11 Eylül 2026 Cuma

Dubai: Paranın Satın Alabildiği Her Şey

Benim çocukluğumda Acapulco, Monte Carlo ve Beyrut gibi yerlerin adı geçince akan sular dururdu. Bunlar yalnızca şehir değil, birer kavramdı. Zenginlik, şöhret, güzel kadınlar, smokinli erkekler, kumarhaneler, yatlar ve gece hayatı… Oralara giden insanın sıradan biri olamayacağı düşünülürdü.

Her neslin böyle yerleri var. Bugün gençler arasında en moda olanlardan biri Dubai.

Dubai
Dubai’ye gittiyseniz, mümkünse Burj Khalifa’nın önünde çekilmiş bir fotoğrafınızı yayınlamanız gerekiyor. Bir elinizde telefon, arkanızda gökdelen, altına da “Living my best life” veya benzeri bir şey… Yoksa pasaportunuza Birleşik Arap Emirlikleri damgası vurulmasının pek anlamı kalmıyor.

Jelena’yla Dubai’ye on küsür yıl önce gitmiştik. Güzel de vakit geçirmiştik. Şehirde görülecek şeyler, iyi restoranlar ve insanı hayrete düşüren binalar vardı. Fakat dürüst olmak gerekirse, Dubai’ye hiçbir zaman tam anlamıyla ısınamadım.

Paranın satın alabildiği şeylerin etkileyici olduğu tartışılmaz. Dubai’nin sorunu, paranın satın alabileceği her şeyi aynı anda almaya çalışması.

Şehri planlayan adam Las Vegas’a gitmiş, Bellagio’nun havuzlarını görmüş:

“Yapın anasını satayım!” demiş.

New York’a gitmiş, gökdelenleri görmüş:

“Dikin anasını satayım!”

Başka bir yerde monoray görmüş:

“Getirin anasını satayım!”

"Living my best life!" 😂
Sonra dünyanın değişik yerlerinde hoşuna giden ne varsa sipariş etmiş ve bunların hepsini çölde aynı alana serpiştirmiş. Ortaya birbirinden bağımsız fikirlerin, binaların, yolların, havuzların ve alışveriş merkezlerinin dev bir kolajı çıkmış.

Dubai’yi bu yüzden çok rüküş bulurum.

Şehir sizi etkilemek için sürekli bağırıyor. En yüksek bina, en büyük alışveriş merkezi, en pahalı otel, en gösterişli çeşme, en yapay ada… Dubai’de hiçbir şey yalnızca güzel olmakla yetinmiyor; mutlaka dünyanın en bir şeyi olmak istiyor.

Bana sorarsanız şehrin bir ruhu yok. Ama emir demiri keser. 🐝Mezzy🐝 Dubai’yi görmek istiyorsa görecektik. Hatta görsün diye seyahat programımızı epey eziyetli hale getirmiştik.

On üç yıl önce gördüğüm Dubai Havalimanı da paranın satın alabileceği en göz alıcı yerlerden biriydi. Rüküştü ama etkileyiciydi. Uçaktan indiğiniz andan itibaren mermerler, ışıklar ve lüks mağazalar size yanlışlıkla bir saraya gelmişsiniz hissi veriyordu.

Bu nedenle terminal binasına girdiğimizde biraz şaşırdım.

Hatırladığım ihtişamdan eser yoktu. Burası küçük, yorgun ve sıradan bir havaalanına benziyordu. Birkaç dakika boyunca Dubai’nin aradan geçen yıllarda parasını kaybetmiş olabileceğini düşündüm. Sonra gerçeği anladık.

Biz Dubai’ye değil, Sharjah’ya inmiştik.

On küsür yıl önce Dubai'de...
Sharjah, Dubai’nin bir mahallesi veya ikinci terminali değil, Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan yedi emirlikten biri. Air Arabia’nın ana üslerinden biri olan Sharjah Uluslararası Havalimanı, özellikle düşük maliyetli uçuşların önemli merkezlerinden. Dubai’ye uçak bileti aldığınızı sanarken kendinizi komşu emirlikte bulabiliyorsunuz. Aslında bilette her şey açıkça yazıyor. Yeter ki bileti alan kişi zahmet edip havaalanının adına baksın.

O kişi yine ben şahsım olmakta.

Saat sabahın beşi civarındaydı ve güneş henüz doğmamıştı. Terminalden dışarı adım attığımız anda yüzümüze görünmez bir duvar çarptı. Sanki dev bir fırının kapağını açmışlardı. Hava karanlık olmasına rağmen sıcaklık 40 dereceyi buluyordu. Birkaç saniye içinde insanın gömleği sırtına yapışıyor, gözlükleri buğulanıyor ve dışarıda yaşamanın aslında çok da gerekli olmadığına karar veriyordu.

Bir Uber çağırdık ve 🐝Mezzy🐝’nin Dubai’de en çok görmek istediği yere, Burj Khalifa’ya doğru yola çıktık.

Sabah altıda Burj Khalifa’nın çevresinde hayat henüz başlamamıştı. Dışarıda beklemek sıcaktan mümkün değildi. Biz de binanın altındaki Dubai Mall’a girdik.

Dubai’de alışveriş merkezleri yalnızca alışveriş merkezi değiller. Bunlar her anlamıyla şehrin iklim kontrollü kamusal alanları. Dışarıda yürüyemediğiniz için bir yerden diğerine klimalı binaların, geçitlerin ve koridorların içinden ulaşırsınız. Avrupa şehirlerinde insanlar meydanlarda, parklarda ve kaldırımlarda buluşur. Dubai’de ise hayatın önemli bir kısmı alışveriş merkezlerinde geçer.

Fakat sabahın o absürt saatinde bütün mağazalar kapalıydı. Kilometrelerce uzanan koridorlarda güvenlik görevlileri, temizlikçiler ve bizim gibi ne yapacağını bilmeyen birkaç yolcu dışında kimse yoktu. Güvenlik görevlilerine yalvar yakar açık bir yer sorduk. Sonunda, sabah için börek çörek hazırlayan Filipinli çalışanların bulunduğu bir kahveciyi tarif ettiler.

Kahveciyi bulup koca birer kahve söyledik. Hayatımız kurtuldu.

Dubai’de mağazalarda, otellerde, restoranlarda, taksilerde ve şantiyelerde karşılaştığınız çalışanların büyük bölümü başka ülkelerden gelir. Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Filipinler, Nepal ve daha pek çok ülke… Şehrin görünen yüzünde Emirlik vatandaşları, çalışan yüzünde ise dünyanın dört bir yanından gelmiş göçmenler vardır.

Dubai’nin “vergisiz cennet” olarak anılması da bu çekim gücünün önemli nedenlerinden biri.

Bunun daha doğru ifadesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nde bireylerden gelir vergisi alınmaması. Ülkede yüzde 5 KDV, bazı ürünlerde özel tüketim vergileri ve şirketler için kurumlar vergisi bulunuyor; yani hiçbir verginin olmadığı bir yer değil. Yine de maaşından gelir vergisi kesilmeyen bir ülkede çalışmak, dünyanın pek çok yerinden gelen insanlar için önemli bir avantaj. BAE hükümetinin vergi sayfası da sistemi bu şekilde açıklıyor. Kusuruma bakmayın, can sıkıcı bir vergi uzmanı gibi konuşmaya başladım.

Kahvelerimizi içerken yavaş yavaş mağazaların ışıkları yanmaya başlamıştı. Dubai Mall uyanıyordu.

Dubai Mall alışveriş yapılacak bir binadan çok, kendi ekonomisi ve iklimi olan kapalı bir şehir.

Resmi bilgilerine göre içinde 1.200’den fazla mağaza ve 200’ün üzerinde yeme içme noktası var. Bununla da yetinmemişler; dev bir akvaryum, olimpik ölçülerde buz pateni pisti, sinemalar, çocuk eğlence alanları, yapay şelaleler ve hemen dışında müzikle hareket eden Dubai Fountain bulunuyor. Bir insanın çölde buz pateni yapması veya köpekbalıklarını seyretmesi için mantıklı bir neden olmayabilir. Dubai’nin cevabı basit: Yapabiliyorsak neden yapmayalım? Dubai Mall’un resmi tanıtımı, bu devasa yapının boyutlarını oldukça iyi özetliyor.

Bir süre dolaştıktan sonra Burj Khalifa’nın gözlem katlarına çıkmak için biletlerimizi aldık.

Burj Khalifa’yı beğenip beğenmemeniz ayrı bir tartışma konusu, ancak binanın mühendislik başarısını inkar etmek mümkün değil.

Süper hızlı asansör
Temel için kazı çalışmalarına 2004’te başlanmış, bina 4 Ocak 2010’da açılmış. Yerden sivri ucuna kadar 828 metre yüksekliğinde. Resmi bilgi föyünde 200 kat bulunduğu, bunların 160’ının kullanılabilir olduğu belirtiliyor. Yapımında 330 bin metreküp beton ve 39 bin ton çelik kullanılmış. Binayı Chicago merkezli Skidmore, Owings & Merrill tasarlamış. Tasarımın başındaki isim ise Adrian Smith - yok, yok, Iron Maiden’in gitaristi Adrian Smith değil!

Binanın planı yukarıdan bakıldığında Y harfine benziyor. Üç kanat yükseldikçe kademeli olarak geri çekiliyor. Bu şekil yalnızca estetik bir tasarım değil, dev yapının rüzgar karşısında dengede kalmasına da yardımcı oluyor. Gökdelen, çölde açan Hymenocallis isimli bir çiçekten ve İslam mimarisindeki geometrik desenlerden esinlenerek tasarlanmış.

Fakat benim ilgimi binanın yüksekliğinden çok, gündelik ihtiyaçların o yüksekliğe nasıl taşındığı çekiyor. Örneğin 150’nci katta sifonu çektiğinizde ne oluyor? Musluktan su nasıl geliyor? Bütün binanın tepesinden bodruma kadar kesintisiz bir boru mu uzanıyor? Alt kattaki tuvalette oturan adamın üzerine yukarıdan gelen her şey saatte 400 kilometreye yakın bir hızla mı düşüyor - vergi uzmanlığından fizik öğretmenliğine terfi ettim: v = √(2gh), g ≈ 10 m/s²?

