12 Nisan 2026 Pazar

Doğu Kıyısının Las Vegas'ı.... mı?

Herhalde hepimiz Las Vegas’ı biliriz. Işıltılı neonlar, temalı lüks oteller ve en önemlisi kumar, içki ve karı…

İşte bugünkü ziyaret noktamız olan Atlantic City de ABD’nin doğu kıyısının Las Vegas’ı sayılır.

Atlantic City
İşin doğrusu, Las Vegas’a batının Atlantic City’si dememiz gerekir. Çünkü Las Vegas daha kaktüsleriyle, çıngıraklı yılanlarıyla ıssız bir çölken Atlantic City bütün şatafatıyla kötü alışkanlıklarına düşkün ziyaretçilerini ağırlıyordu. Kıyıdaki Steel Pier yani Çelik İskele’ye “Ülkenin Gösteri Vitrini” ismi verilmişti. Zamanın parlak isimleri, Frank Sinatra, Duke Ellington, Louis Armstrong falan hep Atlantic City’de sahneye çıkarlardı.

Eminim herkes çocukken oynamıştır, Monopoly isimli bir masa oyunu vardı. Benim şahsen çok oynamışlığım vardır. Bu oyunun en pahalı mülklerinden biri Boardwalk isimli gayrimenkuldü - Türkçesi başka bir şeydi elbette, Kadıköy, Barbaros Bulvarı falan gibi, şimdi tam hatırlayamadım.

İşte Monopoly’deki Boardwalk karesi, Atlantic City’nin meşhur Boardwalk’ından esinlenmiştir.

Bu yol o kadar ünlüdür ki, hakkında şarkılar yazılmış, filmler çekilmiş, TV dizileri yapılmış. Bir yanı okyanus, diğer yanı neonlu, ışıklı oteller, insan bu geniş yolda yürürken ister istemez etkileniyor.

Under the Boardwalk isimli bir şarkı vardır. Bruce Willis bile cover’lamıştı.

Under the Boardwalk özel olarak Atlantic City için yazılmamış. Ama Atlantic City’nin üstüne cuk oturuyor. Çünkü boardwalk kültürü zaten başlı başına bir Amerikan numarası. Üstte ışıklar, dondurma, müzik, kikirdemeler. Altta rutubet, yorgun tahta, gizli öpüşmeler ve hafif bir çürüme hissi. Şarkı kağıt üstünde AC’ye ait olmayabilir, ama gördükten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki ruhen epey Atlantic City.

Boardwalk
İşin aslı, Boardwalk ihtişam ya da romantizm için tasarlanmamış. Otel sahiplerine sahilde yürüyenlerin içeri taşıdığı kumlardan gına gelince bu yolu yapmışlar.

Atlantic City, Absecon Adası üzerinde kurulmuş 19. yüzyıl sahil sayfiyelerinden biriydi.

Sonrasında demiryolu gelmiş. Demiryolu gelince de bir Red Kit öyküsü gibi, insanlar gelmiş, arkalarından da para akmaya başlamış. Philadelphia’dan ve Amerika’nın kuzeydoğusundaki diğer şehirlerden kıyıya ulaşmak kolaylaşınca Atlantic City hızla büyümüş, kısa süre içinde bir sahil kasabasından ciddi bir tatil merkezine dönüşmüş. Şehir, otelleri, iskeleleri, eğlence yerleri ve Steel Pier gibi cazibe noktalarıyla kısa sürede kalabalıkların akın ettiği bir sayfiye merkezi olmuş.

Alkol yasağı döneminde ise Atlantic City’nin şöhreti bambaşka bir yere oturmuş. Kent yolsuzluk, gece hayatı ve kaçak içkinin neredeyse su gibi aktığı bir yer haline gelmiş.

1913 ile 1941 arasında şehre hakim olan siyasi patron Nucky Johnson döneminde yerel yönetim ile organize suç tamamen iç içe geçmiş.

Bu Nucky Johnson enteresan biriymiş sevgili arkadaşlar. Adam prensipte gangstermiş, ama işlerini klasik gangsterler gibi yeraltında değil, bayağı aleni biçimde yürütüyormuş. Zaten şu lafı oldukça meşhur. “Bizde viski de var, şarap da var, kadın da var, şarkı da var, slot makineleri de.” Yani "Bizde herkes için bir şeyler var, sen yeter ki gel” diyor.

Bu arkadaş Ritz-Carlton otelinin dokuzuncu katındaki bir penthouse’ta yaşıyormuş, o yüzden lakabı “Czar of the Ritz” yani “Ritz’in Çarı” olmuş. Sokağa çıktığında yakasında bir karanfille gezermiş.

Johnson, Atlantic City’yi bir nevi günümüzün otellerindeki toplantı ve konferans merkezi olarak da kullanmış. Ancak konuklar CV’leri göz önüne alındığında, günümüzün CEO, CFO falan gibi yöneticilerinden biraz farklıymış. Rivayete göre Johnson yönetimindeki Atlantic City, Al Capone ve Bugs Moran gibi isimlerin de yer aldığı yeraltı dünyası toplantılarına ev sahipliği yapmış.

Onun döneminde Atlantic City, içki kaçakçılığı için önemli bir limana dönüşmüş. Hatta bir vakada kaçak içki çatışmasında bir kaçakçıyı öldüren dört Sahil Güvenlik görevlisi bile yerel savcının yönlendirmesiyle saldırı suçlamasıyla tutuklanmış.

Gözünü sevdiğimin Amerika’sı…

Nucky Johnson’un sonu da başlı başına bir ironi. Bunca yıl kenti fiilen yöneten adam, öyle filmlerdeki gibi kurşunlanarak ya da bir gece ansızın ortadan kaldırılarak değil, bildiğin vergi kaçakçılığından 1941’de mahkum olmuş ve dört yıl hapis yatmış. Sonu, bu bakımdan, Al Capone’unkine fazlasıyla benziyor.

Atlantic City öyküsünün bir sonraki kahramanı hiçbirimize yabancı değil. Kim bu derseniz, bizim Trump.

Trump şehrin kuruluşuna ve bir kumar merkezi olmasına çok katkıda bulunmamış, ancak Atlantic City Atlantic City olunca "Açılın, bu işi bilen ben şahsım geliyorum" deyip, dalmış şehre.

Hem de bayağı iddialı bir biçimde…

İnsanlık şatafat, debdebe, lüks nedir görsün misali, hemen faaliyete geçmiş.
🐝Mezzycik🐝 Atlantic Okyanusu Kıyısında

Üç ayrı büyük mülkü almış. Boardwalk üzerindeki Trump Plaza, marina tarafındaki Trump’s Castle/Trump Marina ve devasa Trump Taj Mahal. Bunlar sadece yatırım değil, şehrin siluetine soyadını kazıma girişiminin bir parçası olmuş.

Burada Taj Mahal oldukça özel bir yer tutuyor çünkü hem en büyük kibir gösterisi hem de en büyük finansal yarası bu devasa kompleks olmuş.

