Havalimanı bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmış, insanlar ise bütün bu kötü başlangıcı birkaç saat içinde unutturmuştu. İlk gecemizi Hard Rock Cafe’de 🐝Mezzy🐝’nin doğum gününü kutlayarak, ardından da otelin devasa lobisinde piyano eşliğinde birer içki içerek tamamlamıştık.
Ertesi sabah erkenden uyandık.
Öncelikle kahve içmemiz gerekiyordu. Benim için kahve, tatil programının bir parçası değil, insanlarla konuşmaya başlamadan önce yerine getirilmesi gereken medikal bir zorunluluktur.
Otelin yakınında Malezya’nın en yaygın yerel kahve zincirlerinden ZUS Coffee’yi bulduk.
![]() |
| Modern bir şehir |
Bu konuda aynı fikirdeydik.
İki kahve ve 🐝Mezzy🐝 için bir milkshake söyledik.
Yarım saat sonra geldiler.
Kahveyi lüks olmaktan çıkarmışlardı ama hız konusunda henüz kesin bir karar vermemişlerdi.
Asya’nın bazı yerlerinde hizmet “yavaş ama emin adımlarla” işliyor. Siparişiniz unutulmamıştır. Kimse size hayır dememiştir. Herkes gülümsemektedir. Yalnızca siparişinizin size ulaşmak gibi bir acelesi yoktur.
Buna çok da şaşırmadık. Kahvelerimizi içip çevremize bakmaya başladık.
Kuala Lumpur son derece modern bir şehir. Geniş caddeler, gökdelenler, büyük oteller, alışveriş merkezleri ve binaların arasından geçen yükseltilmiş monoray hatları var. Fakat Dubai’den farklı olarak şehir yalnızca modern görünmek için kurulmuş hissi vermiyordu.
Dubai’de binalar birbirleriyle yarışıyor ve sürekli “Bana bak!” diye bağrınıyordu.
Kuala Lumpur’da ise cam kulelerin hemen yanında eski dükkanlar, camiler, Çin tapınakları, Hindu mabetleri ve yemek tezgahları var. Hayat sokaklarda akıyor. İnsanlar kaldırımlarda yürüyor, küçük lokantalarda yemek yiyor ve klimalı bir alışveriş merkezine girmeden de var olabiliyor.
Kuala Lumpur moderndi ama steril değildi.
Şehrin bir ruhu vardı.
Ne yazık ki bu ruhun büyük bölümü trafikte mahsur kalmıştı.
Kuala Lumpur’un trafiği o güne kadar gördüğüm en kötü trafiklerden biriydi. Birkaç kilometrelik yolculuk rahatlıkla yarım saat sürüyordu. Bu, turistlerin yakınabileceği küçük bir rahatsızlık değildi. Şehirde yaşayanların günlük hayatını ve ziyaretçilerin bütün programını belirleyen gerçek bir engeldi.
Haritada birbirine yakın görünen iki noktayı aynı gün içinde ziyaret etmeyi planlıyor, sonra aralarında yalnızca dört kilometre olduğunu görüp rahatlıyorsunuz.
Rahatlamayın.
Dört kilometre, Kuala Lumpur’da bir mesafe değil, bir zaman dilimi.
Şehrin bu soruna karşı geliştirdiği akıllıca bir uygulama dikkatimi çekti. Otellerin, alışveriş merkezlerinin ve büyük binaların çoğunun önünde özel yolcu alma ve indirme alanları vardı. Grab, Bolt ve taksiler doğrudan bu bölümlere giriyordu. En azından yolcularını bekleyen araçlar caddenin ortasında durup zaten felç olmuş trafiğe yeni bir felç eklemiyordu.
Sonradan Bali’ye gidince Kuala Lumpur trafiğine haksızlık ettiğimi anlayacaktım.
Fakat o sırada henüz Bali’yi görmemiştim.
Kuala Lumpur’un bugünkü halini anlamak için geçmişine biraz bakmak gerekiyor.
