Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2026 Cuma

On Beş Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

On Altı Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

Asya’ya gitmek beni her zaman heyecanlandırır. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı, emin değilim. Belki alıştığım dünyanın dışında kalması, belki Avrupa’da kolay kolay karşılaşamayacağınız dinlerin, yemeklerin ve yaşam biçimlerinin aynı sokakta birbirine karışması… Belki de Asya’nın, insanın başına ne geleceğini kestiremediği bir yer olması.

Sonuncusu, bu yolculuk açısından özellikle doğru çıktı.

Singapur
Raffles Hotel, The Long Bar'da
Singapore Sling içerken
Asya’ya en son on beş yıl önce gitmiştim. Aradan geçen zamanda dünya değişti, ben değiştim, Asya çok daha hızlı değişti. Bir zamanlar Batılı turistlerin “egzotik ve ucuz” diye anlattığı kıta, bugün ekonomisiyle, teknolojisiyle, dev şehirleriyle ve giderek büyüyen özgüveniyle dünyanın ağırlık merkezlerinden biri haline geldi. Avrupa yaşlanıp kendi içinde ne yapacağını düşünürken Asya, bütün gürültüsü ve karmaşasıyla geleceğe doğru koşuyor.

Gerçi “Asya” deyip geçmek de büyük haksızlık. Tayland ile Güney Kore’nin, Çin ile Singapur’un veya Malezya ile Endonezya’nın aynı kültüre ait olduğunu söylemek, İsviçre ile Sicilya’yı aynı yer saymaya benzer. Ben bugüne kadar Tayland, Singapur, Hong Kong, Güney Kore ve Çin’i görmüştüm. Her ülkede farklı bir dünyayla karşılaşmış, her seferinde de bildiğimi sandığım bazı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kalmıştım.

Yine de önceki seyahatlerimden zihnimde kalan bazı ortak izlenimler vardı. Örneğin, karşılaştığım insanların önemli bir bölümü doğrudan “hayır” demeyi sevmiyordu. Söylediğinize katılmasalar bile gülümsüyor, başlarını sallıyor, insanı her konuda anlaşmış olduğu yanılgısına sürüklüyorlardı. Bazen söylediklerinizi anlamadıklarında da tekrar etmenizi istemiyor, yine gülümseyip başlarını sallıyorlardı. Siz konuşmanın başarıyla sonuçlandığını düşünüp oradan ayrılıyor, yarım saat sonra hiçbir şeyin anlaşılmadığını fark ediyordunuz.

Singapur’da bayağı posh bir et restoranındaydık. Garson kıza siparişimi verirken, “Bacım, domatese alerjim var, n’olur koymasınlar.” dedim.

“Okey, mister.” dedi.

Aradan yirmi dakika geçti, kız steakimi getirdi.

“No tomato, mister.”

Etin üzerinde bir domates yığını vardı.

“But there are tomatoes on my steak!” dedim.

“Yes, no tomato.” diye teyit etti.

Domateslere öylece bakakaldım, gülsem mi, ağlasam mı bilemedim.

Çin
Çin Seddi
Batı kültürünün doğrudanlığına alışmış biri için bu durum zaman zaman fazlasıyla can sıkıcı olabiliyor. Ancak dürüst olmak gerekirse, bizim açık sözlülük dediğimiz şeyin de dünyanın başka yerlerinde kabalık olarak algılanabileceğini kabul etmek gerekiyor. Kültürel farklılıkların en zor tarafı, karşı tarafın davranışlarını kendi kurallarımıza göre değerlendirmemiz. Ben bunu teorik olarak gayet iyi biliyorum. Pratikte ise kahvemi yarım saat beklediğimde bütün kültürel anlayışım bir anda buharlaşıyor.

Bir süre sonra, size söylenenleri sorgulamadan kabul etmemeyi öğreniyorsunuz. Bunun bazen tuhaf sonuçları oluyor.

Hong Kong’da koca bir otelin 70’inci katında falandık. Gecenin bir köründe Jelena beni sarsarak uyandırdı:

“Kalk Bugi, yangın var!”

“Ne yangını, bre žena?” diye kalktım. Çişim gelmişti, tuvalete gittim. Jelena arkamdan, “Böyle zamanda tuvalete mi gidilir?” diye bağrınıyordu.

Biraz kendime gelince dikkat kesildim. Cayır cayır alarm zilleri çalıyordu.

Geri döndüğümde gülmekten kendimi alamadım. Jelena tiptop giyinmiş, Bangkok’tan aldığı Jimmy Choo çizmelerini koyduğu çantayı da eline almış, tahliyeye hazır durumda bekliyordu.

“Dur hele” dedim. “bunların alarmına öyle hemen icabet edilmez.”

Telefonu alıp resepsiyonu aradım. Görevliye, “Alarm çalıyor; gerçekten yangın mı var?” diye sordum.

“Hayır, yangın yok. Yanlışlıkla çaldı.” dedi.

Yatağa dönüp uykumuza devam ettik. Bu arada binlerce kişi patır patır yangın merdiveninden aşağı koşuşturuyordu.

Tayland-Bangkok
Jelena'nın Hong Kong'da
kullandığı tahliye kıyafeti
Asya’daki bazı yerlerde biçimin içeriğin önüne geçtiğini düşünmüşümdür. Her şeyin bir töreni, bir prosedürü ve doğru kabul edilen bir görüntüsü vardır; fakat o şeyin gerçekten işe yarayıp yaramadığı bazen ikinci planda kalır. Bir formu doldurmanız gerekir ama form anlaşılmazdır. Bir sıra oluşturulur ama kimse o sıraya uymaz. Bir hizmet büyük bir nezaketle sunulur ama bir türlü gelmez. İnsanlar size gülümser ama o gülümsemenin arkasında ne düşündüklerini anlamanız mümkün değildir.

Elbette bütün bunlar benim sınırlı deneyimlerimden kalan izlenimler. Milyarlarca insanı ve onlarca ülkeyi tek bir torbaya koyup “Asyalılar şöyledir” demek hem yanlış hem de gülünç olur. Zaten bu seyahatte karşılaşacağımız Malezyalılar, özellikle de Kuala Lumpur’dakiler, daha ilk günden bazı önyargılarımızı paramparça edecekti.

Asya’nın yemekleri ise başlı başına bir macera.

Avrupa veya Amerika’daki “Asya restoranlarında” yediğiniz yemeklerle, yemeğin doğduğu ülkedeki hali her zaman birbirine benzemiyor. Batı’daki restoranlar tarifleri yerel damak tadına göre değiştiriyor. Baharatı azaltıyor, sosu koyulaştırıyor, tanınmayacak malzemeleri menüden çıkarıyor. Sonra siz gerçek yemeği görünce şaşırıyorsunuz.

Bazı insanlar önlerine gelen şeyin içinde ne olduğunu sormamayı tercih ediyor. Bu, kimi zaman çok akıllıca bir yaklaşım. Fazla merak, iştahın düşmanıdır. Ne yediğinizi öğrenmeden önce tadına bakarsanız çok sevebileceğiniz bir şeyi, içindekileri öğrendikten sonra ağzınıza bile sürmeyebilirsiniz. Üstelik damak alıştıktan sonra Asya mutfakları gerçekten olağanüstüdür. İyi pişirilmiş Japon eti, Malezya yemekleri, Endonezya baharatları ve sokakta karşınıza çıkan küçük restoranlar, seyahatin en güzel anılarından bazılarını yaratabilir.

Benim açımdan en büyük sorun şaraptır. Asya’nın birçok yerinde iyi şarap bulmak kolay değildir; bulduğunuz şarap da bazen ya kötü saklanmış ya gereğinden fazla soğutulmuş ya da insana üzüm bağını satın alıyormuş hissi verecek kadar pahalıdır. Neyse ki Japonların sakesi var. İnsan gerektiğinde uyum sağlamayı bilmeli.

Singapore
Bir Budist Tapınağı
Asya’ya duyduğum ilginin bir diğer nedeni dinleridir. Budizm, Hinduizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük, Avrupa’da büyümüş birinin alıştığı düşünce sistemlerinden çok farklı dünyalar açar. Tapınaklar, wat’lar ve stupalar yalnızca ibadet yerleri değildir; insanın zaman, ölüm, doğa ve evrenle ilişkisine dair bambaşka anlayışların mimariye dönüşmüş halidir. Avrupa’daki büyük katedraller insana Tanrı’nın kudretini hissettirir. Asya’daki bazı tapınaklarsa sanki insanla görünmeyen dünya arasındaki sınırı inceltir.

Eski seyahatlerden daha dün olmuş gibi hatırladığım tuhaf görüntüler de var. Çin’de insanların boğazlarını büyük bir kararlılıkla temizledikten sonra sokağa tükürmeleri, Seul Havalimanı’nda gördüğümü hatırladığım tükürme kapları… Aradan yıllar geçtiği için hafızam bazı ayrıntıları büyütmüş veya birbirine karıştırmış olabilir. Ancak Asya’nın bana her zaman, alıştığım davranış kurallarının geçici olduğunu hatırlattığı kesin.

Tayland-Bangkok
Bir Budist Stupası
Bu kez Asya’ya gitme fikrinin arkasındaki asıl güç 🐝Mezzy🐝’ydi. Malezyalı bir YouTuber’ı takip ediyor ve onun yaşadığı ülkeyi görmek istiyordu. Çocukların dünyayı tanıma biçimleri bizimkinden farklı. Biz bir ülkeyi tarih kitaplarından, filmlerden veya gazetelerden merak ederdik. Onlar bir insanı ekranda izliyor, onun yediği yemekleri, gittiği alışveriş merkezlerini, kullandığı kelimeleri görüyor ve bir süre sonra o uzak ülkeyle kişisel bir bağ kuruyorlar.

🐝Mezzy🐝 Malezya’yı görmek istiyorsa görecektik.

Fakat biz basit bir Zürih–Kuala Lumpur uçuşuyla yetinecek kadar aklı başında insanlar değildik.

Araya Dubai’yi, Bali’yi ve Doha’yı sıkıştırarak normal bir insanın tek veya iki uçuşla tamamlayacağı yolculuğu küçük çaplı bir dayanıklılık testine çevirdik. Seyahat boyunca tam on bir kez havaalanına girecek, çıkacak, aktarma yapacak veya pasaport kuyruğunda bekleyecektik.

Bugün geriye bakınca bu programı hazırlayan kişiyle ciddi biçimde konuşmak istiyorum. Ne yazık ki o kişi ben şahsım olmakta.

Yolculuğun ilk etabı otobüsle başladı. Ardından trene binip Zürih Havalimanı’na gittik. Uçağın kalkmasına birkaç saat vardı. Havaalanlarında beklerken yapılabilecek şeylerin sayısı sınırlıdır: mağazalara bakabilir, gereksiz derecede pahalı bir şeyler yiyebilir veya içebilirsiniz. Ben üçüncü seçeneği değerlendirdim. Uçağa bindiğimizde henüz Asya’ya doğru havalanmamıştık ama ben seyahatin havasına yeterince girmiş, hatta pratik olarak sarhoş olmuştum.

İlk uçuşumuz Pegasus’la Zürih’ten İstanbul’a, Sabiha Gökçen Havalimanı’naydı. Sabiha Gökçen benim hafızamda hiçbir zaman huzurla özdeşleşmiş bir yer değildir. Oraya her gelişimde kendimi, aynı anda taşınmaya karar vermiş birkaç milyon insanın ortasında kalmış gibi hissederim.