Neyse ki mühendisler bu konuyu bana bırakmamış.

800 metrede...
Burj Khalifa’nın içinde elektrik dağıtım merkezlerini, su depolarını, pompaları ve havalandırma sistemlerini barındıran yedi adet çift kat yüksekliğinde mekanik bölüm var. Su, tek seferde 800 metre yukarı pompalanmıyor; farklı seviyelerdeki tanklar ve pompalar aracılığıyla kademeli olarak dağıtılıyor. Binanın su sistemi günde ortalama 946 bin litre su sağlıyor. Dubai’nin sıcak ve nemli havasında klimaların ürettiği yoğuşma suyu bile toplanıyor; yılda yaklaşık 15 milyon galon su geri kazanılarak çevredeki peyzajın sulanmasında kullanılıyor. Binanın resmi yapı ve tesisat bilgileri insanın “gökdelen” dediği şeyin aslında dikey bir şehir olduğunu gösteriyor.

Bu arada sürekli “Burj Khalifa” deyip duruyoruz. Oysa adı Türkçeleştirildiğinde karşımıza gayet tanıdık iki sözcük çıkıyor: “Burç Halife”. Basitçe “Halife Kulesi” demek. İnşaatı boyunca “Burj Dubai” diye bilinen yapı, açılışında dönemin BAE Devlet Başkanı Şeyh Halife bin Zayid el-Nehyan’ın onuruna yeniden adlandırılmış.

Asansöre bindik.

Asansör delicesine hızlıydı. Burj Khalifa’daki hızlı asansörlerden bazıları saniyede yaklaşık 10 metre yol alıyor. Başka bir deyişle, siz “Kulaklarım neden tıkandı?” diye düşünürken küçük bir apartman boyu yükselmiş oluyorsunuz. Duvarlardaki ışık ve görüntü gösterisini izlerken hareket ettiğinizi pek hissetmiyorsunuz; yalnızca kulaklarınız size yerden hızla uzaklaştığınızı haber veriyor.

Gözlem katına çıktığımızda Dubai ayaklarımızın altındaydı.

Yukarıdan bakınca şehir, mimarın masasındaki dev bir makete benziyordu. Gökdelenler, otoyollar ve kavşaklar cetvelle çizilmiş gibiydi. Çölün ortasında yükselen binalar, uzaktan birbirlerinden kopuk adalar gibi görünüyordu. Dubai’ye yerdeyken yönelttiğim “birbirinden bağımsız şeyleri yan yana koymuşlar” eleştirim, yukarıdan bakınca daha da belirginleşiyordu.

Ama manzara nefes kesiciydi.

Uzakta Palm Jumeirah’yı görebiliyorduk. Deniz doldurularak yapılmış, palmiye biçimindeki dev ada gökyüzünden çok daha kolay anlaşılıyor. Proje 2001’de başlatılmış. Basra Körfezi’ne yaklaşık beş kilometre uzanan ve 560 hektarlık bir alanı kaplayan ada; gövde, dallar ve bunları çevreleyen hilal biçimindeki dalgakırandan oluşuyor. Gövdesinde apartmanlar, oteller ve alışveriş alanları, dallarında özel villalar, dış hilalinde ise lüks tatil köyleri bulunuyor. Projeyi geliştiren Nakheel’in bilgilerine göre bugün yaklaşık 25 bin kişi burada yaşıyor.

Adayı denizden gelen dalgalara karşı koruyan hilal biçimindeki dalgakıran yaklaşık 11 kilometre uzunluğunda. Çöl kumu inşaata uygun olmadığı için ada, deniz tabanından çıkarılan kum ve milyonlarca ton kayayla oluşturulmuş. Yani Dubai yalnızca denizin üzerine ev yapmamış; önce evleri koyabileceği yeni bir kara parçası üretmiş. The View at the Palm’ın proje tarihçesi, işin mühendislik boyutunu ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Burj Khalifa’dan aşağı indik ve bir Uber çağırdık.

Aracın modeline ve rengine baktım ama plakasını kontrol etmedim. Tam o sırada aynı model ve renkte bir otomobil önümüzde durdu. Şoföre:

“Uber?” diye sordum.

“Yes” dedi.

Bindik.

Birkaç yüz metre gittikten sonra şoför dönüp:

“Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

“Sen bilmiyor musun?” dedim.

“Hayır.”

“Ama Uber olduğunu söyledin?”

“Uber sayılır. Sizi aynı fiyata götüreceğim.”

O anda yanlış arabaya bindiğimizi anladım. Bizim için gelen gerçek Uber şoförü muhtemelen hala buluşma noktasında bizi arıyordu. Kendimi kötü hissettim ama artık ilk çağırdığım aracı iptal etmek zorundaydım.

Şoföre ne kadar istediğini sordum. Bana Uber’de görünen fiyatın yaklaşık iki katını söyledi.

“Neden?”

“Bu rahat bir taksi.”

Sanki çağırdığımız Uber bizi deveyle götürecekti.

“Kenara çek, iniyoruz” dedim.

Adam bir anda şaşırdı.

“Ama… Neden?”

“Kenara çek.”

“Tamam, tamam. Uber fiyatına götürürüm.”

Dubai’de paranın satın alabildiği her şeyi görmüştük. Belli ki biraz yüzsüzlük de doğru pazarlıkla indirimli alınabiliyordu.

Havaalanına döndüğümüzde bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Geliş terminali mütevazıydı tamam ancak gidiş salonu çok daha kötü durumdaydı. Binlerce yolcuya karşılık oturulabilecek yalnızca sınırlı sayıda sandalye vardı. Klima yetersizdi. Telefon şarj etmek için yerde duran, bütün prizleri dolu derme çatma bir uzatma kablosunun etrafında insanlar toplanmıştı. Ağır bir koku geliyordu. Bazı yolcular çıplak ayakla oturuyor, bazıları yere uzanıyordu. Kalabalığın içinde uzun süre bakışlara maruz kalmak da bizi rahatsız etmişti.

Beni asıl öfkelendiren oradaki insanların kim olduğu veya nasıl giyindiği değildi. Milyarlarca dolarlık bir havacılık ve turizm düzeninin, o insanlara oturacak sandalye, çalışır klima ve telefonlarını şarj edecek priz sağlayamamasıydı. Birkaç kilometre ötede dünyanın en yüksek binasını, buz pistini ve dev akvaryumu yapabiliyorsunuz ama havaalanındaki yolcuya temel ihtiyaçlarını sunamıyorsunuz.

Dubai ile Sharjah arasındaki tezat, bütün gün gördüklerimizi özetliyordu.

Bir tarafta mermer, gökdelen, yapay ada ve dünyanın en büyükleri… Diğer tarafta yerdeki uzatma kablosunun başında priz sırası bekleyen yüzlerce insan.

Üç saat kadar bu ortamda bekledikten sonra nihayet Kuala Lumpur’a gidecek Air Arabia uçağına bindik. Air Arabia, Sharjah’yı ana üslerinden biri olarak kullanan düşük maliyetli bir havayolu. Şirketin kendi bilgilerine göre buradan Orta Doğu, Afrika, Avrupa ve Asya’daki çok sayıda noktaya uçuyor.

Pegasus’tan sonra başka bir düşük maliyetli havayoluna binmek bende doğal olarak travma sonrası stres bozukluğu yaratmıştı. Uçağa yaklaşırken dar koltukları, olmayan yemekleri ve yeni bagaj sürprizlerini düşünüyordum.

Fakat Air Arabia bizi şaşırtacaktı.

Dubai geride kalırken şehir hakkındaki fikrim değişmemişti. Hala rüküş, hala ruhsuz, hala birbiriyle yarışan dev projelerin tesadüfi toplamı gibi görünüyordu.

Ama hakkını teslim etmek gerekiyor.

Paranın satın alabildiği şeyler arasında Dubai’den daha etkileyici çok az yer var.

4 Eylül 2026 Cuma

On Beş Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

On Altı Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

Asya’ya gitmek beni her zaman heyecanlandırır. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı, emin değilim. Belki alıştığım dünyanın dışında kalması, belki Avrupa’da kolay kolay karşılaşamayacağınız dinlerin, yemeklerin ve yaşam biçimlerinin aynı sokakta birbirine karışması… Belki de Asya’nın, insanın başına ne geleceğini kestiremediği bir yer olması.

Sonuncusu, bu yolculuk açısından özellikle doğru çıktı.

Singapur
Raffles Hotel, The Long Bar'da
Singapore Sling içerken
Asya’ya en son on beş yıl önce gitmiştim. Aradan geçen zamanda dünya değişti, ben değiştim, Asya çok daha hızlı değişti. Bir zamanlar Batılı turistlerin “egzotik ve ucuz” diye anlattığı kıta, bugün ekonomisiyle, teknolojisiyle, dev şehirleriyle ve giderek büyüyen özgüveniyle dünyanın ağırlık merkezlerinden biri haline geldi. Avrupa yaşlanıp kendi içinde ne yapacağını düşünürken Asya, bütün gürültüsü ve karmaşasıyla geleceğe doğru koşuyor.

Gerçi “Asya” deyip geçmek de büyük haksızlık. Tayland ile Güney Kore’nin, Çin ile Singapur’un veya Malezya ile Endonezya’nın aynı kültüre ait olduğunu söylemek, İsviçre ile Sicilya’yı aynı yer saymaya benzer. Ben bugüne kadar Tayland, Singapur, Hong Kong, Güney Kore ve Çin’i görmüştüm. Her ülkede farklı bir dünyayla karşılaşmış, her seferinde de bildiğimi sandığım bazı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kalmıştım.

Yine de önceki seyahatlerimden zihnimde kalan bazı ortak izlenimler vardı. Örneğin, karşılaştığım insanların önemli bir bölümü doğrudan “hayır” demeyi sevmiyordu. Söylediğinize katılmasalar bile gülümsüyor, başlarını sallıyor, insanı her konuda anlaşmış olduğu yanılgısına sürüklüyorlardı. Bazen söylediklerinizi anlamadıklarında da tekrar etmenizi istemiyor, yine gülümseyip başlarını sallıyorlardı. Siz konuşmanın başarıyla sonuçlandığını düşünüp oradan ayrılıyor, yarım saat sonra hiçbir şeyin anlaşılmadığını fark ediyordunuz.