Trump, Atlantic City’de batmış, batmış çıkmış. En sonunda 2009 yılında yelkenleri suya indirmiş, şu meşhur Chapter 11 kapsamındaki iflas korumasına başvurmuş. İflas süreci ilerlerken, acı bir ironi, kontrollerini kaybettiği bu binaların harabeye dönmüş olmaları yüzünden, Trump, binaların üzerinde hala duran ismini kaldırmak için başvurmuş.

Trump’ın bir zamanlar en büyük gösteri mabedi olan Taj Mahal, bugün Hard Rock Hotel & Casino Atlantic City adıyla yaşıyor. Biz de akşamımızı bu mekanda geçirdik.

Hard Rock Hotel
Hard Rock Hotel gerçekten insanı etkileyen, ihtişamlı bir casino. Bizzat birkaç gün kaldığım Hard Rock Hotel Las Vegas'tan çok daha güzel.

Ancak tipik bir Amerika klasiği, mekanlar gerçekten göz alıcı, ihtişamlı, para dökülüp mükemmel hale getirilmiş olsalar da, içine koydukları garson, resepsiyonist gibi personelin kalitesi yerlerde sürünür. Ağızınız açık o şatafatı izleyip vay anasını dersiniz, ama sadece oturup bir kahve söyleyene kadar. Garson kılığında dünyadan habersiz cahil bir hıyar gelir, sinirinizi kaldırır. O akşam da aynısı oldu tabii. Sevgili arkadaşlarımızla oturup geçireceğimiz yarım saatlik güzel zamanın içine etti dangalak bir garson.

Bu konu hakkında edeceğim bir kaç kelam daha var ama yazının sonuna bırakalım. Sadece şu kadarını söyleyeyim, bu gelişimde Amerika'yı oldukça yıpranmış, alt yapısı eskimiş, insan ilişkileri fazlasıyla zayıflamış buldum.

Hard Rock Hotel'in muazzam bir müzik memorabilia koleksiyonu var. Hepsini tek tek inceledik. Okyanus soğuğuna rağmen Boardwalk'ta biraz yürüdük. 🐝Mezzycik🐝 kumsala bile çıktı, okyanus kıyısında yürüdü.

İkinci gecemizde jetlag yavaş yavaş vurmaya başlamıştı. Akşamımızı bir kadeh şarapla bitirip, eve döndük.

15 Şubat 2026 Pazar

Philadelphia - Şehrin Karekteri

Ben çocukken, ama gerçekten bacak kadarken, televizyonda Muhammed Ali’nin boks maçları yayınlanırdı. ABD’de yapılan bu maçlar saat farkı nedeniyle hep sabahın körüne denk gelir, bütün Türkiye ertesi gün uykusuz, Muhammed Ali’nin, Foreman’ı nasıl nakavt ettiğini konuşurdu.

24 Mart 1975’te, işte böyle bir maçta, Muhammed Ali Chuck Wepner isimli bir boksörle karşılaşıyordu.

Maçın tartışmasız favorisi, elbette ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali’ydi. Wepner, sadece sahne dolduran bir figüran gibi duruyordu.

Ancak dokuzuncu rauntta Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki, Ali bir anlığına kendini yerde buldu.

Görenler gözlerine inanamıyordu.

Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki
Ali, sonra ayağa kalktı ve maçı on beşinci rauntta teknik nakavtla kazandı, hatta yere düştüğünde “Wepner ayağıma bastı ve beni itti” falan dedi ama İngilizce deyişiyle “the damage was done”. Yani iş işten geçmişti. Wepner gibi gariban bir boksör, koca Muhammed Ali’yi devirmişti.

Bu maçı elbette sadece uykusuz Türkler izlemiyordu. Los Angeles’ta bir tiyatrodaki kapalı devre yayınında, daha henüz 28 yaşında bir genç de, bütün dünya ile birlikte Ali yere devrildiğinde aynı heyecanı yaşamıştı.

Sonradan düşündü, demek şan, şöhret ile birlikte gelen favorilik, her zaman başarıyı garantilemiyordu. Çalışan ve inanan bir boksör, rakibi ne kadar ünlü ve ne kadar favori olursa olsun, bir değişiklik yaratabiliyordu.

Akşam eve gittiğinde hemen işe koyuldu ve gariban boksörü, şanlı, şöhretli rakibi karşısında galibiyete taşıyan bir film senaryosu yazmaya başladı.

Bu senaryoyu film stüdyolarına götürdü, ancak bir şartı vardı. Filmde, başroldeki boksörü kendisi oynamak istiyordu. Başrol oynamasını kabul etmeyen, ya da fikri güzel bulsalar da senaryoyu daha deneyimli bir ekibin yazmasını isteyen stüdyolar senaryoyu reddetmişlerdi.

Sonunda prodüktörler Irwin Winkler ve Robert Chartoff, United Artists’in distribütörlüğüyle filmi çekmeyi kabul ettiler.

Başrolde de senaryonun yazarı Sylvester Stallone oynayacaktı.

Böylece çocukluğumun filmi Rocky doğmuş oldu.

Hatırlarsanız, Rocky filminde öykü Philadelphia’da geçer. Ancak film “Philadelphia’da geçen bir öykü” değil, Philadelphia, öykünün ta kendisi.

Philadelphia’nın klasik, mütevazı ama inatçı bir ruhu var. ABD’nin kuruluş mitleri burada doğmuş, zaten önceki yazılarda değinmiştik, Independence Hall, Liberty Bell, ama aynı şehir aynı anda mavi yakalı mahalleleri, sert mizahı, düz konuşan insanları, “kimse bize bir şey hediye etmedi” hissini de taşıyor.

Rocky’nin karakteri de tam buradan çıkıyor.

Kendini kanıtlamaya mecbur hisseden bir şehirle kendini kanıtlamaya mecbur bir adam.

Rocky’nin dünyası “parlak vitrinler” değil, küçük dükkanlar, dar sokaklar, sabahın ayazı, ucuz salonlar, kasaplar, manavlar… Philadelphia’yı o 70’lerin daha sert, daha yıpranmış haliyle bir çalışan şehir olarak gösteriyor. Bu da filmi romantik değil, fazlasıyla dürüst yapıyor.

Koşu sahnelerinin pazar, dükkanlar ve insanlarla South Philly tarafına girmesi, şunu anlatıyor: Rocky’nin antrenmanı “özel koç ve steril salon” değil. Adam şehrin içinde çalışıyor, şehir de ona direnç veriyor.

Rocky eşittir Philadelphia olunca, elbette şehirde birkaç Rocky noktası bulunuyor.

Sevgili kardeşim Ahmet'le
bir "Eye of the Tiger" anımız
Bunların en önemlisi Philadelphia Güzel Sanatlar müzesine tırmanan uzun merdivenlerin zirvesindeki Rocky heykeli. 

Bu merdivenler filmde sadece güzel bir koşu rotası değil, “aşağıda kimse değilsin, yukarıda ise bir anlığına biri oluyorsun” demenin bir sembolü. Ve o zirvede Rocky’nin kolları havadayken, sanki “ben kazandım” değil de “Philadelphia bugün kendini iyi hissetti” diyorsun, çünkü aynı noktada Philadelphia skyline’ının çok güzel bir görünümü var.

