9 Ekim 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Petronas, Kahve Soygunu ve Bir Guinness

Günün ilk ziyaret noktası Petronas Kuleleri’ydi.

Bir önceki gün dünyanın ikinci en yüksek binası Merdeka 118’in yetmiş beşinci katında şarap içmiş, ondan birkaç gün önce de dünyanın en yüksek binası Burj Khalifa’ya çıkmıştık. Buna rağmen Petronas Kuleleri’nin Kuala Lumpur siluetindeki yeri bambaşkaydı.

Merdeka 118 daha yüksek olabilir ama Petronas Kuleleri şehrin simgesidir.

Paris’in Eyfel Kulesi, New York’un Özgürlük Heykeli, İstanbul’un Kız Kulesi varsa Kuala Lumpur’un da Petronas Kuleleri var.

Hem de iki tane!

Dünyanın en yüksek ikizleri.

Petronas İkiz Kuleleri, 451,9 metre yüksekliğinde ve 88 katlı. 1998’de tamamlandıklarında dünyanın en yüksek binaları unvanını Chicago’daki Sears Tower’dan, bugünkü adıyla Willis Tower’dan aldılar. Bu unvanı 2004’te Taipei 101’e devrettiler; 2010’da da Taipei 101’in yerini Burj Khalifa aldı.

Yani “Burj Khalifa’dan önce dünyanın en yüksek binası Petronas Kuleleri’ydi” demek tam olarak doğru değil. Araya Taipei 101 giriyor.

Fakat Petronas Kuleleri hala dünyanın en yüksek ikiz kuleleri.

Kulelerin mimarı Arjantinli Cesar Pelli. Her kulenin kat planı, üst üste bindirilmiş iki karenin oluşturduğu sekiz köşeli bir yıldıza dayanıyor. Farklı kültürlerde de görülen bu şekil, Petronas Kuleleri’nin tasarımında İslam sanatındaki Rub el Hizb motifi üzerinden yorumlanmış; birlik, uyum, istikrar ve akılcılık gibi kavramları temsil ediyor.

Paslanmaz çelik ve camdan oluşan dış cepheye uzaktan bakınca bu geometrik ayrıntıyı fark etmek kolay değil ama yukarıdan bakıldığında kulelerin planı açıkça ortaya çıkıyor.

İki kule 41’inci ve 42’nci katlar arasında bulunan iki katlı bir köprüyle birbirine bağlanmış. Yaklaşık 170 metre yükseklikteki Skybridge yalnızca turistlerin fotoğraf çektirdiği bir geçit değil. Kulelerden birinde acil durum yaşanması halinde diğerine geçiş sağlayan tahliye sisteminin de bir parçası.

Kulelerin resmi tarihçesine göre proje 1992’de başlamış, temel kazıları 1993’te, üst yapının inşaatı 1994’te başlamış ve kuleler 1996’da dış cepheleriyle birlikte tamamlanmış. Resmi açılış ise 1999’da yapılmış. Her kulenin temelinde 54 saat boyunca aralıksız dökülen yaklaşık 13 bin 200 metreküp beton var.

Dubai’deki “Yapın anasını satayım” mimarisinin aksine Petronas Kuleleri bana gösterişli ama zarif göründü.

Gökdelen olduklarını saklamıyorlardı ama çevrelerindeki bütün yapılara hakaret ederek de bağrınmıyorlardı.

Ben Petronas Kuleleri’ni ilk kez 1999 yapımı Entrapment filminde görmüştüm.

Filmde Sean Connery, Robert “Mac” MacDougal adında dünyaca ünlü ve yaşını başını almış bir sanat hırsızını canlandırır. Catherine Zeta-Jones ise Virginia “Gin” Baker adında, görünüşte onu yakalamaya çalışan ama aslında ne tarafta olduğu pek belli olmayan bir sigorta araştırmacısıdır.

Bu arada, filmin üzerinden çeyrek yüzyıldan fazla zaman geçti. Bu aşamada spoiler uyarısına pek gerek yok diye düşünüyorum.

Gin, Mac’i tuzağa düşürmek için onunla birlikte çalışmaya başlar. İkili önce çok değerli bir Çin maskesini çalar, ardından işin çapını biraz büyütüp sekiz milyar dolarlık bir soygun planlar. Senaryoya göre Petronas Kuleleri’ndeki International Clearance Bank’ın bilgisayar sistemi, 1999’dan 2000’e geçilirken Y2K, yani Milenyum Hatası nedeniyle birkaç saniyeliğine savunmasız kalır. Gin ile Mac de bu kısa aralıkta binlerce küçük işlemi Gin’in hesabına yönlendirerek sekiz milyar doları çalarlar.

Plan elbette beklenildiği gibi gitmez.

Alarmlar çalar, güvenlik görevlileri peşlerine düşer ve ikili kulelerin arasında asılı ışık kablolarının üzerinden diğer kuleye geçmeye çalışırlar. Kablolardan biri kopunca, Catherine Zeta-Jones aşağı sarkar, Sean Connery onu kurtarır ve fizik kanunları bir Hollywood filmi uğruna kısa süreliğine izne ayrılır.

Petronas Kuleleri filmin son bölümünün başlıca kahramanı haline gelir.

Sean Connery ile Catherine Zeta-Jones’un kulelerin arasında dolaştığını gördükten sonra insan doğal olarak Skybridge’e çıkmak istiyor.

Biz de istiyorduk.

Fakat önce kahve içmemiz gerekiyordu.

Vizemiz yok...
O sabah otelden kahve içmeden çıkmıştık. Bu normal şartlarda yapılmaması gereken bir hatadır.

Petronas Kuleleri’nin altındaki Suria KLCC alışveriş merkezine girip Bacha Coffee’yi bulduk. Kafenin boş masalarından birine oturmaya çalışırken garsonlardan biri fırtına gibi yanımıza geldi ve bizi girişteki bir bankonun önüne sürükledi.

Herhalde masada bir sorun olduğunu düşündük. Ancak sorun masa değil, bizdik.

Görevli adlarımızı sordu.

Söyledik.

Ardından soyadlarımızı sordu.

“Eğer oturmak için vize gerekiyorsa yanımızda yok” dedim. Şakamdan etkilenmedi. Adlarımızı ve soyadlarımızı bir iPad uygulamasına girdi. Bir şeyler işaretledi, başka bir ekrana geçti, oraya da bir şeyler yazdı. Pasaport numaramızı, annemizin kızlık soyadını ve son altı ay içinde ziyaret ettiğimiz ülkeleri sormamasına şükrettik. Bir de sosyalizmin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü sormadı.

Yaklaşık on dakika süren kayıt işleminin ardından bir masaya götürüldük. Oturur oturmaz “Kahve” dedim. Garson beni duymazdan gelip uzaklaştı. Bir süre sonra elinde Meydan Larousse kalınlığında bir kitap yığınıyla geri döndü.

Bunların kahve menüsü olduğunu anlamamız biraz zaman aldı.

Dünyanın her tarafından geldiği iddia edilen yüzlerce kahve vardı. Brezilya, Kolombiya, Kenya, Etiyopya, Arabistan, Orta Amerika ve Asya kahveleri sayfalar boyunca sıralanıyordu. Bunların yanında romantik, mistik veya doğrudan anlamsız isimler taşıyan onlarca karışım bulunuyordu.

Ben Kolombiya kahvesi söyledim.

Jelena “Aztek” isimli bir kahve seçti.

🐝Mezzy🐝 sıcak çikolata istedi.

Kahvelerin gerçekten Kolombiya’dan gelip gelmediğini, Azteklerle ne ilgisi olduğunu bilmiyorduk. Zaten Kolombiya’dan gelse de gelmese de aradaki farkı anlayabilecek durumda değildik. Biz yalnızca birer fincan kahve istiyorduk.

Asya’daki geleneksel yarım saatlik bekleme süresinin ardından garson geri döndü. Elinde üç tane bakır renkli, uzun ağızlı devasa ibrik vardı. Her biri en az bir litre sıvı alacak kadar büyüktü.

İbriklerden biri benim, biri Jelena’nın, biri de 🐝Mezzy🐝’nin önüne bırakıldı.

Masamız bir anda küçük çaplı bir petrol rafinerisine dönüştü.

Küçük çaplı bir petrol rafinerisi
Üç kişi için yaklaşık üç litre sıcak içecek getirmişlerdi. Üstelik bu üç kişiden biri çocuktu.

Belki ibriklerin büyüklüğü menünün 438’inci sayfasının altındaki küçük harflerle yazıyordu. Belki kahve edebiyatını daha dikkatli okumamız gerekiyordu. Fakat insan yine de garsonun biraz sağduyu göstermesini bekliyor.

Bir yetişkinin tek başına bir litre kahve içmesi pek olası değildir. Bir çocuğun bir litre sıcak çikolata içmesi ise tıbbi bir deney sayılır.

Garson “Her ibrikten dört-beş fincan çıkıyor, üçünüz için iki tane yeterli olabilir” diyebilirdi. Demedi. Sipariş verilmişti. Görevi siparişi getirmekti.

İçip içemeyeceğimiz, kafein zehirlenmesi geçirip geçirmeyeceğimiz veya 🐝Mezzy🐝’nin sıcak çikolatanın etkisiyle Petronas Kuleleri’ne tırmanıp tırmanmayacağı onu ilgilendirmiyordu.

