Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Önce Bürokrasi, Sonra Nezaket

Pegasus’un üzerimizde bıraktığı psikolojik hasardan sonra Air Arabia uçağına biraz tedirgin bindik.

Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kuala Lumpur’a uçacaktık. Önümüzde yaklaşık yedi buçuk saatlik bir yolculuk vardı ve bizi taşıyacak uçak tek koridorlu bir Airbus A321neo LR’dı.

Jet çağının ilk uzun mesafe uçuşlarında Boeing 707 gibi dar gövdeli uçaklar kullanılmış olsa da günümüzde uzun mesafe denince insanın aklına iki koridorlu, geniş gövdeli uçaklar geliyor. Dar gövdeli bir uçakla yaptığım son uzun mesafe yolculuğu, on küsür yıl önce Amerika’nın batı kıyısından doğu kıyısına uçtuğum bir Boeing 757 seferiydi.

Kuala Lumpur'dayız
Basitçe anlatırsak Air Arabia’nın Airbus A321neo LR’ı, travmatik Pegasus uçuşunun kahramanı Airbus A321’in bagajına menzilini uzatmak için birkaç ilave yakıt deposu takılmış haliydi. Bu yüzden tek koridorlu bir uçakta yedi buçuk saat geçirmek, Pegasus deneyiminin hemen ardından pek iç açıcı görünmüyordu.

Benim açımdan uçağın teknik özelliklerinden daha önemli bir mesele vardı. Dizlerim ön koltuğa çarpacak mıydı?

Çarpmadı.

Hatta şaşırtıcı derecede rahat oturduk. Koltuk aralığı yeterliydi, uçak temizdi, kabin görevlileri son derece nazikti. Yemek de düşük bütçeli bir havayolundan beklediğimizden çok daha iyiydi. Bir önceki uçuşta istediğimiz yemeğin büyük bölümünü alamadığımızı düşünürsek, önümüze konan sıcak ve yenilebilir her şey bize zaten Michelin yıldızlı restoran hizmeti gibi gelecekti. Fakat Air Arabia’nın yemeği yalnızca Pegasus’la kıyaslandığında değil, kendi başına da gayet güzeldi.

Uçakta alkol servisi yoktu.

Bu bazı yolcular için yedi saatlik uçuşun en korkutucu bölümü olabilir ama biz meseleyi büyütmedik. Sonuçta bir Arap havayoluyla uçuyorduk ve şirketin kendi kuralları vardı. Zemzem suyu sıkmadılar ama uçak havalanmadan önce hoparlörlerden Arapça bir yolculuk duası okundu. Ardından İngilizce açıklaması yapıldı. Dua bittikten sonra motorlar hızlandı ve Sharjah’nın ışıkları altımızda küçülmeye başladı.

Pegasus bizi Dubai’ye getirirken yolculuğu mümkün olduğunca tatsız hale getirmeye çalışmıştı. Air Arabia ise tam tersini yaptı. Uçak tek koridorluydu ama koltuklar rahattı. Havayolu düşük bütçeliydi ama çalışanları güler yüzlüydü. Alkol yoktu ama güzel yemek vardı.

Demek ki bazı şeylerin ucuz olması için mutlaka kötü olması gerekmiyordu.

Bunu Pegasus’a da bir ara biri söylemeliydi.

Geceyi uçakta geçirdik. Uyuduk, uyandık, bir şeyler yedik, tekrar uyuduk. Saatler sonra Kuala Lumpur’a indik. Asya’ya geri dönmüştüm. Son ziyaretimin üzerinden on altı yıl geçmişti ve dünyaya açılan ilk kapımız Malezya olacaktı.

Uçaktan son derece olumlu duygularla indik.

Bu duygular Kuala Lumpur Havalimanı’na girene kadar devam etti.

Pasaport kontrolüne doğru yürüdük. Birkaç farklı sıra vardı ve tabelaların neredeyse tamamında “Foreign Passports” yazıyordu. Yani yabancı pasaportlar. Biz de yabancı olduğumuza göre bu sıralardan herhangi birine girebilirdik diye düşündük.

Düşünmemeliydik.

Hangi sıranın ne için olduğu belli değildi. İnsanlar bir sıraya giriyor, sonra başka bir görevli onları diğer sıraya gönderiyordu. Ayrı ayrı başlayan kuyruklar ileride birleşiyor ve sonunda aynı gişelere ulaşıyordu. Bütün sistemi uzun uzun inceledikten sonra vardığım sonuç şuydu:

Sıralar farklıydı ama aslında aynıydı.

Yarım saat kadar bekledikten sonra nihayet sıra bize geldi. Pasaportlarımızı görevliye uzattık.

Görevli pasaportlara baktı, sonra bize baktı.

“Did you scan the QR code?” diye sordu.

“What QR code?” dedim.

Kenardaki başka bir bölümü işaret etti.

Meğer ülkeye girmeden önce bir form doldurmamız gerekiyormuş. Formu doldurabilmek için de oradaki karekodu telefonla okutacakmışız.

Telefonları çıkardık. Karekodu okuttuk.

Çalışmadı.

Bir daha denedik.

Yine çalışmadı.

Akşamın Manşeti
Başka bir açıdan denedik. Telefonu yaklaştırdık, uzaklaştırdık, ekranın parlaklığını değiştirdik. Karekoda anlayış göstermesi için fırsat verdik.

Karekod bizi istemiyordu.

Bugünkü resmi uygulamanın adı Malaysia Digital Arrival Card, yani MDAC. Malezya Göçmenlik Dairesinin resmi sistemine göre yabancı ziyaretçilerin bu formu ülkeye varmadan önceki üç gün içinde doldurması gerekiyor. Bunu önceden bilenler muhtemelen uçaktan inip pasaport kontrolünden sakince geçiyordu.

Biz bilmiyorduk.

Biz bu ritüeli havalimanına indikten sonra, çalışmayan bir karekodun önünde keşfediyorduk.

Form bana eskiden Doğu Bloku ülkelerine girerken doldurduğumuz evrakları hatırlattı. Nereye gideceksin, nerede kalacaksın, neden geldin, kaç gün kalacaksın, yanında ne var, hayatının amacı nedir?

Tek eksik, sosyalizmin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü sormalarıydı.

Karekodla anlaşamayınca duvarın kenarına yerleştirilmiş terminallere yöneldik. Bilgisayarların başında bizim gibi ne yapacağını anlamaya çalışan insanlar vardı. Boş bir terminal bulduk ve formu doldurmaya başladık.

Bilgisayarın faresi aşırı hassastı. Parmağınızı bir milimetre oynattığınızda imleç ekranın öbür tarafına fırlıyordu. Bir kutucuğa tıklamak, sineği havada iki parmağınızla yakalamaya benziyordu. İmleci istediğiniz yere getiriyor, tam tıklayacakken hedefi kaçırıyordunuz.

Formun tasarımcısı insanların işini kolaylaştırmak gibi bir amaç taşımıyordu. Belli ki yazılımı hazırlarken kendisine verilen talimat şuydu:

“Bu ülkeye gerçekten girmek isteyenler biraz emek versin.”

En büyük eğlence tarih girmekti.

Takvim açılıyordu ama yılı doğrudan yazamıyordunuz. Önce ayın adına çift tıklamak gerekiyordu. Sonra yıllar onar yıllık gruplar halinde görünüyordu. Niye yılı girmek için ay isimlerine çift tıklamak gerektiği gibi felsefi konulara hiç girmedim. Zaten yılı girmek için ay isimlerine tıklamak gerektiğini de tesadufen, sinirle ekranın orasına burasına tıklarken keşfetmiştim. 

Doğum tarihime ulaşabilmek için geçmişe doğru tekrar tekrar tıklamak zorundaydım.

Ben zaten yaşlandığımı biliyordum. Malezya devleti bunu bana bir bilgisayar ekranı aracılığıyla yeniden hatırlatıyordu.

Yalnızca doğum tarihi de yetmiyordu. Pasaportun veriliş tarihi ve son kullanma tarihi de aynı yöntemle giriliyordu. Üç kişi olduğumuz için toplam dokuz ayrı tarih girmemiz gerekiyordu. Her tarih yaklaşık beş dakika sürüyordu. Yalnızca takvimlerle mücadelemiz neredeyse bir saate yaklaştı.

Sonra konaklayacağımız adresi yazdık.

Form hangi eyalette kalacağımızı sordu.

Malezya’ya hayatımızda ilk kez gelmiştik. Otelimizin Kuala Lumpur’da olduğunu biliyorduk. Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu nereden bilecektik?

Otelde bir şeyler içtik
Meğer Kuala Lumpur herhangi bir eyaletin içinde değilmiş. Malezya’nın on üç eyaletine ek olarak üç Federal Bölgesi bulunuyor ve Kuala Lumpur bunlardan biri. Formda aramamız gereken seçenek “Wilayah Persekutuan Kuala Lumpur”, yani Kuala Lumpur Federal Bölgesiymiş. Bu idari yapıyı Malezya’nın resmi tanıtım sayfasından sonradan öğrendim.

Havalimanında ise öğrenme yöntemimiz daha ilkeldi:

Menülerdeki seçeneklere tek tek bakıp en az yanlış görüneni işaretledik.

Sonunda formları tamamladık. Bilgisayar bize bir onay verdi. Yeniden pasaport kontrolüne döndük ve bir kez daha sıraya girdik.

Yarım saat daha bekledik.

Sıra bize geldiğinde görevli bir arkadaşıyla sohbet ediyordu. Pasaportlarımızı aldı ama yüzümüze bakmadı. Sohbetine devam ederken sayfaları çevirdi. Sonra başını kaldırmadan kamerayı işaret etti.

Kameraya baktık.

İki parmağımızı parmak izi cihazının üzerine koyduk.

Bir süre bekledik.

Görevlinin sohbeti devam ediyordu.

Bir noktadan sonra işlemlerin sıradaki aşamalarını zihnimde tamamlamaya başladım:

Parmak izi…

Kan grubu…

İdrar tahlili…

Çocukluk anıları…

İlkokul öğretmenimizin kızlık soyadı…

Neyse ki bunların hiçbirini istemediler. Pasaportlara damgalar vuruldu ve resmen Malezya’ya girdik.

Havalimanındaki bu bürokratik karşılama bizi Kuala Lumpur hakkında biraz endişelendirmişti. Fakat pasaport kontrolünden çıkıp insanlarla konuşmaya başladığımız anda dünya tamamen değişti.

Karşımıza çıkan herkes nazikti.

Yol sorduğumuz insanlar yalnızca yönü göstermekle kalmıyor, doğru yere gittiğimizden emin olmak için bizimle birlikte birkaç adım yürüyordu. İngilizce hemen her yerde rahatlıkla konuşuluyordu. Tabelalar anlaşılırdı, insanlar yardımseverdi ve kimse bizimle konuşurken yüzünü buruşturmuyordu.

İlk izlenimler
Malezya’nın resmi dili Malayca ama hükümetin resmi dil sayfasında da belirtildiği gibi İngilizce özellikle ticaret ve iş hayatında son derece yaygın. Kuala Lumpur’da ilk birkaç saat içinde bunu açıkça gördük. İngilizce konuşmak için özel birini aramak gerekmiyordu. Taksiciden otel görevlisine, mağaza çalışanından garsona kadar herkesle rahatça anlaşabiliyorduk.

Kendimizi neredeyse Londra’da hissettik.

Yalnızca hava çok daha sıcaktı, insanlar çok daha güler yüzlüydü ve taksiler insanın bütün parasını almaya çalışmıyordu.

Malezya’da herkes Grab kullanmamızı söylüyordu. Grab, Güneydoğu Asya’nın Uber’i sayılır. Fakat telefonlarımızda Bolt da çalışıyordu ve fiyatı daha ucuz görünüyordu. Bolt’tan bir araç çağırdık ve otele doğru yola çıktık.

Malezya’da trafik soldan akıyor.