Şehir, Dubai gibi birilerinin çölde cetvelle çizip sıfırdan kurduğu bir yer değil. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında kalay madenleri çevresinde büyümeye başlamış. Sin Sze Si Ya Tapınağının arşivine göre 1857’de bölgeye ilk büyük Çinli madenci grupları gelmiş; Klang ve Gombak nehirlerinin birleştiği noktada dükkanlar ve yerleşimler kurulmuş. Hastalıklar, seller, yangınlar ve iç savaşlarla uğraşan küçük maden kasabası zamanla bugünkü metropole dönüşmüş. Aynı arşiv, Kuala Lumpur’un doğuşunu Çinli madenciler, Malay yöneticiler ve ticaret yollarının ortak hikayesi olarak anlatıyor.
Malezya’nın geçmişi de aynı ölçüde katmanlı.
Malay Yarımadası yüzyıllar boyunca Çin ile Hindistan, daha sonra da Doğu Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaret yollarının ortasında kalmış. Yaklaşık 1400’de kurulan Malakka Sultanlığı bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelmiş ve İslam bu dönemde hızla yayılmış. Malakka 1511’de Portekizlilerin, 1641’de Hollandalıların kontrolüne geçmiş. 1824’te yapılan İngiliz-Hollanda Antlaşmasıyla İngiliz etkisi belirleyici hale gelmiş. Japon işgalinin ardından bağımsızlık hareketi hızlanmış; Malaya Federasyonu 1957’de bağımsızlığını kazanmış, bugünkü Malezya ise 1963’te kurulmuş. Bu tarih sıralaması Malezya hükümetinin resmi tarih sayfasında ayrıntılı biçimde anlatılıyor.
Bu kadar farklı halkın ve imparatorluğun aynı yerde iz bırakması, Kuala Lumpur’un sokaklarında açıkça görülüyordu.
İlk durağımız Jalan Alor Food Street oldu.
![]() |
| Durian |
Sokağı görmeden önce kokusunu aldık.
Durian.
Durian, Güneydoğu Asya’da “meyvelerin kralı” olarak anılıyor. Dışı dikenli, içi yumuşak ve kremamsı. Onu sevenler tadını vanilya, badem, karamel ve muhallebi karışımına benzetiyor. Sevmeyenler ise kokusunu lağım, çürümüş soğan, ayak kokusu ve birkaç gündür güneşte bekleyen ceset arasında bir yere yerleştiriyor.
Ben ikinci gruptayım.
Çürümüş bir ceset duriandan daha güzel kokabilir. En azından cesedin meyve olduğunu iddia eden kimse yoktur.
Buna rağmen Güneydoğu Asya’da insanlar duriana bayılıyor. Meyveyi büyük bir iştahla yiyor, tatlılara, dondurmalara ve içeceklere katıyorlar. Kokusu o kadar güçlü ki bazı otellerin, toplu taşıma araçlarının ve kapalı alanların girişinde durian getirmenin yasak olduğunu belirten tabelalar görüyorsunuz.
Sigara içmek yasaktır.
Evcil hayvan giremez.
Durian getirmeyin.
Meyvenin toplum içindeki yeri aşağı yukarı böyle.
Jalan Alor boyunca Malezya, Çin ve Tayland yemekleri sunan lokantalarla tezgahlar ve bunların önüne dizilmiş plastik masa ve sandalyeler vardı. Sokak akşamları çok daha kalabalık oluyormuş ama öğlen saatinde bile yeterince hareketliydi. Bir restorana oturup Malezya yemeklerinden söyledik.
Yemekleri çok sevdik.
Malezya mutfağı ülkenin kendisi gibi Malay, Çin ve Hint etkilerinin birbirine karıştığı bir mutfak. Baharatlı, kokulu ve Avrupa’daki “Asya restoranlarında” yediğimiz yemeklerden çok daha farklı.
Bazı yemeklerin içinde ne olduğunu sormamak daha iyi olabilirdi ama damak tadımız biraz alışınca hepsi son derece lezzetli geliyordu.
Şarap ise comme ci, comme ça.
Yani içilebiliyordu.
Bu aşamada beklentilerimizi düşük tutmayı öğrenmiştik.