Herkes kendi kahvesinden birer fincan içti.

Geride kalan iki buçuk litreyi masada bırakıp hesabı istedik.

Yaklaşık 30 dolar.

Gündüz gözüyle soygun!

Bir gün önce Batu Caves’deki maymunların yapamadığını bu gösteriş budalası kahve mağazası yapmıştı. Burada herkes gülümsüyordu ama işin aslı, bize tıslayan maymunlar bunlardan çok daha dürüsttü.

Kuala Lumpur’da sevdiğimiz pek çok şey Asya kültürünün nezaket, sabır ve uyum tarafını gösteriyordu. Bu kahve deneyimi ise aynı kültürün biçime bazen içerikten daha fazla önem veren yönünü özetliyordu.

Siparişte ne yazıyorsa onu getir. Müşterinin gerçekten ne istediğini sorma. Yanlış anlaşılma varsa gülümse ama paranı da al.

Sonuçta üç litre kahve masaya ulaşmıştı. Görev tamamlanmıştı.

ZUS Coffee’de yarım saat beklediğimiz iki sıradan kahveyi özlemle hatırladım. En azından onlar yalnızca yavaştı. Burası hem yavaş hem pahalı hem de kendini beğenmişti.

Kahve soygunundan sağ çıktıktan sonra Petronas Kuleleri’nin ziyaretçi merkezine gittik.

Bütün biletler tükenmişti. Skybridge’e ve 86’ncı kattaki seyir terasına çıkamayacaktık.

🐝Mezzy🐝 biraz hayal kırıklığına uğradı.

“Sen birkaç gün önce dünyanın en yüksek binasının tepesine çıktın. Bunu kaçırman çok büyük bir kayıp sayılmaz” dedim.

Ardından ona kimsenin ikincileri hatırlamadığını söylemeyi düşündüm. Aklımda herkesin bildiği “Ay’a ayak basan ikinci insanın adını kimse hatırlamaz” klişesi vardı. Sonra Ay’a ayak basan ikinci insan "Buzz" Aldrin’i gayet iyi hatırladığımı fark edip vazgeçtim.

Petronas Kuleleri
Üstelik Petronas Kuleleri artık dünyanın en yüksek ikinci binası bile değildi. Bir zamanlar dünyanın en yüksek binalarıydı ve hala en yüksek ikiz kulelerdi, ama hepsi bu.

Kulelerin altındaki yemek bölümüne gidip bir Japon restoranı bulduk. Ben suşi sevmem, sevgili arkadaşlar. Çiğ balıkla aramda, karşılıklı olarak saygıya dayanan bir mesafe vardır. O bana yaklaşmaz, ben de onu yemem.

Fakat Japon mutfağı suşiden ibaret değil. Sığır eti seviyorsanız oldukça geniş bir seçeneğiniz var. 🐝Mezzy🐝 ve ben et yemeklerinden söyledik. Jelena geleneksel Aqua-woman rutini kapsamında deniz mahsulleri istedi.

Kuala Lumpur standartlarına uygun olarak yaklaşık 45 dakika sonra geldiler. Yemekler güzeldi. Bu şehirde aç kalmıyordunuz. Yalnızca yemeğe karar verdiğiniz anda değil, yaklaşık bir saat sonra doymayı kabul etmeniz gerekiyor.

Yemekten sonra kulelerin arkasındaki KLCC Park’a çıktık. Burası Petronas Kuleleri’nin Instagram fotoğraflarının yaklaşık yüzde doksanının çekildiği yer.

İki kulenin de kadraja sığdığı noktayı bulduk.

Boynumuzu mümkün olduğunca geriye yatırıp kulelere baktık, sonra diğer bütün turistler gibi önlerinde fotoğraf çektirdik. Kulelere çıkamamıştık ama en azından altlarında küçücük görünebilmiştik.

Sonraki durağımız Malezya Ulusal Camisi, yani Masjid Negara oldu.

Cami 1965’te, Malezya’nın bağımsızlığının ardından ülkenin yeni kimliğini simgeleyecek modern bir yapı olarak açılmış. Klasik yarım küre biçimindeki Osmanlı veya Arap kubbelerinden farklı olarak ana çatısı açılmış bir şemsiyeye benziyor. 73 metre yüksekliğindeki minarenin tepesi ise kapalı bir şemsiye biçiminde tasarlanmış.

Caminin resmi tarihçesine göre yapı, ülkenin savaş yaşanmadan bağımsızlığa kavuşmasına duyulan şükranın bir ifadesi olarak inşa edilmiş. İlk başbakan Tunku Abdul Rahman’ın adının verilmesi önerilmiş ama kendisi bunu kabul etmeyerek caminin “Masjid Negara”, yani Ulusal Cami olarak adlandırılmasını istemiş. Yaklaşık 15 bin kişilik kapasiteye sahip yapı, tamamlandığı dönemde Güneydoğu Asya’nın en büyük camilerinden biriymiş. Malezya’nın resmi cami kayıtları bu geçmişi ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Biz gittiğimizde cami ikindi namazı nedeniyle ziyarete kapalıydı. Yeniden açılması için yaklaşık iki saat beklememiz gerekiyordu. Bir caminin namaz sırasında turistlere kapatılmasını yadırgamadım. Sonuçta burası öncelikle ibadet yeri, sonra turistik mekandı.

Fakat iki saat beklemek istemedik. Dışarıdan baktık, birkaç fotoğraf çektik ve planımızı değiştirdik.

Bir Bolt çağırıp Brickfields bölgesindeki Little India’ya gittik. Burada bir Hint restoranına oturup, coconut suyu içtik.

Coconut suyu içtik
Brickfields’ın hikayesi Kuala Lumpur’un büyüme hikayesinin küçük bir özeti gibiydi. 1881’de yaşanan büyük yangın ve sel, ahşap ve palmiye yapraklarından yapılmış çok sayıda binayı yok edince şehirde tuğla yapılara geçilmeye başlanmış. Bölgenin killi toprağı tuğla üretimine uygun olduğu için burada tuğla ocakları kurulmuş ve bölge zamanla “Brickfields”, yani tuğla tarlaları adıyla anılmaya başlamış.

Daha sonra İngiliz sömürge yönetimi döneminde demiryolu deposu da buraya kurulmuş. Güney Hindistan ve Seylan’dan, yani bugünkü Sri Lanka’dan getirilen çok sayıda işçi demiryolunda ve çevredeki işletmelerde çalışmış. Bu insanlar bölgede evler, dükkanlar, okullar ve ibadet yerleri kurmuşlar. Hint topluluğu zamanla Brickfields’ın kimliğinin ayrılmaz parçası haline gelmiş.

Bölge 2009’da resmen Kuala Lumpur’un Little India’sı ilan edilmiş. Malezya’nın Federal Bölgeler Dairesi, Jalan Travers ile Jalan Tun Sambanthan çevresinin renkli kapılar, çeşmeler ve sokak düzenlemeleriyle Little India’ya dönüştürüldüğünü anlatıyor.

Brickfields
Sokaklarda Hint restoranları, kumaşçılar, kuyumcular, baharat dükkanları ve geleneksel kıyafet satan mağazalar vardı. Havada tütsü, köri ve kızarmış yiyecek kokuları birbirine karışıyor, dükkanlardan Bollywood müziği yükseliyor, renkli sariler vitrinlerde asılı duruyordu.

Kuala Lumpur’un en sevdiğim taraflarından biri buydu.

Birkaç kilometre içinde Malay, Çinli ve Hint kültürleri arasında geçiş yapabiliyordunuz. Bir sokakta cami, diğerinde Taoist tapınağı, biraz ileride Hindu mabedi, onların arasında da İrlanda barı vardı.

Biz İrlanda barına girdik.

Birkaç gündür Asya yemekleri yiyorduk ve kısa bir ara vermek istiyorduk. Biftek ve hamburger söyledik. Ben de bir Guinness istedim.

Jelena şaşırdı.

Normal şartlarda önümde şarap varken bira içmem. Aslında önümde şarap yokken de bira içmem.

Guiness
“Kuala Lumpur’daki şaraplar kötü ve gereğinden fazla soğuk servis ediliyor” dedim. Yine de Guinness’i içtikten sonra iki kadeh kırmızı şarap söyledim. İnsanın ilkelerine sahip olması güzel bir şey. Fakat onlara gereğinden fazla bağlanmak hayatı zorlaştırıyor.

Otele döndüğümüzde ertesi sabahki Bali uçuşu için hazırlanmamız gerekiyordu. Önce Endonezya için online giriş formunu doldurmaya karar verdim.

Kuala Lumpur Havalimanı’nda bir saat boyunca uğraştığımız o eski komünist ülke giriş belgelerinin dijital kuzeni yeniden karşımdaydı. Yine eyalet soruyordu. Yine şehir soruyordu. Yine listelerde aradığım isimleri bulamıyordum.

Denpasar Havalimanı’na uçacaktık ama formda Denpasar’ı nereye yazacağım belli değildi. Havalimanının resmi adı I Gusti Ngurah Rai’ydi. Denpasar Havalimanı olarak biliniyordu ama aslında Denpasar kentinde bile değildi. Tuban’da, Kuta ilçesinde, Badung bölgesinde, Bali eyaletindeydi.