Son günlerde biraz fazla edebi oldum, farkındayım. Yaşıma verin artık 😜

Philadelphia’nın kendi ismiyle anılan, mükemmel bir sokak lezzeti vardır sevgili arkadaşlar. İsmi Philly Cheesesteak.

1991’de ilk kez New York’ta, Penn Station’da yemiştim bu cheesesteak’i. Hani bazı tatlar vardır, daha ilk lokmada beynine “tamam, ben buraya yerleşiyorum” diye mesaj yollar… Ben de aynen öyle olmuştum. Ortalık koşuşturma, tren anonsları, kalabalık, acele… Ben ise elimde sıcak ekmek, içinden taşan et ve erimiş peynirle, bir anlığına bütün şehri susturmuştum. Malum, midem çöp tenekesi gibi çalıştığından sokak yemeklerine zaafım vardır, o gün de Penn Station’ın ortasında “bu iş ciddi” diyerek deli gibi mutlu olmuştum. Şimdi yerinde yemek de bugüne denk gelince, öykü kendi kendini tamamladı.

Philadelphia Skyline
Philly’nin efsane sokak yemeği cheesesteak’in güzelliği gösterişsiz bir matematik olması. İnce dilim ya da kıyıma yakın doğranmış biftek sacın üstünde cızırdar, soğanla aynı yağın içinde kızarır, üstüne peynir konur ve birkaç saniye içinde her şey tek bir sıcak, tuzlu, yağlı mutluluğa dönüşür. Ekmek meselesi kritiktir. Klasik olan uzun, yumuşak ama dışı hafif kabuklu bir roll, içi eti ve peyniri tutacak kadar süngerimsi, yoksa iki ısırıkta dağılır. Peynir tarafında da biraz “mezhep” farkı var. Kimi Cheez Whiz, kimisi provolone ya da American peyniri tercih ediyor. Son yıllarda ise daha keskin ve daha karakterli “Cooper Sharp” çok öne çıkıyor.

Bu sandviç bir “tarif” değil, daha çok bir refleks. Sac kızgın olacak, et hızlı pişecek, spatulayla kıtır kıtır doğranıp toparlanacak, peynir en son üstte eriyip ete yapışacak, sonra hepsi tek hamlede ekmeğe alınacak. Soğan istersen “with”, istemezsen “without” gibi kısa konuşacaksın, çünkü sıra varsa kimse kimsenin yaşam koçluğu yapmasını istemez. Yerken de bıçak-çatal aranmayacak. Cheesesteak’in doğru servis şekli, bir eliyle tutup diğer eliyle damlayanları yakalamak. Bu bir öğle yemeği değil, küçük bir şehir ritüeli.

Cheesesteak’in tarihi de Rocky gibi, “şık bir icat” değil, sokakta doğmuş bir refleks.

1930’larda South Philly’de, İtalyan kökenli Pat Olivieri’nin bir sosisli arabası varmış. Rivayete göre bir gün “hot dog’dan sıkıldım” deyip ızgaraya ince doğranmış dana eti ve soğan atmış, sonra da bunu bir ekmeğin içine doldurmuş.

Kokuyu alan bir taksi şoförü “bana da yap” deyince, olay öğle yemeğinden çıkıp yeni bir şehir yemeğine dönüşmüş. Bu başarı da Olivieri’lerin işini büyütüp Pat’s King of Steaks’e giden yolu açmış.

İlginç taraf şu ki, Cheesesteak’in ilk hali aslında “cheese”siz bir steak sandwich. Peynirin sonradan eklendiği, hatta işin Olivieri tarafının anlattığına göre American peynirin 1951’de eklendiği söyleniyor.

Cheez Whiz ise 1950’lerin sonlarına doğru (zaten peynirin kendisi 1952’de piyasaya çıkmış) “hızlı eriyor, kolay sürülüyor” diye yaygınlaşıp kültleşmiş.

Kısaca cheesesteak’in “peynir mezhepleri” sonradan geliyor. Temel çekirdek, 1930’ların o sac üstü et-soğan ikilisi.

Bu arada bu sandviç şehir içinde büyüdükçe “rakip köşe” efsanesi de doğmuş. Pat’s’in karşısına 1966’da Geno’s açılmış ve 9th & Passyunk köşesi bir anda “Philly’de cheesesteak tartışmasının sahnesi”ne dönüşmüş.

Biz Philly Cheesesteak’i Shay’s Steaks’te yedik.

Philadelphia Cheesesteak
Shay’s Steaks’in olayı klasik cheesesteak’i biraz daha premium çizgide tutması. Menülerinde ribeye ve Cooper Sharp gibi malzemeleri özellikle öne çıkarmışlar, hatta Cooper Sharp’lı ribeye ve yumurta gibi daha “dolu” kombinasyonları da var. Bizim de yediğimiz ilk restoranlarını Center City’de (16th & Race civarı) açmışlar. Aile işi vurgusu da güçlü. Şiddetle öneriyorum. Çalışanlar da çok iyi - ki Amerika’da size hıyarlık yapıp, sinirinizi kaldırmayacak garson bulmak çok zordur.

Philadelphia turumuzu Shay’s’te tamamladık.

Philadelphia, klasik Amerikan şehirlerinden çok farklı. Zaman zaman kendimi Avrupa’da bile hissettiğim oldu. Mimarisi, insanları, parkları, yemekleri fazlasıyla kendine özgü bir yer.

Biz hepimiz gezerken çok zevk aldık. Amerikan tarihinin başlangıcı olması özellikle benim çok ilgimi çekti.

Philadelphia, Amerika’ya ilk kez geliyorsanız, gidin, görün diyebileceğim bir yer değil. New York, Los Angeles, Las Vegas, Miami, Chicago falan elbette size daha ilginç gelecektir, ancak butik bir gezi planında Philadelphia’nın olması neredeyse bir şart.

Devam edeceğiz.

4 Şubat 2026 Çarşamba

Bağımsızlığın Başladığı Yer

1492’den çok önce, M.S. 1000 yılı civarında Vikingler - özellikle Leif Erikson’un adıyla anılır - Kuzey Atlantik üzerinden Grönland hattını aşarak bugünkü Kanada’da Newfoundland’daki L’Anse aux Meadows’a ulaştı. L’Anse aux Meadows’ta bulunan yerleşim kalıntıları bu teması somut biçimde doğrular. Ancak bu erken temas kalıcı, kitlesel ve sürekli bir sömürgeleştirmeye dönüşmedi.

Bağımsızlığın başladığı yer
Avrupa’nın Amerika’yla düzenli bağ kurması ve kıtayı sistemli biçimde “haritaya” sokması 1492’de Kolomb’un Karayipler’e varışıyla başladı. 16. yüzyıldan itibaren İspanya ve Portekiz başta olmak üzere Avrupa güçleri, Amerika’da sömürge imparatorlukları kurdu. Altın ve gümüş arayışı, Hristiyanlaştırma ve imparatorluk rekabeti bu yayılmanın motoruydu. Hastalıklar yerli nüfusu felaket ölçüsünde azaltırken; zorla çalıştırma, şiddet ve köleleştirme süreci bu yıkımı derinleştirdi. Atlantik köle ticareti kolonilerin emek ihtiyacını karşılayan acımasız bir sisteme dönüştü.