Singapur’da bayağı posh bir et restoranındaydık. Garson kıza siparişimi verirken, “Bacım, domatese alerjim var, n’olur koymasınlar.” dedim.

“Okey, mister.” dedi.

Aradan yirmi dakika geçti, kız steakimi getirdi.

“No tomato, mister.”

Etin üzerinde bir domates yığını vardı.

“But there are tomatoes on my steak!” dedim.

“Yes, no tomato.” diye teyit etti.

Domateslere öylece bakakaldım, gülsem mi, ağlasam mı bilemedim.

Çin
Çin Seddi
Batı kültürünün doğrudanlığına alışmış biri için bu durum zaman zaman fazlasıyla can sıkıcı olabiliyor. Ancak dürüst olmak gerekirse, bizim açık sözlülük dediğimiz şeyin de dünyanın başka yerlerinde kabalık olarak algılanabileceğini kabul etmek gerekiyor. Kültürel farklılıkların en zor tarafı, karşı tarafın davranışlarını kendi kurallarımıza göre değerlendirmemiz. Ben bunu teorik olarak gayet iyi biliyorum. Pratikte ise kahvemi yarım saat beklediğimde bütün kültürel anlayışım bir anda buharlaşıyor.

Bir süre sonra, size söylenenleri sorgulamadan kabul etmemeyi öğreniyorsunuz. Bunun bazen tuhaf sonuçları oluyor.

Hong Kong’da koca bir otelin 70’inci katında falandık. Gecenin bir köründe Jelena beni sarsarak uyandırdı:

“Kalk Bugi, yangın var!”

“Ne yangını, bre žena?” diye kalktım. Çişim gelmişti, tuvalete gittim. Jelena arkamdan, “Böyle zamanda tuvalete mi gidilir?” diye bağrınıyordu.

Biraz kendime gelince dikkat kesildim. Cayır cayır alarm zilleri çalıyordu.

Geri döndüğümde gülmekten kendimi alamadım. Jelena tiptop giyinmiş, Bangkok’tan aldığı Jimmy Choo çizmelerini koyduğu çantayı da eline almış, tahliyeye hazır durumda bekliyordu.

“Dur hele” dedim. “bunların alarmına öyle hemen icabet edilmez.”

Telefonu alıp resepsiyonu aradım. Görevliye, “Alarm çalıyor; gerçekten yangın mı var?” diye sordum.

“Hayır, yangın yok. Yanlışlıkla çaldı.” dedi.

Yatağa dönüp uykumuza devam ettik. Bu arada binlerce kişi patır patır yangın merdiveninden aşağı koşuşturuyordu.

Tayland-Bangkok
Jelena'nın Hong Kong'da
kullandığı tahliye kıyafeti
Asya’daki bazı yerlerde biçimin içeriğin önüne geçtiğini düşünmüşümdür. Her şeyin bir töreni, bir prosedürü ve doğru kabul edilen bir görüntüsü vardır; fakat o şeyin gerçekten işe yarayıp yaramadığı bazen ikinci planda kalır. Bir formu doldurmanız gerekir ama form anlaşılmazdır. Bir sıra oluşturulur ama kimse o sıraya uymaz. Bir hizmet büyük bir nezaketle sunulur ama bir türlü gelmez. İnsanlar size gülümser ama o gülümsemenin arkasında ne düşündüklerini anlamanız mümkün değildir.

Elbette bütün bunlar benim sınırlı deneyimlerimden kalan izlenimler. Milyarlarca insanı ve onlarca ülkeyi tek bir torbaya koyup “Asyalılar şöyledir” demek hem yanlış hem de gülünç olur. Zaten bu seyahatte karşılaşacağımız Malezyalılar, özellikle de Kuala Lumpur’dakiler, daha ilk günden bazı önyargılarımızı paramparça edecekti.

Asya’nın yemekleri ise başlı başına bir macera.

Avrupa veya Amerika’daki “Asya restoranlarında” yediğiniz yemeklerle, yemeğin doğduğu ülkedeki hali her zaman birbirine benzemiyor. Batı’daki restoranlar tarifleri yerel damak tadına göre değiştiriyor. Baharatı azaltıyor, sosu koyulaştırıyor, tanınmayacak malzemeleri menüden çıkarıyor. Sonra siz gerçek yemeği görünce şaşırıyorsunuz.

Bazı insanlar önlerine gelen şeyin içinde ne olduğunu sormamayı tercih ediyor. Bu, kimi zaman çok akıllıca bir yaklaşım. Fazla merak, iştahın düşmanıdır. Ne yediğinizi öğrenmeden önce tadına bakarsanız çok sevebileceğiniz bir şeyi, içindekileri öğrendikten sonra ağzınıza bile sürmeyebilirsiniz. Üstelik damak alıştıktan sonra Asya mutfakları gerçekten olağanüstüdür. İyi pişirilmiş Japon eti, Malezya yemekleri, Endonezya baharatları ve sokakta karşınıza çıkan küçük restoranlar, seyahatin en güzel anılarından bazılarını yaratabilir.

Benim açımdan en büyük sorun şaraptır. Asya’nın birçok yerinde iyi şarap bulmak kolay değildir; bulduğunuz şarap da bazen ya kötü saklanmış ya gereğinden fazla soğutulmuş ya da insana üzüm bağını satın alıyormuş hissi verecek kadar pahalıdır. Neyse ki Japonların sakesi var. İnsan gerektiğinde uyum sağlamayı bilmeli.

Singapore
Bir Budist Tapınağı
Asya’ya duyduğum ilginin bir diğer nedeni dinleridir. Budizm, Hinduizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük, Avrupa’da büyümüş birinin alıştığı düşünce sistemlerinden çok farklı dünyalar açar. Tapınaklar, wat’lar ve stupalar yalnızca ibadet yerleri değildir; insanın zaman, ölüm, doğa ve evrenle ilişkisine dair bambaşka anlayışların mimariye dönüşmüş halidir. Avrupa’daki büyük katedraller insana Tanrı’nın kudretini hissettirir. Asya’daki bazı tapınaklarsa sanki insanla görünmeyen dünya arasındaki sınırı inceltir.

Eski seyahatlerden daha dün olmuş gibi hatırladığım tuhaf görüntüler de var. Çin’de insanların boğazlarını büyük bir kararlılıkla temizledikten sonra sokağa tükürmeleri, Seul Havalimanı’nda gördüğümü hatırladığım tükürme kapları… Aradan yıllar geçtiği için hafızam bazı ayrıntıları büyütmüş veya birbirine karıştırmış olabilir. Ancak Asya’nın bana her zaman, alıştığım davranış kurallarının geçici olduğunu hatırlattığı kesin.

Tayland-Bangkok
Bir Budist Stupası
Bu kez Asya’ya gitme fikrinin arkasındaki asıl güç 🐝Mezzy🐝’ydi. Malezyalı bir YouTuber’ı takip ediyor ve onun yaşadığı ülkeyi görmek istiyordu. Çocukların dünyayı tanıma biçimleri bizimkinden farklı. Biz bir ülkeyi tarih kitaplarından, filmlerden veya gazetelerden merak ederdik. Onlar bir insanı ekranda izliyor, onun yediği yemekleri, gittiği alışveriş merkezlerini, kullandığı kelimeleri görüyor ve bir süre sonra o uzak ülkeyle kişisel bir bağ kuruyorlar.

🐝Mezzy🐝 Malezya’yı görmek istiyorsa görecektik.

Fakat biz basit bir Zürih–Kuala Lumpur uçuşuyla yetinecek kadar aklı başında insanlar değildik.

Araya Dubai’yi, Bali’yi ve Doha’yı sıkıştırarak normal bir insanın tek veya iki uçuşla tamamlayacağı yolculuğu küçük çaplı bir dayanıklılık testine çevirdik. Seyahat boyunca tam on bir kez havaalanına girecek, çıkacak, aktarma yapacak veya pasaport kuyruğunda bekleyecektik.

Bugün geriye bakınca bu programı hazırlayan kişiyle ciddi biçimde konuşmak istiyorum. Ne yazık ki o kişi ben şahsım olmakta.

Yolculuğun ilk etabı otobüsle başladı. Ardından trene binip Zürih Havalimanı’na gittik. Uçağın kalkmasına birkaç saat vardı. Havaalanlarında beklerken yapılabilecek şeylerin sayısı sınırlıdır: mağazalara bakabilir, gereksiz derecede pahalı bir şeyler yiyebilir veya içebilirsiniz. Ben üçüncü seçeneği değerlendirdim. Uçağa bindiğimizde henüz Asya’ya doğru havalanmamıştık ama ben seyahatin havasına yeterince girmiş, hatta pratik olarak sarhoş olmuştum.

İlk uçuşumuz Pegasus’la Zürih’ten İstanbul’a, Sabiha Gökçen Havalimanı’naydı. Sabiha Gökçen benim hafızamda hiçbir zaman huzurla özdeşleşmiş bir yer değildir. Oraya her gelişimde kendimi, aynı anda taşınmaya karar vermiş birkaç milyon insanın ortasında kalmış gibi hissederim.

Bir sonraki uçuşumuz eski terminalden kalkacaktı. Bina kalabalık, sıcak ve havasızdı. Doğru dürüst yiyecek veya içecek alabileceğimiz yalnızca iki büfe vardı. Jelena, nereden çıktıysa, Adana kebap aşermeye başlamıştı. Ne yazık ki bu acayip yerde kebap mebap bulmak imkansızdı. Biz de kebabı bırakıp yenilebilir bir sandviç aramaya başladık. Onu bile zar zor bulduk.

Terminalde beklerken 🐝Mezzy🐝, duvardaki dev Atatürk fotoğrafını gördü ve kim olduğunu sordu.

Benim için yolculuğun en güzel anlarından biri daha Asya’ya varmadan orada yaşandı. Ona Atatürk’ün yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmadığını; bir asker, devlet adamı ve devrimci olarak yıkılmış bir imparatorluğun ardından yepyeni bir ülkenin kurulmasına öncülük ettiğini anlattım. Eğitimden hukuka, kadınların toplumsal konumundan yazı devrimine kadar Türkiye’yi modern dünyaya yaklaştırmak için gerçekleştirdiği değişikliklerden söz ettim.