Bir havalimanına inebilmek için Endonezya’nın idari yapısını İçişleri Bakanı kadar iyi bilmeniz gerekiyor.

ChatGPT sağ olsun.

Otel adresini, bölgeyi, şehri ve eyaleti farklı sitelerden kontrol ederek yaklaşık bir saatlik mücadeleden sonra formları tamamladım. Telefonumdaki onay ekranına bakıp derin bir nefes aldım.

Kuala Lumpur maceramız sona ermişti.

Şehir temiz, modern, canlı ve son derece çeşitliydi. İhtiyaç duyabileceğiniz hemen her şeyi bulabiliyordunuz. Malezyalılar, hayatımda karşılaştığım en nazik ve yardımsever insanlardandı. Malay, Çin ve Hint kültürleri birbirlerini ezmeden aynı şehirde yan yana yaşıyordu. Camiler, tapınaklar, gökdelenler, sokak yemekleri, lüks oteller ve küçük dükkanlar Kuala Lumpur’a gerçek bir karakter kazandırıyordu.

Şehrin bir ruhu vardı.

Tek ciddi sorunu trafikti.

Bir de kahve sipariş ederken dikkatli olmanız gerekiyordu.

Kesinlikle yeniden gelecektik. Kuala Lumpur, Paris, Londra, New York, Hong Kong gibi defalarca ziyaret edilebilecek bir şehir.

Fakat önce Bali’ye gitmemiz gerekiyordu. Uçağımız sabah çok erkendi. Air Arabia’nın konforlu uçuşundan sonra bizi bu kez AirAsia taşıyacaktı.

Bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyorduk.

Yakında öğrenecektik.

2 Ekim 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Maymunlar, Mağaralar ve 007

Ertesi günün kahramanı maymunlar olacaktı.

Başımıza gelecekleri henüz bilmiyorduk ama Batu Caves’e gitmeden önce konuştuğumuz herkes bizi uyarmıştı. İzlediğim YouTube videolarının neredeyse tamamı da aynı şeyleri söylüyordu:

Maymunlarla göz teması kurmayın.

Yiyeceklerinizi ortada taşımayın.

Telefonunuza, gözlüğünüze, kolyenize ve çantanıza dikkat edin.

Değerli eşyalarınızı sıkı tutun.

Ben bu uyarıları biraz abartılı bulmuştum. Sonuçta karşımızdaki hayvan yüz kiloluk bir goril değildi. Elimdeki telefonu sağlam tutarsam hiçbir maymunun onu benden alamayacağını düşünüyordum.

Batu caves
Batu Caves, Kuala Lumpur’un merkezinde değil, hemen dışındaki Selangor eyaletinde bulunuyor. Dört yüz milyon yıldan daha eski kireç taşı tepelerinin içinde oluşmuş mağaralar, 1891’de Hindu ibadet alanı olarak kullanılmaya başlanmış. İlk Thaipusam kutlaması da ertesi yıl yapılmış. Bugün mağaraya ulaşmak için gökkuşağı renklerine boyanmış 272 basamağı çıkmanız gerekiyor. Merdivenlerin önünde ise Hindu tanrısı Murugan’ın yaklaşık 43 metre yüksekliğindeki altın renkli heykeli duruyor. Tourism Malaysia’nın Batu Caves rehberi burayı hem dini merkez hem de doğal oluşum olarak tanımlıyor.

Batu Caves’e giderken tapınaklardan çok maymunları konuşuyorduk.

İnsanların hayvanlara atfettiği geleneksel karakterler vardır. Mesela tilki kurnaz, sırtlan fırsatçı, saksağan hırsızdır. Köpek sadık, kedi nankör, katır inatçıdır.

Bunların çoğu hayvanlara atılmış iftiralardır.

Fakat konu maymunlara gelince onlar hakkında söylenen her şey tamamen gerçektir.

Murugan’ın heykeli
Maymunlar hayvanlar dünyasının en büyük sahtekarları, üçkağıtçıları, yankesicileri ve dolandırıcılarıdır. Sizi uzun uzun inceler, zayıf noktanızı bulur, dikkatinizin dağılmasını bekler ve ellerine geçen ilk fırsatta harekete geçerler.

İnsana en çok benzeyen tarafları görünüşlerinden ziyade ahlak anlayışlarıdır.

Jelena bütün uyarılara rağmen maymunları görmek için heyecanlanıyordu.

Sevgili karım hayvanlarla iletişim kurmayı çok sever ama bütün içten duygularına rağmen bu konuda şimdiye kadar pek şanslı olduğu söylenemez.

Mikonos’un ünlü pelikanı Petros ona tıslamış ve saldırmaya çalışmıştı. Pekin Hayvanat Bahçesindeki bir panda onu görünce hırlamıştı. Rio’da karıncayiyene benzeyen, Türkçede koati ya da burun ayısı denilen hayvanlardan biri taşıdığı plastik torbaya saldırmıştı. Rovaniemi’deki Noel Baba Köyü’nde karşılaştığı bir ren geyiği ise onu alenen boynuzlamıştı.

Üç kıtada birbirinden farklı dört hayvan Jelena’yı kendilerine düşman bellemişti.

Jelena yine de hayvanlara olan güvenini kaybetmemişti.

Batu Caves’in maymunlarının farklı olacağına inanıyordu.

Murugan heykeli aşağıdan bakıldığında insanı eziyordu. Heykelin arkasında yükselen rengarenk merdivenler mağaranın ağzına kadar uzanıyordu. Fotoğraflarda eğlenceli görünen 272 basamak, Kuala Lumpur’un sıcağı ve nemi içinde farklı bir anlam kazanıyordu.

Batu Caves’in araç indirme alanından merdivenlere doğru yürürken ilk maymunları gördük. Bunlar uzun kuyruklu makaklardı. Bölgede çok sayıda yaşıyor, insanların çevrelerinde dolaşmasına pek aldırmıyorlardı.

İlk başta yalnızca birkaç tanesi ortalıkta dolaşıyordu.

Jelena ilk maymunu görünce “Aaa, maymune!” dedi. Maymun kelimesi Sırpçada da hemen hemen aynı.

Ardından da ona “bıcı bıcı” yaptı.

Maymun başını kayıtsızca başka tarafa çevirdi ve işine baktı.

Bu karşılaşma biraz cesaretimizi artırmıştı. Hayvan öyle rezillik çıkaracak gibi durmuyordu. Ne saldırmış ne de bir şeyler çalmaya çalışmıştı. Belki de internetteki uyarılar gerçekten abartılıydı.

Merdivenlere yaklaştıkça maymunların sayısı arttı.

Tırmanmaya başladık.

Birkaç basamak sonra aşağıdan aldığım su şişesini çıkardım. Suyu yalnızca içmiyor, serinlemek için kafamdan aşağı da döküyordum.

Maymunlar merdivenlerin kenarlarında ve korkulukların üzerinde oturuyor, yukarı çıkan insanları izliyordu. Aslında manzaraya bakmıyor, envanter kontrolü yapıyorlardı.

İlk gazimiz 🐝Mezzy🐝 oldu.

Elinde plastik bir meyve suyu bardağı vardı. İçeceğin büyük bölümünü bitirmişti ama bardağın dibinde birkaç damla kalmıştı. Bir maymun aniden uzandı ve bardağı elinden çekip aldı. Olay o kadar hızlı gerçekleşti ki hiçbirimiz müdahale edemedik. Maymun birkaç metre öteye gidip bardağı iki eliyle tuttu ve içindeki son damlaları içmeye başladı. Sonra bardağı yere attı.

Sıra bendeydi.

Elimdeki su şişesini gören bir maymun üzerime atıldı ve şişeyi yakaladı. Ben de refleksle bırakmadım. Birkaç saniye boyunca merdivenlerin ortasında maymunla karşılıklı su şişesini çekiştirdik.

Baktım şişeyi bırakmıyor, avucumun içinde kalan suyla maymunu ıslattım. Maymun sinirlendi ve bana tısladı ama şişeyi de bıraktı. Sonunda da vazgeçip uzaklaştı.

İkinci çatışmayı insanlık kazanmıştı.

Fakat günün asıl savaşı Jelena ile maymunlar arasında yaşanacaktı.

Jelena’nın elinde küçük Malezya çikolatalarının bulunduğu bir kutu vardı. Merdivenleri çıkarken kutudan birer ikişer çikolata alıp ağzına atıyordu. Bu, maymunların gözü önünde yapılabilecek en yanlış hareketlerden biriydi.

Bir maymun kutuya saldırdı.

Kırmızı çizgi
Jelena kutuyu bırakmadı ama elinde tuttuğu çikolatayı kaybetti. Maymun çikolatayı kapıp kaçtı. Diğer maymunlar yiyeceği görünce Jelena’nın çevresinde toplanmaya başladı. Jelena onları uzaklaştırmak için birkaç çikolatayı merdivenlerin kenarına attı. Maymunlar hemen peşlerinden gidip çikolataları yedi. Çikolatalar kağıtlara sarılıydı ve maymunlar yemeden önce kağıtları açıp sağa sola atıyorlardı.

Bu taktik bir süre işe yaradı.

Fakat içlerinden biri çikolatayla yetinmedi.

Kuyruğunu korkuluğa sardı, vücudunu uzattı ve Jelena’nın Versace şapkasını çalmaya çalıştı. Zavallı hayvan kırmızı çizgiyi geçtiğinin farkında değildi.