Yemekten sonra Central Market’a gittik. Burası Kuala Lumpur’da gezilecek yerleri sıralayan hemen her listenin üst taraflarında bulunuyor. Turizm broşürleri yerel sanatçıların ürünlerinin, el sanatlarının ve hediyelik eşyaların satıldığı tarihi bir pazar olarak tanımlıyor. Binanın geçmişi 1888’e kadar uzanıyor; başlangıçta yaş sebze, et ve balık satılan sıradan bir pazar yeriymiş. Bugün ise restore edilmiş, klimalı bir turistik alışveriş alanı. Tourism Malaysia’nın Kuala Lumpur rehberi de Central Market’ı şehrin tarihi duraklarından biri olarak tanıtıyor.
Bana sorarsanız biraz abartılmış.
İçinde hediyelik eşya, kumaş, resim, takı ve turistik ıvır zıvır satılan eski ve oldukça ilkel bir alışveriş merkeziydi. Hoştu ama Kuala Lumpur’a gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer olarak neden bu kadar öne çıkarıldığını anlayamadım.
Belki sorun bendeydi.
Dubai Mall’da köpekbalıkları ve buz pateni pisti gördükten sonra alışveriş merkezlerinden beklentilerim gereksiz yere yükselmiş olabilirdi.
Dışarı çıktığımızda sıcak ve nem yeniden üzerimize çöktü.
Malezya’da bizim anladığımız anlamda dört mevsim yok. Kuala Lumpur Ekvator’un yalnızca birkaç derece kuzeyinde. Dolayısıyla takvimin kış veya yaz göstermesi günlük hayatta büyük bir fark yaratmıyor. Malezya Meteoroloji Dairesi ülkenin iklimini yıl boyunca birbirine yakın sıcaklık, yüksek nem ve bol yağışla tanımlıyor. Esas değişiklik sıcaklıkta değil, kuzeydoğu ve güneybatı musonlarıyla yağışın miktarında ve yönünde yaşanıyor. Resmi iklim açıklaması durumu bu şekilde özetliyor.
Bizim açımızdan bilimsel açıklama daha kısaydı:
Hava çok sıcaktı.
Ayrıca çok nemliydi.
Yürüdükçe tişörtüm sırtıma yapışıyor, yüzümden ter akıyor ve gezilecek yerlerin tamamının neden yan yana inşa edilmediğini merak ediyordum.
O günkü programımızın geri kalanı tapınaklara ayrılmıştı.
![]() |
| Sin Sze Si Ya Tapınağı |
Sokakta gördüğümüz hayat da bunu doğruluyordu. Başörtülü kadınlar, başı açık kadınlar, mini etekler, bol kıyafetler, kısa şortlar ve askılı bluzlar aynı kaldırımda yan yana yürüyordu. Kafamdaki katı İslam ülkesi görüntüsüyle karşılaşmadık.
Malezya nüfusunun çoğunluğu Müslüman ama ülke aynı zamanda büyük Budist, Hristiyan ve Hindu topluluklarına sahip. 2020 nüfus sayımına göre halkın yüzde 63,5’i Müslüman, yüzde 18,7’si Budist, yüzde 9,1’i Hristiyan ve yüzde 6,1’i Hindu. Kuala Lumpur ise ülke ortalamasından da daha çeşitli. Malezya İstatistik Dairesinin nüfus sayımı bu dağılımı açıkça gösteriyor.
![]() |
| Sin Sze Si Ya Tapınağı |
İlk olarak Sin Sze Si Ya Tapınağına gittik.
Dar sokakların arasına saklanmış küçük ve sevimli bir Taoist tapınağıydı. Pekin’de gördüğümüz büyük Taoist tapınaklarıyla boy ölçüşecek bir ihtişamı yoktu ama zaten çekiciliği de buradan geliyordu. Şehrin ortasında, kırmızı fenerler, tütsü dumanları, altın renkli yazılar ve tanrı heykelleri arasında sakin bir köşe oluşturuyordu.