Kuzey Amerika’da ise İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar daha çok yerleşimci koloniler kurarak tarım, ticaret ve liman şehirleri etrafında yeni toplumlar inşa ettiler.

17. ve 18. yüzyıllarda özellikle İngiliz kolonileri ekonomik olarak büyüdükçe, siyasi olarak Londra’ya bağımlılık daha görünür hale geldi. Koloniler vergi ödüyor ama İngiliz Parlamentosu’nda temsil edilmiyordu. “Temsil olmadan vergi olmaz” (no taxation without representation) tepkisi bu gerilimin özeti oldu.

1773’te Boston Tea Party ile sembolleşen direniş, Britanya’nın sert karşı önlemleriyle tırmandı. Yerel milisler, boykotlar ve propaganda savaşları kolonileri ortak bir çizgiye itti. Aydınlanma düşüncesinden etkilenen önderler, başta George Washington, Thomas Jefferson ve Benjamin Franklin gibi isimler, doğal haklar, halk egemenliği ve özgürlük kavramlarını öne çıkardı.

1775’te silahlı çatışmalar başladı, 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi ilan edildi ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı, on yıllardır biriken ekonomik-siyasi gerilimi sömürge düzenini bitiren bir kopuşa dönüştürdü.

Özetle, Kaptan Swing ve Profesör Oklitus’un da yardımlarıyla (!) Amerika Birleşik Devletleri kuruldu.

Bugün ABD, Kongre, Senato, Temsilciler Meclisi, Bob Menendez falan dediğimizde, aklımıza hemen Washington kenti gelir, ancak Washington’un başkent olması, ABD’nin kuruluşundan yaklaşık çeyrek yüzyıl sonrasına denk gelir.

İşin aslı ABD kurulduğunda başkent Philadelphia şehriydi. Bağımsızlık bildirgesi 4 Temmuz 1776’da burada yazılıp, ilan edildi. Amerikalıların kutladığı Fourth of July, yani Bağımsızlık Günü buradan gelir. Bence daha da önemlisi, ABD’nin varoluşunun belki de en önemli dayanağı olan anayasası da 1787 yılında Philadelphia’da yazılıp, kabul edildi.

Philadelphia’yı “tarihin ağır abisi” yapan şey, tam da bu. Independence Hall dediğiniz yer bir bina değil; “Burası bir şeylerin geri dönüşsüz hâle geldiği oda.” Britanya’yla sorun “çay vergisi” falan gibi görünen bir maddeden çıkmış olabilir, ama mesele aslında çok tanıdık. Vergiyi koyan var, söz hakkı veren yok, kuralları yazan var, bedelini ödeyen başkaları var.

“Temsil olmadan vergi olmaz” lafı, kulağa Amerikan klişesi gibi gelse de, bizim topraklarda da çok iyi tanıdığımız bir hissi tarif ediyor: Senin adına karar alınıyor ama sen masada yoksun. O yüzden Philadelphia’daki tartışmaları okurken ya da o salonlarda dolaşırken, insan ister istemez “Bu işin bir benzeri bizde de var” diyor. Bağımsızlık kavgası her ülkede aynı elbiseyi giymiyor belki, ama aynı kemik sesi çıkarıyor. Meşruiyet, egemenlik, dış baskı ve içeride birlik olma süreçleri.

Şimdi gelelim popüler kültür köprüsüne: Eğer National Treasure’ı izlediyseniz, “tarihi yer” denilen şeylerin bir anda “kaçış planı, şifre, gizli geçit” gibi eğlenceli şeye dönüştüğünü bilirsiniz. Film size Philadelphia’yı sadece “müze turu” diye satmaz; “Burada bir sır var” hissi verir. Türk okuru için bu tür bir giriş gerçekten işe yarar, çünkü biz de tarihi, çoğu zaman “ders” olarak değil, “öykü” olarak severiz.

Burada Blek ve Kaptan Swing damarına bağlanmak da mümkün. O İtalyan çizgi romanlarının Amerika Bağımsızlık Savaşı atmosferine yaslanması boşuna değildir. Orman milislerinin Britanya kırmızı ceketlilerine, küçük birliklerin büyük imparatorluğa kafa tutması… Hepsi “zayıfın güçlüye direnmesi” anlatısının en iyi paketlenmiş halidir. Prof. Oklitus’un bir yerlerde, olasılıkla Pennsylvania-Philadelphia hattında Ben Franklin’le yan yana gelmesi de bu yüzden akılda kalıyor. Çünkü Franklin, o dönemin hem “bilim adamı” hem “PR’cısı” hem “diplomatı”, yani bizdeki tabirle, tek kişilik kurumuydu.

Independence Hall’u gezerken aklımdan bunlar geçti.

Varşova’daki sefaletimizin ardından, bir Emirates uçuşu bizi New York’a getirmişti. Amerika’ya giriş işlemleri çok kısa sürdü. Dışarda ise sevgili kardeşim Ahmet bizi bekliyordu.

JFK’den, Belt Parkway’i aldık ve Brooklyn’de bir Taco Bell’de yiyecek takviyesi yaptıktan sonra, Verrazzano köprüsünden geçerek Staten Island’a, oradan da New Jersey’e, Ahmet’in malikanesine ulaştık.

Bu araba yolculuğumuzu ve eve ulaştıktan sonraki bir kaç saati yarım yamalak hatırlıyorum. Hayatımda çok az bu kadar yorulmuştum. Hemen uyuduk ve ertesi gün Ahmet ve sevgili karısı ile Philadelphia’ya ulaştık.

İlk iş olarak da Independence Hall’a geldik.

Independence Hall’un etrafındaki düzen, binaların ölçeği, bahçelerin sakinliği insana “Amerika burada doğdu” hissini zorla dayatmıyor. Tam tersine, sanki “Gel, bir bak, bütün olan bitene burada karar verdiler” diyor.

Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazıldığı oda restorasyon altında olduğundan ne yazık ki gezme şansımız olmadı.

Liberty Bell
O odanın birkaç adım ötesinde ise Liberty Bell (Özgürlük Çanı) var, malumunuz, çatlağıyla meşhurdur. Bu çatlak meselesi de çok iyi bir metafordur.

Bu çanın bir kopyasını Washington DC’deki Union Station’da görmüştüm. Aslını görmek tabii ki daha özel.

Bu çan 1752’de Londra’da dökülmüş ve Philadelphia’ya getirilmiş. İlk kullanımı zamanlarında bile çatlakmış. Yani sorun büyük ihtimalle döküm hatası ve metal alaşımındaymış.

Daha sonra Philadelphia’da John Pass ve John Stow isimli iki yerel demirci çanı yeniden eritmiş ve tamir etmeye çalışmış. Zaten bugün çanın üzerinde gördüğünüz “Pass and Stow” isimleri buradan gelir.