Çikolata alınabilirdi, meyve suyu bardağı alınabilirdi, telefon, gözlük, hatta gerekirse ben bile maymunlara bırakılabilirdim.

Ama iş Versace şapkaya geldiğinde olay başka bir boyuta taşındı.

Jelena maymuna öyle bir bağırdı ki hayvan neye uğradığını şaşırdı. Şapkayı bırakıp korkuluğun öbür tarafına kaçtı.

Mikonos’un pelikanı, Pekin’in pandası, Rio’nun koatisi ve Rovaniemi’nin ren geyiğinden sonra hayvanlar dünyası ilk kez geri adım atmıştı.

Zafer Jelena’nındı.

Merdivenlerin geri kalanında birkaç yankesicilik girişimi daha yaşadık. Fakat artık hayatın gerçeklerini öğrenmiştik. Telefonlarımızı, gözlüklerimizi ve şapkalarımızı daha sıkı tutuyor, maymunların hareketlerini dikkatle izliyorduk.

Ellerine yalnızca Jelena’nın gönüllü olarak verdiği birkaç çikolata daha geçti.

Sonunda 272 basamağı tamamlayıp ana mağaraya ulaştık.

Dışarıdaki sıcak ve gürültü bir anda geride kaldı. Mağaranın tavanı bir katedral kadar yüksekti. Yukarıdaki doğal açıklıklardan içeri giren ışık, kayaların ve tapınakların üzerine düşüyordu. İçeride Hindu tanrılarına adanmış küçük mabetler, sunaklar ve heykeller vardı. Tütsü kokusu mağaranın nemli havasına karışıyordu.

Yukarımızda yarasalar uçuyordu.

Garip bir biçimde içeride hiç maymun yoktu. Belki de kutsal alana saygı gösteriyorlardı. Belki de içeride çalacak bir şey bulamamışlardı.

Batu Caves'in içinde
Batu Caves gerçekten etkileyiciydi. Dört yüz milyon yıllık doğal bir mağaranın içine insanların tapınaklar yerleştirmesi, jeolojiyle inancın aynı mekanda buluşmasına yol açmıştı. Dışarıdaki renkli merdivenler ve dev Murugan heykeli fotoğraflarda daha fazla dikkat çekiyor olabilir ama benim için asıl etkileyici yer mağaranın içiydi. Tourism Malaysia’nın resmi rehberinde de belirtildiği gibi ana tapınak mağarasına ulaşmak için gösterilen çabanın karşılığını içerideki mekan fazlasıyla veriyordu.

Bir süre mağarayı ve tapınakları gezdikten sonra aynı 272 basamağı bu kez aşağı indik. Maymunların arasından kayıp vermeden geçtik. Aslında tam olarak kayıpsız sayılmazdık.

Bir meyve suyu bardağı ve birkaç çikolata gitmişti. Fakat telefonlarımız, gözlüklerimiz ve en önemlisi Versace şapkamız bizimleydi. Bu şartlarda başarılı sayılırdık.

Batu Caves’den sonra günün havası tamamen değişti.

Dünyanın en yüksek binası Dubai’de 🐝Mezzy🐝 ile çıktığımız Burj Khalifa. Dünyanın ikinci en yüksek binası ise Kuala Lumpur’daki Merdeka 118. Bina 678,9 metre yüksekliğinde ve adından da anlaşılacağı üzere 118 katlı. Çok yüzlü cam cephesi ve uzun sivri ucuyla Kuala Lumpur’un neredeyse her tarafından görülebiliyor. Yapının mühendislik şirketi Arup da Merdeka 118’i dünyanın ikinci en yüksek gökdeleni olarak tanımlıyor.

Shaken, not stirred...
Binanın üst bölümlerinde Park Hyatt Kuala Lumpur bulunuyor. Otel 75’inci kattan 114’üncü kata kadar uzanıyor. Lobisi, restoranları ve barları 75’inci katta. Otelin Cacao Mixology & Chocolate adlı mekanı da kendisini Kuala Lumpur’un en yüksek barı olarak tanıtıyor. Park Hyatt’ın resmi bilgileri barın 75’inci katta bulunduğunu doğruluyor.

Biz Park Hyatt’ın lobi barına çıktık.

Batu Caves’de maymunlarla su şişesi ve çikolata için mücadele ettikten birkaç saat sonra kendimizi bir James Bond filminde bulmuştuk. Ortamda tam anlamıyla “Shaken, not stirred” havası vardı.

Bar son derece şık döşenmişti. Loş ışıklar, zarif mobilyalar, yumuşak müzik ve tavandan tabana uzanan pencereler vardı. Garsonlar neredeyse koreografisi önceden hazırlanmış bir gösterinin oyuncuları gibi salonun içinde sessizce dolaşıyordu.

Adınızı bir kez soruyorlardı.

O andan sonra herkes size adınızla hitap ediyordu.

“Mr. Bülent, şarabınız nasıl?”

“Mr. Bülent, başka bir şey ister misiniz?”

İnsanın bu kadar yüksekte kendisini önemli hissetmesi kolaydı.

Sislerin içinde Kuala Lumpur
Malezya’da içtiğim en iyi şarap da buradaydı. Sonunda bir şarap yalnızca “içilebilir” olmanın ötesine geçmişti. Geniş pencerelerin arkasında Kuala Lumpur’un gökdelenleri sisin içinde belirip kayboluyordu. Şehir aşağıda, uzaktaki bir maket gibi görünüyordu.

Sabah maymunlar çikolatamızı çalmaya çalışmıştı.

Akşam garsonlar adımızla hitap ediyordu.

Kuala Lumpur sosyal sınıflar arasında asansörle ulaşılabilen bir geçiş sunuyordu.

Şarabımızı bitirdikten sonra Bolt çağırıp otelimizin bulunduğu bölgeye döndük. KL Tower’ın yakınında bir Hint restoranı bulduk. Açık havadaki masalardan birine oturduk. Karşımızda Bukit Nanas tepesinin üzerinde yükselen, 421 metrelik Kuala Lumpur Kulesi vardı. Şehrin en tanınmış yapılarından biri olan bu telekomünikasyon kulesi, tepenin üzerinde bulunduğu için bazı açılardan Petronas Kuleleri’nden bile daha yüksekmiş gibi görünüyor. Tourism Malaysia’nın şehir rehberi KL Tower’ın yüksekliğini 421 metre olarak veriyor.

Şehrin en yüksek barında
Yemek mükemmeldi.

Kulenin ışıklarını seyrederek Hint yemeklerimizi yedik. Kuala Lumpur’daki günümüz mağaranın içinde yarasalarla, merdivenlerde maymunlarla, gökyüzünde şarapla ve bir kulenin altında akşam yemeğiyle tamamlanmıştı.

Otele döndüğümüzde yorgunduk ama mutluyduk.

Maymunlar bizi soyamamıştı.

Ertesi gün bunu deneyen başkaları olacaktı…

25 Eylül 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Trafik, Durian ve Tanrılar

Kuala Lumpur’u daha doğru dürüst görmeden sevmiştik.

Havalimanı bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmış, insanlar ise bütün bu kötü başlangıcı birkaç saat içinde unutturmuştu. İlk gecemizi Hard Rock Cafe’de 🐝Mezzy🐝’nin doğum gününü kutlayarak, ardından da otelin devasa lobisinde piyano eşliğinde birer içki içerek tamamlamıştık.

Ertesi sabah erkenden uyandık.

Öncelikle kahve içmemiz gerekiyordu. Benim için kahve, tatil programının bir parçası değil, insanlarla konuşmaya başlamadan önce yerine getirilmesi gereken medikal bir zorunluluktur.

Otelin yakınında Malezya’nın en yaygın yerel kahve zincirlerinden ZUS Coffee’yi bulduk.

Modern bir şehir
ZUS, ilk şubesini 2019’da Kuala Lumpur’da açmış ve kısa sürede ülkenin her tarafına yayılmış Malezyalı bir marka. Şirketin kendi tarihçesine göre amacı kaliteli kahveyi lüks olmaktan çıkarıp günlük bir ihtiyaç haline getirmekmiş.

Bu konuda aynı fikirdeydik.

İki kahve ve 🐝Mezzy🐝 için bir milkshake söyledik.

Yarım saat sonra geldiler.

Kahveyi lüks olmaktan çıkarmışlardı ama hız konusunda henüz kesin bir karar vermemişlerdi.

Asya’nın bazı yerlerinde hizmet “yavaş ama emin adımlarla” işliyor. Siparişiniz unutulmamıştır. Kimse size hayır dememiştir. Herkes gülümsemektedir. Yalnızca siparişinizin size ulaşmak gibi bir acelesi yoktur.

Buna çok da şaşırmadık. Kahvelerimizi içip çevremize bakmaya başladık.

Kuala Lumpur son derece modern bir şehir. Geniş caddeler, gökdelenler, büyük oteller, alışveriş merkezleri ve binaların arasından geçen yükseltilmiş monoray hatları var. Fakat Dubai’den farklı olarak şehir yalnızca modern görünmek için kurulmuş hissi vermiyordu.

Dubai’de binalar birbirleriyle yarışıyor ve sürekli “Bana bak!” diye bağrınıyordu.