Bir sonraki uçuşumuz eski terminalden kalkacaktı. Bina kalabalık, sıcak ve havasızdı. Doğru dürüst yiyecek veya içecek alabileceğimiz yalnızca iki büfe vardı. Jelena, nereden çıktıysa, Adana kebap aşermeye başlamıştı. Ne yazık ki bu acayip yerde kebap mebap bulmak imkansızdı. Biz de kebabı bırakıp yenilebilir bir sandviç aramaya başladık. Onu bile zar zor bulduk.

Terminalde beklerken 🐝Mezzy🐝, duvardaki dev Atatürk fotoğrafını gördü ve kim olduğunu sordu.

Benim için yolculuğun en güzel anlarından biri daha Asya’ya varmadan orada yaşandı. Ona Atatürk’ün yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmadığını; bir asker, devlet adamı ve devrimci olarak yıkılmış bir imparatorluğun ardından yepyeni bir ülkenin kurulmasına öncülük ettiğini anlattım. Eğitimden hukuka, kadınların toplumsal konumundan yazı devrimine kadar Türkiye’yi modern dünyaya yaklaştırmak için gerçekleştirdiği değişikliklerden söz ettim.

Ona, Atatürk’ün bana göre bütün zamanların en büyük liderlerinden biri olduğunu söyledim. Bu elbette nesnel bir ölçüm değil, sadece benim düşüncem. Ama bazı fikirlerinizi çocuklara aktarırken tarafsız bir ansiklopedi gibi davranmanız da gerekmiyor. Ne düşündüğünüzü söyler, neden öyle düşündüğünüzü anlatırsınız.

🐝Mezzy🐝 büyük bir ilgiyle dinledi. Ben de bundan büyük mutluluk duydum. İnsanın kendi çocuğuyla tarihten konuşması, üstelik onun gerçekten merak ettiğini görmesi, bir seyahatte karşılaşılabilecek en değerli anlardan biri. Havasız terminali, kötü sandviçi ve yaklaşan işkenceyi birkaç dakikalığına unuttum.

Pegasus kısa süre sonra gerçek hayata dönmemizi sağladı.

Kabin valizlerimizin izin verilen ölçüleri birkaç santimetre aştığı gerekçesiyle bizden yaklaşık 150 euro istediler. “Birkaç santimetre” dediğim gerçekten birkaç santimetreydi. Aynı görevlinin kısa süre sonra bir sanduka büyüklüğünde bir valizin kabine girmesine izin verdiğini gördüm. Demek ki sorun valizin büyüklüğü değil, valizin Pegasus çalışanıyla kurduğu kişisel ilişkiydi.

Uçakta menünün yarısı yoktu. Koltuklar rahatsızdı. Servis düzensizdi. Yolculuğun bu kısmı, havayolu taşımacılığından çok havada gerçekleştirilen toplu bir sabır deneyi gibiydi.

Yetmezmiş gibi yaşlı bir İngiliz kadınla papaz olduk. Bizi, kendisini ‘itip kakmakla’ suçladı. Kadını bilerek itip kakmamıştık. Fakat kalabalık kabinde herkes birbirinin kişisel alanına istemeden giriyordu. Zaten Pegasus uçağında kişisel alan, menüde bulunmayan ürünlerden biriydi.

Bir süre sonra uyumayı başardım. Uykum çok uzun sürmedi. Arkamızdaki sırada oturan genç bir çift beni uyandırıp horladığımı söyledi. Muhtemelen ilişkilerinin başlarındaydılar. İnsanların yeni bir ilişkiye başladıklarında birbirlerine ne kadar medeni, cesur ve ilkeli olduklarını gösterme çabaları vardır. Herhalde beni uyandırarak toplumsal bir sorunu çözmüş oldular.

Horladığım doğruydu. Ancak uçakta horlayan tek kişi ben değildim. Kabinin yarısı motor sesiyle rekabet halindeydi. Yine de tartışmayı büyütmedim. Dubai’de geçireceğimiz zaman zaten sınırlıydı, bu sürenin bir bölümünü Birleşik Arap Emirlikleri polisinin misafiri olarak geçirmek istemiyordum. Medeni bir insan gibi özür diledim, arkama döndüm ve içimden hiç medeni olmayan şeyler söyledim.

Böylece, daha ilk gerçek durağımıza varmadan otobüse ve trene binmiş, birkaç havaalanı görmüş, sarhoş olmuş, kötü sandviç yemiş, Atatürk’ü anlatmış, valizler için 150 euro ödemiş, yaşlı bir İngiliz kadınla tartışmış ve horladığım için uykumdan uyandırılmıştım.

Asya seyahatimiz henüz başlamamıştı.

Fakat ben şimdiden eve dönmek için kaç uçuş gerektiğini hesaplamaya başlamıştım.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Mostar, Počitelj ve Trebinje...

Dubrovnik'te geçirdiğimiz güzel günün ardından ertesi sabah erkenden Hotel Rixos’a gidip, bir araba kiraladık. Bize bir BMW X1 verdiler. X1 modelini ilk kez kullanıyorduk. Çok konforlu ve hızlı bir araba. Jelena da, ben de çok memnun kaldık.

BMW kiraladığımızın altını özellikle çiziyorum. Çünkü birkaç yıl önce buralara geldiğimde hurda bir Peugeot ile geziyordum ve o araba yüzünden başıma gelmedik iş kalmamıştı. Dağlarda kurda kuşa yem oluyordum. Bu kez "Nyet" dedim. "Ağız tadıyla kullanabileceğimiz bir araba yoksa gitmiyorum."

Dubrovnik ve Mostar’ın arası haritaya baktığınızda çok kısa görünüyor. Ancak Balkanlar'da yolculuk etmek hiçbir zaman sadece bir yerden başka bir yere gitmek olmuyor. Yolun kendisi de en az varacağınız şehir kadar hikaye anlatıyor.

Dubrovnik'ten ayrıldıktan kısa süre sonra sınıra ulaşmıştık. Aynı sınır kapısından önceki kez geçtiğimde Hırvatistan’dan ayrılıp, hangi ülkeye girdiğimi öğrenmek için sınırdaki polise “Burası ne sınırı?” diye sormuş, hayatımı kurtaran cevabı almıştım. "Hırvatistan sınırı." Neyse ki biraz ilerdeki pasaport kontrolünde buranın Bosna sınırı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu kez tecrübelerime dayanarak Jelena’ya “Burası Bosna sınırı” dedim.

Mostar Çarşısı
Adriyatik kıyıları arkamızda kalmaya başlamıştı. Yol yavaş yavaş dağların arasına giriyor, manzara değişiyor ama güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyordu. Birkaç kilometre önce denizin mavisini seyrederken, şimdi taş dağların ve yemyeşil vadilerin arasından ilerliyorduk.

Bosna sınırını geçtikten sonra insan ilk bakışta büyük bir değişiklik hissetmiyor. Aynı coğrafya, benzer insanlar, benzer diller... Ama içerilere doğru ilerledikçe atmosfer yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Çan kuleleri yerlerini minarelere bırakıyor, kahvenin kokusu değişiyor. Çarşılardaki bakırcılar, taş evler, küçük camiler... İnsan farkına varmadan Osmanlı'nın izlerini fark etmeye başlıyor.

Mostar'a yaklaştıkça trafik biraz yoğunlaşmıştı. Arabayı park edip, şehrin merkezine doğru yürürken önce dükkanlar, kafeler ve hediyelik eşya satan küçük mağazalar karşımıza çıktı.

Açık konuşayım, Mostar benim için en az köprüsü kadar Boşnak böreğiyle de önemliydi. Hatta dürüst olmak gerekirse, o an börek köprünün biraz önüne bile geçmişti. Çarşıdaki ilk börekçiye girdik. Jelena da, ben de kendimize börek ve cevapcici söyledik. Patlayana kadar yedik.

Çarşıya girdiğinizde köprüyü hemen göremiyorsunuz. Birkaç dar sokaktan geçiyor, çarşının içine karışıyorsunuz. Sonra bir köşeyi dönüyorsunuz…

Ve bir anda Mostar Köprüsü bütün ihtişamıyla karşınızda duruyor.

Stari Most
Fotoğraflarını yüzlerce kez görmüş, videolarını binlerce kez izlemiştim.

Ama bazı eserler vardır ki, ne kadar fotoğrafını görürseniz görün, ilk karşılaşmanız yine de insanı etkiler. Mostar Köprüsü benim için tam da öyle oldu.

İlk düşündüğüm şey güzelliği değil, cesaretiydi. Beş yüz yıl önce kim bu koca yapıyı o günün koşullarıyla nasıl hesapladı, nasıl inşa etti?

Kanuni, nehir geçişini kolaylaştırmak için “Buraya bir köprü yapıla!” diye buyurmuş. Yapım görevi, Mimar Sinan'ın yetiştirdiği mimarlardan Mimar Hayreddin'e verilmiş. Rivayete göre Hayreddin, köprü çökerse idam edileceğini düşündüğü için iskeleler sökülmeden önce günlerce uyuyamamış. Doğru mudur, bilinmez.

Sonra da köprünün iki ucuna birer Deli Dumrul koyup, geçenlerden para almaya başlamışlar.

Türk olduğum için Mostar Köprüsü'nü biraz sahiplenmem beklenebilir. Ama köprünün önünde durunca insanın aklına milliyet değil, mühendislik geliyor. Beş yüz yıl önce bilgisayar yok, hesap makinesi yok, modern malzemeler yok... Buna rağmen bugün bile zarafetiyle insanı hayran bırakan bir eser ortaya çıkarmışlar.

Ne yazık ki köprünün hikayesi sadece inşa edilmesinden ibaret değil.

1993 yılında Bosna Savaşı sırasında Hırvat Savunma Konseyi'nin topçu ateşi sonucu köprü yıkılmış. Düşünsenize, beş yüz yıldan fazla ayakta kalan bir eser birkaç saat içinde Neretva'nın sularına gömülmüş.

Bugün gördüğümüz köprü ise aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş hali. Belki de bu yüzden insana sadece güzel değil, biraz da hüzünlü geliyor.

Sonuçta köprüler insanları birbirine bağlamak için yapılır. Yıkıldıklarında ise sadece taşlar değil, insanlar arasındaki bağlar da zarar görüyor.

Mostar'ın en ilginç geleneklerinden biri ise köprüden atlayan dalgıçlar.

Yaklaşık yirmi dört metre yükseklikten buz gibi Neretva Nehri'ne atlıyorlar. Ama hemen değil. Önce turistler toplanıyor, fotoğraflar çekiliyor, şapkaya para atılıyor. Kalabalık büyüyor. Dalgıç yukarıda bekliyor. Tam "Herhalde vazgeçti." derken… Kendini boşluğa bırakıyor.

Birkaç saniye sonra buz gibi suyun içinden çıkıp kıyıya yüzüyor.

Ben mi? Valla yemez. Bana bütün Mostar'ı verseler yine de atlamam.

Mostar'da dikkatimi çeken bir başka şey ise Türk turist sayısı oldu.

Dalgıçlardan biri iki kadının önünde kendini yırtıyordu “You are pathetic! You said you would pay, now you don’t” yani “Bu yaptığın aptalca. Para vereceğim dedin, vermiyorsun”. Kadınlardan biri cevap verdi “Ay ben niye para verecekmişim? Devlet ödesin bunların parasını”. Bacım Türk. Hem de bayağı dini bütün Türklerden.

Yine bir Türk cengaver, karısı mı, sevgilisi mi, yanındaki kadının köprü arkada, fotoğrafını çekerken bağrınıyordu “Ört lan, bacakların gözüküyor”

Çarşıda dolaşırken zaman zaman Türkçe konuşmayan birine rastlamak zorlaşıyordu. Hemen herkes Türk’tü. Kadınların çoğu hediyelik ıvır-zıvırın peşinde bir dükkandan diğerine koşuşturuyor, erkekler de onları beklerken sigaralarını içiyordu.