Ona, Atatürk’ün bana göre bütün zamanların en büyük liderlerinden biri olduğunu söyledim. Bu elbette nesnel bir ölçüm değil, sadece benim düşüncem. Ama bazı fikirlerinizi çocuklara aktarırken tarafsız bir ansiklopedi gibi davranmanız da gerekmiyor. Ne düşündüğünüzü söyler, neden öyle düşündüğünüzü anlatırsınız.

🐝Mezzy🐝 büyük bir ilgiyle dinledi. Ben de bundan büyük mutluluk duydum. İnsanın kendi çocuğuyla tarihten konuşması, üstelik onun gerçekten merak ettiğini görmesi, bir seyahatte karşılaşılabilecek en değerli anlardan biri. Havasız terminali, kötü sandviçi ve yaklaşan işkenceyi birkaç dakikalığına unuttum.

Pegasus kısa süre sonra gerçek hayata dönmemizi sağladı.

Kabin valizlerimizin izin verilen ölçüleri birkaç santimetre aştığı gerekçesiyle bizden yaklaşık 150 euro istediler. “Birkaç santimetre” dediğim gerçekten birkaç santimetreydi. Aynı görevlinin kısa süre sonra bir sanduka büyüklüğünde bir valizin kabine girmesine izin verdiğini gördüm. Demek ki sorun valizin büyüklüğü değil, valizin Pegasus çalışanıyla kurduğu kişisel ilişkiydi.

Uçakta menünün yarısı yoktu. Koltuklar rahatsızdı. Servis düzensizdi. Yolculuğun bu kısmı, havayolu taşımacılığından çok havada gerçekleştirilen toplu bir sabır deneyi gibiydi.

Yetmezmiş gibi yaşlı bir İngiliz kadınla papaz olduk. Bizi, kendisini ‘itip kakmakla’ suçladı. Kadını bilerek itip kakmamıştık. Fakat kalabalık kabinde herkes birbirinin kişisel alanına istemeden giriyordu. Zaten Pegasus uçağında kişisel alan, menüde bulunmayan ürünlerden biriydi.

Bir süre sonra uyumayı başardım. Uykum çok uzun sürmedi. Arkamızdaki sırada oturan genç bir çift beni uyandırıp horladığımı söyledi. Muhtemelen ilişkilerinin başlarındaydılar. İnsanların yeni bir ilişkiye başladıklarında birbirlerine ne kadar medeni, cesur ve ilkeli olduklarını gösterme çabaları vardır. Herhalde beni uyandırarak toplumsal bir sorunu çözmüş oldular.

Horladığım doğruydu. Ancak uçakta horlayan tek kişi ben değildim. Kabinin yarısı motor sesiyle rekabet halindeydi. Yine de tartışmayı büyütmedim. Dubai’de geçireceğimiz zaman zaten sınırlıydı, bu sürenin bir bölümünü Birleşik Arap Emirlikleri polisinin misafiri olarak geçirmek istemiyordum. Medeni bir insan gibi özür diledim, arkama döndüm ve içimden hiç medeni olmayan şeyler söyledim.

Böylece, daha ilk gerçek durağımıza varmadan otobüse ve trene binmiş, birkaç havaalanı görmüş, sarhoş olmuş, kötü sandviç yemiş, Atatürk’ü anlatmış, valizler için 150 euro ödemiş, yaşlı bir İngiliz kadınla tartışmış ve horladığım için uykumdan uyandırılmıştım.

Asya seyahatimiz henüz başlamamıştı.

Fakat ben şimdiden eve dönmek için kaç uçuş gerektiğini hesaplamaya başlamıştım.

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Sosyal Medyaya Bir Süre Ara Verdik

Son zamanlarda sosyal medyadaki varlığımız, hayatımızı kolaylaştıran ya da güzelleştiren bir şey olmaktan çıkıp ciddi sorunların kaynağı hâline gelmeye başladı. Tek tek bakıldığında bile rahatsız edici olan olaylar üst üste gelince, sonunda sosyal medya ile aramıza ciddi bir mesafe koymaya karar verdik.

Her şey farklı biçimlerde karşımıza çıktı.

Miras konusunda anlaşmazlık yaşadığım bir kişi, haklarımdan vazgeçmem için üzerimde baskı kurmaya çalıştı. Bunun için işi sosyal medya platformlarındaki arkadaş listelerimi tek tek arayıp benim ne kadar kötü bir insan olduğumu anlatmaya kadar götürdü. Hukuki bir anlaşmazlığın, sosyal medya üzerinden yürütülen bir iftira, karalama ve baskı kampanyasına dönüşebildiğini görmek oldukça tatsızdı.

Yakın zamanda taşındığımız için çok sayıda mobilya, eşya ve ekipman sattık. İlanlara gelen telefonların ve mesajların şaşırtıcı bir bölümü gerçek alıcılardan değil, dolandırıcılardan geliyordu. Amaçları çoğu zaman bizi çeşitli bağlantılara yönlendirmek, birtakım bilgiler vermeye ikna etmek ve sonunda banka hesaplarımıza erişebilecekleri kimlik ve giriş bilgilerini ele geçirmekti.

Jelena ise kendilerini “yatırım danışmanı” olarak tanıtan kişiler tarafından dolandırıldı. Kredi kartından para çekildi ve konu polise intikal etti. Polis hala bu kişilerin peşinde.

Benim Meta hesabım ele geçirildi. Hesabı ele geçirenler kendi reklamlarını yayınlayarak binlerce franklık reklam harcaması yaptılar.

Bunlarla da kalmadı.

Fidye ödememiz için ölüm tehditleri aldık. İsviçre’ye yerleşmek isteyen ve kendilerine sponsor olmamızı talep eden kişilerden tehditler geldi. Jelena’dan, sözde büyü yapabilmek için mücevherlerinin fotoğraflarını isteyen falcılar bile çıktı.

Hesaplarımızın kopyalanması, videolarımızın deepfake yöntemleriyle taklit edilmesi, hakkımızda sahte ve mahrem görüntüler üretilmesi ihtimali ya da tehdidi, romantik amaçlarla yaklaşıyormuş gibi yapan kişiler… Bir süre sonra insan kimin gerçekten iletişim kurmak istediğini, kimin başka bir hesabı olduğunu anlamakta zorlanıyor.

Bu girişimlerin önemli bir kısmında, bize ulaşan kişilerin kullandıkları numaralar, profiller, konuşma /yazma tarzları, veya kendi beyanları özellikle Afrika’daki çeşitli ülkelere işaret ediyordu. Internette kimlik ve konum taklit etmenin son derece kolay olduğunu bildiğimiz için, bunların kişilerin gerçek konumlarını ne ölçüde yansıttığını elbette bilemeyiz. Asıl mesele zaten nereden geldikleri değil, sosyal medyanın kötü niyetli insanların dünyanın herhangi bir yerinden özel hayatınıza ulaşmasını inanılmaz derecede kolaylaştırmış olması.

Bütün bunların dışında, sosyal medyanın kendisi de artık bize eskisi kadar keyif vermemeye başlamıştı. Zaman içinde insanların hayatlarını paylaştığı bir ortamdan çok, herkesin kendisini olduğundan daha başarılı, daha mutlu, daha zengin veya daha önemli göstermeye çalıştığı bir vitrine dönüştüğü hissine kapıldık. Sürekli bir gösteriş, poz verme ve rol yapma hali… Facebook ve Instagram bizim için giderek daha sevimsiz bir yer olmaya başladı.

Bir noktada aile içinde huzurumuz kaçtı.

Sonunda “Buna gerçekten ihtiyacımız var mı?” diye sorduk.

Cevabımız hayır oldu.




Bu nedenle Facebook, Instagram ve benzeri sosyal medya hesaplarımızı kapattık ya da devre dışı bıraktık. Ben yalnızca reklam vermek amacıyla kullandığım yeni bir Facebook hesabı açtım. Bu hesap kişisel kullanım için değil ve arkadaşlık isteklerini kabul etmiyorum.

Peki ya bu blog?

Blog başka.

Burayı kesinlikle yaşatacağım.

Çünkü burası bizim için yalnızca insanların ne yaptığımızı görmesini sağlayan bir sosyal medya hesabı değil. Yıllar içinde gezilerimizin, yaşadıklarımızın, küçük maceralarımızın ve anılarımızın bir arşivine dönüştü. Bir anlamda kendi hayatımızın günlüğü.

Şimdilik bu anıları paylaşacağımız Facebook ya da Instagram gibi başka platformlarımız olmayacak. Belki ileride fikrimiz değişir, belki sosyal medya dünyası değişir. Bilmiyorum.

Ama şimdilik biraz daha sessiz, biraz daha özel ve umarım biraz daha huzurlu bir internet hayatını tercih ediyoruz.

Sadece merak eden dostlarımız bilsin istedim.

23 Ağustos 2026 Pazar

Balkanlar'ı Anlamak

Her yolculuğun sonunda insanın bavulunda birkaç hediyelik eşya, telefonunda yüzlerce fotoğraf, aklında ise birbirine karışmış onlarca anı kalıyor.

Benim için Balkanlar hep daha farklı oldu.

Balkanlar'a her gelişimde sadece şehirleri gezmem, insanları da anlamaya çalışırım. Benim için Dubrovnik, Mostar, Trebinje, ya da Niş birbirinden bağımsız şehirler değil, bu ilginç coğrafyada insanları birbirine bağlayan kesişim noktalarıdır. Bu nedenledir ki, dönüş yolunda hepsi tek bir büyük hikayenin parçaları gibi görünmeye başlarlar.

Hırvatistan - Dubrovnik
Haritaya baktığınızda Balkanlar hepimize fazlasıyla karmaşık görünür. Küçük ülkeler, sürekli değişmiş sınırlar, birbirine benzeyen ama aynı zamanda birbirinden farklı milletler... Oysa oralarda birkaç gün geçirince insan sınırları unutuyor. Aynı kahveyi içiyorsunuz, aynı böreği yiyorsunuz, aynı şarkıları duyuyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz ezan okunuyor. Birkaç kilometre sonra çan sesleri geliyor. Biraz daha ilerleyince Ortodoks ikonaları karşınıza çıkıyor. O an anlıyorsunuz ki bu coğrafyayı birbirinden ayıran şey çoğu zaman milletlerden çok din olmuş.