Kuala Lumpur’da ise cam kulelerin hemen yanında eski dükkanlar, camiler, Çin tapınakları, Hindu mabetleri ve yemek tezgahları var. Hayat sokaklarda akıyor. İnsanlar kaldırımlarda yürüyor, küçük lokantalarda yemek yiyor ve klimalı bir alışveriş merkezine girmeden de var olabiliyor.

Kuala Lumpur moderndi ama steril değildi.

Şehrin bir ruhu vardı.

Ne yazık ki bu ruhun büyük bölümü trafikte mahsur kalmıştı.

Kuala Lumpur’un trafiği o güne kadar gördüğüm en kötü trafiklerden biriydi. Birkaç kilometrelik yolculuk rahatlıkla yarım saat sürüyordu. Bu, turistlerin yakınabileceği küçük bir rahatsızlık değildi. Şehirde yaşayanların günlük hayatını ve ziyaretçilerin bütün programını belirleyen gerçek bir engeldi.

Haritada birbirine yakın görünen iki noktayı aynı gün içinde ziyaret etmeyi planlıyor, sonra aralarında yalnızca dört kilometre olduğunu görüp rahatlıyorsunuz.

Rahatlamayın.

Dört kilometre, Kuala Lumpur’da bir mesafe değil, bir zaman dilimi.

Şehrin bu soruna karşı geliştirdiği akıllıca bir uygulama dikkatimi çekti. Otellerin, alışveriş merkezlerinin ve büyük binaların çoğunun önünde özel yolcu alma ve indirme alanları vardı. Grab, Bolt ve taksiler doğrudan bu bölümlere giriyordu. En azından yolcularını bekleyen araçlar caddenin ortasında durup zaten felç olmuş trafiğe yeni bir felç eklemiyordu.

Sonradan Bali’ye gidince Kuala Lumpur trafiğine haksızlık ettiğimi anlayacaktım.

Fakat o sırada henüz Bali’yi görmemiştim.

Kuala Lumpur’un bugünkü halini anlamak için geçmişine biraz bakmak gerekiyor.

Şehir, Dubai gibi birilerinin çölde cetvelle çizip sıfırdan kurduğu bir yer değil. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında kalay madenleri çevresinde büyümeye başlamış. Sin Sze Si Ya Tapınağının arşivine göre 1857’de bölgeye ilk büyük Çinli madenci grupları gelmiş; Klang ve Gombak nehirlerinin birleştiği noktada dükkanlar ve yerleşimler kurulmuş. Hastalıklar, seller, yangınlar ve iç savaşlarla uğraşan küçük maden kasabası zamanla bugünkü metropole dönüşmüş. Aynı arşiv, Kuala Lumpur’un doğuşunu Çinli madenciler, Malay yöneticiler ve ticaret yollarının ortak hikayesi olarak anlatıyor.

Malezya’nın geçmişi de aynı ölçüde katmanlı.

Malay Yarımadası yüzyıllar boyunca Çin ile Hindistan, daha sonra da Doğu Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaret yollarının ortasında kalmış. Yaklaşık 1400’de kurulan Malakka Sultanlığı bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelmiş ve İslam bu dönemde hızla yayılmış. Malakka 1511’de Portekizlilerin, 1641’de Hollandalıların kontrolüne geçmiş. 1824’te yapılan İngiliz-Hollanda Antlaşmasıyla İngiliz etkisi belirleyici hale gelmiş. Japon işgalinin ardından bağımsızlık hareketi hızlanmış; Malaya Federasyonu 1957’de bağımsızlığını kazanmış, bugünkü Malezya ise 1963’te kurulmuş. Bu tarih sıralaması Malezya hükümetinin resmi tarih sayfasında ayrıntılı biçimde anlatılıyor.

Bu kadar farklı halkın ve imparatorluğun aynı yerde iz bırakması, Kuala Lumpur’un sokaklarında açıkça görülüyordu.

İlk durağımız Jalan Alor Food Street oldu.
Durian

Sokağı görmeden önce kokusunu aldık.

Durian.

Durian, Güneydoğu Asya’da “meyvelerin kralı” olarak anılıyor. Dışı dikenli, içi yumuşak ve kremamsı. Onu sevenler tadını vanilya, badem, karamel ve muhallebi karışımına benzetiyor. Sevmeyenler ise kokusunu lağım, çürümüş soğan, ayak kokusu ve birkaç gündür güneşte bekleyen ceset arasında bir yere yerleştiriyor.

Ben ikinci gruptayım.

Çürümüş bir ceset duriandan daha güzel kokabilir. En azından cesedin meyve olduğunu iddia eden kimse yoktur.

Buna rağmen Güneydoğu Asya’da insanlar duriana bayılıyor. Meyveyi büyük bir iştahla yiyor, tatlılara, dondurmalara ve içeceklere katıyorlar. Kokusu o kadar güçlü ki bazı otellerin, toplu taşıma araçlarının ve kapalı alanların girişinde durian getirmenin yasak olduğunu belirten tabelalar görüyorsunuz.

Sigara içmek yasaktır.

Evcil hayvan giremez.

Durian getirmeyin.

Meyvenin toplum içindeki yeri aşağı yukarı böyle.

Jalan Alor boyunca Malezya, Çin ve Tayland yemekleri sunan lokantalarla tezgahlar ve bunların önüne dizilmiş plastik masa ve sandalyeler vardı. Sokak akşamları çok daha kalabalık oluyormuş ama öğlen saatinde bile yeterince hareketliydi. Bir restorana oturup Malezya yemeklerinden söyledik.

Yemekleri çok sevdik.

Malezya mutfağı ülkenin kendisi gibi Malay, Çin ve Hint etkilerinin birbirine karıştığı bir mutfak. Baharatlı, kokulu ve Avrupa’daki “Asya restoranlarında” yediğimiz yemeklerden çok daha farklı.

Bazı yemeklerin içinde ne olduğunu sormamak daha iyi olabilirdi ama damak tadımız biraz alışınca hepsi son derece lezzetli geliyordu.

Şarap ise comme ci, comme ça.

Yani içilebiliyordu.

Bu aşamada beklentilerimizi düşük tutmayı öğrenmiştik.

Yemekten sonra Central Market’a gittik. Burası Kuala Lumpur’da gezilecek yerleri sıralayan hemen her listenin üst taraflarında bulunuyor. Turizm broşürleri yerel sanatçıların ürünlerinin, el sanatlarının ve hediyelik eşyaların satıldığı tarihi bir pazar olarak tanımlıyor. Binanın geçmişi 1888’e kadar uzanıyor; başlangıçta yaş sebze, et ve balık satılan sıradan bir pazar yeriymiş. Bugün ise restore edilmiş, klimalı bir turistik alışveriş alanı. Tourism Malaysia’nın Kuala Lumpur rehberi de Central Market’ı şehrin tarihi duraklarından biri olarak tanıtıyor.

Bana sorarsanız biraz abartılmış.

İçinde hediyelik eşya, kumaş, resim, takı ve turistik ıvır zıvır satılan eski ve oldukça ilkel bir alışveriş merkeziydi. Hoştu ama Kuala Lumpur’a gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer olarak neden bu kadar öne çıkarıldığını anlayamadım.

Belki sorun bendeydi.

Dubai Mall’da köpekbalıkları ve buz pateni pisti gördükten sonra alışveriş merkezlerinden beklentilerim gereksiz yere yükselmiş olabilirdi.

Dışarı çıktığımızda sıcak ve nem yeniden üzerimize çöktü.

Malezya’da bizim anladığımız anlamda dört mevsim yok. Kuala Lumpur Ekvator’un yalnızca birkaç derece kuzeyinde. Dolayısıyla takvimin kış veya yaz göstermesi günlük hayatta büyük bir fark yaratmıyor. Malezya Meteoroloji Dairesi ülkenin iklimini yıl boyunca birbirine yakın sıcaklık, yüksek nem ve bol yağışla tanımlıyor. Esas değişiklik sıcaklıkta değil, kuzeydoğu ve güneybatı musonlarıyla yağışın miktarında ve yönünde yaşanıyor. Resmi iklim açıklaması durumu bu şekilde özetliyor.

Bizim açımızdan bilimsel açıklama daha kısaydı:

Hava çok sıcaktı.

Ayrıca çok nemliydi.

Yürüdükçe tişörtüm sırtıma yapışıyor, yüzümden ter akıyor ve gezilecek yerlerin tamamının neden yan yana inşa edilmediğini merak ediyordum.

O günkü programımızın geri kalanı tapınaklara ayrılmıştı.

Sin Sze Si Ya Tapınağı
Malezya’nın dışarıdan bakıldığında biraz kafa karıştıran bir dini ve hukuki yapısı var. İslam ülkenin resmi dini ama Malezya yalnızca şeriatla yönetilen bir ülke değil. Federal anayasa İslam’ı federasyonun dini olarak tanımlarken diğer dinlerin barış içinde uygulanabileceğini de belirtiyor. Ülkede sivil mahkemelerin yanında şeriat mahkemeleri de bulunuyor. Bu mahkemelerin yetkisi yalnızca Müslümanları ve anayasanın kendilerine bıraktığı belirli dini, ailevi ve kişisel konuları kapsıyor. Yani ülkeye giren turist kendisini bir anda dini hukuk düzeninin içinde bulmuyor. Malezya hükümetinin resmi din açıklaması da bu çoğul yapının anayasal temelini anlatıyor.