Bu Türk işgalinin sebeplerini tahmin etmek zor değil.

Bosna-Hersek Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Osmanlı mirası her yerde hissediliyor, camiler, ezan sesi, Türk kahvesi, helal yemek bulma kolaylığı… Özellikle muhafazakar Türk turist için Mostar, yabancı bir ülkeden çok tanıdık bir şehir gibi hissettiriyor. Hatta bazı lokantalarda garson size Türkçe hitap edince insan bir an menüye bakıyor. "Yanlışlıkla Eminönü’ne mı geldik?" diye düşünmeden edemiyor.

Mostar'dan ayrılırken köprüye son bir kez daha baktım.

Beş yüz yıldır insanları birbirine bağlamak için orada duruyor. Bazen yıkılıyor, sonra yeniden yapılıyor.

Belki de güzel köprülerin kaderi budur.

İnsanlara sadece karşı kıyıya geçmeyi değil, yeniden bir araya gelmenin de mümkün olduğunu hatırlatırlar.

Mostar'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Počitelj'e çevirdik.

Počitelj
Eğer Mostar Bosna'nın en hareketli tarihi şehriyse, Počitelj tam tersi. Sanki biri beş yüz yıl önce zamanı durdurmuş da, şehir o günden beri kimseyi rahatsız etmeden olduğu yerde bekliyormuş gibi.

Dar taş sokaklar, Osmanlı evleri, küçük camisi ve tepedeki kalesiyle tam bir açık hava müzesi. Sırplar böyle köylere “Etno-Selo/Ethno-Village” diyorlar.

Počitelj’de turist var ama Mostar'daki kalabalığın yanında yok denecek kadar az. Arabayı park edip sokaklarda ağır ağır dolaştık. Arada bir birkaç turist geçiyor, sonra şehir yeniden kendi sessizliğine dönüyordu.

Počitelj bana eski Anadolu kasabalarını hatırlattı. Belki de bu yüzden kendimi yabancı hissetmedim. İnsan bazen bin kilometre uzakta olmasına rağmen tanıdık bir yerde yürüdüğünü hissediyor.

Günün son durağı ise Trebinje oldu.

Jelena'nın annesi Milica yıllarca bize burayı anlatmış, "Mutlaka görün." demişti. Her seferinde "Bir dahaki gelişimizde." diye ertelemiştik.

Sonra...

Bir gün, ansızın Milica’yı kaybettik, bir dahaki gelişe demenin bir önemi kalmadı.

Şehir merkezindeki meşhur Hotel Platani'ye oturduk. Milica'nın anısına birer rakija söyledik.

Hotel Platani'ye oturduk
Trebinje, Mostar'ın hareketliliğinden sonra insana iyi geliyor. Daha sakin, daha yavaş, daha günlük bir şehir. Bosna-Hersek’in Republica Srpska, yani Sırp bölgesinde. O yüzden Mostar kadar Osmanlı havası alamıyorsunuz. Bu kentte turistten çok kendi insanlarının yaşadığı hissediliyor.

Akşam Dubrovnik'e doğru yola çıktığımızda bir gün içinde üç farklı şehir gezmiştik.

Mostar...

Počitelj...

Trebinje...

Üçü birbirine birkaç kilometre uzaklıkta. Ama her biri bambaşka bir ruh taşıyor. Bosna-Hersek'ten ayrılırken aklımda en çok köprü kalmıştı.

Ama kalbimde… galiba fazlaca Trebinje vardı.

Akşam güneşi dağların arkasında kaybolurken yeniden Dubrovnik yolundaydık. Gün boyunca yüzlerce fotoğraf çekmiştim. Bosna-Hersek'ten yanımda fotoğraflardan çok hislerle ayrıldım. Galiba güzel yolculukların insana bıraktığı en kalıcı hatıra da bu oluyor.

15 Şubat 2026 Pazar

Philadelphia - Şehrin Karekteri

Ben çocukken, ama gerçekten bacak kadarken, televizyonda Muhammed Ali’nin boks maçları yayınlanırdı. ABD’de yapılan bu maçlar saat farkı nedeniyle hep sabahın körüne denk gelir, bütün Türkiye ertesi gün uykusuz, Muhammed Ali’nin, Foreman’ı nasıl nakavt ettiğini konuşurdu.

24 Mart 1975’te, işte böyle bir maçta, Muhammed Ali Chuck Wepner isimli bir boksörle karşılaşıyordu.

Maçın tartışmasız favorisi, elbette ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali’ydi. Wepner, sadece sahne dolduran bir figüran gibi duruyordu.

Ancak dokuzuncu rauntta Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki, Ali bir anlığına kendini yerde buldu.

Görenler gözlerine inanamıyordu.

Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki
Ali, sonra ayağa kalktı ve maçı on beşinci rauntta teknik nakavtla kazandı, hatta yere düştüğünde “Wepner ayağıma bastı ve beni itti” falan dedi ama İngilizce deyişiyle “the damage was done”. Yani iş işten geçmişti. Wepner gibi gariban bir boksör, koca Muhammed Ali’yi devirmişti.

Bu maçı elbette sadece uykusuz Türkler izlemiyordu. Los Angeles’ta bir tiyatrodaki kapalı devre yayınında, daha henüz 28 yaşında bir genç de, bütün dünya ile birlikte Ali yere devrildiğinde aynı heyecanı yaşamıştı.

Sonradan düşündü, demek şan, şöhret ile birlikte gelen favorilik, her zaman başarıyı garantilemiyordu. Çalışan ve inanan bir boksör, rakibi ne kadar ünlü ve ne kadar favori olursa olsun, bir değişiklik yaratabiliyordu.

Akşam eve gittiğinde hemen işe koyuldu ve gariban boksörü, şanlı, şöhretli rakibi karşısında galibiyete taşıyan bir film senaryosu yazmaya başladı.

Bu senaryoyu film stüdyolarına götürdü, ancak bir şartı vardı. Filmde, başroldeki boksörü kendisi oynamak istiyordu. Başrol oynamasını kabul etmeyen, ya da fikri güzel bulsalar da senaryoyu daha deneyimli bir ekibin yazmasını isteyen stüdyolar senaryoyu reddetmişlerdi.

Sonunda prodüktörler Irwin Winkler ve Robert Chartoff, United Artists’in distribütörlüğüyle filmi çekmeyi kabul ettiler.

Başrolde de senaryonun yazarı Sylvester Stallone oynayacaktı.

Böylece çocukluğumun filmi Rocky doğmuş oldu.

Hatırlarsanız, Rocky filminde öykü Philadelphia’da geçer. Ancak film “Philadelphia’da geçen bir öykü” değil, Philadelphia, öykünün ta kendisi.

Philadelphia’nın klasik, mütevazı ama inatçı bir ruhu var. ABD’nin kuruluş mitleri burada doğmuş, zaten önceki yazılarda değinmiştik, Independence Hall, Liberty Bell, ama aynı şehir aynı anda mavi yakalı mahalleleri, sert mizahı, düz konuşan insanları, “kimse bize bir şey hediye etmedi” hissini de taşıyor.

Rocky’nin karakteri de tam buradan çıkıyor.

Kendini kanıtlamaya mecbur hisseden bir şehirle kendini kanıtlamaya mecbur bir adam.

Rocky’nin dünyası “parlak vitrinler” değil, küçük dükkanlar, dar sokaklar, sabahın ayazı, ucuz salonlar, kasaplar, manavlar… Philadelphia’yı o 70’lerin daha sert, daha yıpranmış haliyle bir çalışan şehir olarak gösteriyor. Bu da filmi romantik değil, fazlasıyla dürüst yapıyor.

Koşu sahnelerinin pazar, dükkanlar ve insanlarla South Philly tarafına girmesi, şunu anlatıyor: Rocky’nin antrenmanı “özel koç ve steril salon” değil. Adam şehrin içinde çalışıyor, şehir de ona direnç veriyor.

Rocky eşittir Philadelphia olunca, elbette şehirde birkaç Rocky noktası bulunuyor.

Sevgili kardeşim Ahmet'le
bir "Eye of the Tiger" anımız
Bunların en önemlisi Philadelphia Güzel Sanatlar müzesine tırmanan uzun merdivenlerin zirvesindeki Rocky heykeli. 

Bu merdivenler filmde sadece güzel bir koşu rotası değil, “aşağıda kimse değilsin, yukarıda ise bir anlığına biri oluyorsun” demenin bir sembolü. Ve o zirvede Rocky’nin kolları havadayken, sanki “ben kazandım” değil de “Philadelphia bugün kendini iyi hissetti” diyorsun, çünkü aynı noktada Philadelphia skyline’ının çok güzel bir görünümü var.

Son günlerde biraz fazla edebi oldum, farkındayım. Yaşıma verin artık 😜

Philadelphia’nın kendi ismiyle anılan, mükemmel bir sokak lezzeti vardır sevgili arkadaşlar. İsmi Philly Cheesesteak.

1991’de ilk kez New York’ta, Penn Station’da yemiştim bu cheesesteak’i. Hani bazı tatlar vardır, daha ilk lokmada beynine “tamam, ben buraya yerleşiyorum” diye mesaj yollar… Ben de aynen öyle olmuştum. Ortalık koşuşturma, tren anonsları, kalabalık, acele… Ben ise elimde sıcak ekmek, içinden taşan et ve erimiş peynirle, bir anlığına bütün şehri susturmuştum. Malum, midem çöp tenekesi gibi çalıştığından sokak yemeklerine zaafım vardır, o gün de Penn Station’ın ortasında “bu iş ciddi” diyerek deli gibi mutlu olmuştum. Şimdi yerinde yemek de bugüne denk gelince, öykü kendi kendini tamamladı.

Philadelphia Skyline
Philly’nin efsane sokak yemeği cheesesteak’in güzelliği gösterişsiz bir matematik olması. İnce dilim ya da kıyıma yakın doğranmış biftek sacın üstünde cızırdar, soğanla aynı yağın içinde kızarır, üstüne peynir konur ve birkaç saniye içinde her şey tek bir sıcak, tuzlu, yağlı mutluluğa dönüşür. Ekmek meselesi kritiktir. Klasik olan uzun, yumuşak ama dışı hafif kabuklu bir roll, içi eti ve peyniri tutacak kadar süngerimsi, yoksa iki ısırıkta dağılır. Peynir tarafında da biraz “mezhep” farkı var. Kimi Cheez Whiz, kimisi provolone ya da American peyniri tercih ediyor. Son yıllarda ise daha keskin ve daha karakterli “Cooper Sharp” çok öne çıkıyor.

Bu sandviç bir “tarif” değil, daha çok bir refleks. Sac kızgın olacak, et hızlı pişecek, spatulayla kıtır kıtır doğranıp toparlanacak, peynir en son üstte eriyip ete yapışacak, sonra hepsi tek hamlede ekmeğe alınacak. Soğan istersen “with”, istemezsen “without” gibi kısa konuşacaksın, çünkü sıra varsa kimse kimsenin yaşam koçluğu yapmasını istemez. Yerken de bıçak-çatal aranmayacak. Cheesesteak’in doğru servis şekli, bir eliyle tutup diğer eliyle damlayanları yakalamak. Bu bir öğle yemeği değil, küçük bir şehir ritüeli.

Cheesesteak’in tarihi de Rocky gibi, “şık bir icat” değil, sokakta doğmuş bir refleks.

1930’larda South Philly’de, İtalyan kökenli Pat Olivieri’nin bir sosisli arabası varmış. Rivayete göre bir gün “hot dog’dan sıkıldım” deyip ızgaraya ince doğranmış dana eti ve soğan atmış, sonra da bunu bir ekmeğin içine doldurmuş.