Bunu bilmek başka, içinde bulunmak başka bir şey. Araca her binişinizde beyniniz birkaç saniyeliğine itiraz ediyor. Kavşağa girerken yanlış yöne baktığınızı düşünüyor, karşıdan gelen arabaların tamamının intihara meyilli olduğuna karar veriyorsunuz. Sonra yanlış tarafta olanın onlar değil, sizin alışkanlıklarınız olduğunu hatırlıyorsunuz.

Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı şehir merkezinden epey uzakta. Sabah trafiği başlamadan yola çıktığımız için rahat ilerledik. Yol boyunca palmiye ağaçları, geniş otoyollar, modern binalar ve bitmek bilmeyen yeşillikler gördük.

Otele vardığımızda saat sabah altı civarındaydı.

Yedi saatlik uçuş, havalimanındaki karekod savaşı, dokuz ayrı tarih ve iki pasaport kuyruğundan sonra insanlığımızın son kırıntılarını da kaybetmiştik.

Odaya çıktık ve uyuduk.

Gözlerimi açtığımda saat akşam altıydı.

Kuala Lumpur’daki ilk günümüzün büyük bölümünü uyuyarak geçirmiştik ama önümüzde çözmemiz gereken ciddi bir sorun vardı:

Çoraplarımı unutmuştum.

İnsan Asya seyahatine çıkarken pasaportunu, telefonunu, şarj cihazını ve kredi kartlarını defalarca kontrol ediyor. Çoraplar daha alt düzey bir ayrıntı gibi görünüyor. Fakat yanınıza hiç çorap almadığınızı fark ettiğiniz anda medeniyetin aslında ne kadar kırılgan bir yapı olduğunu anlıyorsunuz.

Otelin yakınında büyük bir alışveriş merkezi bulduk. Kuala Lumpur’da alışveriş merkezi bulmak zaten zor değil. Şehir bazen birbirine yollarla bağlanmış dev alışveriş merkezlerinden oluşuyormuş gibi görünüyor.

Bir mağazaya girdim ve çorap aramaya başladım.

Benim ölçümde yalnızca tek bir marka vardı:

“Bum Socks!”

İngilizcede “bum” kelimesi dilenci, serseri, aylak veya evsiz anlamına gelebiliyor. İngiliz İngilizcesinde ise doğrudan kıç demek.

BUM
Yani önümde iki seçenek vardı:

Dilenci Çorapları.

Veya Popo Çorapları.

Çorapsız dolaşmaktan daha iyi olduklarına karar verip aldım.

Fakat markanın adı çorabın üst kısmına büyük harflerle yazılmıştı. İnsanların ayak bileklerime bakıp hakkımda yanlış bir kanaate varmasını istemediğim için çorapları aşağı doğru buruşturarak giydim. Böylece hem ayaklarım korunmuş oldu hem de kimse kıçımın reklamını yaptığımı düşünmedi.

Akşamın en önemli manşeti sevgili kızımın doğum günüydü.

Neredeyse annesi kadar!
🐝Mezzycik🐝 12 yaşına basıyordu. Böyle günlerde her anne-baba gibi duygusallaşmıştık elbette ama beni en çok etkileyen, kızımın göz açıp kapayıncaya kadar büyüyerek genç bir kıza dönüşmüş olmasıydı. Daha dün avucuma sığacak kadar küçüktü ve bana boş gözlerle bakıyordu. Şimdi boyu neredeyse annesi kadar.

Ailevi doğum günü geleneğimiz uyarınca 🐝Mezzy🐝’yi Hard Rock Cafe’ye götürdük. Bu kez sahne Kuala Lumpur’du. Dışarıda tropikal bir şehir, içeride yüksek sesli müzik, duvarlarda gitarlar ve masamızda doğum günü kutlaması vardı.

Günün nasıl başladığını düşündüm.

Tek koridorlu bir uçakta okunan duayla yola çıkmıştık. Çalışmayan bir karekodla kavga etmiş, yaşımı bilgisayara kabul ettirmek için takvimde geçmişe doğru defalarca tıklamış, Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu bulmaya çalışmış, pasaport polisinin sohbetinin bitmesini beklemiş ve sonunda üzerinde “Bum” yazan çoraplar satın almıştım.

Şimdi ise Hard Rock Cafe Kuala Lumpur’da Mezzy’nin doğum gününü kutluyorduk.

Seyahat dediğimiz şey biraz da buydu zaten. Evde olsanız birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan bu olayların tamamı, başka bir ülkede aynı günün hikayesine dönüşüyordu.

Mutlu Yıllar Canım Kızım

Kutlamadan sonra otelimize döndük. Şehrin merkezindeki gösterişli otellerden biriydi. Devasa bir lobisi, yüksek tavanları ve canlı piyano müziği vardı. Birer içki alıp oturduk. Piyanist çalmaya devam ederken günün yorgunluğu yavaş yavaş üzerimizden kalktı.

Kuala Lumpur ilk karşılaşmamızda bize iki farklı yüzünü göstermişti.

Havalimanındaki sistem bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmıştı.

Ülkenin insanları ise kendimizi evimizde hissettirmek için ellerinden geleni yapıyordu.

İlk günün sonunda kazanan insanlar oldu.

Kuala Lumpur’u sevmeye başlamıştık.

Daha şehri görmeden.


11 Eylül 2026 Cuma

Dubai: Paranın Satın Alabildiği Her Şey

Benim çocukluğumda Acapulco, Monte Carlo ve Beyrut gibi yerlerin adı geçince akan sular dururdu. Bunlar yalnızca şehir değil, birer kavramdı. Zenginlik, şöhret, güzel kadınlar, smokinli erkekler, kumarhaneler, yatlar ve gece hayatı… Oralara giden insanın sıradan biri olamayacağı düşünülürdü.

Her neslin böyle yerleri var. Bugün gençler arasında en moda olanlardan biri Dubai.

Dubai
Dubai’ye gittiyseniz, mümkünse Burj Khalifa’nın önünde çekilmiş bir fotoğrafınızı yayınlamanız gerekiyor. Bir elinizde telefon, arkanızda gökdelen, altına da “Living my best life” veya benzeri bir şey… Yoksa pasaportunuza Birleşik Arap Emirlikleri damgası vurulmasının pek anlamı kalmıyor.

Jelena’yla Dubai’ye on küsür yıl önce gitmiştik. Güzel de vakit geçirmiştik. Şehirde görülecek şeyler, iyi restoranlar ve insanı hayrete düşüren binalar vardı. Fakat dürüst olmak gerekirse, Dubai’ye hiçbir zaman tam anlamıyla ısınamadım.

Paranın satın alabildiği şeylerin etkileyici olduğu tartışılmaz. Dubai’nin sorunu, paranın satın alabileceği her şeyi aynı anda almaya çalışması.

Şehri planlayan adam Las Vegas’a gitmiş, Bellagio’nun havuzlarını görmüş:

“Yapın anasını satayım!” demiş.

New York’a gitmiş, gökdelenleri görmüş:

“Dikin anasını satayım!”

Başka bir yerde monoray görmüş:

“Getirin anasını satayım!”

"Living my best life!" 😂
Sonra dünyanın değişik yerlerinde hoşuna giden ne varsa sipariş etmiş ve bunların hepsini çölde aynı alana serpiştirmiş. Ortaya birbirinden bağımsız fikirlerin, binaların, yolların, havuzların ve alışveriş merkezlerinin dev bir kolajı çıkmış.

Dubai’yi bu yüzden çok rüküş bulurum.

Şehir sizi etkilemek için sürekli bağırıyor. En yüksek bina, en büyük alışveriş merkezi, en pahalı otel, en gösterişli çeşme, en yapay ada… Dubai’de hiçbir şey yalnızca güzel olmakla yetinmiyor; mutlaka dünyanın en bir şeyi olmak istiyor.

Bana sorarsanız şehrin bir ruhu yok. Ama emir demiri keser. 🐝Mezzy🐝 Dubai’yi görmek istiyorsa görecektik. Hatta görsün diye seyahat programımızı epey eziyetli hale getirmiştik.

On üç yıl önce gördüğüm Dubai Havalimanı da paranın satın alabileceği en göz alıcı yerlerden biriydi. Rüküştü ama etkileyiciydi. Uçaktan indiğiniz andan itibaren mermerler, ışıklar ve lüks mağazalar size yanlışlıkla bir saraya gelmişsiniz hissi veriyordu.

Bu nedenle terminal binasına girdiğimizde biraz şaşırdım.

Hatırladığım ihtişamdan eser yoktu. Burası küçük, yorgun ve sıradan bir havaalanına benziyordu. Birkaç dakika boyunca Dubai’nin aradan geçen yıllarda parasını kaybetmiş olabileceğini düşündüm. Sonra gerçeği anladık.

Biz Dubai’ye değil, Sharjah’ya inmiştik.

On küsür yıl önce Dubai'de...
Sharjah, Dubai’nin bir mahallesi veya ikinci terminali değil, Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan yedi emirlikten biri. Air Arabia’nın ana üslerinden biri olan Sharjah Uluslararası Havalimanı, özellikle düşük maliyetli uçuşların önemli merkezlerinden. Dubai’ye uçak bileti aldığınızı sanarken kendinizi komşu emirlikte bulabiliyorsunuz. Aslında bilette her şey açıkça yazıyor. Yeter ki bileti alan kişi zahmet edip havaalanının adına baksın.

O kişi yine ben şahsım olmakta.

Saat sabahın beşi civarındaydı ve güneş henüz doğmamıştı. Terminalden dışarı adım attığımız anda yüzümüze görünmez bir duvar çarptı. Sanki dev bir fırının kapağını açmışlardı. Hava karanlık olmasına rağmen sıcaklık 40 dereceyi buluyordu. Birkaç saniye içinde insanın gömleği sırtına yapışıyor, gözlükleri buğulanıyor ve dışarıda yaşamanın aslında çok da gerekli olmadığına karar veriyordu.

Bir Uber çağırdık ve 🐝Mezzy🐝’nin Dubai’de en çok görmek istediği yere, Burj Khalifa’ya doğru yola çıktık.

Sabah altıda Burj Khalifa’nın çevresinde hayat henüz başlamamıştı. Dışarıda beklemek sıcaktan mümkün değildi. Biz de binanın altındaki Dubai Mall’a girdik.

Dubai’de alışveriş merkezleri yalnızca alışveriş merkezi değiller. Bunlar her anlamıyla şehrin iklim kontrollü kamusal alanları. Dışarıda yürüyemediğiniz için bir yerden diğerine klimalı binaların, geçitlerin ve koridorların içinden ulaşırsınız. Avrupa şehirlerinde insanlar meydanlarda, parklarda ve kaldırımlarda buluşur. Dubai’de ise hayatın önemli bir kısmı alışveriş merkezlerinde geçer.

Fakat sabahın o absürt saatinde bütün mağazalar kapalıydı. Kilometrelerce uzanan koridorlarda güvenlik görevlileri, temizlikçiler ve bizim gibi ne yapacağını bilmeyen birkaç yolcu dışında kimse yoktu. Güvenlik görevlilerine yalvar yakar açık bir yer sorduk. Sonunda, sabah için börek çörek hazırlayan Filipinli çalışanların bulunduğu bir kahveciyi tarif ettiler.

Kahveciyi bulup koca birer kahve söyledik. Hayatımız kurtuldu.

Dubai’de mağazalarda, otellerde, restoranlarda, taksilerde ve şantiyelerde karşılaştığınız çalışanların büyük bölümü başka ülkelerden gelir. Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Filipinler, Nepal ve daha pek çok ülke… Şehrin görünen yüzünde Emirlik vatandaşları, çalışan yüzünde ise dünyanın dört bir yanından gelmiş göçmenler vardır.

Dubai’nin “vergisiz cennet” olarak anılması da bu çekim gücünün önemli nedenlerinden biri.