Sokakta gördüğümüz hayat da bunu doğruluyordu. Başörtülü kadınlar, başı açık kadınlar, mini etekler, bol kıyafetler, kısa şortlar ve askılı bluzlar aynı kaldırımda yan yana yürüyordu. Kafamdaki katı İslam ülkesi görüntüsüyle karşılaşmadık.

Malezya nüfusunun çoğunluğu Müslüman ama ülke aynı zamanda büyük Budist, Hristiyan ve Hindu topluluklarına sahip. 2020 nüfus sayımına göre halkın yüzde 63,5’i Müslüman, yüzde 18,7’si Budist, yüzde 9,1’i Hristiyan ve yüzde 6,1’i Hindu. Kuala Lumpur ise ülke ortalamasından da daha çeşitli. Malezya İstatistik Dairesinin nüfus sayımı bu dağılımı açıkça gösteriyor.

Sin Sze Si Ya Tapınağı
Bu yüzden birkaç sokak içinde cami, Taoist tapınağı ve Hindu mabedi görmek şaşırtıcı olmadı.

İlk olarak Sin Sze Si Ya Tapınağına gittik.

Dar sokakların arasına saklanmış küçük ve sevimli bir Taoist tapınağıydı. Pekin’de gördüğümüz büyük Taoist tapınaklarıyla boy ölçüşecek bir ihtişamı yoktu ama zaten çekiciliği de buradan geliyordu. Şehrin ortasında, kırmızı fenerler, tütsü dumanları, altın renkli yazılar ve tanrı heykelleri arasında sakin bir köşe oluşturuyordu.

Tapınağın geçmişi Kuala Lumpur’un geçmişiyle neredeyse aynı yaşta. Çinli lider Yap Ah Loy, 1864’te Seng Meng Lee’nin ruhunu Kuala Lumpur’daki küçük bir sunağa getirmiş. İç savaşın ardından 1873’te tapınak için arazi bağışlamış ve bugünkü yapının ilk hali 1875’te tamamlanmış. Seng Meng Lee daha sonra Sin Sze Ya adıyla tanrılaştırılmış. Yap Ah Loy ve taraftarları onun ruhunun kendilerini savaşta koruduğuna inanıyormuş. Tapınağın kendi tarih arşivinde bu hikaye bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Burası yalnızca Çin’den ithal edilmiş bir dini yapı değildi. Kuala Lumpur’un kurulmasına yardım eden Çinli madencilerin, tüccarların ve liderlerin yerel hafızasıydı.

Küçüktü ama karakteri vardı.

Sonraki durağımız Sri Maha Mariamman Tapınağıydı.

Sri Maha Mariamman Tapınağı
1873’te kurulan bu yapı, Kuala Lumpur’da hala kullanılan en eski Hindu tapınağı. Girişindeki gopuram, yani kat kat yükselen renkli kule, onlarca Hindu tanrısı, koruyucu ruh, kahraman ve hayvan figürüyle kaplıydı. Dışarıdan bakınca taş bir yapıdan çok, tanrıların birbirlerinin üzerine çıkarak gökyüzüne ulaşmaya çalıştığı dev bir heykel yığınına benziyordu. Şehrin resmi kültür rehberi de tapınağı Kuala Lumpur’un en eski Hindu mabedi olarak tanımlıyor.

Ben Hindu tapınaklarını son derece ilginç buluyorum. Hinduizmde tanrılar yalnızca uzakta oturan ciddi varlıklar değil. Evleniyor, çocuk sahibi oluyor, savaşıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor, farklı bedenlerde dünyaya dönüyor ve zaman zaman birbirlerinin işlerine karışıyorlar. Her heykelin, her rengin, her el hareketinin ve her hayvanın ayrı bir anlamı var.

Fakat Hindu tapınaklarında beni rahatsız eden küçük bir ayrıntı bulunuyor.

Ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyor.

Ayakkabı çıkarmaya prensip olarak karşı değilim. Sorun, yüzlerce insanın çıplak ayakla yürüdüğü zeminin bazen ıslak, bazen çamurlu ve çoğu zaman yeterince temiz görünmemesi. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz beynim dünyadaki bütün bakteri, mantar ve ayak hastalıklarını alfabetik sırayla listelemeye başlıyor.

Benim ziyaret ettiğim bazı Hindu tapınakları, Budist ve Taoist tapınaklarına kıyasla biraz daha dağınık ve bakımsız görünüyordu. Bunun bütün Hindu tapınakları için geçerli olduğunu iddia etmiyorum. Yalnızca benim ayaklarımın başına gelenlerden söz ediyorum.

Sri Maha Mariamman Tapınağı
Tapınağa giren kadınlardan omuzlarını ve bacaklarını örtmeleri, bazen de saçlarını toplamaları isteniyordu. Hava dayanılmaz derecede sıcaktı. Jelena ile 🐝Mezzy🐝 üzerlerine verilen örtüleri giymek istemeyip dışarıda kalmaya karar verdiler.

Ben ayakkabılarımı çıkarıp tek başıma girdim.

Bu tür kuralların en ilginci daha sonra Bali’de ziyaret edeceğimiz başka bir Hindu tapınağında karşımıza çıkacaktı.

Tapınağın girişinde adet gören kadınların içeri girmesinin yasak olduğu yazıyordu.

Bunun nasıl kontrol edildiğini hala merak ediyorum.

Kan damlalarını mı takip ediyorlar?

Yoksa bu iş için özel olarak eğitilmiş köpekleri mi var?

Din ve bürokrasi bir araya geldiğinde insanın aklına iyi şeyler gelmiyor.

Sri Maha Mariamman’ın içi dış cephesinden daha sakindi. Renkli tanrı heykelleri, çiçekler, yağ lambaları ve tütsüler arasında insanlar sessizce dua ediyordu. Tapınak ana tanrıça Mariamman’a adanmıştı. Şehrin Tamil Hindu topluluğu için yalnızca ibadet yeri değil, aynı zamanda önemli bir kültür merkeziydi.

Tapınağın başka bir özelliğini ise ertesi gün daha iyi anlayacaktık. Kuala Lumpur’daki büyük Thaipusam kutlamalarında süslü tören arabası buradan yola çıkıyor ve binlerce inananın eşliğinde Batu Caves’e kadar ilerliyor. Tourism Malaysia’nın festival rehberine göre bu tören şehrin en önemli Hindu geleneklerinden biri.

Biz de ertesi gün Batu Caves’e gidecektik.

Fakat henüz oradaki 272 basamağı, dev Hindu heykelini ve mağaranın içindeki tapınakları düşünüyorduk.

En önemlisi, maymunları yeterince dikkate almamıştık.

Bu büyük bir hataydı.

Otele döndük ve uyuduk.

Ertesi gün öğretmenlerimiz maymunlar olacaktı.

18 Eylül 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Önce Bürokrasi, Sonra Nezaket

Pegasus’un üzerimizde bıraktığı psikolojik hasardan sonra Air Arabia uçağına biraz tedirgin bindik.

Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kuala Lumpur’a uçacaktık. Önümüzde yaklaşık yedi buçuk saatlik bir yolculuk vardı ve bizi taşıyacak uçak tek koridorlu bir Airbus A321neo LR’dı.

Jet çağının ilk uzun mesafe uçuşlarında Boeing 707 gibi dar gövdeli uçaklar kullanılmış olsa da günümüzde uzun mesafe denince insanın aklına iki koridorlu, geniş gövdeli uçaklar geliyor. Dar gövdeli bir uçakla yaptığım son uzun mesafe yolculuğu, on küsür yıl önce Amerika’nın batı kıyısından doğu kıyısına uçtuğum bir Boeing 757 seferiydi.

Kuala Lumpur'dayız
Basitçe anlatırsak Air Arabia’nın Airbus A321neo LR’ı, travmatik Pegasus uçuşunun kahramanı Airbus A321’in bagajına menzilini uzatmak için birkaç ilave yakıt deposu takılmış haliydi. Bu yüzden tek koridorlu bir uçakta yedi buçuk saat geçirmek, Pegasus deneyiminin hemen ardından pek iç açıcı görünmüyordu.

Benim açımdan uçağın teknik özelliklerinden daha önemli bir mesele vardı. Dizlerim ön koltuğa çarpacak mıydı?

Çarpmadı.

Hatta şaşırtıcı derecede rahat oturduk. Koltuk aralığı yeterliydi, uçak temizdi, kabin görevlileri son derece nazikti. Yemek de düşük bütçeli bir havayolundan beklediğimizden çok daha iyiydi. Bir önceki uçuşta istediğimiz yemeğin büyük bölümünü alamadığımızı düşünürsek, önümüze konan sıcak ve yenilebilir her şey bize zaten Michelin yıldızlı restoran hizmeti gibi gelecekti. Fakat Air Arabia’nın yemeği yalnızca Pegasus’la kıyaslandığında değil, kendi başına da gayet güzeldi.

Uçakta alkol servisi yoktu.

Bu bazı yolcular için yedi saatlik uçuşun en korkutucu bölümü olabilir ama biz meseleyi büyütmedik. Sonuçta bir Arap havayoluyla uçuyorduk ve şirketin kendi kuralları vardı. Zemzem suyu sıkmadılar ama uçak havalanmadan önce hoparlörlerden Arapça bir yolculuk duası okundu. Ardından İngilizce açıklaması yapıldı. Dua bittikten sonra motorlar hızlandı ve Sharjah’nın ışıkları altımızda küçülmeye başladı.