Kokuyu alan bir taksi şoförü “bana da yap” deyince, olay öğle yemeğinden çıkıp yeni bir şehir yemeğine dönüşmüş. Bu başarı da Olivieri’lerin işini büyütüp Pat’s King of Steaks’e giden yolu açmış.

İlginç taraf şu ki, Cheesesteak’in ilk hali aslında “cheese”siz bir steak sandwich. Peynirin sonradan eklendiği, hatta işin Olivieri tarafının anlattığına göre American peynirin 1951’de eklendiği söyleniyor.

Cheez Whiz ise 1950’lerin sonlarına doğru (zaten peynirin kendisi 1952’de piyasaya çıkmış) “hızlı eriyor, kolay sürülüyor” diye yaygınlaşıp kültleşmiş.

Kısaca cheesesteak’in “peynir mezhepleri” sonradan geliyor. Temel çekirdek, 1930’ların o sac üstü et-soğan ikilisi.

Bu arada bu sandviç şehir içinde büyüdükçe “rakip köşe” efsanesi de doğmuş. Pat’s’in karşısına 1966’da Geno’s açılmış ve 9th & Passyunk köşesi bir anda “Philly’de cheesesteak tartışmasının sahnesi”ne dönüşmüş.

Biz Philly Cheesesteak’i Shay’s Steaks’te yedik.

Philadelphia Cheesesteak
Shay’s Steaks’in olayı klasik cheesesteak’i biraz daha premium çizgide tutması. Menülerinde ribeye ve Cooper Sharp gibi malzemeleri özellikle öne çıkarmışlar, hatta Cooper Sharp’lı ribeye ve yumurta gibi daha “dolu” kombinasyonları da var. Bizim de yediğimiz ilk restoranlarını Center City’de (16th & Race civarı) açmışlar. Aile işi vurgusu da güçlü. Şiddetle öneriyorum. Çalışanlar da çok iyi - ki Amerika’da size hıyarlık yapıp, sinirinizi kaldırmayacak garson bulmak çok zordur.

Philadelphia turumuzu Shay’s’te tamamladık.

Philadelphia, klasik Amerikan şehirlerinden çok farklı. Zaman zaman kendimi Avrupa’da bile hissettiğim oldu. Mimarisi, insanları, parkları, yemekleri fazlasıyla kendine özgü bir yer.

Biz hepimiz gezerken çok zevk aldık. Amerikan tarihinin başlangıcı olması özellikle benim çok ilgimi çekti.

Philadelphia, Amerika’ya ilk kez geliyorsanız, gidin, görün diyebileceğim bir yer değil. New York, Los Angeles, Las Vegas, Miami, Chicago falan elbette size daha ilginç gelecektir, ancak butik bir gezi planında Philadelphia’nın olması neredeyse bir şart.

Devam edeceğiz.

16 Haziran 2025 Pazartesi

Ürdün'deki Ölüdeniz

M.Ö. 2000 yıllarında, Ürdün Nehri’nin doğusundaki Kenan Diyarı’nın insanları asma bahçelerinden çeşmelerin şarkı söyler gibi aktığı, müziğin, raksın hiç bitmediği her görenin gözünün kaldığı Sodom ve Gomora isimli iki şehir kurmuşlardı. Bu şehirler etrafındaki verimli topraklarda yetişen hurma, incir, üzüm gibi ürünleriyle, özellikle çevrede doğal olarak bulunan tuz, kükürt ve zifti başta Mısırlı, Arap ve Anadolulu tüccarlara satarak hayal edilmesi güç bir refah elde etmişlerdi.

Kenan Diyarı
Sodom Kralı Bera ve Gomora Kralı Birşa, halklarını otorite yerine hoş görülü ve sınırsız özgürlük tanıyan bir anlayışla yönetiyorlardı.

Ne var ki, bu serbestliğin sınırı, o günün koşullarına göre biraz fazlaca aşılmıştı.

Bu şehirlerin halkları yoldan geçenleri kandırıp, şehirlerine davet ediyor, sonradan bu misafirleri haksız gerekçelerle yargılayıp, ellerindeki para ve değerli eşyalarını alıyor, onları aşağılayıp, çoğu zaman işkence ediyor ve öldürüyorlardı.

Her gün davulların vurduğu, flütlerin çalındığı, rakkaselerin dans ettiği, hiç durmadan yemeklerin yendiği eğlenceler düzenleniyordu. Bu eğlencelerin hiçbir ahlaki sınırı yoktu. Kadınlar hayal gücüne fazlaca bir şey bırakmayan elbiseler giyiyor, herkes birbirinin karısıyla, kızıyla beraber oluyordu.

Ancak öyle bir adet yaygınlaşmıştı ki, bunun artık mazur görülecek hiçbir yanı yoktu.

Sodom ve Gomora’nın erkekleri birbirleriyle birlikte oluyorlardı. Hem de saklı, gizli değil, alenen, sokaklarda, çocuklar dahil bütün halkın gözleri önünde.

Tanrı elbette olan bitenin farkındaydı ve bu sapkınlığa bir son vermeye kararlıydı. Şehirlerin tamamen yok edilmesine karar vermeden önce, orada hala iyi insanlar olup olmadığını görmek istedi.

Lut, İbrahim’in yeğeniydi. Tanrı, İbrahim’e büyük vaatlerde bulunmuş ve onunla bir antlaşma yapmıştı. Lut, bir süre İbrahim’le birlikte yaşamış, daha sonra Sodom’un verimli topraklarını tercih ederek oraya yerleşmişti.

Lut’un Sodom’da yaşaması, ileride onun için büyük bir sınav olacaktı.

Tanrı, Sodom ve Gomora'nın durumlarını görmek üzere iki melek gönderdi. Bu melekler, akşam vakti Sodom’a geldiklerinde Lut onları şehir meydanında gördü. Lut, onların yabancı olduğunu anlayarak hemen misafir etmek istedi. Çünkü şehir halkının yabancılara karşı düşmanca davrandığını biliyordu. Melekleri evine davet etti, onlara yemek hazırladı. Fakat henüz yatmadan, şehirdeki erkekler, Lut’un evini sardı.

Sodom’un erkekleri, Lut’un evine gelerek içerideki adamları dışarı çıkarmasını istediler. Amaçları onlarla cinsel ilişkiye girmekti.

Bu talep, Sodom halkının ne kadar sapkınlaştığını açıkça ortaya koyuyordu.

Lut, onları engellemeye çalıştı ve “Bu adamlar benim misafirim, onlara dokunmayın,” dedi. Hatta melekleri rahat bırakmaları karşılığında, kendi öz kızlarını verip, onlarla birlikte olmalarını teklif etti.

Ancak kalabalık dinlemedi, Lut’a saldırmak istediler. Bunun üzerine melekler Lut’u içeri çekerek kapıyı kapattılar ve dışarıdaki insanları kör ettiler. Böylece kalabalık kapıyı bulamaz hâle geldi.

Melekler, Lut’a Tanrı’nın bu şehri yok etmeye karar verdiğini söylediler. Lut’a, ailesini alıp şehirden bir an önce kaçmasını emrettiler.

Lut, kızlarının nişanlılarını da uyarmaya çalıştı ama onlar Lut’a inanmadılar, dalga geçtiler.

Sabaha karşı melekler, Lut’u, karısını ve iki kızını ellerinden tutarak şehir dışına çıkardılar. Onlara arkasına bakmamaları ve düz yoldan koşarak, kaçmaları emredildi. Lut, Sığor adında küçük bir kasabaya sığınmak istedi ve bu dileği kabul edildi.

Sodom ve Gomora’ya Tanrı gökten ateş ve kükürt yağdırdı. Şehirler, üzerindeki insanlar ve tüm doğayla birlikte yok oldu.

Ancak Lut’un karısı, kaçarken geriye baktı. Tanrı'nın emrine karşı geldiği için bir tuz sütununa dönüştü.

Lut ve kızları Sığor’a sığındıktan sonra bir mağaraya yerleştiler.

Kızları, dünyada insan kalmadığını düşünerek nesli devam ettirmek için babalarını sarhoş ettiler ve sırasıyla Lut’la birlikte olarak, ondan birer çocuk sahibi oldular. Bu çocukların isimleri Moav ve Ammon’du. Bunlar, daha sonra İsrail halkıyla tarih boyunca birçok kez çatışan halklar olan Moavlılar ve Ammonluların atası oldular.

Sodom ve Gomora’nın öyküsünü, sizlere İncil’de, Eski Ahit’in, Genesis, yani Yaradılış kitabında geçtiği gibi anlattım.

Aynı öykü Kuran’da da çok benzer bir şekilde geçer. Farkları şöyle.

Kuran’da Hz. Lut peygamber kabul edilir ve Hz. Ibrahim’in yeğeni olduğu doğrudan belirtilmez, sadece akrabası olduğu söylenir. Eski Ahit’e göre ise Lut, tanrının gönderdiği bir peygamber değil, bilgili ve adil olsa da, sıradan bir insandır. İncil’de Lut, zaman zaman ihtiraslarına yenik düşen, insani zaafları olan biridir. Kuran’a göre ise Hz. Lut, her peygamber gibi, günahlardan korunmuştur.

Kuran’a göre, Hz. Lut, melekleri isteyen kalabalığa şöyle seslendi: “‘Ey kavmim! İşte kızlarım, sizin için onlar daha temizdir. Allah’tan korkun ve misafirlerim hakkında beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında bir adam yok mu?” - Hud Suresi, 11:78. İslam’da hiçbir tefsir, bunu Hz. Lut’un, kızlarını kalabalığa teklif etmesi olarak yorumlamaz. Çoğunlukla erkekler yerine kendilerine helal kadınlarla birlikte olmaları yönünde bir tavsiye olarak yorumlarlar. Buradaki 'kızlarım' ifadesi çoğu müfessire göre, ‘kavminin kadınları’ anlamındadır, yani Lut onlara helal olan yolla hareket etmeleri çağrısında bulunmuştur.

Hz. Lut ile kızları arasında geçen ensest ilişki ise Kuran’da, herhangi bir şekilde yer almaz.

Son olarak da, Hz. Lut'un karısı şehirden ailesiyle birlikte kaçmayıp, kalanlarla birlikte yok olur.

Sodom ve Hz. Lut’un hikayesi kutsal kitaplarda yazıldığı üzere işte böyle.

Sodom’un öyküsünde ilgimi çeken nokta, günah sayılıp, lanetlenen homoseksüel ilişkinin sadece iki erkek arasında olanı. Hiçbir kutsal kitapta lezbiyenliğe değinilmemiş. Şeriat’a göre bile lezbiyen ilişkinin önem ve cezası göreceli olarak düşük. Yani kadınlara pozitif bir ayrımcılık uygulandığını söyleyebiliriz.

Yakın zamanda Ürdün’de, Sodom ya da Gomora olabileceği düşünülen iki antik şehir ortaya çıkarılmış.

Bunlardan ilki Bab edh-Dhra. Kazılarda şehir surları, evler ve mezarlıklar bulunmuş. Bu şehir yaklaşık M.Ö. 2350 – 1900 yılları arasında yaşamış ve sonra aniden terk edilmiş. Kalıntılarında yangın ve yüksek ısı izleri bulunmuştur.

İkinci antik şehir ise Tall el-Hammam. Bazı araştırmacılar buranın Sodom olduğuna neredeyse emin. Bu şehir büyük, zengin ve surlarla çevriliymiş. M.Ö. 2600–1650 arasında büyük bir kent olarak gelişmiş ve burada da ani bir yok oluşun izleri bulunmuş. Kazılarda çok yüksek sıcaklıkla kavrulmuş çömlekler ve yıkılmış yapılar ortaya çıkmış.