Bunun daha doğru ifadesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nde bireylerden gelir vergisi alınmaması. Ülkede yüzde 5 KDV, bazı ürünlerde özel tüketim vergileri ve şirketler için kurumlar vergisi bulunuyor; yani hiçbir verginin olmadığı bir yer değil. Yine de maaşından gelir vergisi kesilmeyen bir ülkede çalışmak, dünyanın pek çok yerinden gelen insanlar için önemli bir avantaj. BAE hükümetinin vergi sayfası da sistemi bu şekilde açıklıyor. Kusuruma bakmayın, can sıkıcı bir vergi uzmanı gibi konuşmaya başladım.

Kahvelerimizi içerken yavaş yavaş mağazaların ışıkları yanmaya başlamıştı. Dubai Mall uyanıyordu.

Dubai Mall alışveriş yapılacak bir binadan çok, kendi ekonomisi ve iklimi olan kapalı bir şehir.

Resmi bilgilerine göre içinde 1.200’den fazla mağaza ve 200’ün üzerinde yeme içme noktası var. Bununla da yetinmemişler; dev bir akvaryum, olimpik ölçülerde buz pateni pisti, sinemalar, çocuk eğlence alanları, yapay şelaleler ve hemen dışında müzikle hareket eden Dubai Fountain bulunuyor. Bir insanın çölde buz pateni yapması veya köpekbalıklarını seyretmesi için mantıklı bir neden olmayabilir. Dubai’nin cevabı basit: Yapabiliyorsak neden yapmayalım? Dubai Mall’un resmi tanıtımı, bu devasa yapının boyutlarını oldukça iyi özetliyor.

Bir süre dolaştıktan sonra Burj Khalifa’nın gözlem katlarına çıkmak için biletlerimizi aldık.

Burj Khalifa’yı beğenip beğenmemeniz ayrı bir tartışma konusu, ancak binanın mühendislik başarısını inkar etmek mümkün değil.

Süper hızlı asansör
Temel için kazı çalışmalarına 2004’te başlanmış, bina 4 Ocak 2010’da açılmış. Yerden sivri ucuna kadar 828 metre yüksekliğinde. Resmi bilgi föyünde 200 kat bulunduğu, bunların 160’ının kullanılabilir olduğu belirtiliyor. Yapımında 330 bin metreküp beton ve 39 bin ton çelik kullanılmış. Binayı Chicago merkezli Skidmore, Owings & Merrill tasarlamış. Tasarımın başındaki isim ise Adrian Smith - yok, yok, Iron Maiden’in gitaristi Adrian Smith değil!

Binanın planı yukarıdan bakıldığında Y harfine benziyor. Üç kanat yükseldikçe kademeli olarak geri çekiliyor. Bu şekil yalnızca estetik bir tasarım değil, dev yapının rüzgar karşısında dengede kalmasına da yardımcı oluyor. Gökdelen, çölde açan Hymenocallis isimli bir çiçekten ve İslam mimarisindeki geometrik desenlerden esinlenerek tasarlanmış.

Fakat benim ilgimi binanın yüksekliğinden çok, gündelik ihtiyaçların o yüksekliğe nasıl taşındığı çekiyor. Örneğin 150’nci katta sifonu çektiğinizde ne oluyor? Musluktan su nasıl geliyor? Bütün binanın tepesinden bodruma kadar kesintisiz bir boru mu uzanıyor? Alt kattaki tuvalette oturan adamın üzerine yukarıdan gelen her şey saatte 400 kilometreye yakın bir hızla mı düşüyor - vergi uzmanlığından fizik öğretmenliğine terfi ettim: v = √(2gh), g ≈ 10 m/s²?

Neyse ki mühendisler bu konuyu bana bırakmamış.

800 metrede...
Burj Khalifa’nın içinde elektrik dağıtım merkezlerini, su depolarını, pompaları ve havalandırma sistemlerini barındıran yedi adet çift kat yüksekliğinde mekanik bölüm var. Su, tek seferde 800 metre yukarı pompalanmıyor; farklı seviyelerdeki tanklar ve pompalar aracılığıyla kademeli olarak dağıtılıyor. Binanın su sistemi günde ortalama 946 bin litre su sağlıyor. Dubai’nin sıcak ve nemli havasında klimaların ürettiği yoğuşma suyu bile toplanıyor; yılda yaklaşık 15 milyon galon su geri kazanılarak çevredeki peyzajın sulanmasında kullanılıyor. Binanın resmi yapı ve tesisat bilgileri insanın “gökdelen” dediği şeyin aslında dikey bir şehir olduğunu gösteriyor.

Bu arada sürekli “Burj Khalifa” deyip duruyoruz. Oysa adı Türkçeleştirildiğinde karşımıza gayet tanıdık iki sözcük çıkıyor: “Burç Halife”. Basitçe “Halife Kulesi” demek. İnşaatı boyunca “Burj Dubai” diye bilinen yapı, açılışında dönemin BAE Devlet Başkanı Şeyh Halife bin Zayid el-Nehyan’ın onuruna yeniden adlandırılmış.

Asansöre bindik.

Asansör delicesine hızlıydı. Burj Khalifa’daki hızlı asansörlerden bazıları saniyede yaklaşık 10 metre yol alıyor. Başka bir deyişle, siz “Kulaklarım neden tıkandı?” diye düşünürken küçük bir apartman boyu yükselmiş oluyorsunuz. Duvarlardaki ışık ve görüntü gösterisini izlerken hareket ettiğinizi pek hissetmiyorsunuz; yalnızca kulaklarınız size yerden hızla uzaklaştığınızı haber veriyor.

Gözlem katına çıktığımızda Dubai ayaklarımızın altındaydı.

Yukarıdan bakınca şehir, mimarın masasındaki dev bir makete benziyordu. Gökdelenler, otoyollar ve kavşaklar cetvelle çizilmiş gibiydi. Çölün ortasında yükselen binalar, uzaktan birbirlerinden kopuk adalar gibi görünüyordu. Dubai’ye yerdeyken yönelttiğim “birbirinden bağımsız şeyleri yan yana koymuşlar” eleştirim, yukarıdan bakınca daha da belirginleşiyordu.

Ama manzara nefes kesiciydi.

Uzakta Palm Jumeirah’yı görebiliyorduk. Deniz doldurularak yapılmış, palmiye biçimindeki dev ada gökyüzünden çok daha kolay anlaşılıyor. Proje 2001’de başlatılmış. Basra Körfezi’ne yaklaşık beş kilometre uzanan ve 560 hektarlık bir alanı kaplayan ada; gövde, dallar ve bunları çevreleyen hilal biçimindeki dalgakırandan oluşuyor. Gövdesinde apartmanlar, oteller ve alışveriş alanları, dallarında özel villalar, dış hilalinde ise lüks tatil köyleri bulunuyor. Projeyi geliştiren Nakheel’in bilgilerine göre bugün yaklaşık 25 bin kişi burada yaşıyor.

Adayı denizden gelen dalgalara karşı koruyan hilal biçimindeki dalgakıran yaklaşık 11 kilometre uzunluğunda. Çöl kumu inşaata uygun olmadığı için ada, deniz tabanından çıkarılan kum ve milyonlarca ton kayayla oluşturulmuş. Yani Dubai yalnızca denizin üzerine ev yapmamış; önce evleri koyabileceği yeni bir kara parçası üretmiş. The View at the Palm’ın proje tarihçesi, işin mühendislik boyutunu ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Burj Khalifa’dan aşağı indik ve bir Uber çağırdık.

Aracın modeline ve rengine baktım ama plakasını kontrol etmedim. Tam o sırada aynı model ve renkte bir otomobil önümüzde durdu. Şoföre:

“Uber?” diye sordum.

“Yes” dedi.

Bindik.

Birkaç yüz metre gittikten sonra şoför dönüp:

“Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

“Sen bilmiyor musun?” dedim.

“Hayır.”

“Ama Uber olduğunu söyledin?”

“Uber sayılır. Sizi aynı fiyata götüreceğim.”

O anda yanlış arabaya bindiğimizi anladım. Bizim için gelen gerçek Uber şoförü muhtemelen hala buluşma noktasında bizi arıyordu. Kendimi kötü hissettim ama artık ilk çağırdığım aracı iptal etmek zorundaydım.

Şoföre ne kadar istediğini sordum. Bana Uber’de görünen fiyatın yaklaşık iki katını söyledi.

“Neden?”

“Bu rahat bir taksi.”

Sanki çağırdığımız Uber bizi deveyle götürecekti.

“Kenara çek, iniyoruz” dedim.

Adam bir anda şaşırdı.

“Ama… Neden?”

“Kenara çek.”

“Tamam, tamam. Uber fiyatına götürürüm.”

Dubai’de paranın satın alabildiği her şeyi görmüştük. Belli ki biraz yüzsüzlük de doğru pazarlıkla indirimli alınabiliyordu.

Havaalanına döndüğümüzde bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Geliş terminali mütevazıydı tamam ancak gidiş salonu çok daha kötü durumdaydı. Binlerce yolcuya karşılık oturulabilecek yalnızca sınırlı sayıda sandalye vardı. Klima yetersizdi. Telefon şarj etmek için yerde duran, bütün prizleri dolu derme çatma bir uzatma kablosunun etrafında insanlar toplanmıştı. Ağır bir koku geliyordu. Bazı yolcular çıplak ayakla oturuyor, bazıları yere uzanıyordu. Kalabalığın içinde uzun süre bakışlara maruz kalmak da bizi rahatsız etmişti.

Beni asıl öfkelendiren oradaki insanların kim olduğu veya nasıl giyindiği değildi. Milyarlarca dolarlık bir havacılık ve turizm düzeninin, o insanlara oturacak sandalye, çalışır klima ve telefonlarını şarj edecek priz sağlayamamasıydı. Birkaç kilometre ötede dünyanın en yüksek binasını, buz pistini ve dev akvaryumu yapabiliyorsunuz ama havaalanındaki yolcuya temel ihtiyaçlarını sunamıyorsunuz.

Dubai ile Sharjah arasındaki tezat, bütün gün gördüklerimizi özetliyordu.

Bir tarafta mermer, gökdelen, yapay ada ve dünyanın en büyükleri… Diğer tarafta yerdeki uzatma kablosunun başında priz sırası bekleyen yüzlerce insan.

Üç saat kadar bu ortamda bekledikten sonra nihayet Kuala Lumpur’a gidecek Air Arabia uçağına bindik. Air Arabia, Sharjah’yı ana üslerinden biri olarak kullanan düşük maliyetli bir havayolu. Şirketin kendi bilgilerine göre buradan Orta Doğu, Afrika, Avrupa ve Asya’daki çok sayıda noktaya uçuyor.

Pegasus’tan sonra başka bir düşük maliyetli havayoluna binmek bende doğal olarak travma sonrası stres bozukluğu yaratmıştı. Uçağa yaklaşırken dar koltukları, olmayan yemekleri ve yeni bagaj sürprizlerini düşünüyordum.

Fakat Air Arabia bizi şaşırtacaktı.

Dubai geride kalırken şehir hakkındaki fikrim değişmemişti. Hala rüküş, hala ruhsuz, hala birbiriyle yarışan dev projelerin tesadüfi toplamı gibi görünüyordu.

Ama hakkını teslim etmek gerekiyor.

Paranın satın alabildiği şeyler arasında Dubai’den daha etkileyici çok az yer var.

4 Eylül 2026 Cuma

On Beş Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

On Altı Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

Asya’ya gitmek beni her zaman heyecanlandırır. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı, emin değilim. Belki alıştığım dünyanın dışında kalması, belki Avrupa’da kolay kolay karşılaşamayacağınız dinlerin, yemeklerin ve yaşam biçimlerinin aynı sokakta birbirine karışması… Belki de Asya’nın, insanın başına ne geleceğini kestiremediği bir yer olması.

Sonuncusu, bu yolculuk açısından özellikle doğru çıktı.

Singapur
Raffles Hotel, The Long Bar'da
Singapore Sling içerken
Asya’ya en son on beş yıl önce gitmiştim. Aradan geçen zamanda dünya değişti, ben değiştim, Asya çok daha hızlı değişti. Bir zamanlar Batılı turistlerin “egzotik ve ucuz” diye anlattığı kıta, bugün ekonomisiyle, teknolojisiyle, dev şehirleriyle ve giderek büyüyen özgüveniyle dünyanın ağırlık merkezlerinden biri haline geldi. Avrupa yaşlanıp kendi içinde ne yapacağını düşünürken Asya, bütün gürültüsü ve karmaşasıyla geleceğe doğru koşuyor.