Balkan gezilerim boyunca Katoliklik, Ortodoksluk ve İslam'ın Balkanlar'ın karakterini nasıl şekillendirdiğini her defasında daha net gördüm. Aynı dili konuşan insanlar farklı kiliselere gidiyor. Aynı köyde yaşayan aileler farklı dini geleneklerle büyüyor. Yüzyıllar boyunca yaşanan çatışmaların büyük bölümünün arkasında da aslında bu kimlikler var. Dışarıdan bakınca milliyet ön planda görünüyor ama biraz yakından bakınca dinin çok daha belirleyici olduğunu hissediyorsunuz.

Dil meselesi ise ayrı bir hayranlık konusu oldu. Jelena yanımda olmasa Hırvatça ile Sırpça arasındaki farkların büyük bölümünü hiç fark etmeyecektim. Ben tek bir dil duyuyordum. O ise bazen tek bir kelimeyi, bazen telaffuzu, bazen kullanılan alfabeyi gösteriyordu. Yolculuğun sonunda kendi kendime şunu söyledim: Dil neredeyse aynı kalmış. Değişen daha çok siyaset olmuş.

Bosna Hersek - Mostar
Aslında Balkanlar'ın son iki yüz yılı biraz da iki büyük etkinin hikayesi gibi. Bir tarafta Rusya'nın Slav ve Ortodoks dünyası üzerindeki etkisi, diğer tarafta Avusturya'nın Orta Avrupa ve Katolik kültürü... İkisi de bu coğrafyayı kendi tarafına çekmeye çalışmış. Ortada ise aynı dağlarda yaşayan Balkan halkları kalmış. Sırplar, Karadağlılar, Makedonlar ve büyük ölçüde Bulgarlar kendilerini Slav dünyasının doğal bir parçası olarak görüyor. Hırvatlar ve Slovenler daha çok Orta Avrupa'ya bakıyor. Romenler ise Balkanlar'ın ortasında neredeyse İtalyanca'yı andıran Latin kökenli bir dil konuşuyor. Yunanlar zaten başlı başına ayrı bir medeniyet. Arnavutlar ise hala tam olarak nereye koyacağınızı bilemediğiniz kendilerine özgü bir halk. Coğrafya ortak. Tarih ortak. Ama kimlikler birbirinden oldukça farklı.

Eski Yugoslavya ise bütün bunların üzerine kurulmuş ilginç bir deneydi. Dilleri birbirine son derece benzeyen, ama dinleri ve tarihleri birbirinden farklı halkları tek bir devlet altında bir arada tutmaya çalıştı. Burada en büyük kredi elbette Tito’ya gider.

Tito’nun başarısı belki de insanların birbirini sevmesini sağlamak değildi. Birlikte yaşayabilmelerini sağlamaktı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı savaşan Partizan hareketinin lideri olarak büyük saygı kazanmıştı. Sovyetler Birliği'nin doğal müttefiki olması beklenirken Stalin'e boyun eğmedi. Bağlantısızlar Hareketi'ni kurarak Doğu ile Batı arasında üçüncü bir yol seçti. Bugün geriye dönüp bakınca bunun ne kadar zor bir denge olduğunu daha iyi anlıyorum.

Sırbistan - Niş
Tito’nun Yugoslavyası Soğuk Savaş döneminin doğu bloku ülkelerinde yaşayan insanlar için bir rüya sayılırdı. Yakından tanıdığım bir Polonyalı, annesi ve babasının tek dileğinin Yugoslavya’ya yerleşmek olduğunu söylerdi. Çocukluğumda Almanya’dan Türkiye’ye araba ile gelen gurbetçiler Yugoslavya’da yolların çok güzel, çok bakımlı olduklarını anlata anlata bitirtemezlerdi. Denizi, güneşi, doğası, ekonomisi, modern yaşamı ile Yugoslavya gerçekten güzel bir ülkeydi. Aynı zamanda önemli bir askeri ve siyasi güçtü.

Sonrası malum işte…

Tito öldüğünde onu bir arada tutan ortak hikaye de yavaş yavaş dağılmaya başladı. Yerini eski kimlikler, eski hesaplar ve eski korkular aldı. Yugoslavya'yı bölen şey aslında diller değildi. Diller aynı kaldı. İnsanların kendilerini tanımlama biçimleri değişti.

Bir Türk olarak Eski Yugoslavya’nın dağılışı beni fazlasıyla etkilemiştir sevgili arkadaşlar. Burada bizi düşündürmesi gereken dinamikler olduğunu düşünürüm.

Osmanlı'nın izleri ise bütün Balkanlar’a yayılmış durumda. Bosna'da bir köprü, Hırvatistan'da bir han, Sırbistan'da bir hamam... Bazen bir cami, bazen bir saat kulesi, bazen bir çeşme, bazen taş döşeli bir çarşı.

Osmanlı Balkanlar'a İstanbul'un fethinden çok önce geçmişti. 1389’daki Birinci Kosova Muharebesi bizim tarih kitaplarında çok ayrıntılı anlatılmaz ama Sırbistan’da Sultan Murad, Kosova Savaşı nedeniyle son derece iyi bilinen bir padişahtır. Aynı savaşta Sultan Murad’ı öldürdüğü kabul edilen Sırp şövalyesi Miloš Obilić ise Sırp destanlarının ve popüler kültürünün en önemli kahramanlarından biri haline gelmiş. Bu hikaye, Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand'ı öldürerek Birinci Dünya Savaşı'na giden süreci ateşleyen Gavrilo Princip ile birlikte ailemizin popüler kültüründe önemli bir yer tutar. 😜

Osmanlı yaklaşık beş yüz yıl boyunca Balkanlar’da hüküm sürdü. Bana öyle geliyor ki temel öncelikleri bugünkü ulus devletler gibi herkesi birbirine benzetmek değildi. Vergi toplansın, ticaret yürüsün, düzen bozulmasın... Çoğu zaman bununla yetinmişler.

Elbette bunun acı istisnaları vardı. Devşirme sistemi bunların en önemlisiydi. Yüzlerce aile çocuklarını kaybetti. Yeniçeriler Osmanlı'nın en seçkin askerleri oldular ama bunun bedelini Balkan aileleri ödedi. Bugün bile Sırbistan’da, hemen her kafanada, gece ilerleyip, alkol seviyesi yükseldiğinde acıklı bir Yeniçeri şarkısı çalar. Tarihin bizim için güzel taraflarını anlatırken bunları da unutmamak gerekiyor.

Bir de itiraf edeyim... Osmanlı paşalarının Balkan kızlarına olan ilgisini okuyunca ister istemez gülümserim. Demek ki zevk sahibi adamlarmış. Ben de malumunuz, geleneği bozmadım. 😄 Kızmaca yok, Balkan kızları dünyanın en güzel, en çekici kızlarıdır.

Balkanlar'dan dönerken yanımda yüzlerce fotoğraf getirdim ama galiba en değerli hatıra onların hiçbiri değildi. Aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirine ne kadar benzeyebildiğini ve bazen ne kadar kolay ayrılabildiğini kendi gözlerimle görmekti. Belki de bu yüzden artık ülkeleri değil, insanları geziyorum. Bir köprüyü, bir kaleyi, bir müzeyi yıllar sonra unutabilirsiniz. Ama Mostar'daki dalgıcı, Dubrovnik'teki Nişli garsonu, Trebinje'de Milica'nın anısına kaldırdığımız rakija kadehini ya da takside söylenen eski bir şarkıyı kolay kolay unutmuyorsunuz.

Sanırım seyahat etmemin gerçek sebebi de bu.

Yeni ülkeler görmek değil.

İnsanları biraz daha anlayabilmek.

18 Ağustos 2026 Salı

Dalmaçya Kıyıları

Arabayı kiralamaya gitmek kolaydı da, geri bırakmak biraz çileli oldu. Bunun biraz komik, biraz saçma bir sebebi var. Dubrovnik’te benzinci bulmak bir mesele sevgili arkadaşlar. Arabayı bırakıp, depoyu doldur, kredi kartımıza ekle dedik, sert bir “Ne, ne, ne!” cevabı aldık. Ne yapalım, geri şehre dönüp Google Maps'ten bir benzinci bulmaya çalıştık ama nafile. Tek yön yollar, girilmesi için özel izin gerektiren bölgeler ve sabırsız Hırvat sürücüler yüzünden en az bir saat dolandıktan sonra bir benzinci bulduk. Depoyu doldurduktan sonra arabayı Hotel Rixos’a bıraktık.

Bir taksi bulup, eski şehre doğru yola koyulduk. Jelena Sırpça konuştuğunda, elbette aksanından Sırp olduğunu anlıyorlardı, yine de taksici nezaketen “Nerelisin?” diye sordu. Jelena “Niş” deyince, şoför “Nişka Banja, topla voda” diye Niş’ten, bizdeki oyun havası ayarında bir şarkıyı söylemeye başladı. Hep beraber güldük. Bu şarkıyı düğünümüzde de çalmışlardı. Mevzusu vardır yani!

Kendimize arka sokaklarda, taş duvarları, tahta masalarıyla oldukça cazibeli bir Hırvat restoranı bulduk. Mükemmel Hırvat şarapları eşliğinde Jelena ile baş başa bir akşam yemeği yedik. Bu “baş başa” ifadesini birkaç kez tekrarlayacağım, lütfen bunu hafife almayın sevgili arkadaşlar. Son on bir yıldır çok fazla beceremediğimiz bir şey bu!

Ertesi günü denize ayırmaya karar vermiştik
Ertesi günü denize ayırmaya karar vermiştik. Ne de olsa Adriyatik'e kadar gelmiş, ama henüz Adriyatik'i gerçekten yaşamamıştık.

Sabah erkenden limana gidip bir önceki gün ayarladığımız tekne turuna katıldık. Bu turu da ben İngilizce konuşarak ayarlamıştım. Tur operatörü Marija ben de anlayayım diye Hırvatça’dan İngilizceye dönmüş, iş İngilizceye dökülünce de Jelena tembellik edip, organizasyonu bana yıkmıştı.

Tekne limandan ayrılırken Dubrovnik surları yavaş yavaş arkamızda küçülmeye başladı.