Tall el-Hammam kazısında başka nadir elementlerle birlikte iridyuma da rastlanmış. İridyum genellikle göktaşlarında bulunur. Hep inananlara değil, inanmayanlara da bir el uzatalım. Bu iki şehir tanrının gazabı yerine bir meteor çarpması sonunda yok olmuş olabilir. Gerçi, iridyum bulunduğunu açıklayan bilimsel makale daha sonrasında geri çekilmiş. Yani Tevrat, İncil ve Kuran’a geri dönmemiz gerekebilir!

Ancak Sodom ve Gomora’nın yeri hakkında bildiğimiz kesin bir şey var, o da her iki şehrin Ölüdeniz’in, Ürdün tarafında bulunduğu.

Ölüdeniz’in İslam alemindeki ismi zaten Lut Gölü’dür.

Bu yazıdaki ziyaret noktamız da Lut Gölü.

Lut Gölü’nün kutsal kitaplardaki rolünden başka, insana fazlasıyla ilginç gelebilecek birkaç özelliği var.

Bunlardan ilki, göldeki tuz oranı. Lut gölü, normal deniz ve okyanuslara nazaran on kat daha tuzlu.

Bu kadar yüksek bir tuz düzeyinde su içinde hiçbir canlı yaşayamıyor. Zaten batı dillerindeki Ölüdeniz ismi de bu yüksek düzeylerdeki tuzdan kaynaklanan yaşamsızlıktan geliyor.

Bu yüksek tuz düzeyinin başka ilginç bir sonucu var sevgili arkadaşlar.

İnsan Lut Gölü’nde suya batmıyor.

İnsan Lut Gölü’nde suya batmıyor
Birçok yerde Lut Gölü üzerinde sırtüstü oturup, gazete okuyan insanların resmini görürsünüz. Günümüzde elbette gazete yerine insanlar batmadan cep telefonlarıyla oynuyor.

Lut Gölünün başka bir özelliği, dünya üzerindeki en alçak kuru nokta olması. Başka bir deyişle, Lut Gölü karalar üzerindeki en alçak nokta. Deniz seviyesinin 430 metre altında. Az buz değil, yarım kilometre neredeyse. Bu alçaklığın sonucunda atmosferik basıncın da en yüksek olduğu yer. Kısacası alçaklığın sonucunda, başınızın üzerinde daha çok hava olmuş oluyor.

Hz. İsa’nın vaftiz noktasından Lut Gölüne gelmek iki saati aldı. Ancak yol ve manzara inanılmaz güzel. Yolun büyük bölümü göl kıyısında ve bir yanınız rengi zaman zaman kırmızıya çalan kayalar ve kumlar, diğer yanınız ise masmavi Lut Gölü. Gölün karşısı İsrail, ancak mesafe uzak olduğu için pek bir şey seçilemiyor.

Lut Gölü kıyısının büyük bölümü özel otellere ayrılmış. Buralarda günlük ya da kalmak kaydıyla bir kaç günlük yer ayırtabiliyorsunuz. Lut Gölü’nün bazı kıyılarındaki çamurun deriye iyi geldiğine inanılıyor. Bu yüzden dini turizmle birlikte, dermatolojik turizm de oldukça yaygın.

Sınırlı sayıda da olsa otellere ait olmayan, yani umumi plajlar da var. Biz bunlardan Tuz Kıyısı dedikleri noktaya geldik. Bu noktada bütün kıyı tuz kaya ve kristalleriyle dolu. Görünüm mükemmel ama bu tuzların üzerinde yürümek bir felaket.

Arabayı bıraktığımız yerde şöyle üç metrekarelik bir baraka vardı. İçinde de bir adam, incik, boncuk satıyordu. Yamacın hemen başında ise yine yıkık dökük başka bir kulübe vardı. Meğer duşmuş! Üç dinar karşılığında kirli bir bidondan damlayan suyla duş alabiliyorsunuz. Ancak Lut Gölü’nün tuzunu hesaba katarsanız, o duştan akan suyun her damlası neredeyse şaraptan daha değerli.

Yamaçtan göl kıyısı yakın görünse de, inmemiz yarım saati aldı. Öğlen güneşinde belki biraz da basınç değişikliğinin etkisiyle üçümüze de çok zor geldi bu yürüyüş.

Göle gelmişken şu meşhur batma, ya da daha doğru söylemiyle batmama deneyini yaptık elbette. Ancak denek olarak ben değil, 🐝Mezzy🐝’yi kullandık. Ben girseydim, “Adam zaten şişko, batmaz tabii” diyecektiniz. Sevgili kızım bu şüpheyi ortadan kaldırmak için göle girdi ve şaşkınlıktan kendini alamayıp, “Nasıl oluyor bilmiyorum ama batmıyorum” diye çığlık atıyordu.

Yolunuz düşerse mutlaka deneyin elbette ancak kesinlikle kafanızı suya sokmayın. Youtube’da çok fazla kafasını suya soktuktan sonra ağlayanı gördüm. Bir de ayakkabı. Mutlaka tabanları sağlam, rahat ayakkabılar giyin. Tuz kristalleri bıçak kadar keskin. Canım kızım bacağını kesti, bayağı da kanadı. Neyse ki tuz hemen yarayı dağladı, ve bir pomat bulup, sürene kadar mikrop kapmasını önledi.

Akşam oluyordu. Lut Gölü yürüyüşü de canımızı çıkarmıştı. O yüzden günün son ziyaret noktası olan Jerash isimli antik kenti iptal ettik. Zaten burası “Zaman kalırsa” listesindeydi. Videolardan gördüğüm kadarıyla bir Efes değil, ancak Amman’a yolunuz düşer, ilginizi de çekerse ziyaret listenize alabilirsiniz.

Amman’da, şehir içinde bir kale, bir de Aspendos’u andıran antik bir Roma tiyatrosu var. Biz buralarda vakit kaybetmeden Rainbow Street’e, yani Gökkuşağı Caddesi’ne geçtik.

Öyle ‘gökkuşağı’ dedik diye, aklınıza LGBTI falan gelmesin, Ürdün bir şeriat ülkesi, oyarlar valla.

Rainbow Street, Amman’ın aktivite caddesi. Yani mağazalar, kafeler, barlar ve restoranlar.

Jelena of Arabia
Çok güzel bir cadde. Burada beni en çok şaşırtan, satıcıların uygarlık seviyesi oldu. Türkiye dahil, gittiğim bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki yılışıklığın, yapışkanlıkların zerresi yok. Ağzınızın tadıyla gezebiliyorsunuz. Kimse sizi kolunuzdan çekip, bireyler satmaya çalışmıyor. Ancak pazarlık, malumunuz sünnetten gelir, bol bol var. Marjlar da yüksek. İstenen fiyatın yarısını önermek tamamen caiz. Yarı fiyata alamasanız da, hatrı sayılır bir indirim olabiliyor.

Sevgili karım tabii ki buradan bol bol ıvır-zıvır aldı, ama benim en çok güldüğüm bir Ürdün Başörtüsü oldu. Nasıl bağlandığına dair bir eğitimle birlikte Tarık abimden satın aldık.

Şehir merkezi ise çok gürültülü, karmakarışık, trafiği felaket bir bölge. Ben başta ortamı görürüz falan diye bir heves etmiştim, sonrasında arabadan bile inmedik.

Amman’ın trafiği hakkında da bir iki söz söyleyelim, bir felaket. Saygı, sabır, nezaket falan hak getire. Aksi durumlarda gerçekten iyi, kibar, sevecen insanlar olan Ürdünlüler, direksiyon başına geçince birer canavara dönüşüyorlar.

Jordan River Merlot
Akşam yemeğini Rainbow Street’de bulunan Sufra Restoran’da yedik. Burada ilk kez bir Ürdün şarabı tattım. Jordan River Merlot. Fena da değildi.

Yemekler ise gerçekten güzeldi. 🐝Mezzy🐝 ile birlikte Mercimek çorbası, falafel ve Kofta yedik. Jelena ise geleneksel tavuğunu söyledi. Şu sıralar gittiği heryerde tavuk yiyiyor, yakında yumurtlamaya başlayacak zaten.

Otelimize döndük. Lütfen temizleyin diye on kere söylememize rağmen, odamızı temizlememişlerdi, ama olur o kadar. Her şey o ilk gecedeki karışıklıktan kaynaklanıyordu. Otelin yarısının hangi odada kaldığımızdan haberi yoktu muhtemelen.

Ertesi gün Ürdündeki son günümüz olacaktı, ancak uçağımız ertesi gün sabaha karşı kalkacağı için bütün gün bize kalmıştı. Bu günü de, bu güzel ülkenin belki de en güzel iki ziyaret noktası için kullanacaktık.

Ma as-salama camian/مع السلامة جميعًا

Devam edeceğiz.

6 Haziran 2025 Cuma

Mannheim

Mannheim’a ilk adımını attığında, insanın aklına Barok bir şehir planlaması değil de, sanki bir Excel tablosu geliyor. Sokak isimleri yerine A3, C6, D1... Sanki şehir değil, dev bir mühendislik projesi. İnsan ister istemez “Bunu kesin Almanlar yapmıştır” diyor.

Mannheim
Haklı da bir önerme oluyor bu.

17. yüzyılda Palatinat Prensi II. Karl, şehri yeniden kurarken bu kare planı çizdirmiş. Neden diye düşününce insanın aklına prensin Mannheim’ı tarihiyle değil de, düzeniyle hatırlanmasını istemiş olabileceği geliyor.

Ama tarih her daim kendini dayatıyor işte.

Mannheim, 18. yüzyılda Almanya’nın ilk tiyatrolarından ve ilk orkestralarından birine ev sahipliği yapmış. Mozart bile Mannheim Sarayı’nda dolaşmış, beste yapmış, aşık olmuş (evet, yine).

Barok Saray bugün hala dimdik ayakta, içine üniversiteyi yerleştirmişler ama eski havasından pek bir şey kaybetmemiş. “Ders arası kahvemi sarayın avlusunda içtim” demek, her halde başka hiç bir yerde mümkün olmuyordur.

Endüstri çağı geldiğinde Mannheim vitrin değil motor olmuş. Daimler-Benz'in ilk arabaları burada tıngır mıngır ilerlemiş. Bugün bile şehirde o mekanik uğultu hissediliyor, ama bu sesin arkasında sadece makineler değil, binbir milletten “Gastarbeiter'lar”, yani misafir işçiler de var.

1950'lerden sonra Türkiye’den, Yugoslavya’dan işçi göçüyle şehir birden çoğalmış. Türkler, hem çalışmış hem kök salmış. Bugün her semtte bir “Anadolu Bäckerei”, bir “Saray Grill” görmek mümkün. Mannheim’da Türk olmak, sadece dönerci açmak değil, cami yaptırmak, çocukları okutmak, dernek kurmak demek.

Sırplar da burada. Biraz daha sessiz, ama onlar da çoktandır şehir planının bir parçası. Kimi fabrikada, kimi müzik okulunda, kimi kendi kafenin başında. Bazen Neckar kıyısında rastlıyorsun bir gruba. Biri akordeon çalıyor, diğerleri şarkı söylüyor. Almanca değil, Sırpça, ama sokak dili olmuş zaten.

Mannheim sokaklarında yürürken sevgili karımla geleneksel oyunumuza başladık: “Abi”, “Brate”, “Abi”, “Brate”…

Malum, aile lehçemizde “Abi” Türk, “Brate” Sırp demek.

