4 Eylül 2026 Cuma

On Beş Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

On Altı Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

Asya’ya gitmek beni her zaman heyecanlandırır. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı, emin değilim. Belki alıştığım dünyanın dışında kalması, belki Avrupa’da kolay kolay karşılaşamayacağınız dinlerin, yemeklerin ve yaşam biçimlerinin aynı sokakta birbirine karışması… Belki de Asya’nın, insanın başına ne geleceğini kestiremediği bir yer olması.

Sonuncusu, bu yolculuk açısından özellikle doğru çıktı.

Singapur
Raffles Hotel, The Long Bar'da
Singapore Sling içerken
Asya’ya en son on beş yıl önce gitmiştim. Aradan geçen zamanda dünya değişti, ben değiştim, Asya çok daha hızlı değişti. Bir zamanlar Batılı turistlerin “egzotik ve ucuz” diye anlattığı kıta, bugün ekonomisiyle, teknolojisiyle, dev şehirleriyle ve giderek büyüyen özgüveniyle dünyanın ağırlık merkezlerinden biri haline geldi. Avrupa yaşlanıp kendi içinde ne yapacağını düşünürken Asya, bütün gürültüsü ve karmaşasıyla geleceğe doğru koşuyor.

Gerçi “Asya” deyip geçmek de büyük haksızlık. Tayland ile Güney Kore’nin, Çin ile Singapur’un veya Malezya ile Endonezya’nın aynı kültüre ait olduğunu söylemek, İsviçre ile Sicilya’yı aynı yer saymaya benzer. Ben bugüne kadar Tayland, Singapur, Hong Kong, Güney Kore ve Çin’i görmüştüm. Her ülkede farklı bir dünyayla karşılaşmış, her seferinde de bildiğimi sandığım bazı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kalmıştım.

Yine de önceki seyahatlerimden zihnimde kalan bazı ortak izlenimler vardı. Örneğin, karşılaştığım insanların önemli bir bölümü doğrudan “hayır” demeyi sevmiyordu. Söylediğinize katılmasalar bile gülümsüyor, başlarını sallıyor, insanı her konuda anlaşmış olduğu yanılgısına sürüklüyorlardı. Bazen söylediklerinizi anlamadıklarında da tekrar etmenizi istemiyor, yine gülümseyip başlarını sallıyorlardı. Siz konuşmanın başarıyla sonuçlandığını düşünüp oradan ayrılıyor, yarım saat sonra hiçbir şeyin anlaşılmadığını fark ediyordunuz.

Singapur’da bayağı posh bir et restoranındaydık. Garson kıza siparişimi verirken, “Bacım, domatese alerjim var, n’olur koymasınlar.” dedim.

“Okey, mister.” dedi.

Aradan yirmi dakika geçti, kız steakimi getirdi.

“No tomato, mister.”

Etin üzerinde bir domates yığını vardı.

“But there are tomatoes on my steak!” dedim.

“Yes, no tomato.” diye teyit etti.

Domateslere öylece bakakaldım, gülsem mi, ağlasam mı bilemedim.

Çin
Çin Seddi
Batı kültürünün doğrudanlığına alışmış biri için bu durum zaman zaman fazlasıyla can sıkıcı olabiliyor. Ancak dürüst olmak gerekirse, bizim açık sözlülük dediğimiz şeyin de dünyanın başka yerlerinde kabalık olarak algılanabileceğini kabul etmek gerekiyor. Kültürel farklılıkların en zor tarafı, karşı tarafın davranışlarını kendi kurallarımıza göre değerlendirmemiz. Ben bunu teorik olarak gayet iyi biliyorum. Pratikte ise kahvemi yarım saat beklediğimde bütün kültürel anlayışım bir anda buharlaşıyor.

Bir süre sonra, size söylenenleri sorgulamadan kabul etmemeyi öğreniyorsunuz. Bunun bazen tuhaf sonuçları oluyor.

Hong Kong’da koca bir otelin 70’inci katında falandık. Gecenin bir köründe Jelena beni sarsarak uyandırdı:

“Kalk Bugi, yangın var!”