Çan, bu küçük çatlakla yıllarca kullanılmış, ancak 1846’da, George Washington’un doğum günü için çalınırken çatlak ani biçimde büyümüş. Çanı bir kez daha onarmayı denemişler. Çatlağı ilerlemesini durdurmak için onu bilerek genişletmişler. Bugün görünen o meşhur kalın çatlak, işte bu “tamir”in sonucu.

Kongre
Özgürlük iddiası fazlasıyla büyük olsa da, daha doğarken çatlaklar başlar. Kölelik meselesi, kızılderililerin kaderi, “herkes eşittir” cümlesinin kimleri kapsadığı… Bunlar daha ilk günden tartışmalı bir hale gelir.

Özetle Philadelphia size hem destanı hem de kusuru aynı anda gösteriyor. Bu da onu “Amerikan propagandası” olmaktan çıkarıp gerçek bir tarih sahnesine dönüştürüyor.

Aynı komplekste ilk kongre yerleşkeleri de var. Senato, House of Representatives yani Temsilciler Meclisi, bugünkü Washington DC’deki devasa görkemli binadan çok farklı. Arka arkaya dizili birkaç sıra, hepsi o. Komitelerin toplandığı odalar ise bizim yemek odası kadar yerler.

Kişisel görüşüm, Amerikalıların eleştirilecek çok ama çok yönleri bulunur, ancak bir konuda onlara hakettikleri payeyi vermemiz gerekir ki, anayasalarına, özgürlüklerine tam farkında olmadan da olsa bağlıdırlar, sahip çıkarlar, korurlar ve severler.

Ben çok zevk alsam da, Independence yerleşkesi herkese gelin, görün diyebileceğim bir yer değil. Tarihe ilgisi olanlar eminim zevk alarak gezecektir, ancak tipik turistik bir Amerika gezisi için ya gelmeyin, ya da biraz hızlı bir biçimde gezin derim.

Philadelphia, tipik bir Amerika kenti değil, bence çok farklı, gezmesi çok zevkli bir yer.

Philadelphia daha bitmedi, devam edeceğiz.

23 Ocak 2026 Cuma

LOT

Bu yılbaşı için planımızı, sevgili kızımız 🐝Mezzy🐝 ile yeni yıla, New York’ta, Times Square’de girmek üzere yaptık. Oradan Kanada’ya geçecek, bir gün Toronto’da kalacak, sonra da New York’a dönüp, son iki günümüzü de klasik bir Manhattan turu ile bitirecektik.

Biletlerimizi aylar öncesinden almıştık. Kanada otelimizi de öncesinden ayırttık. New York’ta ise sevgili arkadaşım Ahmet’in malikanesinde kalacaktık.

31 Aralık günü, sabah saat altıda yola çıktık. Bir arkadaş bizi Cenevre havaalanına bıraktı. 

Bütün uçuşlar LOT, yani Polonya ulusal havayollarılaydı. Küçük bir Embraer bizi Varşova’ya götürdü. Uçuş olaysız geçmişti. Ufak bir rötar vardı ama bu LOT için hiçbir şey sayılırdı!

Küçük bir Embraer bizi Varşova’ya götürdü
Olay, Varşova havaalanında ete kemiğe bürünmeye başladı.

Polonya’da üç yıl kadar bilfiil yaşamış ve çalışmış biri olarak bu ülkeyi çok iyi bilirim. Yanlış anlamayın, çok da severim, ancak tüm eski Sovyet Bloğu ülkeleri gibi o komünist mantalite, DNA’larına işlemiştir. Değişmesi çok zordur. Alışık değilseniz sizi çıldırtır. Ben şahsım, alışık sayılırım elbette, ancak zaman insanı unutturmasa da, uyuşturuyor. O yüzden havaalanına ayak basar basmaz o eski anılar depreşti.

Havaalanlarında işaret tabelaları çok önemlidir. Onlar olmazsa ne kapınızı bulabilirsiniz, ne de uçaklar biniş işlemlerini zamanında tamamlayabilir.

Varşova havaalanı bu işaretler bakımından tam bir felaket!

Örneğin, en basit işaretleme kuralıdır. Yol ikiye ayrıldığında sol taraf nereye, sağ taraf nereye yazılır. Bu havaalanında mesela sadece sol taraf nereye gider, o yazılı. Sağ taraf, Allah kerim…

Bazı işaretler sırasıyla sağda şunlar, solda bunlar var diye düzenlenmiş. Örneğin solda 1-25 numaralı kapılar, sağda 26-45 numaralı kapılar ve mesela tuvaletler.

Burada hiçbir problem yok. Dünyadaki her havaalanında böyle işaretler bulunur.

Varşova havaalanındaki durum şöyle farklılaşıyor.

Resimdeki işarete bakın.

Resimdeki işarete bakın
En üst satırda 1N-26N şeklinde bir kapı numarası aralığı ve sola bakan bir ok var. Normalde insan gözü ve beyni sola bakan o oku en solda, kapı numarası aralığından önce görmek ister ama hadi çok müşkülpesentlik yapmayalım.

İkinci satırdaki 1-32 şeklindeki kapı aralığının ne solunda, ne sağında bir ok var.

Üçüncü satırda yine 34-45 şeklinde bir kapı numarası aralığı ve sağa bakan bir ok, dördüncü satırda da 33 numaralı kapı ve “geriye” bakan bir ok var. Hani bir Karadeniz fıkrası vardır, Trabzon’da otoyolda giden sürücü bir işaret görür, “Temel’in lokantası 15 km geridedur” diye. Bu da aynı hesap. Ama hadi çok uzatmayalım, bunu da yemiş olalım.

Peki, sırayı niye bozuyorsun? 1-32, 33 ve 34-45 diye listelesene…

Her neyse.

Bu işaretteki asıl sorun ikinci satır.

Diğer üç satırda yön gösteren bir ok olmasına rağmen, bu satırda 1-32 numaralı kapıların ne tarafta olduğunu belirten bir ok işareti yok.

Aynı sorunsal başka, biraz daha uyanık bir havaalanı görevlisinin de dikkatini çekmiş olacak ki, ilk satırdaki okun altına, ikinci satıra kadar uzanan bir çizgi çekerek, ilk satırdaki okun kapsama alanını genişletmiş(!)…

Ayıp lan!

Elin mi kırılır, çizgilerle, açılarla, üçgenlerle Pisagor geometrisi yapmasan da, 1-32 kapıları gösteren satıra da sola bakan bir ok koysan?

Kapı numaraları da ayrı bir komedi. Kapılar 1-26, 1N-26N ve 27-45 şeklinde numaralandırmışlar. Anlamsız bir şey. Niye aynı numarayı hem sade, hem de sonuna bir “N” ekleyerek numaralandırırsın be adam? Kime ne faydası var bunun? İnsan aklı içgüdüsel olarak kapı numarasını arıyor, sonuna eklenen ‘N’ harfini değil.