Her biri geçtiğinde birbirimize bakıp, gülümseyerek çetele tuttuk. Almanya’da Türklerin sayısını zaten biliyoruz ama ilk defa Sırpların da bu kadar yoğun olduğunu burada fark ettik. Şehir neredeyse Belgrad ile Gaziantep’in bir buluşma noktası gibi.

Öğle yemeğimizi ise bir Vietnam restoranında yedik.


Vietnam mutfağı, Asya'nın en acılılarından. Hem Asya’da, hem Avrupa’da denemişliğim var ve rahatça söyleyebilirim ki eğer “Acı olmasın” demezseniz, ciğeriniz yanar, ağzınızdan ejderha gibi alevler çıkar.

Ancak... Acı işini halledebilirseniz, ödülünüz büyük: Vietnam mutfağı, Asya’nın en rafine, en taze, en dengeli tatlarını sunan mutfaklardan biri.

Mannheim’da görülecek yerlerin başında tabii ki tarihi su kulesi, yani Wasserturm geliyor.

Wasserturm
Şehrin simgesi. Hani bazı şehirlerin bir kartpostal yüzü vardır ya, Mannheim için o yüz tam olarak burası.

Wasserturm , kocaman taş bir kule, 19. yüzyıldan kalma, ihtişamlı ama sade. İnsanın yanında öylece dikiliyor. Ne “beni övün”, ne de “yanıma yaklaşma” diyor. Olması gerektiği gibi duruyor, kendinden emin.

Kulenin çevresi ise bambaşka bir dünya. Gül bahçeleri, fıskiyeler, simetrik çimenlikler… Şehirden bir adım uzaklaşıp nefes almak isteyen herkes burada. Gençler banklara yayılmış, yaşlılar yürüyüşte, çocuklar fıskiyenin etrafında çığlık çığlığa koşturuyor. Biz de sevgili kızım ve karımla şöyle bir tur attık. Hem dolaştık, hem bol bol fotoğraf çektik.

Tam “burada bir selfie çekelim” dediğimiz anda arkamızdan geçen gençlerin “Brate, çabuk ol” deyişi, az önceki "Abi" sayımızı dengeledi.

Wasserturm sadece bir bina değil, şehrin kalbi. Etrafındaki parkla, sosyal hayatla, tarihî dokusuyla Mannheim’ın insana sessizce “hoş geldin” dediği yer.

Şehrin alış-veriş caddesinde yürümeye başladık ve bir kafeye girdik.

Bir tur attık...
Kafede on masa varsa, beşi Türkçe konuşuyor. Garson kız gelince İngilizce sipariş verdik, kız İngilizce bilmiyormuş, bir arkadaşını çağırdı. Siparişimizi verdik, yeni gelen garson kız önceki kıza seslendi “Gözde! Wasmahınwasserkafeundrotvin bitte!”. İlk gelen kız Türkmüş, ama her gelene de “Türk müsün?” diye sormak olmuyor ki…

Hesabı alırken gelen İngilizce konuştuğumuz ikinci garson kıza, bu kez ben “Türk müsün?” diye sordum. “Hayır” dedi, sonra “Sen Türk müsün?” diye bana sordu. “Türküm” deyince Jelena ve 🐝Mezzy🐝’ye dönüp, inanmayan gözlerle “Bunlar da mı Türk?” diye sordu. Beni aklı kesmişti, ama kızların Türk olabileceklerine pek inanmamıştı. “Yok” dedim, “Biri Sırp, biri İsviçreli”.

🐝Mezzy🐝 için artık “İsviçreli” diyoruz, çünkü Türk desek Türkçe, Sırp desek Sırpça konuşmaya çalışıyorlar. Sevgili kızımın Sırpça bildiği tek kelime “keks”, yani “pasta”. Türkçe’de de sadece “baba” diyebiliyor.

Arabayı almak için park yerine ulaştık. Asansörle aşağı indik ancak park yerine giriş kapısı kilitli. Giriş şurada, burada diye de bir işaret yok. Mutlaka girilebilecek, kilitli olmayan bir kapısı vardır, ancak Almanya’dasın, o zaman bileceksin işte.

Biz sağa sola bakınırken bir aile geldi, onlar da kapıyı şöyle bir zorladıktan sonra, onlar da sağa sola bakınmaya başladılar.

Ailenin adamı önce “Sprechen Sie Deutsch?” ‘ladı, ben “Nayn” deyince “Espanol?” diye bir daha denedi, ben de “Français?” diye kontur attım, “No” olduk. Sonra “Türk?” dedi. Be oğlum İspanyolca’ya gelene kadar anadilini sorsana, oturup koç gibi Türkçe geyikleyelim…

Türkçe de olsa konuşmanın bir sonucu olmadı. İki aile, beraber her kata gidip, kapıları zorlayarak, sonunda açık olanını bulduk.

Park yerine girmekle iş hallolmuyor. Park parasını da makinelere ödemek gerekiyor. Gördüğümüz her makine kilitli kapıların diğer taraflarındaydı. Bu kez erişilebilir bir makine bulabilmek için park yerinde dolanmaya başladık.

Gezinirken, üç genç kıza rastladık. İkisi fazlasıyla modern, biri tesettürlü. Kesin Arap dedim. Arabalarıyla girip, park etmişler, dışarı çıkamıyorlar. Onların probleminin çözümü bizde var, açık yaya kapısı nerede biliyoruz. İngilizce, yerini tarif ettim. Bu kez biz, onlara “Parayı nerede öderiz?” diye sorduk. Onlar da bize yangın çıkışının yanındaki makineyi gösterdiler. Teşekkür edip ayrılırken, kızlar kikirdemeye başladılar.

Onlar da Türkmüş…

En sonunda, parayı ödedik ve park yerinden çıkabildik.

Rotamızı eve çevirip, gaza bastık.

Mannheim için lafı uzatmayacağım. Yolunuz düşerse bir-iki saat geçirmek için güzel bir yer, ancak gezi severleri ilgilendirecek çok fazla bir şey yok.

Almanya turumuza bir süre ara vereceğiz, çünkü arada gerçekten görülesi başka bir ülkeye yapacağımız gezi var.

Tschüss!


25 Mayıs 2025 Pazar

Frankfurt

Frankfurt, Almanya’da belki de en sık geldiğim şehrdir sevgili arkadaşlar, ancak bugüne kadar sadece bir kez, o da otuz sene önce gezebildim. Bunun nedeni, Frankfurt’a genelde gelişlerimin nedeni, buradan final destinasyonuma aktarma yapmaktı.

Frankfurt'tayız
Frankfurt havaalanı, dünyanın en aktif havaalanlarından biri ve Luftwaffe’nin (Lufthansa’ya, birçokları gibi espiri olsun diye Alman Hava Kuvvetleri anlamında Luftwaffe deriz) merkez hub’ıdır. Devasa bir havaalanıdır. Bazen yakınlarında arabayla otoyoldan giderken altından geçtiğiniz bir köprünün üzerinde bir B-747 Jumbo, hır hır, bir terminalden, diğerine tepenizden taksi yapar.

Kaç kez ABD’ye, Güney Amerika’ya, Asya’ya uçtuk buradan sevgili karımla…

Şehir merkezine gidiyorduk. Yine hangi trene binelim sorunsalıyla karşı karşıya kalmıştık. Google bize hangi trene bineceğimizi söylese de, hangi yöne gideceğimizi kestirememiştik. Google’ın söylediği yön geçen trenlerin üzerinde yazmıyordu.

Askeri detaylara haiz ulaşım haritası
İlk olarak, sizlere daha önceki yazılarımda bahsettiğim, askeri detaylara haiz ulaşım haritası içinde kaybolduk. Tabii ki içinden çıkamadık.

Sonrasında trenlerin farklı renklerde gösterildiği başka bir harita bulduk. Bu ikinci haritanın tek kusuru, rayların ötesinde bir duvara asılmış olmasıydı. Yani hele gözleriniz benimkiler gibiyse, mazallah, haritayı okuyacağım diye raylara düşüp, elektrikli kızartma olabilirdiniz.

Cep telefonuyla resmini çekip, zoom yaparak haritayı okumaya çalıştık ama heyhat!

Abarttığımı düşünenler için her iki haritanın da resmini koyuyorum. Takdir sizin.

Her neyse, sonunda geleneksel Serbo-Türk yöntemiyle doğru yönü bulduk. İlk gelen trene bindik ve Google Maps’den merkeze yaklaşıyor muyuz, uzaklaşıyor muyuz diye baktık. Uzaklaştığımızı görünce doğru yönün karşı taraf olduğunu anladık. İlk istasyonda trenden inip, aksi yönde giden trene bindik ve şehir merkezine ulaştık.

Rayların karşısındaki harita.
Hauptwache’deydik. Burası aynı isimli bir barok binanın bulunduğu bir meydan. Bina gerçekten fazlasıyla göz alıcı. Meydan ise cıvıl cıvıl. Hauptwache’nin ilginç bir özelliği, etrafındaki çok yüksek olmayan binaların arka planındaki New York tarzı gökdelenler. Bunlar yüzünden Frankfurt’a, New York daki Manhattan adasına atıfla, Main-Hattan da derler. Main, Frankfurt’un üzerine kurulduğu nehrin ismi.

Paulsplatz meydanına geçip, öğlen yemeği için bir burger restoranına oturduk. Avrupa’nın bu bölümünde burger, fast-food’dan ziyade fine dining statüsünde. Bir bardak kırmızı şarapla, cheese burgerimi yedim, ancak eğer görselerdi hem İsviçre’deki arkadaşlar, “Şarapla hamburger ha”, hem de Amerika’daki arkadaşlar, “Hamburgerle şarap ha” şeklinde beni kınarlardı.

Paulsplatz
Paulsplatz, mimarisinin eski hallinin korunduğu çok güzel bir yer. Meydanın en çok göze batan yapısı ise St. Paul Kilisesi.

St. Paul Kilisesi dışardan bir kiliseye benzese de, içine girdiğimizde daha ziyade bir konser salonu hissini verdi. Salonun etrafındaki silindirik duvarın üzeri fresklerle doluydu, ama öyle çarmıha gerilmiş İsa, melekler falan değil, Hürriyet gazetesinin ilk sayfası gibi politik kişiliklerin betimlendiği freskler.

Salonun içinde dev hoparlörler, koca bir Yamaha sound mikseri, kablolar, amfiler falan vardı. Belki bir event için hazırlanmıştı ancak teknik cihazlar geçici olarak kurulmuş değil, daha ziyade binanın demirbaşları gibiydiler.

Şimdiye kadar gördüğümüz en ilginç kiliselerden biri oldu St. Paul Kilisesi.

Bir sonraki ziyaret noktamız hakkında herhalde yapılmamış espiri, söylenmemiş mizah kalmamıştır. Ancak ben yine de dayanamadım ve sevgili kızım “Nereye gidiyoruz?” diye sorduğunda “To the ‘booty’ house”, yani “Kıç evine, popo evine gidiyoruz” diye cevap verdim. İngilizce’ye hakkıyla transferi mümkün değil tabii, ama siz anlarsınız, “Göte gelmiştik”. Başka bir deyişle Almanya’nın en ünlü şairi diyebileceğimiz Johann Wolfgang von Goethe’nin evine. “Goethe”, aynen yukarda yazdığım gibi telaffuz edilir.

Goethe geldik...
Bu ev 1600’lü yıllarda yapılmış, Goethe 1749 yılında bu evde doğmuş ve 1765 yılında Leipzig’de üniversiteye başlayana kadar burada yaşamış.

Bina İkinci Dünya Savaşı esnasında dümdüz olmuş, 1947 ve 1951 yılları arasında, eski planlarına sadık kalınarak yeniden yapılmış.