“Ne yangını, bre žena?” diye kalktım. Çişim gelmişti, tuvalete gittim. Jelena arkamdan, “Böyle zamanda tuvalete mi gidilir?” diye bağrınıyordu.

Biraz kendime gelince dikkat kesildim. Cayır cayır alarm zilleri çalıyordu.

Geri döndüğümde gülmekten kendimi alamadım. Jelena tiptop giyinmiş, Bangkok’tan aldığı Jimmy Choo çizmelerini koyduğu çantayı da eline almış, tahliyeye hazır durumda bekliyordu.

“Dur hele” dedim. “bunların alarmına öyle hemen icabet edilmez.”

Telefonu alıp resepsiyonu aradım. Görevliye, “Alarm çalıyor; gerçekten yangın mı var?” diye sordum.

“Hayır, yangın yok. Yanlışlıkla çaldı.” dedi.

Yatağa dönüp uykumuza devam ettik. Bu arada binlerce kişi patır patır yangın merdiveninden aşağı koşuşturuyordu.

Tayland-Bangkok
Jelena'nın Hong Kong'da
kullandığı tahliye kıyafeti
Asya’daki bazı yerlerde biçimin içeriğin önüne geçtiğini düşünmüşümdür. Her şeyin bir töreni, bir prosedürü ve doğru kabul edilen bir görüntüsü vardır; fakat o şeyin gerçekten işe yarayıp yaramadığı bazen ikinci planda kalır. Bir formu doldurmanız gerekir ama form anlaşılmazdır. Bir sıra oluşturulur ama kimse o sıraya uymaz. Bir hizmet büyük bir nezaketle sunulur ama bir türlü gelmez. İnsanlar size gülümser ama o gülümsemenin arkasında ne düşündüklerini anlamanız mümkün değildir.

Elbette bütün bunlar benim sınırlı deneyimlerimden kalan izlenimler. Milyarlarca insanı ve onlarca ülkeyi tek bir torbaya koyup “Asyalılar şöyledir” demek hem yanlış hem de gülünç olur. Zaten bu seyahatte karşılaşacağımız Malezyalılar, özellikle de Kuala Lumpur’dakiler, daha ilk günden bazı önyargılarımızı paramparça edecekti.

Asya’nın yemekleri ise başlı başına bir macera.

Avrupa veya Amerika’daki “Asya restoranlarında” yediğiniz yemeklerle, yemeğin doğduğu ülkedeki hali her zaman birbirine benzemiyor. Batı’daki restoranlar tarifleri yerel damak tadına göre değiştiriyor. Baharatı azaltıyor, sosu koyulaştırıyor, tanınmayacak malzemeleri menüden çıkarıyor. Sonra siz gerçek yemeği görünce şaşırıyorsunuz.

Bazı insanlar önlerine gelen şeyin içinde ne olduğunu sormamayı tercih ediyor. Bu, kimi zaman çok akıllıca bir yaklaşım. Fazla merak, iştahın düşmanıdır. Ne yediğinizi öğrenmeden önce tadına bakarsanız çok sevebileceğiniz bir şeyi, içindekileri öğrendikten sonra ağzınıza bile sürmeyebilirsiniz. Üstelik damak alıştıktan sonra Asya mutfakları gerçekten olağanüstüdür. İyi pişirilmiş Japon eti, Malezya yemekleri, Endonezya baharatları ve sokakta karşınıza çıkan küçük restoranlar, seyahatin en güzel anılarından bazılarını yaratabilir.

Benim açımdan en büyük sorun şaraptır. Asya’nın birçok yerinde iyi şarap bulmak kolay değildir; bulduğunuz şarap da bazen ya kötü saklanmış ya gereğinden fazla soğutulmuş ya da insana üzüm bağını satın alıyormuş hissi verecek kadar pahalıdır. Neyse ki Japonların sakesi var. İnsan gerektiğinde uyum sağlamayı bilmeli.