Gerçi “Asya” deyip geçmek de büyük haksızlık. Tayland ile Güney Kore’nin, Çin ile Singapur’un veya Malezya ile Endonezya’nın aynı kültüre ait olduğunu söylemek, İsviçre ile Sicilya’yı aynı yer saymaya benzer. Ben bugüne kadar Tayland, Singapur, Hong Kong, Güney Kore ve Çin’i görmüştüm. Her ülkede farklı bir dünyayla karşılaşmış, her seferinde de bildiğimi sandığım bazı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kalmıştım.

Yine de önceki seyahatlerimden zihnimde kalan bazı ortak izlenimler vardı. Örneğin, karşılaştığım insanların önemli bir bölümü doğrudan “hayır” demeyi sevmiyordu. Söylediğinize katılmasalar bile gülümsüyor, başlarını sallıyor, insanı her konuda anlaşmış olduğu yanılgısına sürüklüyorlardı. Bazen söylediklerinizi anlamadıklarında da tekrar etmenizi istemiyor, yine gülümseyip başlarını sallıyorlardı. Siz konuşmanın başarıyla sonuçlandığını düşünüp oradan ayrılıyor, yarım saat sonra hiçbir şeyin anlaşılmadığını fark ediyordunuz.

Singapur’da bayağı posh bir et restoranındaydık. Garson kıza siparişimi verirken, “Bacım, domatese alerjim var, n’olur koymasınlar.” dedim.

“Okey, mister.” dedi.

Aradan yirmi dakika geçti, kız steakimi getirdi.

“No tomato, mister.”

Etin üzerinde bir domates yığını vardı.

“But there are tomatoes on my steak!” dedim.

“Yes, no tomato.” diye teyit etti.

Domateslere öylece bakakaldım, gülsem mi, ağlasam mı bilemedim.

Çin
Çin Seddi
Batı kültürünün doğrudanlığına alışmış biri için bu durum zaman zaman fazlasıyla can sıkıcı olabiliyor. Ancak dürüst olmak gerekirse, bizim açık sözlülük dediğimiz şeyin de dünyanın başka yerlerinde kabalık olarak algılanabileceğini kabul etmek gerekiyor. Kültürel farklılıkların en zor tarafı, karşı tarafın davranışlarını kendi kurallarımıza göre değerlendirmemiz. Ben bunu teorik olarak gayet iyi biliyorum. Pratikte ise kahvemi yarım saat beklediğimde bütün kültürel anlayışım bir anda buharlaşıyor.

Bir süre sonra, size söylenenleri sorgulamadan kabul etmemeyi öğreniyorsunuz. Bunun bazen tuhaf sonuçları oluyor.

Hong Kong’da koca bir otelin 70’inci katında falandık. Gecenin bir köründe Jelena beni sarsarak uyandırdı:

“Kalk Bugi, yangın var!”

“Ne yangını, bre žena?” diye kalktım. Çişim gelmişti, tuvalete gittim. Jelena arkamdan, “Böyle zamanda tuvalete mi gidilir?” diye bağrınıyordu.

Biraz kendime gelince dikkat kesildim. Cayır cayır alarm zilleri çalıyordu.

Geri döndüğümde gülmekten kendimi alamadım. Jelena tiptop giyinmiş, Bangkok’tan aldığı Jimmy Choo çizmelerini koyduğu çantayı da eline almış, tahliyeye hazır durumda bekliyordu.

“Dur hele” dedim. “bunların alarmına öyle hemen icabet edilmez.”

Telefonu alıp resepsiyonu aradım. Görevliye, “Alarm çalıyor; gerçekten yangın mı var?” diye sordum.

“Hayır, yangın yok. Yanlışlıkla çaldı.” dedi.

Yatağa dönüp uykumuza devam ettik. Bu arada binlerce kişi patır patır yangın merdiveninden aşağı koşuşturuyordu.

Tayland-Bangkok
Jelena'nın Hong Kong'da
kullandığı tahliye kıyafeti
Asya’daki bazı yerlerde biçimin içeriğin önüne geçtiğini düşünmüşümdür. Her şeyin bir töreni, bir prosedürü ve doğru kabul edilen bir görüntüsü vardır; fakat o şeyin gerçekten işe yarayıp yaramadığı bazen ikinci planda kalır. Bir formu doldurmanız gerekir ama form anlaşılmazdır. Bir sıra oluşturulur ama kimse o sıraya uymaz. Bir hizmet büyük bir nezaketle sunulur ama bir türlü gelmez. İnsanlar size gülümser ama o gülümsemenin arkasında ne düşündüklerini anlamanız mümkün değildir.

Elbette bütün bunlar benim sınırlı deneyimlerimden kalan izlenimler. Milyarlarca insanı ve onlarca ülkeyi tek bir torbaya koyup “Asyalılar şöyledir” demek hem yanlış hem de gülünç olur. Zaten bu seyahatte karşılaşacağımız Malezyalılar, özellikle de Kuala Lumpur’dakiler, daha ilk günden bazı önyargılarımızı paramparça edecekti.

Asya’nın yemekleri ise başlı başına bir macera.

Avrupa veya Amerika’daki “Asya restoranlarında” yediğiniz yemeklerle, yemeğin doğduğu ülkedeki hali her zaman birbirine benzemiyor. Batı’daki restoranlar tarifleri yerel damak tadına göre değiştiriyor. Baharatı azaltıyor, sosu koyulaştırıyor, tanınmayacak malzemeleri menüden çıkarıyor. Sonra siz gerçek yemeği görünce şaşırıyorsunuz.

Bazı insanlar önlerine gelen şeyin içinde ne olduğunu sormamayı tercih ediyor. Bu, kimi zaman çok akıllıca bir yaklaşım. Fazla merak, iştahın düşmanıdır. Ne yediğinizi öğrenmeden önce tadına bakarsanız çok sevebileceğiniz bir şeyi, içindekileri öğrendikten sonra ağzınıza bile sürmeyebilirsiniz. Üstelik damak alıştıktan sonra Asya mutfakları gerçekten olağanüstüdür. İyi pişirilmiş Japon eti, Malezya yemekleri, Endonezya baharatları ve sokakta karşınıza çıkan küçük restoranlar, seyahatin en güzel anılarından bazılarını yaratabilir.

Benim açımdan en büyük sorun şaraptır. Asya’nın birçok yerinde iyi şarap bulmak kolay değildir; bulduğunuz şarap da bazen ya kötü saklanmış ya gereğinden fazla soğutulmuş ya da insana üzüm bağını satın alıyormuş hissi verecek kadar pahalıdır. Neyse ki Japonların sakesi var. İnsan gerektiğinde uyum sağlamayı bilmeli.

Singapore
Bir Budist Tapınağı
Asya’ya duyduğum ilginin bir diğer nedeni dinleridir. Budizm, Hinduizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük, Avrupa’da büyümüş birinin alıştığı düşünce sistemlerinden çok farklı dünyalar açar. Tapınaklar, wat’lar ve stupalar yalnızca ibadet yerleri değildir; insanın zaman, ölüm, doğa ve evrenle ilişkisine dair bambaşka anlayışların mimariye dönüşmüş halidir. Avrupa’daki büyük katedraller insana Tanrı’nın kudretini hissettirir. Asya’daki bazı tapınaklarsa sanki insanla görünmeyen dünya arasındaki sınırı inceltir.

Eski seyahatlerden daha dün olmuş gibi hatırladığım tuhaf görüntüler de var. Çin’de insanların boğazlarını büyük bir kararlılıkla temizledikten sonra sokağa tükürmeleri, Seul Havalimanı’nda gördüğümü hatırladığım tükürme kapları… Aradan yıllar geçtiği için hafızam bazı ayrıntıları büyütmüş veya birbirine karıştırmış olabilir. Ancak Asya’nın bana her zaman, alıştığım davranış kurallarının geçici olduğunu hatırlattığı kesin.

Tayland-Bangkok
Bir Budist Stupası
Bu kez Asya’ya gitme fikrinin arkasındaki asıl güç 🐝Mezzy🐝’ydi. Malezyalı bir YouTuber’ı takip ediyor ve onun yaşadığı ülkeyi görmek istiyordu. Çocukların dünyayı tanıma biçimleri bizimkinden farklı. Biz bir ülkeyi tarih kitaplarından, filmlerden veya gazetelerden merak ederdik. Onlar bir insanı ekranda izliyor, onun yediği yemekleri, gittiği alışveriş merkezlerini, kullandığı kelimeleri görüyor ve bir süre sonra o uzak ülkeyle kişisel bir bağ kuruyorlar.

🐝Mezzy🐝 Malezya’yı görmek istiyorsa görecektik.

Fakat biz basit bir Zürih–Kuala Lumpur uçuşuyla yetinecek kadar aklı başında insanlar değildik.

Araya Dubai’yi, Bali’yi ve Doha’yı sıkıştırarak normal bir insanın tek veya iki uçuşla tamamlayacağı yolculuğu küçük çaplı bir dayanıklılık testine çevirdik. Seyahat boyunca tam on bir kez havaalanına girecek, çıkacak, aktarma yapacak veya pasaport kuyruğunda bekleyecektik.

Bugün geriye bakınca bu programı hazırlayan kişiyle ciddi biçimde konuşmak istiyorum. Ne yazık ki o kişi ben şahsım olmakta.

Yolculuğun ilk etabı otobüsle başladı. Ardından trene binip Zürih Havalimanı’na gittik. Uçağın kalkmasına birkaç saat vardı. Havaalanlarında beklerken yapılabilecek şeylerin sayısı sınırlıdır: mağazalara bakabilir, gereksiz derecede pahalı bir şeyler yiyebilir veya içebilirsiniz. Ben üçüncü seçeneği değerlendirdim. Uçağa bindiğimizde henüz Asya’ya doğru havalanmamıştık ama ben seyahatin havasına yeterince girmiş, hatta pratik olarak sarhoş olmuştum.

İlk uçuşumuz Pegasus’la Zürih’ten İstanbul’a, Sabiha Gökçen Havalimanı’naydı. Sabiha Gökçen benim hafızamda hiçbir zaman huzurla özdeşleşmiş bir yer değildir. Oraya her gelişimde kendimi, aynı anda taşınmaya karar vermiş birkaç milyon insanın ortasında kalmış gibi hissederim.

Bir sonraki uçuşumuz eski terminalden kalkacaktı. Bina kalabalık, sıcak ve havasızdı. Doğru dürüst yiyecek veya içecek alabileceğimiz yalnızca iki büfe vardı. Jelena, nereden çıktıysa, Adana kebap aşermeye başlamıştı. Ne yazık ki bu acayip yerde kebap mebap bulmak imkansızdı. Biz de kebabı bırakıp yenilebilir bir sandviç aramaya başladık. Onu bile zar zor bulduk.

Terminalde beklerken 🐝Mezzy🐝, duvardaki dev Atatürk fotoğrafını gördü ve kim olduğunu sordu.

Benim için yolculuğun en güzel anlarından biri daha Asya’ya varmadan orada yaşandı. Ona Atatürk’ün yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmadığını; bir asker, devlet adamı ve devrimci olarak yıkılmış bir imparatorluğun ardından yepyeni bir ülkenin kurulmasına öncülük ettiğini anlattım. Eğitimden hukuka, kadınların toplumsal konumundan yazı devrimine kadar Türkiye’yi modern dünyaya yaklaştırmak için gerçekleştirdiği değişikliklerden söz ettim.

Ona, Atatürk’ün bana göre bütün zamanların en büyük liderlerinden biri olduğunu söyledim. Bu elbette nesnel bir ölçüm değil, sadece benim düşüncem. Ama bazı fikirlerinizi çocuklara aktarırken tarafsız bir ansiklopedi gibi davranmanız da gerekmiyor. Ne düşündüğünüzü söyler, neden öyle düşündüğünüzü anlatırsınız.