Goethe’nin yazdığı ilk roman, “Werther’in Hüzünleri”, Avrupa’da hit olmuş, kitaptaki tanıma uygun, mavi ceket ve sarı pantolonlu bir “Werther Modası” oluşmuş. Werther kitapta, karşılıksız aşk yüzünden intihar eder. Avrupa’da da karşılıksız aşktan muzdarip delikanlılar, Werther Modası giyinip, yanlarında kitabın bir kopyasıyla intahar etmeye başlamışlar. Buna da “Werther Etkisi” denmiş. Werther Etkisi, günümüzün psikolojisinde geçerli bir tanım sevgili arkadaşlar.

Alman edebiyatının en ünlü eseri olan “Faust” ‘u yirmilerinde yazmaya başlamış ve seksenlerinde tamamlamış.

Goethe her gördüğü kadına aşık olan acayip romantik bir kişilikmiş. Eserlerine bu kadınlara olan tutkusunun büyük katkısı olduğuna inanılır.

Goethe sadece bir şair ve yazar değil, aynı zamanda bir bilim adamıymış. Biyoloji, astronomi gibi alanlara birçok bilimsel katkıda bulunmuş.

Gezmeyi çok severmiş. 1786 ile 1788 arasında İtalya’ya yaptığı geziyi “Yeniden doğuş” şeklinde tanımlamış. Bu gezi sonraki yapıtlarını derinden etkilemiş.

Napolyon, Goethe’yi çok severek okurmuş. Werther için de “Gerçek bir adam” demiş.

Goethe ölürken de şairliği bırakmamış. Son sözleri aydınlanmaya atıfla “Mehr Licht!” yani “Daha fazla ışık” olmuş.

Goethe’nin evini ardımızda bıraktık ve merkezdeki Römerberg meydanına ulaştık.

Römer Binası
Römerberg Meydanı, Frankfurt’un eski şehir merkezi ve bence en görülesi yeri. Savaştan sonra yine dümdüz olmasına rağmen, burası da eski haline sadık kalınarak baştan inşa edilmiş.

Meydanın en önemli binası, meydanın ismini de aldığı Römer. Römer, şehrin artık eski valiliği mi, belediye binası mı, nesi derseniz, city hall’u. Burada aynı zamanda Kutsal Roma İmparatorluğu hükümdarlarından onunun taç giyme töreni yapılmış. Merdiven şeklindeki çatılarıyla bu bina kompleksi gerçekten göze çok güzel görünüyor.

Meydanın gerisi ise “half timbered” dedikleri mimariyle yapılmış binalardan oluşuyor. Bu mimariyi Alsace’da da bol bol görebilirsiniz. Kütüklerle dikdörtgen şeklinde yapılmış panelleri başka kütüklerle çaprazlamasına keserler ve arasını kerpiç, kum, kurumuş bitkilerle falan doldururlar. Binaların duvarları bu panelleri birleştirerek yapılır. Kütükler dışardan gözüktüğü için izlemesi harika görüntüler oluştururlar.

Römerberg Meydanı
Römerberg Meydanı binaları, tam ortasındaki çeşmesi, kafe ve restoranları ile mutlaka ziyaret edilesi bir yer sevgili arkadaşlar. Yolunuz düşerse mutlaka görün.

Frankfurt’ta yapılası başka bir aktivite ise Main üzerinde bir tekne turu sevgili arkadaşlar.

Bu tekne turu Paris’te, Seine üzerindeki Bateaux-Mouche yada Budapeşte’de Tuna üzerindeki bir tur kadar görkemli değil elbette, ancak şehri başka bir perspektiften göstermesi bakımından yapılmaya değer.

Tekne size Maine üzerindeki köprüleri ve kıyıdaki önemli noktaları gösteriyor.

İlk gördüğünüz, Frankfurt’un etkileyici gökdelenleri. Frankfurt Katedrali de nehirden çok güzel görünüyor.

Frankfurt Skyline
Tekne, ECB şeklinde kısaltılan Avrupa Merkez Bankası’nın da önünden geçiyor. Cam cepheli, çok güzel bir gökdelen.

Frankfurt bir finans merkezi sevgili arkadaşlar. Deutsche Bundesbank yani Alman Merkez Bankası’da Frankfurt’ta bulunuyor. Gerçi Deutsche Mark basmayı bıraktıktan sonra karizması biraz çizildi ancak hala fonksiyonel ve etkili bir kurum.

Frankfurt, Londra ve Paris’ten sonraki en zengin üçüncü Avrupa şehri. Frankfurt Stock Exchange, hani şu DAX endeksi ile izlediğimiz menkul kıymetler borsası, Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank’ın ve yine Almanya’nın en eski bankalarından biri olan Commerzbank ‘ın merkezleri hep Frankfurt’ta.

Tekne turundan sonra Frankfurt’un en çok ziyaret edilen köprüsü olan Eiserner Steg’e geldik. Burası bir yaya köprüsü. Köprü boyunca aşıkların ayrılmayalım diye astıkları kilitler görülebiliyor. Bunlar gercekten aşıklar tarafından asılmış. Biz Tiflis’te benzeri bir köprü görmüştük. Kilitlerin hepsi seri imalat birbirlerinin aynısıydı. Yani sipariş üzerine imalat aşkları. Frankfurt’taki böyle değil. Onun dışında köprü altı, gıdıkladı. Öyle bir Charles Bridge değil sizin anlayacağınız.

Bu köprü de savaşta yıkılmış ve sonradan yeniden yapılmış. Ancak yıkanlar müttefikler değil, Almanlar’ın kendileri. Çekilirken takip eden orduların işlerini zorlaştırmak için havaya uçurmuşlar.

Son olarak Frankfurt Katedrali’ni, hem de servis esnasında gördük. Bir kafede bir şeyler içip, otele döndük ve hemen uyuduk.

Ertesi sabah erkenden kalkıp, kahvaltı etmek için bir yer aramaya başladık. Günlerden Pazar’dı ve ortalık leş gibiydi. Gerçekten Kuzey Avrupa’da Cumartesi geceleri biraz fazla alkol yoğun geçiyor sevgili arkadaşlar. Neyse bir bakery bulup, birer kahve croissant falan aldık. Sonra da bir Uber ile Senckenberg Müzesine ulaştık.

Senckenberg Müzesi,
🐝Mezzy🐝 ve T-Rex
Burası bir tarih ve doğa müzesi. 🐝Mezzy🐝 deli oldu. İçeride dinozor fosillerinden mamut iskeletlerine kadar her şey var. Labaratuarlarda çocuklar mikroskoplarla hayvan kalıntılarına, fosillere, kemiklere bakabiliyorlar. Görevliler büyük bir sabırla her soruyu cevaplıyor. Birinci sınıf, harika bir müze, inanılmaz bir deneyim. Hele Stuttgasrt’taki planetarium fiyaskosundan sonra bu müze çok iyi geldi. Şapka çıkardım.

Frankfurt’taki son durağımız Alte Oper Frankfurt, yani eski opera binasıydı. Çok güzel bir bina, umarım bir gün içerisinde bir opera izleyebiliriz.

Frankfurt böyleydi sevgili arkadaşlar.

Frankfurt görmeye değer mi?

Kesinlikle evet.

Her şeyden önce Frankfurt’un bir ruhu var. Yani Frankfurt’ta olmakla Almanya’nın başka bir şehrinde olmak ciddi anlamda pozitif bir farklılık yaratıyor.

Şehrin başta merkezi, eskisine sadık kalarak yapılmış eski binaları çok cazibeli. Modern gökdelenler de aksi taraftan önemli bir güzellik katıyor.

Alte Oper Frankfurt
Frankfurt, farklı etnisitelerin kaynaştığı bir kent. Almanlar ve Türkler elbette var, ancak bunların yanında örneğin bindiğimiz iki Uber’den biri Pakistanlı, diğeri de Afgan’dı, hemde Peştun, yani Taliban. Müze’de bize yardımcı olan görevli büyük olasılıkla Afrika kökenli bir siyahi, restoranların birindeki garson kız ise Asyalı’ydı.

Yemeklere gelirsek, Grüne Soße ile başlayalım. Bu Frankfurt’a özgü, yeşil, taze bir sos. Salata ve etle güzel gidiyor. Frankfurter Würstchen (Fraknfurt Sosisi) ise hele domuz etiyle aranız varsa denemeniz gerekli bir klasik. Frankfurt’un bir de elma şarabı (Apfelwein) var ama beyaz şarap içmeyen ben “şahsım”, bu elma şarabının tadına bile bakmadım. Onun dışında Alman yemekleri, defalarca yazdığım üzere size yılın şefi ünvanını kazandıramazlar, ancak denenebilir. Yemek olarak Frankfurt’un güzelliği, dünya mutfaklarının tümünün burda bulunması.

Şehir fazlasıyla güvenli, aktif, neşeli, ancak insanlar turistlere karşı çok ilgili değil.

Kısaca gelin ve görün sevgili arkadaşlar.

Almanya gezimiz devam ediyor.

Bizi izlemeye devam edin.

Auf Wiedersehen❤️

3 Mayıs 2025 Cumartesi

Nalcı'ların Almanya Projesi

Sevgili arkadaşlar, yaşadığımız ülke İsviçre, Avrupa’nın tam ortasında yer alıyor ve neredeyse tüm Avrupa ülkelerine oldukça yakın. Sınır komşularımız ise İtalya, Fransa, Almanya ve Avusturya.

Avusturya’yı bir kenara bırakırsak, komşuluk münasebetiyle büyük abilerden İtalya ve Fransa’yı neredeyse şehir şehir gezmişliğimiz olsa da, Almanya, yaşadığımız yere yalnızca iki saat mesafede olmasına rağmen, bugüne dek çok az ziyaret ettiğimiz bir ülke olarak kaldı.

Frankfurt, 1996
İş ve eğlence için birkaç kez Berlin ve Frankfurt’ta bulundum/bulunduk. Biraz Münih, biraz Bavyera’nın gerisi, ve birer günlüğüne Köln, Trier, Freiburg, Füssen, Konstanz gibi bir iki şehirde bulunsak da, bu ziyaretler Almanya gibi büyük bir ülkenin küçük sayılabilecek bir bölümü ile sınırlı kaldı.

Almanya elbette çok güzel ve görülesi bir ülke, ancak Avrupa’nın gerisi biraz daha güzel ve görülesi olunca, gezilerimizde Almanya’ya sıra biraz geç geldi.

Amacım Almanya’ya kötü bir ülke demek değil. Ne demek istediğimi gelin, biraz daha iyi anlatayım.

Avrupa’nın tümü İkinci Dünya Savaşı sırasında yerle bir olmuş sevgili arkadaşlar. Savaştan sonra Avrupa’nın geri kalanı şehirlerini eski hallerine restore ederken, Almanlar “Biz modern olalım” deyip, şehirlerini o günün modern mimarisiyle yeniden inşa etmişler. Elbette Berlin, Münih, Köln gibi şehirlerde kısmen bazı eski binaları orijinal hallerine sadık kalarak yeniden yapmış olsalar da, şehirlerin büyük bölümü 1945-50’lerin ‘modern’ mimarisi Karadenizli Müteahhit binalarının tarzıdır. Kutu gibi binalar, düz duvarlar, kare camlar. İleri sanat için bazen cepheleri banyo fayansı gibi iki renkte falan tasarlamışlar.