Pegasus bizi Dubai’ye getirirken yolculuğu mümkün olduğunca tatsız hale getirmeye çalışmıştı. Air Arabia ise tam tersini yaptı. Uçak tek koridorluydu ama koltuklar rahattı. Havayolu düşük bütçeliydi ama çalışanları güler yüzlüydü. Alkol yoktu ama güzel yemek vardı.

Demek ki bazı şeylerin ucuz olması için mutlaka kötü olması gerekmiyordu.

Bunu Pegasus’a da bir ara biri söylemeliydi.

Geceyi uçakta geçirdik. Uyuduk, uyandık, bir şeyler yedik, tekrar uyuduk. Saatler sonra Kuala Lumpur’a indik. Asya’ya geri dönmüştüm. Son ziyaretimin üzerinden on altı yıl geçmişti ve dünyaya açılan ilk kapımız Malezya olacaktı.

Uçaktan son derece olumlu duygularla indik.

Bu duygular Kuala Lumpur Havalimanı’na girene kadar devam etti.

Pasaport kontrolüne doğru yürüdük. Birkaç farklı sıra vardı ve tabelaların neredeyse tamamında “Foreign Passports” yazıyordu. Yani yabancı pasaportlar. Biz de yabancı olduğumuza göre bu sıralardan herhangi birine girebilirdik diye düşündük.

Düşünmemeliydik.

Hangi sıranın ne için olduğu belli değildi. İnsanlar bir sıraya giriyor, sonra başka bir görevli onları diğer sıraya gönderiyordu. Ayrı ayrı başlayan kuyruklar ileride birleşiyor ve sonunda aynı gişelere ulaşıyordu. Bütün sistemi uzun uzun inceledikten sonra vardığım sonuç şuydu:

Sıralar farklıydı ama aslında aynıydı.

Yarım saat kadar bekledikten sonra nihayet sıra bize geldi. Pasaportlarımızı görevliye uzattık.

Görevli pasaportlara baktı, sonra bize baktı.

“Did you scan the QR code?” diye sordu.

“What QR code?” dedim.

Kenardaki başka bir bölümü işaret etti.

Meğer ülkeye girmeden önce bir form doldurmamız gerekiyormuş. Formu doldurabilmek için de oradaki karekodu telefonla okutacakmışız.

Telefonları çıkardık. Karekodu okuttuk.

Çalışmadı.

Bir daha denedik.

Yine çalışmadı.

Akşamın Manşeti
Başka bir açıdan denedik. Telefonu yaklaştırdık, uzaklaştırdık, ekranın parlaklığını değiştirdik. Karekoda anlayış göstermesi için fırsat verdik.

Karekod bizi istemiyordu.

Bugünkü resmi uygulamanın adı Malaysia Digital Arrival Card, yani MDAC. Malezya Göçmenlik Dairesinin resmi sistemine göre yabancı ziyaretçilerin bu formu ülkeye varmadan önceki üç gün içinde doldurması gerekiyor. Bunu önceden bilenler muhtemelen uçaktan inip pasaport kontrolünden sakince geçiyordu.

Biz bilmiyorduk.

Biz bu ritüeli havalimanına indikten sonra, çalışmayan bir karekodun önünde keşfediyorduk.

Form bana eskiden Doğu Bloku ülkelerine girerken doldurduğumuz evrakları hatırlattı. Nereye gideceksin, nerede kalacaksın, neden geldin, kaç gün kalacaksın, yanında ne var, hayatının amacı nedir?

Tek eksik, sosyalizmin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü sormalarıydı.

Karekodla anlaşamayınca duvarın kenarına yerleştirilmiş terminallere yöneldik. Bilgisayarların başında bizim gibi ne yapacağını anlamaya çalışan insanlar vardı. Boş bir terminal bulduk ve formu doldurmaya başladık.

Bilgisayarın faresi aşırı hassastı. Parmağınızı bir milimetre oynattığınızda imleç ekranın öbür tarafına fırlıyordu. Bir kutucuğa tıklamak, sineği havada iki parmağınızla yakalamaya benziyordu. İmleci istediğiniz yere getiriyor, tam tıklayacakken hedefi kaçırıyordunuz.

Formun tasarımcısı insanların işini kolaylaştırmak gibi bir amaç taşımıyordu. Belli ki yazılımı hazırlarken kendisine verilen talimat şuydu:

“Bu ülkeye gerçekten girmek isteyenler biraz emek versin.”

En büyük eğlence tarih girmekti.

Takvim açılıyordu ama yılı doğrudan yazamıyordunuz. Önce ayın adına çift tıklamak gerekiyordu. Sonra yıllar onar yıllık gruplar halinde görünüyordu. Niye yılı girmek için ay isimlerine çift tıklamak gerektiği gibi felsefi konulara hiç girmedim. Zaten yılı girmek için ay isimlerine tıklamak gerektiğini de tesadufen, sinirle ekranın orasına burasına tıklarken keşfetmiştim. 

Doğum tarihime ulaşabilmek için geçmişe doğru tekrar tekrar tıklamak zorundaydım.

Ben zaten yaşlandığımı biliyordum. Malezya devleti bunu bana bir bilgisayar ekranı aracılığıyla yeniden hatırlatıyordu.

Yalnızca doğum tarihi de yetmiyordu. Pasaportun veriliş tarihi ve son kullanma tarihi de aynı yöntemle giriliyordu. Üç kişi olduğumuz için toplam dokuz ayrı tarih girmemiz gerekiyordu. Her tarih yaklaşık beş dakika sürüyordu. Yalnızca takvimlerle mücadelemiz neredeyse bir saate yaklaştı.

Sonra konaklayacağımız adresi yazdık.

Form hangi eyalette kalacağımızı sordu.

Malezya’ya hayatımızda ilk kez gelmiştik. Otelimizin Kuala Lumpur’da olduğunu biliyorduk. Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu nereden bilecektik?

Otelde bir şeyler içtik
Meğer Kuala Lumpur herhangi bir eyaletin içinde değilmiş. Malezya’nın on üç eyaletine ek olarak üç Federal Bölgesi bulunuyor ve Kuala Lumpur bunlardan biri. Formda aramamız gereken seçenek “Wilayah Persekutuan Kuala Lumpur”, yani Kuala Lumpur Federal Bölgesiymiş. Bu idari yapıyı Malezya’nın resmi tanıtım sayfasından sonradan öğrendim.

Havalimanında ise öğrenme yöntemimiz daha ilkeldi:

Menülerdeki seçeneklere tek tek bakıp en az yanlış görüneni işaretledik.

Sonunda formları tamamladık. Bilgisayar bize bir onay verdi. Yeniden pasaport kontrolüne döndük ve bir kez daha sıraya girdik.

Yarım saat daha bekledik.

Sıra bize geldiğinde görevli bir arkadaşıyla sohbet ediyordu. Pasaportlarımızı aldı ama yüzümüze bakmadı. Sohbetine devam ederken sayfaları çevirdi. Sonra başını kaldırmadan kamerayı işaret etti.

Kameraya baktık.

İki parmağımızı parmak izi cihazının üzerine koyduk.

Bir süre bekledik.

Görevlinin sohbeti devam ediyordu.

Bir noktadan sonra işlemlerin sıradaki aşamalarını zihnimde tamamlamaya başladım:

Parmak izi…

Kan grubu…

İdrar tahlili…

Çocukluk anıları…

İlkokul öğretmenimizin kızlık soyadı…

Neyse ki bunların hiçbirini istemediler. Pasaportlara damgalar vuruldu ve resmen Malezya’ya girdik.

Havalimanındaki bu bürokratik karşılama bizi Kuala Lumpur hakkında biraz endişelendirmişti. Fakat pasaport kontrolünden çıkıp insanlarla konuşmaya başladığımız anda dünya tamamen değişti.

Karşımıza çıkan herkes nazikti.

Yol sorduğumuz insanlar yalnızca yönü göstermekle kalmıyor, doğru yere gittiğimizden emin olmak için bizimle birlikte birkaç adım yürüyordu. İngilizce hemen her yerde rahatlıkla konuşuluyordu. Tabelalar anlaşılırdı, insanlar yardımseverdi ve kimse bizimle konuşurken yüzünü buruşturmuyordu.

İlk izlenimler
Malezya’nın resmi dili Malayca ama hükümetin resmi dil sayfasında da belirtildiği gibi İngilizce özellikle ticaret ve iş hayatında son derece yaygın. Kuala Lumpur’da ilk birkaç saat içinde bunu açıkça gördük. İngilizce konuşmak için özel birini aramak gerekmiyordu. Taksiciden otel görevlisine, mağaza çalışanından garsona kadar herkesle rahatça anlaşabiliyorduk.

Kendimizi neredeyse Londra’da hissettik.

Yalnızca hava çok daha sıcaktı, insanlar çok daha güler yüzlüydü ve taksiler insanın bütün parasını almaya çalışmıyordu.

Malezya’da herkes Grab kullanmamızı söylüyordu. Grab, Güneydoğu Asya’nın Uber’i sayılır. Fakat telefonlarımızda Bolt da çalışıyordu ve fiyatı daha ucuz görünüyordu. Bolt’tan bir araç çağırdık ve otele doğru yola çıktık.

Malezya’da trafik soldan akıyor.