🐝Mezzy🐝 büyük bir ilgiyle dinledi. Ben de bundan büyük mutluluk duydum. İnsanın kendi çocuğuyla tarihten konuşması, üstelik onun gerçekten merak ettiğini görmesi, bir seyahatte karşılaşılabilecek en değerli anlardan biri. Havasız terminali, kötü sandviçi ve yaklaşan işkenceyi birkaç dakikalığına unuttum.

Pegasus kısa süre sonra gerçek hayata dönmemizi sağladı.

Kabin valizlerimizin izin verilen ölçüleri birkaç santimetre aştığı gerekçesiyle bizden yaklaşık 150 euro istediler. “Birkaç santimetre” dediğim gerçekten birkaç santimetreydi. Aynı görevlinin kısa süre sonra bir sanduka büyüklüğünde bir valizin kabine girmesine izin verdiğini gördüm. Demek ki sorun valizin büyüklüğü değil, valizin Pegasus çalışanıyla kurduğu kişisel ilişkiydi.

Uçakta menünün yarısı yoktu. Koltuklar rahatsızdı. Servis düzensizdi. Yolculuğun bu kısmı, havayolu taşımacılığından çok havada gerçekleştirilen toplu bir sabır deneyi gibiydi.

Yetmezmiş gibi yaşlı bir İngiliz kadınla papaz olduk. Bizi, kendisini ‘itip kakmakla’ suçladı. Kadını bilerek itip kakmamıştık. Fakat kalabalık kabinde herkes birbirinin kişisel alanına istemeden giriyordu. Zaten Pegasus uçağında kişisel alan, menüde bulunmayan ürünlerden biriydi.

Bir süre sonra uyumayı başardım. Uykum çok uzun sürmedi. Arkamızdaki sırada oturan genç bir çift beni uyandırıp horladığımı söyledi. Muhtemelen ilişkilerinin başlarındaydılar. İnsanların yeni bir ilişkiye başladıklarında birbirlerine ne kadar medeni, cesur ve ilkeli olduklarını gösterme çabaları vardır. Herhalde beni uyandırarak toplumsal bir sorunu çözmüş oldular.

Horladığım doğruydu. Ancak uçakta horlayan tek kişi ben değildim. Kabinin yarısı motor sesiyle rekabet halindeydi. Yine de tartışmayı büyütmedim. Dubai’de geçireceğimiz zaman zaten sınırlıydı, bu sürenin bir bölümünü Birleşik Arap Emirlikleri polisinin misafiri olarak geçirmek istemiyordum. Medeni bir insan gibi özür diledim, arkama döndüm ve içimden hiç medeni olmayan şeyler söyledim.

Böylece, daha ilk gerçek durağımıza varmadan otobüse ve trene binmiş, birkaç havaalanı görmüş, sarhoş olmuş, kötü sandviç yemiş, Atatürk’ü anlatmış, valizler için 150 euro ödemiş, yaşlı bir İngiliz kadınla tartışmış ve horladığım için uykumdan uyandırılmıştım.

Asya seyahatimiz henüz başlamamıştı.

Fakat ben şimdiden eve dönmek için kaç uçuş gerektiğini hesaplamaya başlamıştım.

18 Ağustos 2026 Salı

Dalmaçya Kıyıları

Arabayı kiralamaya gitmek kolaydı da, geri bırakmak biraz çileli oldu. Bunun biraz komik, biraz saçma bir sebebi var. Dubrovnik’te benzinci bulmak bir mesele sevgili arkadaşlar. Arabayı bırakıp, depoyu doldur, kredi kartımıza ekle dedik, sert bir “Ne, ne, ne!” cevabı aldık. Ne yapalım, geri şehre dönüp Google Maps'ten bir benzinci bulmaya çalıştık ama nafile. Tek yön yollar, girilmesi için özel izin gerektiren bölgeler ve sabırsız Hırvat sürücüler yüzünden en az bir saat dolandıktan sonra bir benzinci bulduk. Depoyu doldurduktan sonra arabayı Hotel Rixos’a bıraktık.

Bir taksi bulup, eski şehre doğru yola koyulduk. Jelena Sırpça konuştuğunda, elbette aksanından Sırp olduğunu anlıyorlardı, yine de taksici nezaketen “Nerelisin?” diye sordu. Jelena “Niş” deyince, şoför “Nişka Banja, topla voda” diye Niş’ten, bizdeki oyun havası ayarında bir şarkıyı söylemeye başladı. Hep beraber güldük. Bu şarkıyı düğünümüzde de çalmışlardı. Mevzusu vardır yani!

Kendimize arka sokaklarda, taş duvarları, tahta masalarıyla oldukça cazibeli bir Hırvat restoranı bulduk. Mükemmel Hırvat şarapları eşliğinde Jelena ile baş başa bir akşam yemeği yedik. Bu “baş başa” ifadesini birkaç kez tekrarlayacağım, lütfen bunu hafife almayın sevgili arkadaşlar. Son on bir yıldır çok fazla beceremediğimiz bir şey bu!

Ertesi günü denize ayırmaya karar vermiştik
Ertesi günü denize ayırmaya karar vermiştik. Ne de olsa Adriyatik'e kadar gelmiş, ama henüz Adriyatik'i gerçekten yaşamamıştık.

Sabah erkenden limana gidip bir önceki gün ayarladığımız tekne turuna katıldık. Bu turu da ben İngilizce konuşarak ayarlamıştım. Tur operatörü Marija ben de anlayayım diye Hırvatça’dan İngilizceye dönmüş, iş İngilizceye dökülünce de Jelena tembellik edip, organizasyonu bana yıkmıştı.

Tekne limandan ayrılırken Dubrovnik surları yavaş yavaş arkamızda küçülmeye başladı.

Şehre denizden bakınca insan buranın niçin yüzyıllar boyunca ele geçirilmesinin bu denli zor olduğunu daha iyi anlıyor. Kayalıkların üzerine kurulmuş surlar, yukarıdan bakıldığında bile insana güven veriyor.

Rotamız Dubrovnik'in hemen kuzeybatısındaki Elafiti Adaları'ydı.

İlk durağımız Koločep oldu. Sonra adını ilk kez duyduğum küçük bir adaya uğradık. Herhalde Šipan adasıydı. Günün son adası ise Lopud oldu.

Adriyatik'e uzaktan bakınca insan bu adaların rastgele denize serpilmiş kayalar olduğunu düşünüyor. Oysa her birinin yüzlerce, hatta binlerce yıllık bir öyküsü var.

Ara sokaklarda bir Hırvat Restoranı

Bildiğiniz üzere Hırvatistan’ın bu bölgesine Dalmaçya derler. Dubrovnik de işte bu tarihi Dalmaçya kıyılarının en güzel şehirlerinden biri.

Dalmaçya denince benim kuşağımın aklına ilk gelen şey elbette 101 Dalmaçyalı oluyor. Bir itiraf: Çocukken Dalmaçya'nın gerçekten bir yer olduğunu değil, sadece Disney'in uydurduğu bir isim olduğunu zannederdim. Meğer o siyah benekli köpekler isimlerini tam da bu kıyılardan alıyormuş.

Dalmaçya kıyıları tarih boyunca Adriyatik'in en önemli deniz yollarından biri olmuş. Antik Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler, Osmanlılar... Hepsi bir dönem bu kıyılardan geçmiş. Bu adalar da kimi zaman korsanlardan saklanan gemilere sığınak, kimi zaman tüccarların uğrak limanı, kimi zaman da Dubrovnik Cumhuriyeti'nin denizdeki ileri karakolları olmuş.

Bugün ise aynı adalara bambaşka bir amaçla gidiyoruz. Eskiden gemiler burada güvenli bir liman arıyordu; şimdi biz güzel bir plaj, serin bir deniz ve birkaç saatlik huzur arıyoruz. Tarih değişiyor ama insanlar hâlâ aynı koylara sığınıyor.

Koločep, Elafiti Adaları'nın en küçük yerleşim adalarından biri. En ilginç özelliği ise motorlu taşıt bulunmaması. Arabalar yok. Otobüs yok. Sadece dar patikalar, taş evler ve çam ağaçları…

İnsan daha tekneden iner inmez şehrin gürültüsünü geride bıraktığını hissediyor. Burada zaman dünyanın gerisine göre biraz daha yavaş akıyor.

İkinci durağımız ise Šipan adası oldu. Tekneden bakınca bile Dalmaçya kıyılarının neden bu kadar meşhur olduğu anlaşılıyor. Turkuaz deniz. Çam ormanları. Bembeyaz kayalıklar. Küçük balıkçı iskeleleri. Bütün manzara sanki biri fazla uğraşmadan ama çok zevkli bir şekilde resmetmiş gibi duruyor.

Lopud ise günün en hareketli durağıydı. Bugün plajlarıyla tanınsa da, 15. ve 16. yüzyıllarda Dubrovnik Cumhuriyeti'nin önemli denizcilik merkezlerinden biriymiş. O dönemde burada onlarca gemi sahibi aile yaşıyor ve deniz ticaretinden büyük servetler kazanıyormuş. Bugün ise o zenginlikten geriye taş konaklar, eski kiliseler ve manastırlar kalmış.

Lopud'un en meşhur yeri ise hiç şüphesiz Šunj Plajı. Adriyatik kıyılarında kum plajı bulmak çok kolay değil. Çoğu yerde çakıl taşları hakim. Šunj ise ince kumu sayesinde özellikle ailelerin gözdesi olmuş.

Bu adalar bana İtalya’daki Como gölünü hatırlattı. Orada da bol bol yeşilliklerin arasındaki köyler, göl kıyısındaki restoranlar, bir de tabii ki fazladan George Clooney var. Bu köylerin birinden, üzerinde Melissa yazan bir melek almıştık. Bir yıl sonra da Melissa geldi. O melek hala 🐝Mezzy🐝’nin baş ucunda asılıdır.

Dubrovnik'e dönerken kıyıya uzun uzun baktım. Dalmaçya kıyılarının güzelliği tek bir şehirden kaynaklanmıyor. Asıl güzellik, bütün kıyı boyunca devam eden o uyumda. Bir tarafta kayalıklar, bir tarafta çam ağaçları ve aralarına serpilmiş küçük kasabalar. Onların önünde ise onlarca ada.

İnsan haritaya bakınca bunların neden bu kadar önemli olduğunu tam anlayamıyor. Ama denizin üzerinde ilerlerken cevap kendiliğinden geliyor.

Akşam Dubrovnik'e döndüğümüzde şehir bu kez bize ilk günkü kadar yabancı gelmiyordu. Aynı sokaklardan bir kez daha yürüdük, aynı taşlara bastık, ilk gün turist gibi baktığımız yerleri bu kez biraz daha tanıdık bir gözle seyrettik. Sanırım bir şehri gerçekten sevmeye başladığınız an tam da bu oluyor. Artık nerede olduğunuzu öğrenmeye çalışmıyorsunuz, orada olmaktan keyif alıyorsunuz.

Bir marketten güzel bir Hırvat şarabı ile birkaç Hırvat peyniri alıp otele döndük. Akşamı da karımla baş başa geçirdik.

Dubrovnik’teki son günümüz Ürdün’de çölde geçirdiğimiz günlerden daha sıcaktı. Bir kaç kez cengaverlik yapıp, balık limanına, surlara gitmeye falan kalktık ama ikimiz de nefes nefese, sıcaktan sırık sıklam olup, hemen vaz geçtik.

Yine ara sokaklarda bir restoran bulup, bahçesine kamp kurduk. Sabah erken olmasına rağmen ben kendime bir şarap söyledim, Jelena da bir meyve suyu. Ancak anlamadığım bir sebepten Jelena siparişini İngilizce vermişti. Olasılıkla istemsiz olarak benim arkamdan konuştuğu için.

