Henüz bir plaj görmemiş, bir tapınağa girmemiş, Bali danslarını seyretmemiştik.
Bundan sonrası daha iyi olmak zorundaydı.
Neyse ki oldu. En azından benim için…
![]() |
| Otelimiz Jimbaran’daydı |
Bali’de mesafe ile zaman arasında herhangi bir ilişki bulunmadığını artık öğrenmeye başlamıştık.
Harita, gideceğiniz yerin iki kilometre uzakta olduğunu söyleyebilirdi. Bu yalnızca coğrafi bir bilgiydi. Trafiğin konu hakkındaki görüşü çok daha önemliydi.
Otelde kahvaltımızı iki Balili’nin bölgeye özgü tokmaklarla çaldıkları Asya müziği eşliğinde ediyorduk. İkinci günden sonra espresso bulabileceğimizi anlayınca kahvaltılar daha bir güzel oldu.
![]() |
| Otelde iki yüzme havuzu vardı |
Jimbaran, Bali’nin güneyinde, eskiden balıkçılıkla geçinen bir köyken zamanla adanın en tanınmış tatil bölgelerinden birine dönüşmüş. Büyük oteller, villalar ve turistlere yönelik restoranlar çoğalmış ama bölgenin balıkçı geçmişi tamamen kaybolmamış. Özellikle sahil boyunca sıralanan deniz ürünü restoranları Jimbaran’ın en önemli simgesi haline gelmiş.
Yaklaşık dört kilometre boyunca uzanan koy, aynı zamanda Bali’nin gün batımını izlemek için en çok tercih edilen yerlerinden biri.
![]() |
| Jimbaran Plajı |
Deniz de son derece dalgalıydı.
Jimbaran Körfezi’nin normalde Bali’nin diğer plajlarına göre daha sakin olduğu söyleniyor. Anlaşılan deniz bizim geldiğimiz gün bu bilgiyi okumamıştı. Dalgalar büyük bir gürültüyle kıyıya vuruyor, gelgit yüzünden suyun kenarı gün içinde sürekli yer değiştiriyordu. Sabah deniz şezlonglarımıza yakınken birkaç saat sonra yüzlerce metre uzağa çekilmiş gibi görünüyordu. Sonra yavaş yavaş geri geliyor ve kıyıyı yeniden ele geçiriyordu.
🐝Mezzy🐝 dalgalarla oynamaya bayılır. Tek başına kalmasın diye ben de hep onunla beraber sudaydım. Bir keresinde öyle bir dalga geldi ki benim gibi 100 kilonun üzerindeki bir adamı bile kaldırıp sahile doğru fırlattı. Ne yazık ki mayom benimle birlikte gelmemişti. Dalgalar ve köpükler nü halimi gizledi de dalıp mayomu buldum ve giydim.
🐝Mezzy🐝 gülmekten yerlere yatıyordu. Bana açıktaki balıkçı teknelerini gösterip, “Baba, hepsi senin kıçını gördü” diyerek dalgasını geçiyordu. Sonrasında karşılaştığı birçok kişiye “Babam dalgalarda şortunu kaybetti” diye reklamımı yaptı.
Denizin peşinden şezlong taşımadık. Gelecekse kendi gelsin dedik.
![]() |
| Kaplan Gözü |
Ben kendime Kaplan Gözü denilen taştan bir bileklik seçtim. Kaplan Gözü, açık ve koyu kahverengi çizgileri ışığa göre değişen, gerçekten de bir kaplanın gözünü andıran bir kuvars türü. Taşı hareket ettirdiğinizde üzerinde ince bir ışık şeridi dolaşıyor. Bu özelliği yüzünden eski çağlardan beri koruyucu bir taş olduğuna inanılmış. Cesaret verdiği, kötü enerjiyi uzaklaştırdığı ve insanı tehlikelerden koruduğu söyleniyor.
Bali trafiğini gördükten sonra koruyucu olduğuna inanılan ne bulursam satın almaya hazırdım.
Jelena ile Mezzy ise satıcının küçük işletmesini uluslararası bir mücevher zincirine dönüştürecek kadar alışveriş yaptılar. Lav taşı, inci, yeşim ve rengini beğendikleri başka ne varsa aldılar. Bir süre sonra kollarında neredeyse dirseklerine kadar bileklik vardı. Satıcı hayatının en iyi günlerinden birini geçiriyordu.
![]() |
| Jimbaran'da günbatımı |
Ana yoldan içeri doğru ayrılan sokakların bazıları o kadar dardı ki bir otomobilin geçebilmesi için yayaların duvara yapışması gerekiyordu.
Bölgeye hangi saatte girersek girelim, şortlu bir Balili aniden yolun ortasına çıkıp otomobillerden para topluyordu. Ne için para aldığını hiçbir zaman tam olarak anlayamadım. Otopark ücreti olabilir, yol kullanım bedeli olabilir, trafiğe çıkma vergisi olabilir veya adam yalnızca o gün canı para toplamak istediği için orada duruyor olabilirdi. Makbuz da veriyordu. Bir süre sonra sorgulamayı bıraktık. Bali’de bir adam elinde birkaç banknotla yolun ortasında duruyorsa ona para veriliyordu. Sistemin işleyişi buydu.