Şehre denizden bakınca insan buranın niçin yüzyıllar boyunca ele geçirilmesinin bu denli zor olduğunu daha iyi anlıyor. Kayalıkların üzerine kurulmuş surlar, yukarıdan bakıldığında bile insana güven veriyor.

Rotamız Dubrovnik'in hemen kuzeybatısındaki Elafiti Adaları'ydı.

İlk durağımız Koločep oldu. Sonra adını ilk kez duyduğum küçük bir adaya uğradık. Herhalde Šipan adasıydı. Günün son adası ise Lopud oldu.

Adriyatik'e uzaktan bakınca insan bu adaların rastgele denize serpilmiş kayalar olduğunu düşünüyor. Oysa her birinin yüzlerce, hatta binlerce yıllık bir öyküsü var.

Ara sokaklarda bir Hırvat Restoranı

Bildiğiniz üzere Hırvatistan’ın bu bölgesine Dalmaçya derler. Dubrovnik de işte bu tarihi Dalmaçya kıyılarının en güzel şehirlerinden biri.

Dalmaçya denince benim kuşağımın aklına ilk gelen şey elbette 101 Dalmaçyalı oluyor. Bir itiraf: Çocukken Dalmaçya'nın gerçekten bir yer olduğunu değil, sadece Disney'in uydurduğu bir isim olduğunu zannederdim. Meğer o siyah benekli köpekler isimlerini tam da bu kıyılardan alıyormuş.

Dalmaçya kıyıları tarih boyunca Adriyatik'in en önemli deniz yollarından biri olmuş. Antik Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler, Osmanlılar... Hepsi bir dönem bu kıyılardan geçmiş. Bu adalar da kimi zaman korsanlardan saklanan gemilere sığınak, kimi zaman tüccarların uğrak limanı, kimi zaman da Dubrovnik Cumhuriyeti'nin denizdeki ileri karakolları olmuş.

Bugün ise aynı adalara bambaşka bir amaçla gidiyoruz. Eskiden gemiler burada güvenli bir liman arıyordu; şimdi biz güzel bir plaj, serin bir deniz ve birkaç saatlik huzur arıyoruz. Tarih değişiyor ama insanlar hâlâ aynı koylara sığınıyor.

Koločep, Elafiti Adaları'nın en küçük yerleşim adalarından biri. En ilginç özelliği ise motorlu taşıt bulunmaması. Arabalar yok. Otobüs yok. Sadece dar patikalar, taş evler ve çam ağaçları…

İnsan daha tekneden iner inmez şehrin gürültüsünü geride bıraktığını hissediyor. Burada zaman dünyanın gerisine göre biraz daha yavaş akıyor.

İkinci durağımız ise Šipan adası oldu. Tekneden bakınca bile Dalmaçya kıyılarının neden bu kadar meşhur olduğu anlaşılıyor. Turkuaz deniz. Çam ormanları. Bembeyaz kayalıklar. Küçük balıkçı iskeleleri. Bütün manzara sanki biri fazla uğraşmadan ama çok zevkli bir şekilde resmetmiş gibi duruyor.

Lopud ise günün en hareketli durağıydı. Bugün plajlarıyla tanınsa da, 15. ve 16. yüzyıllarda Dubrovnik Cumhuriyeti'nin önemli denizcilik merkezlerinden biriymiş. O dönemde burada onlarca gemi sahibi aile yaşıyor ve deniz ticaretinden büyük servetler kazanıyormuş. Bugün ise o zenginlikten geriye taş konaklar, eski kiliseler ve manastırlar kalmış.

Lopud'un en meşhur yeri ise hiç şüphesiz Šunj Plajı. Adriyatik kıyılarında kum plajı bulmak çok kolay değil. Çoğu yerde çakıl taşları hakim. Šunj ise ince kumu sayesinde özellikle ailelerin gözdesi olmuş.

Bu adalar bana İtalya’daki Como gölünü hatırlattı. Orada da bol bol yeşilliklerin arasındaki köyler, göl kıyısındaki restoranlar, bir de tabii ki fazladan George Clooney var. Bu köylerin birinden, üzerinde Melissa yazan bir melek almıştık. Bir yıl sonra da Melissa geldi. O melek hala 🐝Mezzy🐝’nin baş ucunda asılıdır.

Dubrovnik'e dönerken kıyıya uzun uzun baktım. Dalmaçya kıyılarının güzelliği tek bir şehirden kaynaklanmıyor. Asıl güzellik, bütün kıyı boyunca devam eden o uyumda. Bir tarafta kayalıklar, bir tarafta çam ağaçları ve aralarına serpilmiş küçük kasabalar. Onların önünde ise onlarca ada.

İnsan haritaya bakınca bunların neden bu kadar önemli olduğunu tam anlayamıyor. Ama denizin üzerinde ilerlerken cevap kendiliğinden geliyor.

Akşam Dubrovnik'e döndüğümüzde şehir bu kez bize ilk günkü kadar yabancı gelmiyordu. Aynı sokaklardan bir kez daha yürüdük, aynı taşlara bastık, ilk gün turist gibi baktığımız yerleri bu kez biraz daha tanıdık bir gözle seyrettik. Sanırım bir şehri gerçekten sevmeye başladığınız an tam da bu oluyor. Artık nerede olduğunuzu öğrenmeye çalışmıyorsunuz, orada olmaktan keyif alıyorsunuz.

Bir marketten güzel bir Hırvat şarabı ile birkaç Hırvat peyniri alıp otele döndük. Akşamı da karımla baş başa geçirdik.

Dubrovnik’teki son günümüz Ürdün’de çölde geçirdiğimiz günlerden daha sıcaktı. Bir kaç kez cengaverlik yapıp, balık limanına, surlara gitmeye falan kalktık ama ikimiz de nefes nefese, sıcaktan sırık sıklam olup, hemen vaz geçtik.

Yine ara sokaklarda bir restoran bulup, bahçesine kamp kurduk. Sabah erken olmasına rağmen ben kendime bir şarap söyledim, Jelena da bir meyve suyu. Ancak anlamadığım bir sebepten Jelena siparişini İngilizce vermişti. Olasılıkla istemsiz olarak benim arkamdan konuştuğu için.

Garson siparişimizi getirdiği anda Jelena da kardeşi Milan’la telefonda konuşuyordu. Garson önce bir şaşırdı, kulağıma eğilip, “Madam hangi dilde konuşuyor?” diye sordu. Ben “Sırpça” deyince “Sırbistandan mısınız?” diye sordu. “Yok dedim, ben Türküm, karım Sırp”. Bu kez “Sırbistan’ın neresinden?” diye sordu, ben de şakayla “A be Niş be” dedim.

A be Niş be
Garson sevincinden dört köşe “Ben de Nişliyim” dedi. Milan’la konuşması biten Jelena ile başladılar Sırpça kaynatmaya. Sonra `İngilizce’ye döndüler, hep beraber Niş anılarımızı paylaştık. Bir sonraki şarap kadehim bayağı dolu geldi!

Dubrovnik’te son durağımız Hard Rock Cafe oldu. Son Hırvat şarabımı da burada içtim.

Bizi havaalanına götürecek otobüsün durağını sora sora bulduk. Her sorduğumuz kişi bize “Yüz metre ilerde” diyor, yüz metre yürüdükten sonra bir kez daha soruyor, yine “Yüz metre ilerde” cevabını alıyorduk. Bu ölüm yürüyüşü neyse ki son buldu ve kendimizi klimalı otobüse zor attık.

Havaalanında Jelena belki Hz. İsa’yı görürüm diye bir sağa sola bakındı ama St. Peter herhalde ona “Daha vaktin var” dedi ve göremedi.

EasyJet ile yine bir sorun yaşamadan Basel’a ulaştık. İki buçuk saat sonra da evimizdeydik.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Mostar, Počitelj ve Trebinje...

Dubrovnik'te geçirdiğimiz güzel günün ardından ertesi sabah erkenden Hotel Rixos’a gidip, bir araba kiraladık. Bize bir BMW X1 verdiler. X1 modelini ilk kez kullanıyorduk. Çok konforlu ve hızlı bir araba. Jelena da, ben de çok memnun kaldık.

BMW kiraladığımızın altını özellikle çiziyorum. Çünkü birkaç yıl önce buralara geldiğimde hurda bir Peugeot ile geziyordum ve o araba yüzünden başıma gelmedik iş kalmamıştı. Dağlarda kurda kuşa yem oluyordum. Bu kez "Nyet" dedim. "Ağız tadıyla kullanabileceğimiz bir araba yoksa gitmiyorum."

Dubrovnik ve Mostar’ın arası haritaya baktığınızda çok kısa görünüyor. Ancak Balkanlar'da yolculuk etmek hiçbir zaman sadece bir yerden başka bir yere gitmek olmuyor. Yolun kendisi de en az varacağınız şehir kadar hikaye anlatıyor.

Dubrovnik'ten ayrıldıktan kısa süre sonra sınıra ulaşmıştık. Aynı sınır kapısından önceki kez geçtiğimde Hırvatistan’dan ayrılıp, hangi ülkeye girdiğimi öğrenmek için sınırdaki polise “Burası ne sınırı?” diye sormuş, hayatımı kurtaran cevabı almıştım. "Hırvatistan sınırı." Neyse ki biraz ilerdeki pasaport kontrolünde buranın Bosna sınırı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu kez tecrübelerime dayanarak Jelena’ya “Burası Bosna sınırı” dedim.

Mostar Çarşısı
Adriyatik kıyıları arkamızda kalmaya başlamıştı. Yol yavaş yavaş dağların arasına giriyor, manzara değişiyor ama güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyordu. Birkaç kilometre önce denizin mavisini seyrederken, şimdi taş dağların ve yemyeşil vadilerin arasından ilerliyorduk.

Bosna sınırını geçtikten sonra insan ilk bakışta büyük bir değişiklik hissetmiyor. Aynı coğrafya, benzer insanlar, benzer diller... Ama içerilere doğru ilerledikçe atmosfer yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Çan kuleleri yerlerini minarelere bırakıyor, kahvenin kokusu değişiyor. Çarşılardaki bakırcılar, taş evler, küçük camiler... İnsan farkına varmadan Osmanlı'nın izlerini fark etmeye başlıyor.