Garson siparişimizi getirdiği anda Jelena da kardeşi Milan’la telefonda konuşuyordu. Garson önce bir şaşırdı, kulağıma eğilip, “Madam hangi dilde konuşuyor?” diye sordu. Ben “Sırpça” deyince “Sırbistandan mısınız?” diye sordu. “Yok dedim, ben Türküm, karım Sırp”. Bu kez “Sırbistan’ın neresinden?” diye sordu, ben de şakayla “A be Niş be” dedim.

A be Niş be
Garson sevincinden dört köşe “Ben de Nişliyim” dedi. Milan’la konuşması biten Jelena ile başladılar Sırpça kaynatmaya. Sonra `İngilizce’ye döndüler, hep beraber Niş anılarımızı paylaştık. Bir sonraki şarap kadehim bayağı dolu geldi!

Dubrovnik’te son durağımız Hard Rock Cafe oldu. Son Hırvat şarabımı da burada içtim.

Bizi havaalanına götürecek otobüsün durağını sora sora bulduk. Her sorduğumuz kişi bize “Yüz metre ilerde” diyor, yüz metre yürüdükten sonra bir kez daha soruyor, yine “Yüz metre ilerde” cevabını alıyorduk. Bu ölüm yürüyüşü neyse ki son buldu ve kendimizi klimalı otobüse zor attık.

Havaalanında Jelena belki Hz. İsa’yı görürüm diye bir sağa sola bakındı ama St. Peter herhalde ona “Daha vaktin var” dedi ve göremedi.

EasyJet ile yine bir sorun yaşamadan Basel’a ulaştık. İki buçuk saat sonra da evimizdeydik.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Mostar, Počitelj ve Trebinje...

Dubrovnik'te geçirdiğimiz güzel günün ardından ertesi sabah erkenden Hotel Rixos’a gidip, bir araba kiraladık. Bize bir BMW X1 verdiler. X1 modelini ilk kez kullanıyorduk. Çok konforlu ve hızlı bir araba. Jelena da, ben de çok memnun kaldık.

BMW kiraladığımızın altını özellikle çiziyorum. Çünkü birkaç yıl önce buralara geldiğimde hurda bir Peugeot ile geziyordum ve o araba yüzünden başıma gelmedik iş kalmamıştı. Dağlarda kurda kuşa yem oluyordum. Bu kez "Nyet" dedim. "Ağız tadıyla kullanabileceğimiz bir araba yoksa gitmiyorum."

Dubrovnik ve Mostar’ın arası haritaya baktığınızda çok kısa görünüyor. Ancak Balkanlar'da yolculuk etmek hiçbir zaman sadece bir yerden başka bir yere gitmek olmuyor. Yolun kendisi de en az varacağınız şehir kadar hikaye anlatıyor.

Dubrovnik'ten ayrıldıktan kısa süre sonra sınıra ulaşmıştık. Aynı sınır kapısından önceki kez geçtiğimde Hırvatistan’dan ayrılıp, hangi ülkeye girdiğimi öğrenmek için sınırdaki polise “Burası ne sınırı?” diye sormuş, hayatımı kurtaran cevabı almıştım. "Hırvatistan sınırı." Neyse ki biraz ilerdeki pasaport kontrolünde buranın Bosna sınırı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu kez tecrübelerime dayanarak Jelena’ya “Burası Bosna sınırı” dedim.

Mostar Çarşısı
Adriyatik kıyıları arkamızda kalmaya başlamıştı. Yol yavaş yavaş dağların arasına giriyor, manzara değişiyor ama güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyordu. Birkaç kilometre önce denizin mavisini seyrederken, şimdi taş dağların ve yemyeşil vadilerin arasından ilerliyorduk.

Bosna sınırını geçtikten sonra insan ilk bakışta büyük bir değişiklik hissetmiyor. Aynı coğrafya, benzer insanlar, benzer diller... Ama içerilere doğru ilerledikçe atmosfer yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Çan kuleleri yerlerini minarelere bırakıyor, kahvenin kokusu değişiyor. Çarşılardaki bakırcılar, taş evler, küçük camiler... İnsan farkına varmadan Osmanlı'nın izlerini fark etmeye başlıyor.

Mostar'a yaklaştıkça trafik biraz yoğunlaşmıştı. Arabayı park edip, şehrin merkezine doğru yürürken önce dükkanlar, kafeler ve hediyelik eşya satan küçük mağazalar karşımıza çıktı.

Açık konuşayım, Mostar benim için en az köprüsü kadar Boşnak böreğiyle de önemliydi. Hatta dürüst olmak gerekirse, o an börek köprünün biraz önüne bile geçmişti. Çarşıdaki ilk börekçiye girdik. Jelena da, ben de kendimize börek ve cevapcici söyledik. Patlayana kadar yedik.

Çarşıya girdiğinizde köprüyü hemen göremiyorsunuz. Birkaç dar sokaktan geçiyor, çarşının içine karışıyorsunuz. Sonra bir köşeyi dönüyorsunuz…

Ve bir anda Mostar Köprüsü bütün ihtişamıyla karşınızda duruyor.

Stari Most
Fotoğraflarını yüzlerce kez görmüş, videolarını binlerce kez izlemiştim.

Ama bazı eserler vardır ki, ne kadar fotoğrafını görürseniz görün, ilk karşılaşmanız yine de insanı etkiler. Mostar Köprüsü benim için tam da öyle oldu.

İlk düşündüğüm şey güzelliği değil, cesaretiydi. Beş yüz yıl önce kim bu koca yapıyı o günün koşullarıyla nasıl hesapladı, nasıl inşa etti?

Kanuni, nehir geçişini kolaylaştırmak için “Buraya bir köprü yapıla!” diye buyurmuş. Yapım görevi, Mimar Sinan'ın yetiştirdiği mimarlardan Mimar Hayreddin'e verilmiş. Rivayete göre Hayreddin, köprü çökerse idam edileceğini düşündüğü için iskeleler sökülmeden önce günlerce uyuyamamış. Doğru mudur, bilinmez.

Sonra da köprünün iki ucuna birer Deli Dumrul koyup, geçenlerden para almaya başlamışlar.

Türk olduğum için Mostar Köprüsü'nü biraz sahiplenmem beklenebilir. Ama köprünün önünde durunca insanın aklına milliyet değil, mühendislik geliyor. Beş yüz yıl önce bilgisayar yok, hesap makinesi yok, modern malzemeler yok... Buna rağmen bugün bile zarafetiyle insanı hayran bırakan bir eser ortaya çıkarmışlar.

Ne yazık ki köprünün hikayesi sadece inşa edilmesinden ibaret değil.

1993 yılında Bosna Savaşı sırasında Hırvat Savunma Konseyi'nin topçu ateşi sonucu köprü yıkılmış. Düşünsenize, beş yüz yıldan fazla ayakta kalan bir eser birkaç saat içinde Neretva'nın sularına gömülmüş.

Bugün gördüğümüz köprü ise aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş hali. Belki de bu yüzden insana sadece güzel değil, biraz da hüzünlü geliyor.

Sonuçta köprüler insanları birbirine bağlamak için yapılır. Yıkıldıklarında ise sadece taşlar değil, insanlar arasındaki bağlar da zarar görüyor.

Mostar'ın en ilginç geleneklerinden biri ise köprüden atlayan dalgıçlar.

Yaklaşık yirmi dört metre yükseklikten buz gibi Neretva Nehri'ne atlıyorlar. Ama hemen değil. Önce turistler toplanıyor, fotoğraflar çekiliyor, şapkaya para atılıyor. Kalabalık büyüyor. Dalgıç yukarıda bekliyor. Tam "Herhalde vazgeçti." derken… Kendini boşluğa bırakıyor.

Birkaç saniye sonra buz gibi suyun içinden çıkıp kıyıya yüzüyor.

Ben mi? Valla yemez. Bana bütün Mostar'ı verseler yine de atlamam.

Mostar'da dikkatimi çeken bir başka şey ise Türk turist sayısı oldu.

Dalgıçlardan biri iki kadının önünde kendini yırtıyordu “You are pathetic! You said you would pay, now you don’t” yani “Bu yaptığın aptalca. Para vereceğim dedin, vermiyorsun”. Kadınlardan biri cevap verdi “Ay ben niye para verecekmişim? Devlet ödesin bunların parasını”. Bacım Türk. Hem de bayağı dini bütün Türklerden.

Yine bir Türk cengaver, karısı mı, sevgilisi mi, yanındaki kadının köprü arkada, fotoğrafını çekerken bağrınıyordu “Ört lan, bacakların gözüküyor”

Çarşıda dolaşırken zaman zaman Türkçe konuşmayan birine rastlamak zorlaşıyordu. Hemen herkes Türk’tü. Kadınların çoğu hediyelik ıvır-zıvırın peşinde bir dükkandan diğerine koşuşturuyor, erkekler de onları beklerken sigaralarını içiyordu.

Bu Türk işgalinin sebeplerini tahmin etmek zor değil.

Bosna-Hersek Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Osmanlı mirası her yerde hissediliyor, camiler, ezan sesi, Türk kahvesi, helal yemek bulma kolaylığı… Özellikle muhafazakar Türk turist için Mostar, yabancı bir ülkeden çok tanıdık bir şehir gibi hissettiriyor. Hatta bazı lokantalarda garson size Türkçe hitap edince insan bir an menüye bakıyor. "Yanlışlıkla Eminönü’ne mı geldik?" diye düşünmeden edemiyor.

Mostar'dan ayrılırken köprüye son bir kez daha baktım.

Beş yüz yıldır insanları birbirine bağlamak için orada duruyor. Bazen yıkılıyor, sonra yeniden yapılıyor.

Belki de güzel köprülerin kaderi budur.

İnsanlara sadece karşı kıyıya geçmeyi değil, yeniden bir araya gelmenin de mümkün olduğunu hatırlatırlar.

Mostar'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Počitelj'e çevirdik.

Počitelj
Eğer Mostar Bosna'nın en hareketli tarihi şehriyse, Počitelj tam tersi. Sanki biri beş yüz yıl önce zamanı durdurmuş da, şehir o günden beri kimseyi rahatsız etmeden olduğu yerde bekliyormuş gibi.

Dar taş sokaklar, Osmanlı evleri, küçük camisi ve tepedeki kalesiyle tam bir açık hava müzesi. Sırplar böyle köylere “Etno-Selo/Ethno-Village” diyorlar.

Počitelj’de turist var ama Mostar'daki kalabalığın yanında yok denecek kadar az. Arabayı park edip sokaklarda ağır ağır dolaştık. Arada bir birkaç turist geçiyor, sonra şehir yeniden kendi sessizliğine dönüyordu.

Počitelj bana eski Anadolu kasabalarını hatırlattı. Belki de bu yüzden kendimi yabancı hissetmedim. İnsan bazen bin kilometre uzakta olmasına rağmen tanıdık bir yerde yürüdüğünü hissediyor.

Günün son durağı ise Trebinje oldu.

Jelena'nın annesi Milica yıllarca bize burayı anlatmış, "Mutlaka görün." demişti. Her seferinde "Bir dahaki gelişimizde." diye ertelemiştik.

Sonra...

Bir gün, ansızın Milica’yı kaybettik, bir dahaki gelişe demenin bir önemi kalmadı.

Şehir merkezindeki meşhur Hotel Platani'ye oturduk. Milica'nın anısına birer rakija söyledik.

Hotel Platani'ye oturduk
Trebinje, Mostar'ın hareketliliğinden sonra insana iyi geliyor. Daha sakin, daha yavaş, daha günlük bir şehir. Bosna-Hersek’in Republica Srpska, yani Sırp bölgesinde. O yüzden Mostar kadar Osmanlı havası alamıyorsunuz. Bu kentte turistten çok kendi insanlarının yaşadığı hissediliyor.

Akşam Dubrovnik'e doğru yola çıktığımızda bir gün içinde üç farklı şehir gezmiştik.

Mostar...

Počitelj...

Trebinje...