İhtiyacımız olan birkaç şeyi almak için bir gün Sidewalk isimli alışveriş merkezine gittik. Bali’de düzgün bir kaldırım bulmak bu kadar zorken alışveriş merkezine “Sidewalk”, yani “Kaldırım” adının verilmiş olması bana biraz alaycı geldi.
Burası çok büyük olmayan ama içinde mağazalar, restoranlar, kafeler ve bir süpermarket bulunan modern bir alışveriş merkeziydi. Bali’nin tek katlı yapıları ve açık hava restoranları arasında birkaç gün geçirdikten sonra klimalı bir binaya girmek neredeyse başka bir ülkeye geçmişiz gibi hissettirdi.
Alışverişi bitirdikten sonra merkezdeki Japon restoranlarından birine girdik. Her masanın ortasında gazlı bir ızgara vardı. Etler ve diğer yiyecekler çiğ getiriliyor, herkes yemeğini kendi masasında pişiriyordu. Bu tür restoranlarda yemeğin kötü olması halinde aşçıyı suçlama imkanınız da ortadan kalkıyor. Eti yakan sizsiniz. Az pişiren de sizsiniz.
![]() |
| 🐝Mezzy🐝cik sahilde |
Bir ara garson boş tabaklara, sonra bize, sonra tekrar boş tabaklara baktı. Etlerin üç kişi tarafından bu kadar kısa sürede tüketilmiş olmasına inanmakta biraz zorlanmış olabilir.
Mezzy yemeği mochi ile tamamladı. Mochi, pirincin dövülerek yapışkan bir hamura dönüştürülmesiyle hazırlanan geleneksel bir Japon tatlısı. Bizim yediğimiz modern versiyonunda bu hamurun içinde dondurma vardı.
Ben bir kilo etten sonra tatlı yiyemedim. Mezzy yiyebildi. Çocukların ayrı bir midesi olduğuna dair teorim bir kez daha doğrulandı.
Jimbaran’da gecelerin değişmez eğlencelerinden biri havai fişeklerdi. Neredeyse her akşam bir yerlerden havai fişek atılıyordu. Bazen bir otel düğünü, bazen bir doğum günü, bazen de sebebini hiç öğrenemediğimiz bir kutlama için gökyüzü aydınlanıyordu. İlk gece güzel görünüyordu. İkinci gece idare ettik. Üçüncü geceden sonra insan “Bali’nin barutu hiç mi bitmiyor?” diye düşünmeye başlıyordu.
Bazı insanlar havai fişek sesini eğlenceli buluyor. Ben aynı fikirde değilim. Beş dakika boyunca gökyüzünde renkli ışıklar görmek uğruna çevredeki herkesi, hayvanları ve uyumaya çalışan insanları ayağa kaldırmanın cazibesini hiçbir zaman anlayamadım.
Jimbaran’ın asıl güzel tarafı akşamları sahilde ortaya çıkıyordu.
![]() |
| Kumsalda masalar... |
Ayakkabılarınızı çıkarıp ayaklarınızı kuma gömüyor, birkaç metre ileride dalgaları izleyerek yemek yiyordunuz. Güneş yavaş yavaş denizin üzerine inerken gökyüzü önce sarıya, sonra turuncuya, ardından kırmızıya dönüyordu.
Jimbaran’ın eski balıkçı köyü geçmişi burada kendisini gösteriyordu. Restoranların önünde balıklar, karidesler, yengeçler ve ıstakozlar sergileniyor, müşteriler istediklerini seçiyordu. Deniz ürünleri daha sonra ızgarada pişirilip masaya getiriliyordu.
Ben deniz ürünlerine alerjik olduğum için bu zenginliğin büyük bölümünü uzaktan seyrettim. Neyse ki restoranların menülerinde et ve başka seçenekler de vardı. Jelena ile Mezzy deniz ürünlerini yerken ben kendime zarar vermeyecek bir şeyler bulmayı başardım.
Yemek boyunca sahilde sürekli bir şeyler oluyordu.
Bir akşam dört kişilik bir müzik grubu masaların arasında dolaşıyordu. İki gitarları, bir kontrbasları ve bir de ne olduğu tam olarak anlaşılamayan, elde yapılmış vurmalı çalgıları vardı. Her masaya yaklaşıp insanların hangi ülkeden geldiklerini soruyor, sonra o ülkeyle ilişkilendirdikleri bir şarkı çalıyorlardı. Sahilde çok sayıda Avustralyalı vardı. Bu nedenle Men at Work’ün “Down Under” şarkısını o akşam defalarca dinledik. Şarkı her başladığında başka bir Avustralyalı masa alkışlıyor, grup aynı neşeyle parçayı yeniden çalıyordu. “Down Under” çıktığında ben lisedeydim. Şarkı son derece yaşlıydı. Dolayısıyla ben de öyleydim.