Singapore
Bir Budist Tapınağı
Asya’ya duyduğum ilginin bir diğer nedeni dinleridir. Budizm, Hinduizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük, Avrupa’da büyümüş birinin alıştığı düşünce sistemlerinden çok farklı dünyalar açar. Tapınaklar, wat’lar ve stupalar yalnızca ibadet yerleri değildir; insanın zaman, ölüm, doğa ve evrenle ilişkisine dair bambaşka anlayışların mimariye dönüşmüş halidir. Avrupa’daki büyük katedraller insana Tanrı’nın kudretini hissettirir. Asya’daki bazı tapınaklarsa sanki insanla görünmeyen dünya arasındaki sınırı inceltir.

Eski seyahatlerden daha dün olmuş gibi hatırladığım tuhaf görüntüler de var. Çin’de insanların boğazlarını büyük bir kararlılıkla temizledikten sonra sokağa tükürmeleri, Seul Havalimanı’nda gördüğümü hatırladığım tükürme kapları… Aradan yıllar geçtiği için hafızam bazı ayrıntıları büyütmüş veya birbirine karıştırmış olabilir. Ancak Asya’nın bana her zaman, alıştığım davranış kurallarının geçici olduğunu hatırlattığı kesin.

Tayland-Bangkok
Bir Budist Stupası
Bu kez Asya’ya gitme fikrinin arkasındaki asıl güç 🐝Mezzy🐝’ydi. Malezyalı bir YouTuber’ı takip ediyor ve onun yaşadığı ülkeyi görmek istiyordu. Çocukların dünyayı tanıma biçimleri bizimkinden farklı. Biz bir ülkeyi tarih kitaplarından, filmlerden veya gazetelerden merak ederdik. Onlar bir insanı ekranda izliyor, onun yediği yemekleri, gittiği alışveriş merkezlerini, kullandığı kelimeleri görüyor ve bir süre sonra o uzak ülkeyle kişisel bir bağ kuruyorlar.

🐝Mezzy🐝 Malezya’yı görmek istiyorsa görecektik.

Fakat biz basit bir Zürih–Kuala Lumpur uçuşuyla yetinecek kadar aklı başında insanlar değildik.

Araya Dubai’yi, Bali’yi ve Doha’yı sıkıştırarak normal bir insanın tek veya iki uçuşla tamamlayacağı yolculuğu küçük çaplı bir dayanıklılık testine çevirdik. Seyahat boyunca tam on bir kez havaalanına girecek, çıkacak, aktarma yapacak veya pasaport kuyruğunda bekleyecektik.

Bugün geriye bakınca bu programı hazırlayan kişiyle ciddi biçimde konuşmak istiyorum. Ne yazık ki o kişi ben şahsım olmakta.

Yolculuğun ilk etabı otobüsle başladı. Ardından trene binip Zürih Havalimanı’na gittik. Uçağın kalkmasına birkaç saat vardı. Havaalanlarında beklerken yapılabilecek şeylerin sayısı sınırlıdır: mağazalara bakabilir, gereksiz derecede pahalı bir şeyler yiyebilir veya içebilirsiniz. Ben üçüncü seçeneği değerlendirdim. Uçağa bindiğimizde henüz Asya’ya doğru havalanmamıştık ama ben seyahatin havasına yeterince girmiş, hatta pratik olarak sarhoş olmuştum.

İlk uçuşumuz Pegasus’la Zürih’ten İstanbul’a, Sabiha Gökçen Havalimanı’naydı. Sabiha Gökçen benim hafızamda hiçbir zaman huzurla özdeşleşmiş bir yer değildir. Oraya her gelişimde kendimi, aynı anda taşınmaya karar vermiş birkaç milyon insanın ortasında kalmış gibi hissederim.

Bir sonraki uçuşumuz eski terminalden kalkacaktı. Bina kalabalık, sıcak ve havasızdı. Doğru dürüst yiyecek veya içecek alabileceğimiz yalnızca iki büfe vardı. Jelena, nereden çıktıysa, Adana kebap aşermeye başlamıştı. Ne yazık ki bu acayip yerde kebap mebap bulmak imkansızdı. Biz de kebabı bırakıp yenilebilir bir sandviç aramaya başladık. Onu bile zar zor bulduk.

Terminalde beklerken 🐝Mezzy🐝, duvardaki dev Atatürk fotoğrafını gördü ve kim olduğunu sordu.