Üçü birbirine birkaç kilometre uzaklıkta. Ama her biri bambaşka bir ruh taşıyor. Bosna-Hersek'ten ayrılırken aklımda en çok köprü kalmıştı.

Ama kalbimde… galiba fazlaca Trebinje vardı.

Akşam güneşi dağların arkasında kaybolurken yeniden Dubrovnik yolundaydık. Gün boyunca yüzlerce fotoğraf çekmiştim. Bosna-Hersek'ten yanımda fotoğraflardan çok hislerle ayrıldım. Galiba güzel yolculukların insana bıraktığı en kalıcı hatıra da bu oluyor.

7 Ağustos 2026 Cuma

Dubrovnik

Adriyatik'in üzerinden alçalmaya başladığımızda ilk dikkatimi çeken şey denizin rengiydi. Açıkçası fotoğraflarda gördüğümüz o klasik kartpostallardan çok da farklı görünmüyordu, aynı mavi, aynı berraklık. Sahil boyunca dizili kıvrım kıvrım koylar ve kıyının hemen yakınına dizili güzelim adalar.

Ancak uçak piste yaklaştıkça kırmızı kiremitli evler, çıplak kayalıklar ve masmavi deniz aynı kareye sığmaya başlayınca insan bunun sıradan bir Akdeniz şehri olmadığını hissediyor.

Dubrovnik gerçekten nevi şahsına münhasır bir şehir sevgili arkadaşlar.

Birkaç yıl önce Bosna’dan kiraladığım külüstür bir araba ile Dubrovnik’e gelip, birkaç saat geçirmiştim. Mostar yakınlarına gelip, Mostar yerine Dubrovnik’e gitmeye karar verdikten sonra, yolda kaybolup, istemeden en kısa değil, en çaresiz yolu seçerek sahil boyunca bu güzelim manzarayı ağzım açık izlemiştim. Zaman zaman arabayı kenara çekip bir-iki fotoğraf çekmiş, ama çoğunlukla güneş batımının o güzelim renklerinin tadını çıkarmıştım.

Zaten bu yüzden değil miydi ki yeniden buralara gelmiştim?

Dubrovnik Surları
Hırvatistan gerçekten çok güzel bir ülke sevgili arkadaşlar. Burada görecek, keşfedilecek çok şey var.

Dubrovnik Havaalanı oldukça küçük ama son derece düzenli. Birkaç gün için geldiğimizden öyle denkimiz, valizimiz, sandığımız yoktu. Ufacık çantamızı uçakta, baş üstü dolaplara bile koymamış, koltukta aramıza sıkıştırmıştık. Uçaktan çıktığımız gibi kendimizi havaalanının dışında bulduk.

Daha kapının önünde Jelena tabelalardan birine bakıp gülümsedi. "Ne oldu?" diye sordum, “Dönüşte belki Hz. İsa’yı görürüz” diye gülmeye devam etti. Anlamadığımı görünce devam etti:

“Hırvatistan’da havaalanına ‘Zračna luka’ derler” dedi, “Yani ‘Semavi Kapı’!”

Ben de ister istemez güldüm. Düşününce daha iyi anladım. Gerçekten de Sırbistan’da havaalanına ‘Aerodrom’ derler.

İşte eski Yugoslavya'yı Jelena ile gezmenin en güzel taraflarından biri bu. Ben bir tabela görüyorum, o bana o tabelanın arkasındaki dili, kültürü anlatıyor. Aynı yemeği yiyoruz, o bana çocukken annesinin o yemeği nasıl hazırladığını anlatıyor.

Bazen ikimizi de gülümseten kültürel benzerlikler buluyoruz. Örneğin Bosna’da popüler bir isim olan ‘Şaban’, eski Yugoslavya’da da bizdeki gibi şaşkın, sarsak birini hatırlatıyor. Ahlak düzeyini biraz düşürmek pahasına ‘siktir’ sözcüğü de her iki dilde aynı anlamda kullanılıyor.

Kısacası aynı sokakta yürüyoruz ama aslında iki farklı Dubrovnik görüyoruz.

Belki de bu yüzden aynı geziyi yapıp eve iki farklı hikayeyle dönüyoruz.

Sırpça ve Hırvatça birbirine o kadar yakın ki insanlar rahatlıkla anlaşabiliyor. Ama bazen tek bir kelime bile yıllar içinde yollarının ne kadar farklılaştığını göstermeye yetiyor. Hırvatçanın bence en görünür farklılıklarından biri Latin alfabesiyle yazılması. Sırbistan'da Latin alfabesi günlük hayatta çok yaygın olsa da resmi alfabe Kiril. Kiril alfabesi aynı zamanda birçok Sırp için kültürel kimliğin önemli bir parçası ve bunu tabelalarda, resmi yazışmalarda, hatta günlük hayatta sık sık görüyorsunuz.

Şehir merkezine doğru giderken ilk hissettiğim şey Dubrovnik'in düşündüğümden çok daha Batılı olduğu oldu. Sonuçta Balkanlardaydık ama sanki aynı zamanda biraz İtalya’da, biraz Malta’daydık. Bazen biraz da Avusturya'da.

Bunun sebebini anlamak çok uzun sürmedi.

Dubrovnik, yüzyıllar boyunca Ragusa Cumhuriyeti adıyla yaşamış bağımsız bir şehir devleti. Deniz ticareti sayesinde zenginleşmiş, Akdeniz'in önemli limanlarından biri haline gelmiş. Ragusalılar Osmanlı ile savaşmak yerine çok daha pragmatik bir yol seçmişler. Yıllık haraç ödeyerek Osmanlı hakimiyetini tanımış, karşılığında ticari ve siyasi özerkliklerini büyük ölçüde korumuşlar. Osmanlı da, “Param geliyor, ticaret dönüyor, bundan kelli Ragusalılarla uğraşılmaya!” demiş.

Belki de o pragmatik siyasetin de payıyla Dubrovnik yüzyıllar boyunca bağımsız karakterini koruyabilmiş. Bugün gördüğümüz şehir elbette tarihi boyunca depremler, yangınlar ve savaşlar geçirmiş ama surların içindeki Ragusa'nın karakteri son derece güçlü bir biçimde günümüze kadar korunabilmiş.

Otele eşyalarımızı bırakır bırakmaz kendimizi eski şehrin taş sokaklarına attık.

İlk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu. Aslında binlerce turist vardı; restoranlar, kafeler doluydu. Ama şehir bağırmıyordu.

Dubrovnik Sokakları
Daracık sokaklarda yürürken insan sürekli yukarı bakıyor. Bir yanda çamaşırlar asılı, diğer yanda üç yüz yıllık taş evler. Birkaç adım sonra küçük bir meydan, sonra yine merdivenler, sonra yine taş.

Dubrovnik'in güzelliği kendi başlarına ünlenmiş birkaç binadan değil, bütünün yarattığı atmosferden geliyor.

Merkezi bu kadar cazip bir şehirle daha önce hiç karşılaşmamıştım. Ana caddede değil de bir Orta Çağ filminin setinde yürüyormuşuz gibiydi. Aynı taşın tonlarına bürünmüş binalar, cilalanmış gibi parlayan zemin, sağa sola açılan daracık sokaklar... Kendimi tekrarlamak pahasına, gerçekten hayret verici bir güzellik.

Hayatımda Game of Thrones'un tek bir bölümünü bile izlemedim. Muhtemelen Dubrovnik'e gelip bunu söyleyen nadir turistlerden biriyim. Çünkü şehir resmen Game of Thrones ile yaşıyor.

Her köşe başında bir rehber elinde tabletle "Bu sahne burada çekildi." diye anlatıyor. Dükkanların vitrinlerinde demir tahtlar, ejderhalar, taçlar.

Diziyi izleyenler için Dubrovnik adeta kutsal bir hac merkezi olmuş.

Ben ise insanların neden bu kadar heyecanlandığını anlamaya çalışan turist rolündeydim.

Eski şehrin dışında dünya markalarının da içinde olduğu çok sayıda, deniz tatili odaklı oteller var. Ancak biz eski şehrin merkezinde, biraz tarihi, biraz kültürel bir otel seçtik. Yarım milenyum yaşında, gerçekten güzel bir apartman otel. Taş duvarlı bir yatak odamız, yine zevkle döşenmiş bir oturma odamız vardı. Bir de hiç kullanmayacağımız bir mutfak.

Hırvatistan Katolik kimliği çok güçlü bir ülke. Dubrovnik de bundan fazlasıyla nasibini almış. Eski şehirde neredeyse her köşede karşınıza bir kilise, hatta bazen bir katedral çıkıyor.

Bir ara Jelena küçük bir kiliseye girmek istedi. Ben de peşinden girdim. İçeride uzun uzun dolaştıktan sonra bahçedeki birçok kilisede görebileceğiniz küçük bir mağazaya girdi ve elinde küçük bir ikonla çıktı. Açıkçası biraz şaşırdım. İkon geleneği daha çok Ortodoks dünyasıyla özdeşleşmiştir. Katolik kiliselerinde de elbette ikonlar vardır ama Ortodoks inancındaki kadar merkezi bir yer tutmazlar.

Jelena gülümsedi. "Beğendim."

Zaten bazen en mantıklı açıklama budur.

Yemek konusunda ise Dubrovnik beni iki farklı duygu arasında bıraktı.

Bir taraftan gerçekten çok kaliteli restoranlar var. Etler, tatlılar, ben yiyemesem de deniz ürünleri… Hepsi gayet başarılı.

Diğer taraftan ise insan zaman zaman kendini Avrupa'nın herhangi bir turistik şehrinde hissediyor. Pizza, burger, madem Avrupadayız, makarna yerine pasta…

Elbette bunları bulacaksınız, burada çok sorun yok. Ancak benim için Balkan mutfağı cevapcici, burek, pljeskavica demek.

Neyse ki biraz ara sokaklara girince bu Balkan lezzetlerini bulmak zor olmuyor.

Hırvat şarapları ise bir içim su.

Hırvat şaraplarıyla ilk kez Niş’te tanışmıştım. Bana bir bardak Dingaç ikram ettiler. O sıralarda Niş’te ağzımın tadına uygun şarap bulmakta güçlük çekiyordum. Sırp arkadaşlar bana habire Vranac’ı tavsiye ediyor, Vranac kötü bir şarap olmasa da öyle başımı döndürmüyordu. Elbette sonraları Prokupac gibi tam benlik şarapları keşfetmiş olsam da, ilk günlerdeki Vranac teröründen sonra Dingaç gerçekten dünyamı aydınlatmıştı.

Dubrovnik’te birkaç kez Dingaç içtim elbette ancak bir şişesinin fiyatı iyi bir Margaux’dan pahalı olduğu için istediğim kadar tadamadım.

Hard Rock Cafe Dubrovnik
Diğer Hırvat şaraplarını da bol bol denedikten sonra Hırvatistan’ın bir şarap ülkesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Dubrovnik'te genelde fiyatlar üzerinde kısa süreli bir kimlik bunalımı yaşadım. Bir ara hesabı görünce içimden "Herhalde yanlışlıkla Yugoslav Dinarı yazmışlar." diye geçirdim. Sonra fark ettim ki hayır...

Euro'ydu.

Hırvatistan eskisi kadar ucuz değil. Hatta bazı yerlerde insan kendini İsviçre'den ayrılmamış gibi hissediyor.

Buna karşılık söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var. Yollar mükemmel, trafik işaretleri, yön tabelaları son derece anlaşılır. Kartla ödeme neredeyse her yerde mümkün. Turist olarak hayatınızı kolaylaştıran ne varsa düşünmüşler.

Gün boyunca birkaç kez 🐝Mezzy🐝’yi aradık. Belgrad’taki arkadaşı Nera’yı dayısının evine davet etmiş. İki arkadaş Niş’te parti yapıyorlardı. 🐝Mezzy🐝 bizle kısa ve net konuşuyordu:

“Her şey yolunda, hiçbir problem yok, şimdi bırakın da Nera’yla oynayalım…”

Akşam üzeri surların üzerinden Adriyatik'e bakarken günün nasıl geçtiğini anlamadım.