![]() |
| Sahilde ateş dansı |
Gösterinin ilerleyen bölümünde ateşler yakıldı. Hava karardıktan sonra alevlerin ışığında yapılan dans gerçekten etkileyiciydi. Jelena ile Mezzy gösterinin ardından dansçılarla fotoğraf çektirdiler.
Bali’de hoşuma giden şeylerden biri, yerel kültürün turistlere sunulma biçimiydi.
![]() |
| Geleneksel kıyafeti ile Balili bir danscı |
Bir akşam bu hassas denge bozuldu.
Restoranlardan biri sahile bir DJ getirmişti. DJ’in görevi, sevdiğimiz bütün şarkıları tanınmayacak hale getirmekti. Güzel bir parçayı alıyor, üzerine elektronik davullar ekliyor, hızını değiştiriyor ve nakaratını başka bir şarkıyla birleştiriyordu. Bazıları mash-up, bazıları techno, bazıları house versiyonlarıydı.
Farklı zevklere elbette saygı duyarım. Fakat bir şarkıyı seviyorsam onun içine neden başka üç şarkı, bir çamaşır makinesi ve bozuk bir matkap sesi eklemek zorunda olduğumuzu anlayamıyorum.
O gece yemeğimizi normalden hızlı bitirdik.
Bali’ye gelip Bali masajı yaptırmadan dönmek olmazdı.
Jelena ile birlikte özel bir odada masaj randevusu aldık. Oda loştu. İçeride tütsü yanıyor, hafif bir Asya müziği çalıyordu. İki masaj yatağı yan yana hazırlanmıştı.
Ben geleneksel Bali masajını seçtim. Jelena ise “zayıflama masajı” istedi.
“Yapma,” dedim. “Buraya kadar gelmişiz, Bali masajı yaptıralım.”
Hayır. Zayıflama masajı yaptıracaktı.
Jelena’nın masaj tercihlerinde daha önce de pek isabetli olmadığına tanık olmuştum.
Yıllar önce Antalya’da birlikte masaja gitmiştik. Ben Tay masajı istemiştim, Jelena ise Türk masajını seçmişti. Benim yanıma gelen ufak tefek Taylandlı kadın son derece nazik hareketlerle kaslarımı gevşetmeye başladı. Jelena’nın yanına gelen yüz kiloya yakın kadınsa masaj yapmak yerine onunla güreşmeye girişti.
Jelena’yı bir sağa çevirdi. Bir sola çevirdi. Kollarını çekti. Bacaklarını büktü. Sırtına çıktı. Kemiklerini teker teker çatlattı.
Bir saat sonra ben huzurlu ve gevşemiş biçimde masadan kalktım. Jelena ise bar kavgasından yeni çıkmış gibiydi.
Bali’de de benzer bir seçim yapıyordu.
Ben yatağıma uzandım. Balili masöz yağlar ve hoş kokulu losyonlarla son derece yavaş ve ritmik bir masaja başladı. Tütsünün kokusu, loş ışık ve arkadaki müzikle hayatımın en huzurlu saatlerinden birini geçiriyordum.
Yan taraftansa garip sesler geliyordu.
Önce bir inilti duydum. Sonra bir kemik çatırtısı. Ardından Jelena’nın nefesini tutarak çıkardığı bir ses. Gözlerimi açıp bakmak istedim ama o kadar rahatlamıştım ki başımı çevirmeye üşendim. Benim masözüm omuzlarıma yavaşça bastırırken diğer tarafta Jelena’nın zayıflama masajı adı altında hamur gibi yoğrulduğunu tahmin edebiliyordum.
Bir saat içinde masajla zayıflayabileceğinize inanıyorsanız bunun bedelini ödemeye de hazır olmanız gerekiyor.
Masajın sonunda jakuziye girdik ve zencefil çayı içtik. Ben yeniden doğmuş gibiydim. Jelena ise yeniden birleştirilmesi gerekiyormuş gibi görünüyordu. Bana baktı. “Hiçbir şey söyleme,” dedi. Söylemedim. Yüzüm yeterince söylüyordu.
Jimbaran’da kaldığımız günlerden birinde çevredeki başka bir yerleşimde bulunan çatı katı Meksika restoranına gittik. Bali’de, açık havada, palmiye ağaçlarının üzerinde Meksika yemeği yemek biraz tuhaf bir fikir gibi görünüyordu ama yemekler gerçekten güzeldi. Müzik de güzeldi. En önemlisi margarita vardı. Şarapsız uçuşlardan ve Bali’de içilebilir şarap aramaktan sonra tekila, limon ve tuz insanın hayata olan güvenini geri kazandırıyordu.
Çatıdan çevredeki tek katlı yapıları, uzaktaki denizi ve hiç bitmeyen motosiklet trafiğini seyrettik.
Bali ilk gün bize bürokrasisini, taksicilerini ve trafiğini göstermişti.
Jimbaran ise gün batımını, müziğini, yemeklerini ve masajlarını gösterdi.
Ada bizi önce dövmüş, sonra okşamaya başlamıştı.
Gerçi masaj kısmında Jelena’ya düşen yine dayak olmuştu.






