Mostar'a yaklaştıkça trafik biraz yoğunlaşmıştı. Arabayı park edip, şehrin merkezine doğru yürürken önce dükkanlar, kafeler ve hediyelik eşya satan küçük mağazalar karşımıza çıktı.

Açık konuşayım, Mostar benim için en az köprüsü kadar Boşnak böreğiyle de önemliydi. Hatta dürüst olmak gerekirse, o an börek köprünün biraz önüne bile geçmişti. Çarşıdaki ilk börekçiye girdik. Jelena da, ben de kendimize börek ve cevapcici söyledik. Patlayana kadar yedik.

Çarşıya girdiğinizde köprüyü hemen göremiyorsunuz. Birkaç dar sokaktan geçiyor, çarşının içine karışıyorsunuz. Sonra bir köşeyi dönüyorsunuz…

Ve bir anda Mostar Köprüsü bütün ihtişamıyla karşınızda duruyor.

Stari Most
Fotoğraflarını yüzlerce kez görmüş, videolarını binlerce kez izlemiştim.

Ama bazı eserler vardır ki, ne kadar fotoğrafını görürseniz görün, ilk karşılaşmanız yine de insanı etkiler. Mostar Köprüsü benim için tam da öyle oldu.

İlk düşündüğüm şey güzelliği değil, cesaretiydi. Beş yüz yıl önce kim bu koca yapıyı o günün koşullarıyla nasıl hesapladı, nasıl inşa etti?

Kanuni, nehir geçişini kolaylaştırmak için “Buraya bir köprü yapıla!” diye buyurmuş. Yapım görevi, Mimar Sinan'ın yetiştirdiği mimarlardan Mimar Hayreddin'e verilmiş. Rivayete göre Hayreddin, köprü çökerse idam edileceğini düşündüğü için iskeleler sökülmeden önce günlerce uyuyamamış. Doğru mudur, bilinmez.

Sonra da köprünün iki ucuna birer Deli Dumrul koyup, geçenlerden para almaya başlamışlar.

Türk olduğum için Mostar Köprüsü'nü biraz sahiplenmem beklenebilir. Ama köprünün önünde durunca insanın aklına milliyet değil, mühendislik geliyor. Beş yüz yıl önce bilgisayar yok, hesap makinesi yok, modern malzemeler yok... Buna rağmen bugün bile zarafetiyle insanı hayran bırakan bir eser ortaya çıkarmışlar.

Ne yazık ki köprünün hikayesi sadece inşa edilmesinden ibaret değil.

1993 yılında Bosna Savaşı sırasında Hırvat Savunma Konseyi'nin topçu ateşi sonucu köprü yıkılmış. Düşünsenize, beş yüz yıldan fazla ayakta kalan bir eser birkaç saat içinde Neretva'nın sularına gömülmüş.

Bugün gördüğümüz köprü ise aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş hali. Belki de bu yüzden insana sadece güzel değil, biraz da hüzünlü geliyor.

Sonuçta köprüler insanları birbirine bağlamak için yapılır. Yıkıldıklarında ise sadece taşlar değil, insanlar arasındaki bağlar da zarar görüyor.

Mostar'ın en ilginç geleneklerinden biri ise köprüden atlayan dalgıçlar.

Yaklaşık yirmi dört metre yükseklikten buz gibi Neretva Nehri'ne atlıyorlar. Ama hemen değil. Önce turistler toplanıyor, fotoğraflar çekiliyor, şapkaya para atılıyor. Kalabalık büyüyor. Dalgıç yukarıda bekliyor. Tam "Herhalde vazgeçti." derken… Kendini boşluğa bırakıyor.

Birkaç saniye sonra buz gibi suyun içinden çıkıp kıyıya yüzüyor.

Ben mi? Valla yemez. Bana bütün Mostar'ı verseler yine de atlamam.

Mostar'da dikkatimi çeken bir başka şey ise Türk turist sayısı oldu.

Dalgıçlardan biri iki kadının önünde kendini yırtıyordu “You are pathetic! You said you would pay, now you don’t” yani “Bu yaptığın aptalca. Para vereceğim dedin, vermiyorsun”. Kadınlardan biri cevap verdi “Ay ben niye para verecekmişim? Devlet ödesin bunların parasını”. Bacım Türk. Hem de bayağı dini bütün Türklerden.

Yine bir Türk cengaver, karısı mı, sevgilisi mi, yanındaki kadının köprü arkada, fotoğrafını çekerken bağrınıyordu “Ört lan, bacakların gözüküyor”

Çarşıda dolaşırken zaman zaman Türkçe konuşmayan birine rastlamak zorlaşıyordu. Hemen herkes Türk’tü. Kadınların çoğu hediyelik ıvır-zıvırın peşinde bir dükkandan diğerine koşuşturuyor, erkekler de onları beklerken sigaralarını içiyordu.

Bu Türk işgalinin sebeplerini tahmin etmek zor değil.

Bosna-Hersek Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Osmanlı mirası her yerde hissediliyor, camiler, ezan sesi, Türk kahvesi, helal yemek bulma kolaylığı… Özellikle muhafazakar Türk turist için Mostar, yabancı bir ülkeden çok tanıdık bir şehir gibi hissettiriyor. Hatta bazı lokantalarda garson size Türkçe hitap edince insan bir an menüye bakıyor. "Yanlışlıkla Eminönü’ne mı geldik?" diye düşünmeden edemiyor.

Mostar'dan ayrılırken köprüye son bir kez daha baktım.

Beş yüz yıldır insanları birbirine bağlamak için orada duruyor. Bazen yıkılıyor, sonra yeniden yapılıyor.

Belki de güzel köprülerin kaderi budur.

İnsanlara sadece karşı kıyıya geçmeyi değil, yeniden bir araya gelmenin de mümkün olduğunu hatırlatırlar.

Mostar'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Počitelj'e çevirdik.

Počitelj
Eğer Mostar Bosna'nın en hareketli tarihi şehriyse, Počitelj tam tersi. Sanki biri beş yüz yıl önce zamanı durdurmuş da, şehir o günden beri kimseyi rahatsız etmeden olduğu yerde bekliyormuş gibi.

Dar taş sokaklar, Osmanlı evleri, küçük camisi ve tepedeki kalesiyle tam bir açık hava müzesi. Sırplar böyle köylere “Etno-Selo/Ethno-Village” diyorlar.

Počitelj’de turist var ama Mostar'daki kalabalığın yanında yok denecek kadar az. Arabayı park edip sokaklarda ağır ağır dolaştık. Arada bir birkaç turist geçiyor, sonra şehir yeniden kendi sessizliğine dönüyordu.

Počitelj bana eski Anadolu kasabalarını hatırlattı. Belki de bu yüzden kendimi yabancı hissetmedim. İnsan bazen bin kilometre uzakta olmasına rağmen tanıdık bir yerde yürüdüğünü hissediyor.

Günün son durağı ise Trebinje oldu.

Jelena'nın annesi Milica yıllarca bize burayı anlatmış, "Mutlaka görün." demişti. Her seferinde "Bir dahaki gelişimizde." diye ertelemiştik.

Sonra...

Bir gün, ansızın Milica’yı kaybettik, bir dahaki gelişe demenin bir önemi kalmadı.

Şehir merkezindeki meşhur Hotel Platani'ye oturduk. Milica'nın anısına birer rakija söyledik.

Hotel Platani'ye oturduk
Trebinje, Mostar'ın hareketliliğinden sonra insana iyi geliyor. Daha sakin, daha yavaş, daha günlük bir şehir. Bosna-Hersek’in Republica Srpska, yani Sırp bölgesinde. O yüzden Mostar kadar Osmanlı havası alamıyorsunuz. Bu kentte turistten çok kendi insanlarının yaşadığı hissediliyor.

Akşam Dubrovnik'e doğru yola çıktığımızda bir gün içinde üç farklı şehir gezmiştik.

Mostar...

Počitelj...

Trebinje...

Üçü birbirine birkaç kilometre uzaklıkta. Ama her biri bambaşka bir ruh taşıyor. Bosna-Hersek'ten ayrılırken aklımda en çok köprü kalmıştı.

Ama kalbimde… galiba fazlaca Trebinje vardı.

Akşam güneşi dağların arkasında kaybolurken yeniden Dubrovnik yolundaydık. Gün boyunca yüzlerce fotoğraf çekmiştim. Bosna-Hersek'ten yanımda fotoğraflardan çok hislerle ayrıldım. Galiba güzel yolculukların insana bıraktığı en kalıcı hatıra da bu oluyor.

7 Ağustos 2026 Cuma

Dubrovnik

Adriyatik'in üzerinden alçalmaya başladığımızda ilk dikkatimi çeken şey denizin rengiydi. Açıkçası fotoğraflarda gördüğümüz o klasik kartpostallardan çok da farklı görünmüyordu, aynı mavi, aynı berraklık. Sahil boyunca dizili kıvrım kıvrım koylar ve kıyının hemen yakınına dizili güzelim adalar.

Ancak uçak piste yaklaştıkça kırmızı kiremitli evler, çıplak kayalıklar ve masmavi deniz aynı kareye sığmaya başlayınca insan bunun sıradan bir Akdeniz şehri olmadığını hissediyor.

Dubrovnik gerçekten nevi şahsına münhasır bir şehir sevgili arkadaşlar.

Birkaç yıl önce Bosna’dan kiraladığım külüstür bir araba ile Dubrovnik’e gelip, birkaç saat geçirmiştim. Mostar yakınlarına gelip, Mostar yerine Dubrovnik’e gitmeye karar verdikten sonra, yolda kaybolup, istemeden en kısa değil, en çaresiz yolu seçerek sahil boyunca bu güzelim manzarayı ağzım açık izlemiştim. Zaman zaman arabayı kenara çekip bir-iki fotoğraf çekmiş, ama çoğunlukla güneş batımının o güzelim renklerinin tadını çıkarmıştım.

Zaten bu yüzden değil miydi ki yeniden buralara gelmiştim?

Dubrovnik Surları
Hırvatistan gerçekten çok güzel bir ülke sevgili arkadaşlar. Burada görecek, keşfedilecek çok şey var.

Dubrovnik Havaalanı oldukça küçük ama son derece düzenli. Birkaç gün için geldiğimizden öyle denkimiz, valizimiz, sandığımız yoktu. Ufacık çantamızı uçakta, baş üstü dolaplara bile koymamış, koltukta aramıza sıkıştırmıştık. Uçaktan çıktığımız gibi kendimizi havaalanının dışında bulduk.