Kapı numaraları
Üstüne aynı numaralı bazı kapılar fiziksel olarak aynı, bazıları farklı. Faraza, 23 ve 23N aynı kapı olsa da 26 ve 26N farklı kapılar.

Arada anons yapıyorlar, “26 ve 35 N kapılarından geçecekler güvenlik kontrolüne" diye. Olasılıkla herkes o “N” harfini duymaya çalışıyor.

Kapıları 1’den 60 küsüre kadar numaralasalar, herkesin hayatı kolaylaşacak. Olasılıkla sonuna “N” gelen kapılar Schengen dışında, yani pasaport kontrolünden geçilmesi gereken kapılar. Ancak sonuna “N” gelen kapıların Schengen dışı kapılar olduğunu bilmenin kimseye beş kuruşluk faydası yok.

Gereksiz, insanların kafasını karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan bir uygulama, başka türlü izah edemiyorum.

Dedim ya, ilk on dakikadan sonra şiddetli bir deja vu yaşadım…

Pasaport kontrolüne geldik.

Solda kontrol gişeleri, sağda da otomatik yüz tanıma ile geçiş kapıları var. 🐝Mezzy🐝 12 yaşından küçük diye, mecburen soldaki memur kontrolünde sıraya girdik. Uygar Schengen ülkelerinin hemen tümünde, hele bir de Schengen alanını terk ediyorsanız, pasaport kontrolü otuz saniye ya sürer, ya sürmez. Pasaporttaki biyometrik veriler fiziksel olarak sizle eşleştiğinde, hakkınızda bir yakalama kararı falan yoksa çıkar, gidersiniz.

Varşova havaalanında bu pasaport kontrolü adam başı beş dakika falan alıyor.

Sıra bize geldiğinde Kowalski, pasaportumu aldı, biyometrik eşleştirmeyi yaptıktan sonra, başladı her sayfasını çevirmeye…

Oğlum, yan tarafta otomatik sıraya girsem, kimse sayfalara bakmayacak. Ne arıyorsun sayfaların üzerinde? IŞID damgası mı?

Deja vu++!

Hadi dedik, kapımızı bulduk.

Bizi New York’a götürmesi gereken Boeing 787 Dreamliner, artık Sun Paradise mı, HappyVacations dot com mu, öyle bir havayolundan wet lease ile kiralanmış eski bir Boeing 777 ile değişmişti. Böyle ucuz tatil havayolu uçakları ile uçanlarınız bilirler, uçaklar genelde hep eski, koltuklar da Sarayburnu dolmuşları gibi sardunya istifidir.

Varşova’da deli gibi kar yağıyordu. Polonya’nın soğuğunu çok iyi ve derinden bilirim. Adamın beynini dondurur. Bir de kapıda, hurda uçağı görünce Jelena’ya bu “piece of shit” kalkabilirse iyi dedim.

Uçuşa bir saat kala “teknik bir aksaklıktan” dolayı uçuşumuzun rötar yapacağını öğrendik.

Olur dedik. Rötar biz faniler için.

Aradan bir saat falan geçti, kapıları açıp bizi uçağa aldılar, ama önceden yapılan teknik aksaklık anonsuna, rötarın varışımızı ne kadar etkileyeceğine falan dair tek bir kelime yok.

Yerimize oturduk, yarım saat gibi bir süre geçtikten sonra da biniş tamamlandı.

Biniş tamamlanmasına tamamlandı da, uçakta hiçbir hareket yok.

Sonra kokpitten ilk anonsu duyduk. Kamil Koç otobüslerinin mola yerine ulaştığında yapılan anons benzeri, herhalde kaptan pilottu, adamın biri, bir şeyler söyledi. Ama arkadaş Amerikan aksanını taklit etmeye çalıştığından "hrrrrrrrr", "ammmmmnnnn", "yeeeeeah" nidalarından başka bir şey duyamadık.

Hostesi yakaladım, "Ne diyor bu?" diye sordum. Teknik arızayı gidermişler, pistin kardan temizlenmesini bekliyormuşuz.

Ne yapalım, beklemeye devam ettik.

Aradan bir saat daha geçti. Saat Varşova saati ile akşam dokuz olmuştu. Hala yeni yılı New York'ta kutlama şansımız vardı.

Zaman geçtikçe uçağın içinde yolcular acıkmış, susamışlardı. Kabin görevlileri bize su ve peynirli sandviç dağıttılar. Şansıma sandviçleri "osypek" isimli, Polonya'nın Zakopane bölgesinde yapılan isli bir peynirle yapmışlardı. Bu peyniri öyle severim ki, iki tane birden yedim.

Aradan bir saat daha geçti. "Amerikan aksanlı" pilot bize yeniden hırladı. Hostes bu kez ben sormadan yanımıza gelip, "Pist temizlendi, de-icing işlemi için beşinci sıradayız" dedi.

Beş dakika sonra da uçak şöyle bir ileri, bir geri kımıldadı. Camlar karla kaplı olduğundan bir şey göremiyorduk, ancak anlaşılan, push-back denilen, güçlü motorlu kamyon kılıklı bir aracın, uçağı ön tekerleğinden tutup, geri geri, taksi yoluna doğru ittiği işlem başlamıştı.

Yine Sarayburnu dolmuşu usulü, koltuğumuzda zıplaya zıplaya ilerlemeye başladığımız bir safhaya gelmiştik. Jelena bana "Bugi biz geri geri mi gidiyoruz?" diye sordu. "Olur mu kız? Push-back şimdiye kadar çoktan bitmiştir, taksi yoluna çıkmış, pist başına gidiyoruzdur. Kalkmadan de-ice yaparlar, sonra da uçarız" dedim. Ben bunu söylerken, uçak daha da bir şiddetle zıplamaya başlamıştı.

Sonra bir anda zıplamalar bitti, motorlar sustu, uçak öylece kaldı. Sonra bir anons. Kara saplandığımız için kımıldayamıyoruz.

Yine bir round daha su, peynir falan dağıttılar.

Aradan yine biraz zaman geçti. Bu kez hostesten bir anons: “Sayın yolcular, biraz sonra elektrikleri kapayacağız ve kardan kurtulmaya çalışacağız!”

Elektrikler kapanınca bu kez insanlar soğuktan titremeye başladılar. Uçaktan gelen sesler de "gırç-gurç" 'tan "dan-dun" 'a evrildi.

Elektriği yeniden bağladılar, üç beş dakika kalorifer çalıştı, sonra yeniden dan-dun nidalarıyla karanlığa ve soğuğa gömüldük.

Elektrikler bir süre sonra yeniden geri geldi. Zıplamalardan penceredeki karlar dökülmüştü. Dışarı bir baktık, ilk park pozisyonundan sadece bir-iki metre gerideydik. Yani bütün bu zamanda zar zor bir arpa boyu ilerlemiştik.

İşin özeti, yer görevlisi bir sersem, uçağın arkasını kontrol etmeden gırç diye arka tekerleri kara saplamıştı. Aynı dingil, belki kurtarırım diye uçağı itip kakarken bu kez uçağı ittiği ön tekeri bozmuştu.