Belki de güzel şehirlerin ortak özelliği budur. İnsana sürekli bir şey göstermeye çalışmazlar.

Sadece yürürsünüz. Ve zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz.

Ertesi sabah erkenden yola çıkacaktık. Rotamız bu kez Bosna-Hersek’ti. Ama Mostar…

O bambaşka bir hikaye.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Dubrovnik'e Doğru

Çoğu gezimizi aylar öncesinden planlar, uçak biletlerini alır, otelleri seçer, görülecek yerlerin bir listesini hazırlarız. Özellikle burada, İsviçre’de birçok tanıdığımız daha gitmeden üçüncü gün öğlen ne yiyeceklerini bile planlar.

Ancak Dubrovnik seyahatimiz öyle olmadı.

İşin aslı Temmuz ayı için plan çok farklıydı. Jelena, 🐝Mezzy🐝 ile birlikte Sırbistan'a gidecekti. Ancak işlerimizde beklenmedik bir gelişme yaşandı ve Jelena'nın benle birlikte İsviçre'de kalması gerekti. İnsanın kendi işini yapmasının güzel tarafları olduğu kadar böyle sürprizleri de oluyor. Bazen bütün planları tek bir yoğun hafta sonu değiştirebiliyor.

🐝Mezzy🐝 Niş'te
Her neyse, bu yeni gelişme bize iki seçenek bıraktı. Ya 🐝Mezzy🐝 de bizle birlikte İsviçre’de kalacak, ya da on yaşındaki kızımız tek başına yolculuğa çıkacaktı. Daha da ilginci, ikinci seçeneği 🐝Mezzy🐝’ye anlattığımızda, aramızdaki en rahatı yine Mezzy oldu. Biz "Acaba korkar mı?", "Son anda vazgeçer mi?" diye düşünürken sevgili kızımın aklı bambaşka yerdeydi. Çünkü yolculuktan önce halletmemiz gereken çok önemli bir işi vardı. Cebinde nakit parayla dolaşmasını istemediğimden 🐝Mezzy🐝’ye ilk banka hesabını açtıracak, banka kartı ile hesabındaki parayı kullanmasını sağlayacaktık.

Hesabı açtırırken içim bir tuhaf oldu. Daha dün bisikletine düşmeden binmeye çalışıyordu, şimdi benle, "Kartın günlük limiti ne olsun?" diye pazarlık ediyor. Aslında, kart benim değil, doğrudan kızımın. Üzerinde de kocaman "Melissa Nezahat Nalci" yazıyor. Evet, günlük limiti sadece yirmi Frank. Atla deve değil tabii ama mesele limit değil. O kart artık onun. Bir babayı duygulandıran anlar hep böyle beklenmedik yerlerden geliyor.

Swiss'in refakatsiz çocuk prosedürü gerçekten çok pratik. Her şeyi telefonda hallettik. Görevli son derece profesyoneldi ama belli ki her ihtimali tek tek değerlendiriyordu.

"Daha önce hiç uçağa bindi mi?"

"Birkaç kez."

"Birkaç derken?"

“Üç kıta. Avrupa, Amerika ve Asya."

Adam kısa bir durakladı.

"Peki tek başına hiç seyahat etti mi?"

"Hayır."

"Korkar mı?"

🐝Mezzy🐝’ye bir kez daha sorduk.

"Niye korkayım?”

Görevli başka bir seçenek olduğunu söyledi.

"Yanına bir görevli otursun mu? Yol boyunca onla ilgilensin."

Mezzy'nin cevabı hiç düşünmeden geldi.

“Yok."

“Neden?"

"Rahat rahat iPad izlemek istiyorum.”

O anda anladım ki bizim endişelendiğimiz şeylerle çocukların endişelendiği şeyler bambaşka. Benim aklım yolculuğun tamamındaydı. 🐝Mezzy🐝’nin derdi ise uçakta rahat rahat iPad’ini izlemekti.

Konu orada kapandı.

Sonra hangi dilleri konuştuğunu sordular. "İngilizce ve Fransızca ana dili gibi." dedik. Bunu söylerken ister istemez gururlandım. Çünkü gerçekten öyle.

🐝Mezzy🐝’ye sorarsanız Almanca, Türkçe, Sırpça ve Latince de konuşuyor. Aslında çok da haksız sayılmaz. Almancası düşündüğümden çok daha iyi. Hatta okul notlarına bakılırsa matematikten sonra en başarılı dersi sayılır. Türkçede uzmanlık alanı hala "Baba". Sırpçada en sevdiği kelime “keks”, yani pasta. Latincede ise bütün kariyeri şimdilik "Ave" ile sınırlı. Ama teknik olarak bakarsanız... konuşuyor mu? Konuşuyor.

Beraber Zürih havaalanına ulaştık. Swiss, 🐝Mezzy🐝’nin boynuna kağıttan bir kese astı, içine de pasaportunu, boarding card’ını ve yalnız seyahat belgesini koydu.

🐝Mezzy🐝'nin boynuna bir kese astılar
Sağ olsunlar, sevgili kızımı kapıya kadar götürmeme izin verdiler. Güvenlikten geçebilmem için özel bir boarding pass hazırladılar. Sonrasında 🐝Mezzy🐝 işi devraldı. Kendi başına ekranlardan kapımızın numarasını buldu. İşaretlere bakarak bizi kapıya doğru götürmeye başladı. Güvenlikten geçtik ve pasaport kontrolüne ulaştık. 🐝Mezzy🐝 pasaportunu kendisi gösterdi, nereye gideceğini söyledi. Ben de pasaportumu gösterip, geçici olarak İsviçre’den çıktım, beraber kapıya gittik.

Ben ise özellikle hiçbir şeye karışmadım. Bakalım benden yardım istemeden nereye kadar gidecek diye merak ediyordum. Canım kızım, beni bir kez bile mahcup etmedi.

Uçuşa vaktimiz vardı. Kapıdaki bara oturduk, sevgili kızımla bir şeyler yedik ve içtik, bu arada Niş’e indiğinde eğer tek başına pasaport kontrolünden geçmesi gerekirse, nereye gideceğini, hangi pasaportunu göstereceğini ve polisin sorularını nasıl yanıtlayacağını prova ettik.

Boarding başladığında sıraya girdik. Daha beş dakika geçmeden Melissa Nezahat Nalcı’nın kapıda görevlilerle temasa geçmesini isteyen bir anons duyduk. Sıradan çıkıp, görevlilere yaklaştığımızda orta yaşlı bir görevli kendini tanıtıp, 🐝Mezzy🐝’ye “Ben özel şoförünüzüm, sizi uçağa götüreceğim” dedi. Ben olsaydım... Yarım saat sırada bekle, valizini sürükleye sürükleye uçağa kadar yürü, sonra merdivenleri nefes nefese çık. Bu küçük maymun ise uçağa özel limuziniyle gidiyordu.


Görevli boarding card'ını okuttuktan sonra, dışarda bekleyen bir araca bindiler.

Doğru dürüst bir sarılıp, öpüp, iyi yolculuklar bile diyememiştim. Uzaktan “Seni çok seviyorum canım kızım” diye bağırdım. Gözümde bir-iki damla yaşla geri, check-in bölgesine döndüm. Her ihtimale karşı, uçak kalkana kadar havaalanında bekleyecektim.

İyi yolculuklar bile diyememiştim
Uçak havalandıktan sonra insanın içinde tuhaf bir boşluk oluyor. Akıl mantık size her şeyin yolunda olduğunu söylüyor. Uçağın nerede olduğunu uygulamadan görebiliyorsunuz. İniş saatini biliyorsunuz. Karşı tarafta Dayısı bekliyor. Eğer kaybolursa Niş Havaalanı’ndaki görevlilere neye benziyor, üzerinde hangi giysiler var hemen gösterebilsin diye bir fotoğrafını çekip, Milan’a göndermiştim. Her şeyi planlamıştık. Ama yine de insanın içindeki o küçük baba sesi susmuyor. "Acaba sıkıldı mı?", "Bir şey yedi mi?", "Pasaport kontrolünde bir sorun çıkar mı?"

Geri dönüş yolundayken telefon çaldı.

“İndim."

Hepsi bu.

Sanki mahallede arkadaşına gitmiş gibi.

O an fark ettim ki bütün stresi ben yapmıştım. 🐝Mezzy🐝'nin umurunda bile değildi.

Mezzy güvenli bir şekilde Niş'e ulaştıktan sonra biz de kalan işlerimizi toparladık. 🐝Mezzy🐝’nin dönmesine daha birkaç gün vardı. Son aylar hem Jelena, hem de benim için oldukça yorucu geçmişti. Restoran, yeni projeler, günlük koşturmaca, biraz da özel hayatın karmaşası derken farkında olmadan epey yıpranmıştık. Bir akşam birbirimize baktık.

"Hazır Mezzy yokken iki günlüğüne bir yerlere kaçalım mı?"

Mardin uzun zamandır aklımdaydı. Jelena'nın da Süryani kiliselerini görmesini hep istemiştim. Hz. İsa’nın konuştuğu dil olan Aramiceyi kitaplardan okumak başka, bugün hala o dilde yapılan bir ayini dinlemek bambaşka bir şey olmalıydı. Eski taş manastırlar, Ortodoks geleneği, Mezopotamya'nın o kendine has atmosferi... Tam onun seveceği bir gezi olacaktı.

Sonra oturup takvime baktık.

Üç gün.

Yol dahil.

Olmayacaktı.

Telefonu elime aldım. Booking uygulamasını açtım.

"Nereye gidelim?"

Bazen insan saatlerce araştırır, onlarca otel inceler, yüzlerce yorum okur. Bu kez öyle olmadı. Yaklaşık on dakika sonra Dubrovnik'te bir otelimiz vardı. Hayat bazen gerçekten bu kadar basit olabiliyor.

İşin komik tarafı, Jelena Dubrovnik'e benden daha az yabancı değildi. Eski Yugoslavya’nın bir parçası olmasına rağmen en son yaklaşık otuz beş yıl önce gelmiş. Ben ise üç yıl kadar önce Bosna gezim sırasında yarım günlüğüne sınırı geçip Dubrovnik'in havasını şöyle bir koklayıp geri dönmüştüm. Şimdi dönüp bakınca daha iyi anlıyorum ki yarım gün, Dubrovnik gibi bir şehir için ancak fragman sayılabilir.

Bu kez gerçekten şehri yaşayacaktık.

Tek bir endişem vardı.

EasyJet.

Çünkü EasyJet ile papaz olmuştuk.

Bizi uzun zamandır takip edenler Kopenhag maceramızı hatırlayacaktır. Hatırlamayanlar için, EasyJet bizi, tamamen kendi hatalarından kaynaklanan bir sebeple uçağa almamıştı. Biz de o günden beri hukuki mücadele veriyoruz. Dolayısıyla ilişkimiz biraz... mesafeli.

Seyahatten birkaç gün önce ChatGPT ile konuşurken bana verdiği tavsiyelerden biri hala aklımda.

"Be boringly Swiss at the gate."

Hayatım boyunca çok tavsiye aldım. "Daha az çalış.", "Daha çok uyu.", "Spor yap." Ama ilk defa yapay zekadan "Kapıda sıkıcı derecede İsviçreli ol." tavsiyesi alıyordum.

Biz de aynen öyle yaptık.

Valizleri birkaç kez ölçtük. Belgeleri tekrar tekrar kontrol ettik. Kapıya uçuştan iki saat önce geldik. Kimseyle tartışmadık. Kimseye espri yapmadık. Görevli ne dediyse yaptık. Kısacası hayatımda hiç olmadığım kadar İsviçreli davrandım.

Ve işe yaradı.

Hiçbir sorun yaşamadan uçağa bindik.

Dubrovnik'e doğru havalandık.

Kuala Lumpur: Önce Bürokrasi, Sonra Nezaket

Pegasus’un üzerimizde bıraktığı psikolojik hasardan sonra Air Arabia uçağına biraz tedirgin bindik. Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kual...