Karadeniz Müteahhidi Binalar
Stuttgart
Bu yüzden, İtalya’da, Fransa’da kentler Ortaçağ’dan, Rönesans’tan kalma güzelim tarihi binalarla dolu iken, Alman şehirlerini gezerken kendinizi çocukluğumun Ankara’sının, Kızılay meydanında geziyor gibi hissedersiniz. Yeni Karamürsel mağazaları, İzmir Caddesi falan…

Modernliği perçinlemek için Almanlar bir de büyük şehirlerine işlevi belirsiz, pipi gibi birer TV kulesi dikmişler. Hayatımda gördüğüm en anlamsız, en gereksiz yapıların başında gelir bu Jetgiller çizgi filmlerinden fırlamış komik kuleler. Hele bir de günümüzde kimsenin havadan antenle TV izlemediğini düşünürseniz, bu kuleleri artık ne yaparlar, siz düşünün.

Almanya’da gezerken karşıma çıkan Almanların çoğunluğu öyle çok fazla kibar, turist canlısı kişiler değillerdi. Çok sevdiğim, çok iyi anlaştığım, kibar, düşünceli Alman arkadaşlarım var, ancak Almanya’ya gittiğimde ne yazık ki çoğunlukla kaba, ters, nezaketsiz tarzda insanlarla karşılaşıyorum.

Almanya’nın yemekleri de bence bir felaket. Apple Strudel’ı bir kenara bırakırsak, yemeklerin çoğunlukla patates ve domuzdan başka bir özelliği yok. Ancak takdiriniz üzere beni en çok üzen Alman şarapları. İçtiklerimin çoğu, belki benim şansım, birer felaketti. Fransa’ya yakın Alsace bölgesini saymazsanız içilecek şarap neredeyse yok gibi. Bunu söylemişken, Almanlar’ın dünyaca bilinen Riesling gibi şarapları olduğunu da hatırlayalım.

Berlin TV Kulesi
Almanya’da gezinmek de zordur sevgili arkadaşlar.

Bu konuya biraz açıklık getireyim.

Aşağıda yazdıklarımı okurken lütfen bunların sadece benim subjektif görüş ve gözlemlerim olduklarını bir kenara not edin. Amacım kalp kırmak değil, arzuhalimi anlatmak.

Almanlar fazlasıyla zeki ve başarılı bir ulus. Teknolojide, mühendislikte gerçekten bir numaralar. Bugünkü modern teknolojilerin çoğunu Almanlar’a borçluyuz. Gerçekten düzenli, kurallara uyan, uygar bir halk.

Ancak, Almanlar’ın kafaları sanki dünyanın gerisinden biraz farklı işliyor.

Almanya’da yaşamak ya da gezmek için Almanlar gibi düşünmeniz gerekiyor. Alman düşünce sisteminin temeli ise bilmek. Intuition, yani sezgilere yönelik bir sistemleri yok. Bileceksin, yok bilmiyorsan öğreneceksin. Sistem, senin bilmediğini varsayarak sana yardımcı olmaya yönelik tasarımlanmamış.

Stuttgart’da bir benzin istasyonuna girdik. Pompanın üzerinde dört hortum var, hortumlarda da “Super Plus”, “Super”, “Super E10” ve “Diesel” yazıyor. Hadi dizeli anladık, geri kalanın hepsi süper anasını satayım. Süper ile süper plus’ın farkı nedir? Daha da kötüsü süper E10 ne demek? Hangisi kaç oktan, yazsa anlayacağız ama yok işte. Bileceksin.

Hepsi süper de...
Yine Stuttgart’ta bir metro istasyonunda, yavrukurt gibi bir haritaya bakıp, iz sürerek aktarmalı bir tren yolculuğu yapmıştık. Dünyanın pek çok yerinde alışık olduğumuz, istasyondan geçen trenlerin başka hangi istasyonlarda durduğunu gösteren bir tabela yoktu. Sadece Stuttgart’daki bütün trenlerin nereye gittiğini gösteren Piri Reis kılıklı, kocaman, karmakarışık bir harita asmışlardı. Birisi şurada inin, şu trene aktarma yapın demese gideceğimiz yere ulaşmamız mümkün olmayacaktı.

Benzeri bir olay Berlin’de başımıza gelmişti. Karşı taraftaki yol, bulunduğumuz yoldan geçen trenin aksi istikametine gitmiyordu, bambaşka bir trene aitti. Hangi yolu kullanacağımızı bulmak için yol boyu sıralanmış sütunlara boyadıkları tren isimlerine bakmamız gerekmişti. Her sütuna bir trenin güzergahını yazmışlardı. Sütunlar silindirik olduklarından her açıdan okunamıyordu. O yüzden deli gibi bir yoldan diğerine, yol üzerinde de bir sütundan diğerine koşup, okuyabilmek için doğru pozisyonu alarak trenin hangi yoldan geçtiğini aramıştık.

Başka bir ilginçlik. Stuttgart’ta araba yollarında asfaltın üzerine metrelerce büyüklükte 14, 23, 98 gibi numaralar yazılmıştı. Hız limiti mi acaba diye düşündük, sonra “Yok artık” dedik. 14 km, 23 km gibi küsuratlı limitler olamazdı. Sonradan bunların yol numaraları olduklarını anladık. Dünyada ilk kez Almanya’da, yol numaralarının metrelerce boyda asfalta yazılı olduklarını görmüştüm. Düşünürseniz, bu yol numaralarının, numarası yazılı yolun nereye gittiğini bilmezseniz, size beş kuruşluk faydası yoktur. Ama Alman mantığı, bileceksin işte.

Freiburg - Kartpostal gibi!
Eklemeden geçemeyeceğim, örneğin Heidelberg’de, asfaltlara aynı puntolarla, aynı boylarla bu kez hız limitleri yazılıydı. Yine ya hangisi hız, hangisi yol numarası, bileceksiniz, ya da “Her şeritte aynı numara yazılı, sayılar da onun katları, demek ki bunlar hız limiti” şeklinde tümevarım uygulayacaksınız.

Kısacası Alman kültürü, Alman sistemi, sezgiselliği, kolaylığı öncelemiyor. Sadece bilgiyi edinmek gerekliliğinin üstüne kurulmuş.

Her neyse. Gelelim Almanya’nın güzelliklerine…

Münih, Frankfurt, Stuttgart gibi büyük şehirleri aklınızdan silin - belki Berlin tarihi önemi bakımından bir istisna olabilir ama diğerleri çok görülesi yerler değil. Bu şehirler yukarıda yazdığım gibi Karadeniz Müteahhidi şehirleri.

Trier - Kartpostal gibi!
Almanya’nın güzelliği küçük şehirlerinde sevgili arkadaşlar. Konstanz, Füssen, Heidelberg gibi şehirler bir ressamın fırçasından çıkmışcasına harikulade yerler. En son Heidelberg’deydik, kendimi bir peri masalında hissettim. O kadar cazibeli bir kent. Mimarisi, doğası, yemekleri falan, gerçekten anlatması zor, görmek gerekiyor. Henüz gitmemiş olsak da Dresden için, Leipzig için falan da çok güzel şehirler diyorlar.

Almanya’nın başka sevdiğim bir tarafı şatoları. Özellikle Bavyera’da gerçekten çok ihtişamlı, çok güzel şatoları var. Gençliğimin “Wolfenstein” video oyunu boşuna Alman şatoları temalı değil sizin anlayacağınız.

Yine Almanya’da gezmenin bir güzelliği lokal dili biliyor olmam. Almanca’yı kast etmiyorum, kast ettiğim Türkçe. Türkçe ile Almanya’da rahat rahat gezilebiliyor. Almanların çoğu da iyi derecede İngilizce konuşuyor.. Yani dil problemi sıfıra yakın.

Neuschwanstein Şatosu
Eğer bira seviyorsanız Almanya sizi ihya edecektir.

Almanya’nın doğası da olağanüstü güzellikte. Dağları, ormanları ile yemyeşil bir ülke.

Trafik şehir içinde bence bir felaket. Hız limitleri bazen 40’a, 30’a düşebiliyor. Bu afaki limitlere kimse uymadığı için de benim gibi limitlere uyan avanaklar bol bol korna yiyiyorlar.

Ancak otoyolların büyük bölümünde hız limiti yok. Gençken, bir de canavar arabam varken, sık sık Almanya’ya gelir, gaza basardım. Hız yapmayı seviyorsanız Alman otoyolları tam size göre. Ancak dikkat. Bir çok kez 160’la falan sol şeritte giderken, bir anda arkamda beliren arabaların frene asılıp, selektör yapmışlıkları var. Kısacası sol şeriti alırken iki kere bakın derim.

Almanya’daki trafik işaretleri ise beni çileden çıkarıyorlar.

Öncelikle “Zusatzzeichen” ya da “Conditional Signs” dedikleri “Eğer İşaretleri”. 160’la giderken bir anda 80 km/s işareti görüyorsunuz. Refleksle hobaraaaa frene asılıyorsunuz, sonrasında da altındaki küçük “Eğer İşaretini” farkediyorsunuz. Küçük işaret, havuza düşüp yüzmeye çalışan bir araba simgesi mesela. Yine bileceksiniz, bu işaret “Eğer yol ıslaksa” demek.

Ancak sorun burada başlıyor. Islak yol ne demek? Ahmak ıslatan bir yağmur ile, bir dolu esnasındaki yol koşulları çok farklıdır. Bunların hangisinde 80’e düşelim? Öyle yağmurlar vardır ki, 80’le bile gidemezsiniz.

O ıslak yol işareti olsa da olmasa da aklı başında sürücüler zaten hızlarını koşullara göre ayarlarlar. Dolu yağarken işaret yok diye 180’le gidecek bir avanak varsa, zaten o işareti koysanız da, koymasanız da çok fazla yaşamaz. Ez cümle, böyle muğlak işaretler sadece kafa karıştırmaya yarıyor.

Bu “Eğer İşaretlerinden” İtalya ve Fransa’da da bol bol vardır.

Yine yol üzerinde bir yerleşim merkezinin ismini gördüğünüzde hız limiti otomatik olarak 50 km/s oluyor. Hiç bir yerde yazmaz, bunu da bileceksiniz.

Gözünü sevdiğimin İsviçresi. Bu zırvaların hiç biri yoktur memleketimde. Örneğin eğer yol ıslakken kayma tehlikesi varsa, sadece bir kayma tehlikesi işareti koyarlar. Bu işareti gördüğünüzde, sadece yol ıslakken hızınızı düşürmeniz gerektiğini değil, örneğin ani direksiyon kırmamanız ya da ani frenleme yapmamanız gerektiğini de anlarsınız.

Almanya projemiz başlıyor
Ancak tüm eksileri ve artılarıyla Almanya dünyanın en önemli, en fark yaratan ülkelerinden biri sevgili arkadaşlar. Bu ülkeyi görmemek olmaz.

İşte bu bağlamda, Nalcı’ların uzun zamandır ertelediği Almanya’yı fetih projesini resmi olarak başlattık. Almanya’nın bütün kentlerini olmasa da, belli başlı büyük ve görülmeye değer küçük yerleşim merkezlerini, tarihi noktalarını, doğal zenginliklerini gezeceğiz.

Kim bilir, belki ülkeyi yakından görünce Alman şarapları hakkında fikrim değişebilir.

Ancak bu demek değil ki sizleri sürekli Almanya yazılarıyla bombardıman edeceğim.

Almanya projemiz birkaç yıl sürecek. Bu süre boyunca elbette Almanya’dan başka bir çok yere gideceğiz. Ancak arada bir Almanya’dan bir iki kenti dilimin döndüğünce size anlatmaya çalışacağım.

Şimdilik sevgi ile kalın.

Auf Wiedersehen

Kuala Lumpur: Önce Bürokrasi, Sonra Nezaket

Pegasus’un üzerimizde bıraktığı psikolojik hasardan sonra Air Arabia uçağına biraz tedirgin bindik. Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kual...