarak başlamıştı, ancak sonradan günün modası Rock'n'Roll müziğine evrildi.

The Beatles bu klüpte günün modası, Elvis'ten, Little Richard'dan falan şarkıları çalıp, söylüyorlardı. Sayısı az olmakla birlikte, kendi tarzı şarkılarını da araya sıkıştırıyorlardı.

The Beatles bombası işte bu performansların birinde patladı sevgili arkadaşlar. Brian Epstein isimli lokal bir müzik otoritesi The Beatles'ı The Cavern Club'da dinledi, deli oldu.

Sonrasında grup Best'i yollayıp, yerine Ringo Starr'ı aldı ve The Beatles kısa bir süre içinde bugün bildiğimiz The Beatles'a evrildi.

The Cavern Club da, The Beatles sevenlerinin bir mabedi haline dönüştü.

The Cavern Club
GPS bizi The Cavern Club'a getirdiğinde Jelena bozuk bir ifade ile "Kapalı" dedi. Gerçekten de üzerinde mekanın isminin yazılı olduğu kapının üzerinde koca bir asma kilit vardı. Sevgili karım benim burayı ne kadar çok görmek istediğimi bildiğinden en az benim kadar üzülmüştü.

Ancak bu senaryoda yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. İsviçre'de, geziyi planlarken gördüğüm resimdeki kapı ile üzerinde kilit bulunan bu kapı birbirine benzemiyordu.

Biraz ilerleyince doğru girişi bulduk. The Cavern Club açıktı!

Kapının önünde gençten bir adam, ama sarhoş mu, uçmuş mu, anlamak zor, yıkılıyor.

"Gjjjjjoooooin innnnn?" diye sordu. "Yes" dedik. "İiiiiiiitzzzzzzz ghghghgreeeeeyt" dedi. "İçeri çocukla girebilir miyiz?" diye sordum, "Bbbbiiiiiiitııııılz izszsz aaaa ghghghgreeeeeyt beeeeenddddd" diye cevap gerdi. Kapıdaki 'bouncer' güldü, çocukla girebilirsiniz gibisinden başını salladı.

Bar Hopping
Merdivenlerden yerin yedi kat dibine indik, sonra da içeri girdik. Elli altı yaşımda öyle çığlıklar atıp, ağlamadım tabii, ama içim şöyle bir inip, kalktı. Sonuçta etiyle kemiğiyle The Cavern Club'daydım amk.

Söylediklerine göre dekoru The Beatles zamanlarıyla aynı tutmuşlar. Bir çocuk da akustik gitarıyla The Beatles'ın o günlerde çaldıkları şarkıları çalıyor. Bence o günlerin havasını çok güzel vermişler. Öyle Amerikalılar'ın Las Vegas'ta yaptıkları gibi bir Elvis kopyesini soytarı gibi giydirip, Wooden Heart söylerken kızların yanaklarını okşatmıyorlar.

The Cavern Club'da uzun sayılabilecek kadar kaldık, sonra da aynı cadde üzerindeki başka bir pub'a geçtik. Bar hopping malumunuz. Ben Birleşik Krallık'taki pub'ların delisi oldum sevgili arkadaşlar. Hem dekorları, hem müzikleri, hem de yiyecek ve içecekleri mükemmel ötesi.

Liverpool'daki kısa gezimizi sonlandırıp, Manchester'a dönmek üzere trenimize bindik.

Liverpool bence ruhu olan bir şehir sevgili arkadaşlar. İnsan gezerken kenti içinde hissedebiliyor. İnsanlar da çok iyi, yardımsever ve güler yüzlüler.

Kesinlikle görün derim.

Doğu Kıyısının Las Vegas'ı.... mı?

Herhalde hepimiz Las Vegas’ı biliriz. Işıltılı neonlar, temalı lüks oteller ve en önemlisi kumar, içki ve karı… İşte bugünkü ziyaret noktamı...