Daha kapının önünde Jelena tabelalardan birine bakıp gülümsedi. "Ne oldu?" diye sordum, “Dönüşte belki Hz. İsa’yı görürüz” diye gülmeye devam etti. Anlamadığımı görünce devam etti:

“Hırvatistan’da havaalanına ‘Zračna luka’ derler” dedi, “Yani ‘Semavi Kapı’!”

Ben de ister istemez güldüm. Düşününce daha iyi anladım. Gerçekten de Sırbistan’da havaalanına ‘Aerodrom’ derler.

İşte eski Yugoslavya'yı Jelena ile gezmenin en güzel taraflarından biri bu. Ben bir tabela görüyorum, o bana o tabelanın arkasındaki dili, kültürü anlatıyor. Aynı yemeği yiyoruz, o bana çocukken annesinin o yemeği nasıl hazırladığını anlatıyor.

Bazen ikimizi de gülümseten kültürel benzerlikler buluyoruz. Örneğin Bosna’da popüler bir isim olan ‘Şaban’, eski Yugoslavya’da da bizdeki gibi şaşkın, sarsak birini hatırlatıyor. Ahlak düzeyini biraz düşürmek pahasına ‘siktir’ sözcüğü de her iki dilde aynı anlamda kullanılıyor.

Kısacası aynı sokakta yürüyoruz ama aslında iki farklı Dubrovnik görüyoruz.

Belki de bu yüzden aynı geziyi yapıp eve iki farklı hikayeyle dönüyoruz.

Sırpça ve Hırvatça birbirine o kadar yakın ki insanlar rahatlıkla anlaşabiliyor. Ama bazen tek bir kelime bile yıllar içinde yollarının ne kadar farklılaştığını göstermeye yetiyor. Hırvatçanın bence en görünür farklılıklarından biri Latin alfabesiyle yazılması. Sırbistan'da Latin alfabesi günlük hayatta çok yaygın olsa da resmi alfabe Kiril. Kiril alfabesi aynı zamanda birçok Sırp için kültürel kimliğin önemli bir parçası ve bunu tabelalarda, resmi yazışmalarda, hatta günlük hayatta sık sık görüyorsunuz.

Şehir merkezine doğru giderken ilk hissettiğim şey Dubrovnik'in düşündüğümden çok daha Batılı olduğu oldu. Sonuçta Balkanlardaydık ama sanki aynı zamanda biraz İtalya’da, biraz Malta’daydık. Bazen biraz da Avusturya'da.

Bunun sebebini anlamak çok uzun sürmedi.

Dubrovnik, yüzyıllar boyunca Ragusa Cumhuriyeti adıyla yaşamış bağımsız bir şehir devleti. Deniz ticareti sayesinde zenginleşmiş, Akdeniz'in önemli limanlarından biri haline gelmiş. Ragusalılar Osmanlı ile savaşmak yerine çok daha pragmatik bir yol seçmişler. Yıllık haraç ödeyerek Osmanlı hakimiyetini tanımış, karşılığında ticari ve siyasi özerkliklerini büyük ölçüde korumuşlar. Osmanlı da, “Param geliyor, ticaret dönüyor, bundan kelli Ragusalılarla uğraşılmaya!” demiş.

Belki de o pragmatik siyasetin de payıyla Dubrovnik yüzyıllar boyunca bağımsız karakterini koruyabilmiş. Bugün gördüğümüz şehir elbette tarihi boyunca depremler, yangınlar ve savaşlar geçirmiş ama surların içindeki Ragusa'nın karakteri son derece güçlü bir biçimde günümüze kadar korunabilmiş.

Otele eşyalarımızı bırakır bırakmaz kendimizi eski şehrin taş sokaklarına attık.

İlk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu. Aslında binlerce turist vardı; restoranlar, kafeler doluydu. Ama şehir bağırmıyordu.

Dubrovnik Sokakları
Daracık sokaklarda yürürken insan sürekli yukarı bakıyor. Bir yanda çamaşırlar asılı, diğer yanda üç yüz yıllık taş evler. Birkaç adım sonra küçük bir meydan, sonra yine merdivenler, sonra yine taş.

Dubrovnik'in güzelliği kendi başlarına ünlenmiş birkaç binadan değil, bütünün yarattığı atmosferden geliyor.

Merkezi bu kadar cazip bir şehirle daha önce hiç karşılaşmamıştım. Ana caddede değil de bir Orta Çağ filminin setinde yürüyormuşuz gibiydi. Aynı taşın tonlarına bürünmüş binalar, cilalanmış gibi parlayan zemin, sağa sola açılan daracık sokaklar... Kendimi tekrarlamak pahasına, gerçekten hayret verici bir güzellik.

Hayatımda Game of Thrones'un tek bir bölümünü bile izlemedim. Muhtemelen Dubrovnik'e gelip bunu söyleyen nadir turistlerden biriyim. Çünkü şehir resmen Game of Thrones ile yaşıyor.

Her köşe başında bir rehber elinde tabletle "Bu sahne burada çekildi." diye anlatıyor. Dükkanların vitrinlerinde demir tahtlar, ejderhalar, taçlar.

Diziyi izleyenler için Dubrovnik adeta kutsal bir hac merkezi olmuş.

Ben ise insanların neden bu kadar heyecanlandığını anlamaya çalışan turist rolündeydim.

Eski şehrin dışında dünya markalarının da içinde olduğu çok sayıda, deniz tatili odaklı oteller var. Ancak biz eski şehrin merkezinde, biraz tarihi, biraz kültürel bir otel seçtik. Yarım milenyum yaşında, gerçekten güzel bir apartman otel. Taş duvarlı bir yatak odamız, yine zevkle döşenmiş bir oturma odamız vardı. Bir de hiç kullanmayacağımız bir mutfak.

Hırvatistan Katolik kimliği çok güçlü bir ülke. Dubrovnik de bundan fazlasıyla nasibini almış. Eski şehirde neredeyse her köşede karşınıza bir kilise, hatta bazen bir katedral çıkıyor.

Bir ara Jelena küçük bir kiliseye girmek istedi. Ben de peşinden girdim. İçeride uzun uzun dolaştıktan sonra bahçedeki birçok kilisede görebileceğiniz küçük bir mağazaya girdi ve elinde küçük bir ikonla çıktı. Açıkçası biraz şaşırdım. İkon geleneği daha çok Ortodoks dünyasıyla özdeşleşmiştir. Katolik kiliselerinde de elbette ikonlar vardır ama Ortodoks inancındaki kadar merkezi bir yer tutmazlar.

Jelena gülümsedi. "Beğendim."

Zaten bazen en mantıklı açıklama budur.

Yemek konusunda ise Dubrovnik beni iki farklı duygu arasında bıraktı.

Bir taraftan gerçekten çok kaliteli restoranlar var. Etler, tatlılar, ben yiyemesem de deniz ürünleri… Hepsi gayet başarılı.

Diğer taraftan ise insan zaman zaman kendini Avrupa'nın herhangi bir turistik şehrinde hissediyor. Pizza, burger, madem Avrupadayız, makarna yerine pasta…

Elbette bunları bulacaksınız, burada çok sorun yok. Ancak benim için Balkan mutfağı cevapcici, burek, pljeskavica demek.

Neyse ki biraz ara sokaklara girince bu Balkan lezzetlerini bulmak zor olmuyor.

Hırvat şarapları ise bir içim su.

Hırvat şaraplarıyla ilk kez Niş’te tanışmıştım. Bana bir bardak Dingaç ikram ettiler. O sıralarda Niş’te ağzımın tadına uygun şarap bulmakta güçlük çekiyordum. Sırp arkadaşlar bana habire Vranac’ı tavsiye ediyor, Vranac kötü bir şarap olmasa da öyle başımı döndürmüyordu. Elbette sonraları Prokupac gibi tam benlik şarapları keşfetmiş olsam da, ilk günlerdeki Vranac teröründen sonra Dingaç gerçekten dünyamı aydınlatmıştı.

Dubrovnik’te birkaç kez Dingaç içtim elbette ancak bir şişesinin fiyatı iyi bir Margaux’dan pahalı olduğu için istediğim kadar tadamadım.

Hard Rock Cafe Dubrovnik
Diğer Hırvat şaraplarını da bol bol denedikten sonra Hırvatistan’ın bir şarap ülkesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Dubrovnik'te genelde fiyatlar üzerinde kısa süreli bir kimlik bunalımı yaşadım. Bir ara hesabı görünce içimden "Herhalde yanlışlıkla Yugoslav Dinarı yazmışlar." diye geçirdim. Sonra fark ettim ki hayır...

Euro'ydu.

Hırvatistan eskisi kadar ucuz değil. Hatta bazı yerlerde insan kendini İsviçre'den ayrılmamış gibi hissediyor.

Buna karşılık söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var. Yollar mükemmel, trafik işaretleri, yön tabelaları son derece anlaşılır. Kartla ödeme neredeyse her yerde mümkün. Turist olarak hayatınızı kolaylaştıran ne varsa düşünmüşler.

Gün boyunca birkaç kez 🐝Mezzy🐝’yi aradık. Belgrad’taki arkadaşı Nera’yı dayısının evine davet etmiş. İki arkadaş Niş’te parti yapıyorlardı. 🐝Mezzy🐝 bizle kısa ve net konuşuyordu:

“Her şey yolunda, hiçbir problem yok, şimdi bırakın da Nera’yla oynayalım…”

Akşam üzeri surların üzerinden Adriyatik'e bakarken günün nasıl geçtiğini anlamadım.

Belki de güzel şehirlerin ortak özelliği budur. İnsana sürekli bir şey göstermeye çalışmazlar.

Sadece yürürsünüz. Ve zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz.

Ertesi sabah erkenden yola çıkacaktık. Rotamız bu kez Bosna-Hersek’ti. Ama Mostar…

O bambaşka bir hikaye.

Dubai: Paranın Satın Alabildiği Her Şey

Benim çocukluğumda Acapulco, Monte Carlo ve Beyrut gibi yerlerin adı geçince akan sular dururdu. Bunlar yalnızca şehir değil, birer kavramdı...