Benim için yolculuğun en güzel anlarından biri daha Asya’ya varmadan orada yaşandı. Ona Atatürk’ün yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmadığını; bir asker, devlet adamı ve devrimci olarak yıkılmış bir imparatorluğun ardından yepyeni bir ülkenin kurulmasına öncülük ettiğini anlattım. Eğitimden hukuka, kadınların toplumsal konumundan yazı devrimine kadar Türkiye’yi modern dünyaya yaklaştırmak için gerçekleştirdiği değişikliklerden söz ettim.

Ona, Atatürk’ün bana göre bütün zamanların en büyük liderlerinden biri olduğunu söyledim. Bu elbette nesnel bir ölçüm değil, sadece benim düşüncem. Ama bazı fikirlerinizi çocuklara aktarırken tarafsız bir ansiklopedi gibi davranmanız da gerekmiyor. Ne düşündüğünüzü söyler, neden öyle düşündüğünüzü anlatırsınız.

🐝Mezzy🐝 büyük bir ilgiyle dinledi. Ben de bundan büyük mutluluk duydum. İnsanın kendi çocuğuyla tarihten konuşması, üstelik onun gerçekten merak ettiğini görmesi, bir seyahatte karşılaşılabilecek en değerli anlardan biri. Havasız terminali, kötü sandviçi ve yaklaşan işkenceyi birkaç dakikalığına unuttum.

Pegasus kısa süre sonra gerçek hayata dönmemizi sağladı.

Kabin valizlerimizin izin verilen ölçüleri birkaç santimetre aştığı gerekçesiyle bizden yaklaşık 150 euro istediler. “Birkaç santimetre” dediğim gerçekten birkaç santimetreydi. Aynı görevlinin kısa süre sonra bir sanduka büyüklüğünde bir valizin kabine girmesine izin verdiğini gördüm. Demek ki sorun valizin büyüklüğü değil, valizin Pegasus çalışanıyla kurduğu kişisel ilişkiydi.

Uçakta menünün yarısı yoktu. Koltuklar rahatsızdı. Servis düzensizdi. Yolculuğun bu kısmı, havayolu taşımacılığından çok havada gerçekleştirilen toplu bir sabır deneyi gibiydi.

Yetmezmiş gibi yaşlı bir İngiliz kadınla papaz olduk. Bizi, kendisini ‘itip kakmakla’ suçladı. Kadını bilerek itip kakmamıştık. Fakat kalabalık kabinde herkes birbirinin kişisel alanına istemeden giriyordu. Zaten Pegasus uçağında kişisel alan, menüde bulunmayan ürünlerden biriydi.

Bir süre sonra uyumayı başardım. Uykum çok uzun sürmedi. Arkamızdaki sırada oturan genç bir çift beni uyandırıp horladığımı söyledi. Muhtemelen ilişkilerinin başlarındaydılar. İnsanların yeni bir ilişkiye başladıklarında birbirlerine ne kadar medeni, cesur ve ilkeli olduklarını gösterme çabaları vardır. Herhalde beni uyandırarak toplumsal bir sorunu çözmüş oldular.

Horladığım doğruydu. Ancak uçakta horlayan tek kişi ben değildim. Kabinin yarısı motor sesiyle rekabet halindeydi. Yine de tartışmayı büyütmedim. Dubai’de geçireceğimiz zaman zaten sınırlıydı, bu sürenin bir bölümünü Birleşik Arap Emirlikleri polisinin misafiri olarak geçirmek istemiyordum. Medeni bir insan gibi özür diledim, arkama döndüm ve içimden hiç medeni olmayan şeyler söyledim.

Böylece, daha ilk gerçek durağımıza varmadan otobüse ve trene binmiş, birkaç havaalanı görmüş, sarhoş olmuş, kötü sandviç yemiş, Atatürk’ü anlatmış, valizler için 150 euro ödemiş, yaşlı bir İngiliz kadınla tartışmış ve horladığım için uykumdan uyandırılmıştım.

Asya seyahatimiz henüz başlamamıştı.

Fakat ben şimdiden eve dönmek için kaç uçuş gerektiğini hesaplamaya başlamıştım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

On Beş Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

On Altı Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk Asya’ya gitmek beni her zaman heyecanlandırır. Bunun mantıklı bir açıklaması v...