Böyle bir aptallığı altmış yıllık hayatımda ilk kez görüyordum.

Sonra da beklenen anons geldi “Uçağımız ‘teknik’ bir aksaklıktan dolayı uçamayacak, lütfen uçaktan inin. Dışardaki LOT görevlisi sizi yönlendirecek.”

Dışardaki LOT görevlisi, bizi LOT bilet satış bölümüne ‘yönlendirdi’, ancak bilet satış bölümü haliyle sınırın öteki tarafındaydı. Yani Polonya’ya geri giriş yapmamız gerekiyordu.

Tek girişli Schengen vizesi olan yolcular doğal olarak bağırmaya başladılar. “Merak etmeyin, size vize verecekler” dediler ama saat yeni yıla bir saat kala, Polonya bürokrasisi hızıyla hangi birine vize vereceklerdi?

Yeni yıla kırk beş dakika kala pasaport kontrolünde sıraya girdik.

Otomatik geçişi kapatmışlardı. Memur olarak da sadece yeni yıl gecesi diye, kurban olarak seçilmiş, zar zor on sekiz yaşında olan bir çömez kız vardı. Yanlış yapmayayım diye kızcağızın eli ayağı titriyordu. Kowalska pasaportu alıyor, sayfaları çeviriyor, bir resme, bir önündeki adama bakıyor, tekrar sayfaları çeviriyor, acaba içeri alayım mı diye düşünüyordu.

On dakika sonra sadece bir kişi sınırı geçebilmişti.

Bu gariban kız, içeri girmeye çalışan insanların hepsinin zaten bir kaç saat önce içerde olduğunu, uçak uçamadı diye geri Polonya’ya giriş yapmak istediğini bilse de olayla ilgisini anlayamıyordu. Bunu söylerken, Schengen vizeli insanlardan bahsetmiyorum. Schengen sırasına girmiş, yani evleri Schengen’de olan, Schengen pasaportlu insanlardan bahsediyorum. Pasaportu kişi ile eşleştirdiği anda normal koşullarda içeri alması gerekir, ancak garip kız bu kararı veremiyordu.

Sonra bir başka memuru apar topar getirdiler. Lafı uzatmayayım, yeni yıla on beş dakika kala sınırı geçip, tekrar Polonya’ya girebildik.

Bu kez LOT bilet satışın önünde hiç abartmıyorum, belki yüz elli metrelik bir kuyruk vardı. Emin olmak için “Burası iptal edilen uçuşun sırası mı?” diye. Memur “Evet” dedi.

Üç yüz küsür yolcuya sadece iki memur bakıyordu!

“Happy new year” dedim, sıradan ayrıldım, bir kahve içmek için yandaki Costa Cafe’ye oturdum. Jelena “Beklemeyecek misin?” diye sordu, “Hayır” dedim. Yeni yıla belki New York’ta giremeyecektik ama en azından bir bilet sırasında da girmek istemiyordum.

Jelena bizi bıraktı, sıraya doğru gitti. Beş dakika sonra da “Bugi, gel sıra bizde” diye bağırdı. “Nasıl yani?” diye sordum, çok uzatmadı, “Ben Sırpım” dedi.

Sevgili karım ne yapmış, ne etmiş, üç yüz kişilik sırada en öne geçmişti.

Sonrasında başladık biletçiyle al takke, ver külah pazarlığına.

Biletçi “Bugün New York’a başka uçak yok” dedi. Günün bitmesine beş dakika kala yaptığı bu açıklama gerçekten içimize su serpmişti. Öyle bir konuşuyordu ki, sanki Varşova’da değil de, Amerika’ya her daim uçuş olan Heathrow havaalanındayız.

“Peki” dedik, “Ayın birinde uçuş var mı?”

“Var” dedi. ”Sabah altıda önce Münih’e, oradan Barselona’ya, oradan da Newark’a uçabilirsiniz.”

Uçak ayın birinde kalksa da, Newark’a varışımız ikisinin akşamını buluyordu. Ayın dördünde de geri uçacağımızı düşünürsek, Amerika’da iki gece geçirebilecektik.

“İstemezük” dedik.

Bu yine ıkınıp, sıkınırken 🐝Mezzy🐝 yanıma geldi, beni öpüp, “Mutlu Yıllar” dedi. Yeni yıla girmiştik. Sevgili kızımı öptüm, bu arada biletçi hala “Krakow’dan akşam altıda bir uçuş var” falan diyordu. 🐝Mezzy🐝 geri bavulların yanına gitmişti. Bu kez sevgili karım geldi, beni öpüp, “Mutlu Yıllar” diledi. Biletçi hala Münih, Londra falan diye geveliyordu.

Yeni yıla girme stresimizi atmıştık. Yeniden Amerika'ya uçuş alternatiflerimizi değerlendirmeye başladık.

Biletçi bana eziyetli olsa da ayın birinin akşamı New York’ta olabileceğimiz bir alternatif önerdi. Sabah saat yedide Viyana’ya, oradan Zürih’e, oradan da Newark’a uçacaktık. Varşova ve Viyana'da altışar saat aktarma olacaktı ama nasılsa Atlantik uçuşunda uyuruz diye düşündüm.

Gözlüklerim yanımda yoktu, adama “Bağlantılar uygun, değil mi?” diye sordum. “Hiç merak etme” dedi.

Bize havaalanındaki restoranlarda kullanılmak üzere yemek kuponları, bir duş alıp, belki de bir iki saat uyuyabilelim diye bir otel kuponu otele gidebilmek için de taksi kuponu verdi.

Gözlerimiz yaşardı. Böyle düşünceli bir havayolu…

Tek kusur, havaalanındaki restoranların tümünün kapalı olmasıydı.

Aç karınla en azından otelde bir iki saat uyuyalım diye taksilerin yanına gittik. Polonya için çok doğal olan bir manzarayla karşılaştık. Bir grup insan taksi bekliyordu, ancak ne bir sıra, ne de başı, sonu belli olan bir grup, sadece bir güruh. Şuursuzca geçen arabaların önüne atlayıp, taksi mi, değil mi anlamaya, zaman zaman da hiç sormadan kapıyı açıp, binmeye çalışıyorlar. Bu arada o araba benim, yok önce ben gördüm diye kavga çıkıyor.

Aradan biraz zaman geçti ve taksiye taksiye binemeyeceğimizi anladık. Bir Bolt çağırdım. Normalde Bolt, Uber gibi uygulamalar arabayı, şoförü önceden belirleyip, size gönderirler. Polonya Bolt’u sizi havaalanında “Bolt” yazan bir alana gönderip, gelen herhangi bir Bolt arabasına bin diyor. Bolt bölgesinde de yine sıra falan yok, yine başıbozuk bir grup, bu kez gördükleri Bolt marka arabalara saldırıyor.

Şansımıza, önümüzde bir Bolt durdu, hemen atladık. Bolt çağrısını gösterdik, ama James Bond misali, gizli bir kod söylüyorsunuz, Boltçu şoför sizin kim olduğunuzu anlıyor.