Tapınağın geçmişi Kuala Lumpur’un geçmişiyle neredeyse aynı yaşta. Çinli lider Yap Ah Loy, 1864’te Seng Meng Lee’nin ruhunu Kuala Lumpur’daki küçük bir sunağa getirmiş. İç savaşın ardından 1873’te tapınak için arazi bağışlamış ve bugünkü yapının ilk hali 1875’te tamamlanmış. Seng Meng Lee daha sonra Sin Sze Ya adıyla tanrılaştırılmış. Yap Ah Loy ve taraftarları onun ruhunun kendilerini savaşta koruduğuna inanıyormuş. Tapınağın kendi tarih arşivinde bu hikaye bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Burası yalnızca Çin’den ithal edilmiş bir dini yapı değildi. Kuala Lumpur’un kurulmasına yardım eden Çinli madencilerin, tüccarların ve liderlerin yerel hafızasıydı.
Küçüktü ama karakteri vardı.
Sonraki durağımız Sri Maha Mariamman Tapınağıydı.
![]() |
| Sri Maha Mariamman Tapınağı |
Ben Hindu tapınaklarını son derece ilginç buluyorum. Hinduizmde tanrılar yalnızca uzakta oturan ciddi varlıklar değil. Evleniyor, çocuk sahibi oluyor, savaşıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor, farklı bedenlerde dünyaya dönüyor ve zaman zaman birbirlerinin işlerine karışıyorlar. Her heykelin, her rengin, her el hareketinin ve her hayvanın ayrı bir anlamı var.
Fakat Hindu tapınaklarında beni rahatsız eden küçük bir ayrıntı bulunuyor.
Ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyor.
Ayakkabı çıkarmaya prensip olarak karşı değilim. Sorun, yüzlerce insanın çıplak ayakla yürüdüğü zeminin bazen ıslak, bazen çamurlu ve çoğu zaman yeterince temiz görünmemesi. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz beynim dünyadaki bütün bakteri, mantar ve ayak hastalıklarını alfabetik sırayla listelemeye başlıyor.
Benim ziyaret ettiğim bazı Hindu tapınakları, Budist ve Taoist tapınaklarına kıyasla biraz daha dağınık ve bakımsız görünüyordu. Bunun bütün Hindu tapınakları için geçerli olduğunu iddia etmiyorum. Yalnızca benim ayaklarımın başına gelenlerden söz ediyorum.
![]() |
| Sri Maha Mariamman Tapınağı |
Ben ayakkabılarımı çıkarıp tek başıma girdim.
Bu tür kuralların en ilginci daha sonra Bali’de ziyaret edeceğimiz başka bir Hindu tapınağında karşımıza çıkacaktı.
Tapınağın girişinde adet gören kadınların içeri girmesinin yasak olduğu yazıyordu.
Bunun nasıl kontrol edildiğini hala merak ediyorum.
Kan damlalarını mı takip ediyorlar?
Yoksa bu iş için özel olarak eğitilmiş köpekleri mi var?
Din ve bürokrasi bir araya geldiğinde insanın aklına iyi şeyler gelmiyor.
Sri Maha Mariamman’ın içi dış cephesinden daha sakindi. Renkli tanrı heykelleri, çiçekler, yağ lambaları ve tütsüler arasında insanlar sessizce dua ediyordu. Tapınak ana tanrıça Mariamman’a adanmıştı. Şehrin Tamil Hindu topluluğu için yalnızca ibadet yeri değil, aynı zamanda önemli bir kültür merkeziydi.
Tapınağın başka bir özelliğini ise ertesi gün daha iyi anlayacaktık. Kuala Lumpur’daki büyük Thaipusam kutlamalarında süslü tören arabası buradan yola çıkıyor ve binlerce inananın eşliğinde Batu Caves’e kadar ilerliyor. Tourism Malaysia’nın festival rehberine göre bu tören şehrin en önemli Hindu geleneklerinden biri.
Biz de ertesi gün Batu Caves’e gidecektik.
Fakat henüz oradaki 272 basamağı, dev Hindu heykelini ve mağaranın içindeki tapınakları düşünüyorduk.
En önemlisi, maymunları yeterince dikkate almamıştık.
Bu büyük bir hataydı.
Otele döndük ve uyuduk.
Ertesi gün öğretmenlerimiz maymunlar olacaktı.





