Adam bizi otele götürdü. Taksiden indik, otele girdik. Acayip bir yeni yıl partisi var. Votkayı çeken de dışarı çıkıp ya sigara içiyor, ya da birbirleriyle dövüşüyor.

Resepsiyona otel kuponunu gösterdik. “Kadın, burası - atıyorum - Hotel Varşova Palace Residence, siz Hotel Varşova Palace Kaçarovski’ye gideceksiniz” dedi.

Yine Polonya soğuğunda yola çıkıp, taksi avlamaya başladık. Bu kez şansımıza LOT’un verdiği kuponların geçerli olduğu bir taksi bulduk. Jelena kuponları taksiciye gösterdi, taksici de on dakikalık bir araba seyahati sonrasında “Tamam, geldik, burası” dedi. Kapıyı bir açtık, geri havaalanına gelmişiz. “Oğlum bizi niye otele götürmedin?” diye sorduğumuzda, kuponlardan birini gösterip, “Bak burada Varşova Palace-Havaalanı” yazıyor, ben de sizi havaalanına getirdim” dedi. İki kupondan biri sabah için havaalanına geri dönmek içindi ve tabii ki havaalanına dönüş kuponunu seçmek taksici soytarının işine geliyordu. Halbuki taksiye bindiğimizde, adama gideceğimiz otelin ismini söyleyerek bir de teyit ettirmiştik.

Bağırış, çağırış esnasında biz hala taksinin içindeyken, taksi bekleyen güruhtan birileri ön kapıyı açıp, arabaya binmişti. Şoför de işi çirkefliğe döktü. Ya karakola gidecek, olasılıkla da uçağımızı kaçıracaktık, ya da bu eşekliği yutacaktık.

Mecburen arabadan indik.

Uçağımıza beş saat falan vardı. Havaalanında açık olan tek mekana, yani Costa Cafe’ye oturduk. Uyumuyalı neredeyse yirmi dört saat olmuştu. Birimiz uyuduğunda, diğeri onu uyandırıyordu. Her ikimiz de uyuya kalırsak uçağımızı kaçırabilirdik.

Jelena laf olsun diye “Viyana’da kaç saatimiz var?” Diye sordu. Baktık, altı saatimiz falan vardı. Şehre gidelim mi diye konuşurken karım “Zürih’te kaç saatimiz var?” diye sordu. Bilmiyordum, gözlüksüzlükten okumamış, biletçi adamın bağlantılarda problem yok lafına güvenmiştim.

Itinerary’ye bir baktık, Zürih’te 50 dakikamız var. Austrian Airlines tam zamanında inse bile, trene bin, terminal değiştir, bir de Amerika uçuşu, herkese tek tek “Vizen var mı?”, “ETS onaylandı mı?” falan diye soruyorlar ki, sadece bu bir saat alıyor.

Jelena kağıdı kapıp biletçiye koştu. Geri döndüğünde uçuşumuz önce Milano’ya, oradan da New York’a değişmişti. New York’a da Emirates ile uçacaktık.

Jelena adama bağırıp, çağırmış, elli dakikada bu bağlantıya nasıl yetişiriz diye haklı bir rezillik çıkarmış. Adam “Lütfen sesinizi yükseltmeyin” diye uyarmış, Jelena da buna “Bırak sesimi yükseltmeyi, seni şurada dövmediğime dua et” demiş.

Emirates ile uçmak muhtemelen LOT’a, bilet paramızın üç-dört katı fazlasına mal olacaktı. Halbuki adamlara bizi Toronto’ya uçurun, planlarımız da fazla değişmesin diye bir teklifte bulunmuştum. Aynı gün Toronto’ya uçan bir LOT uçağı da vardı. Ancak administrative laziness, bir işgüzar Kowalska, iki paragraf yazmamak için kendi firmasına binlerce dolar fazla para ödetti.

Milano'ya uçuşumuz olaysız geçti. Havaalanında üç-dört saat gibi bir zamanımız kalmıştı. Bir Chianti Classico ile mükemmel bir steak yedim.

Emirates uçuşumuz bir A380 ile olacaktı, hani şu Süper Jumbo denilen, iki katlı devasa uçak ile.

Emirates uçuşumuz bir A380 ile olacaktı
Havacılığa biraz ilgisi olan biri olarak bu uçak benim gözümde dünyanın en büyük yolcu uçağı olmasından önce en çirkin yolcu uçağıdır. Ancak New York’a uçuşumuz, şimdiye kadarki en konforlu uçuşlardan biriydi.

Size komik gelebilir ama bir uçağın konfor düzeyi ekonomi sınıfında belli olur. Bir uçağın en gürültülü kısmı, motorlarının egzozlarının arkasında kalan ekonomi koltuklarıdır. A380’in motorları gövdeden çok açıkta. Üstüne süper dikkatle tasarımlanmış izolasyon da eklenince dünyanın belki de en sessiz uçağı ortaya çıkmış.

Uçağın içi de çok ferahtı. İki katlı olmasından dolayı, özellikle ekonomi sınıfının bulunduğu alt katın basık olmasını beklerken, bol bol açık alan bulduk. Emirates’in koltuk araları da fazlasıyla genişti. Üzerine bir de mükemmele yakın entertainment sistemi eklenince yolculuğumuz o yorgunluğumuza değdi.

Kalkış sonrası bir Hint biryanisi ve Burgonya şarabı ile akşam yemeğimizi yedik. Sonraki hatırladığım ilk şey, New York için alçalıyoruz anonsuydu.

Yeni yıla istediğimiz gibi girememiştik ve bunun için Varşova havaalanı görevlilerini ve LOT’u hiçbir zaman affetmeyeceğim. Koca bir Boeing 777’yi kara saplamak gerçekten özel bir yetenek ister.

LOT’a sinirim ise uçağın başına gelenler değil, bu krizi nasıl yönettiği.

Her havayolunun başına böyle aksaklıklar gelebilir ama 300 küsür kişinin yeni yılını berbat ettiğinde biraz üzül, biraz kımılda değil mi? İnsanları saatlerce aç, susuz bilet kuyruğunda bekleteceğine iki memur daha koy, en azından yeni yıla bir sandalye üzerinde girsinler. Bir minibüs ayarla, insanlar otellerine gidebilsinler. 

Pasaport kontrolündeki görevliler için hiçbir şey söylemiyorum. Rusya'ya, Çin'e falan bile daha çabuk, daha insanca girdim. Hz. İsa ile hesaplaşırlar günü geldiğinde.

Polonya’da uzun süre yaşadım. Bu olaylar aslında sürpriz olmadı benim için ama malumunuz, zaman insana bazı şeyleri unutturuyor. Varşova’da geçen bir gün hafızamı fazlasıyla tazeledi.

Bir daha LOT ile uçmayacağım, en azından bu kesin.

Devam edeceğiz…

Doğu Kıyısının Las Vegas'ı.... mı?

Herhalde hepimiz Las Vegas’ı biliriz. Işıltılı neonlar, temalı lüks oteller ve en önemlisi kumar, içki ve karı… İşte bugünkü ziyaret noktamı...