Bunu bilmek başka, içinde bulunmak başka bir şey. Araca her binişinizde beyniniz birkaç saniyeliğine itiraz ediyor. Kavşağa girerken yanlış yöne baktığınızı düşünüyor, karşıdan gelen arabaların tamamının intihara meyilli olduğuna karar veriyorsunuz. Sonra yanlış tarafta olanın onlar değil, sizin alışkanlıklarınız olduğunu hatırlıyorsunuz.

Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı şehir merkezinden epey uzakta. Sabah trafiği başlamadan yola çıktığımız için rahat ilerledik. Yol boyunca palmiye ağaçları, geniş otoyollar, modern binalar ve bitmek bilmeyen yeşillikler gördük.

Otele vardığımızda saat sabah altı civarındaydı.

Yedi saatlik uçuş, havalimanındaki karekod savaşı, dokuz ayrı tarih ve iki pasaport kuyruğundan sonra insanlığımızın son kırıntılarını da kaybetmiştik.

Odaya çıktık ve uyuduk.

Gözlerimi açtığımda saat akşam altıydı.

Kuala Lumpur’daki ilk günümüzün büyük bölümünü uyuyarak geçirmiştik ama önümüzde çözmemiz gereken ciddi bir sorun vardı:

Çoraplarımı unutmuştum.

İnsan Asya seyahatine çıkarken pasaportunu, telefonunu, şarj cihazını ve kredi kartlarını defalarca kontrol ediyor. Çoraplar daha alt düzey bir ayrıntı gibi görünüyor. Fakat yanınıza hiç çorap almadığınızı fark ettiğiniz anda medeniyetin aslında ne kadar kırılgan bir yapı olduğunu anlıyorsunuz.

Otelin yakınında büyük bir alışveriş merkezi bulduk. Kuala Lumpur’da alışveriş merkezi bulmak zaten zor değil. Şehir bazen birbirine yollarla bağlanmış dev alışveriş merkezlerinden oluşuyormuş gibi görünüyor.

Bir mağazaya girdim ve çorap aramaya başladım.

Benim ölçümde yalnızca tek bir marka vardı:

“Bum Socks!”

İngilizcede “bum” kelimesi dilenci, serseri, aylak veya evsiz anlamına gelebiliyor. İngiliz İngilizcesinde ise doğrudan kıç demek.

BUM
Yani önümde iki seçenek vardı:

Dilenci Çorapları.

Veya Popo Çorapları.

Çorapsız dolaşmaktan daha iyi olduklarına karar verip aldım.

Fakat markanın adı çorabın üst kısmına büyük harflerle yazılmıştı. İnsanların ayak bileklerime bakıp hakkımda yanlış bir kanaate varmasını istemediğim için çorapları aşağı doğru buruşturarak giydim. Böylece hem ayaklarım korunmuş oldu hem de kimse kıçımın reklamını yaptığımı düşünmedi.

Akşamın en önemli manşeti sevgili kızımın doğum günüydü.

Neredeyse annesi kadar!
🐝Mezzycik🐝 12 yaşına basıyordu. Böyle günlerde her anne-baba gibi duygusallaşmıştık elbette ama beni en çok etkileyen, kızımın göz açıp kapayıncaya kadar büyüyerek genç bir kıza dönüşmüş olmasıydı. Daha dün avucuma sığacak kadar küçüktü ve bana boş gözlerle bakıyordu. Şimdi boyu neredeyse annesi kadar.

Ailevi doğum günü geleneğimiz uyarınca 🐝Mezzy🐝’yi Hard Rock Cafe’ye götürdük. Bu kez sahne Kuala Lumpur’du. Dışarıda tropikal bir şehir, içeride yüksek sesli müzik, duvarlarda gitarlar ve masamızda doğum günü kutlaması vardı.

Günün nasıl başladığını düşündüm.

Tek koridorlu bir uçakta okunan duayla yola çıkmıştık. Çalışmayan bir karekodla kavga etmiş, yaşımı bilgisayara kabul ettirmek için takvimde geçmişe doğru defalarca tıklamış, Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu bulmaya çalışmış, pasaport polisinin sohbetinin bitmesini beklemiş ve sonunda üzerinde “Bum” yazan çoraplar satın almıştım.

Şimdi ise Hard Rock Cafe Kuala Lumpur’da Mezzy’nin doğum gününü kutluyorduk.

Seyahat dediğimiz şey biraz da buydu zaten. Evde olsanız birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan bu olayların tamamı, başka bir ülkede aynı günün hikayesine dönüşüyordu.

Mutlu Yıllar Canım Kızım

Kutlamadan sonra otelimize döndük. Şehrin merkezindeki gösterişli otellerden biriydi. Devasa bir lobisi, yüksek tavanları ve canlı piyano müziği vardı. Birer içki alıp oturduk. Piyanist çalmaya devam ederken günün yorgunluğu yavaş yavaş üzerimizden kalktı.

Kuala Lumpur ilk karşılaşmamızda bize iki farklı yüzünü göstermişti.

Havalimanındaki sistem bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmıştı.

Ülkenin insanları ise kendimizi evimizde hissettirmek için ellerinden geleni yapıyordu.

İlk günün sonunda kazanan insanlar oldu.

Kuala Lumpur’u sevmeye başlamıştık.

Daha şehri görmeden.


11 Eylül 2026 Cuma

Dubai: Paranın Satın Alabildiği Her Şey

Benim çocukluğumda Acapulco, Monte Carlo ve Beyrut gibi yerlerin adı geçince akan sular dururdu. Bunlar yalnızca şehir değil, birer kavramdı. Zenginlik, şöhret, güzel kadınlar, smokinli erkekler, kumarhaneler, yatlar ve gece hayatı… Oralara giden insanın sıradan biri olamayacağı düşünülürdü.

Her neslin böyle yerleri var. Bugün gençler arasında en moda olanlardan biri Dubai.

Dubai
Dubai’ye gittiyseniz, mümkünse Burj Khalifa’nın önünde çekilmiş bir fotoğrafınızı yayınlamanız gerekiyor. Bir elinizde telefon, arkanızda gökdelen, altına da “Living my best life” veya benzeri bir şey… Yoksa pasaportunuza Birleşik Arap Emirlikleri damgası vurulmasının pek anlamı kalmıyor.

Jelena’yla Dubai’ye on küsür yıl önce gitmiştik. Güzel de vakit geçirmiştik. Şehirde görülecek şeyler, iyi restoranlar ve insanı hayrete düşüren binalar vardı. Fakat dürüst olmak gerekirse, Dubai’ye hiçbir zaman tam anlamıyla ısınamadım.

Paranın satın alabildiği şeylerin etkileyici olduğu tartışılmaz. Dubai’nin sorunu, paranın satın alabileceği her şeyi aynı anda almaya çalışması.

Şehri planlayan adam Las Vegas’a gitmiş, Bellagio’nun havuzlarını görmüş:

“Yapın anasını satayım!” demiş.

New York’a gitmiş, gökdelenleri görmüş:

“Dikin anasını satayım!”

Başka bir yerde monoray görmüş:

“Getirin anasını satayım!”

"Living my best life!" 😂
Sonra dünyanın değişik yerlerinde hoşuna giden ne varsa sipariş etmiş ve bunların hepsini çölde aynı alana serpiştirmiş. Ortaya birbirinden bağımsız fikirlerin, binaların, yolların, havuzların ve alışveriş merkezlerinin dev bir kolajı çıkmış.

Dubai’yi bu yüzden çok rüküş bulurum.

Şehir sizi etkilemek için sürekli bağırıyor. En yüksek bina, en büyük alışveriş merkezi, en pahalı otel, en gösterişli çeşme, en yapay ada… Dubai’de hiçbir şey yalnızca güzel olmakla yetinmiyor; mutlaka dünyanın en bir şeyi olmak istiyor.

Bana sorarsanız şehrin bir ruhu yok. Ama emir demiri keser. 🐝Mezzy🐝 Dubai’yi görmek istiyorsa görecektik. Hatta görsün diye seyahat programımızı epey eziyetli hale getirmiştik.

On üç yıl önce gördüğüm Dubai Havalimanı da paranın satın alabileceği en göz alıcı yerlerden biriydi. Rüküştü ama etkileyiciydi. Uçaktan indiğiniz andan itibaren mermerler, ışıklar ve lüks mağazalar size yanlışlıkla bir saraya gelmişsiniz hissi veriyordu.

Bu nedenle terminal binasına girdiğimizde biraz şaşırdım.

Hatırladığım ihtişamdan eser yoktu. Burası küçük, yorgun ve sıradan bir havaalanına benziyordu. Birkaç dakika boyunca Dubai’nin aradan geçen yıllarda parasını kaybetmiş olabileceğini düşündüm. Sonra gerçeği anladık.

Biz Dubai’ye değil, Sharjah’ya inmiştik.

On küsür yıl önce Dubai'de...
Sharjah, Dubai’nin bir mahallesi veya ikinci terminali değil, Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan yedi emirlikten biri. Air Arabia’nın ana üslerinden biri olan Sharjah Uluslararası Havalimanı, özellikle düşük maliyetli uçuşların önemli merkezlerinden. Dubai’ye uçak bileti aldığınızı sanarken kendinizi komşu emirlikte bulabiliyorsunuz. Aslında bilette her şey açıkça yazıyor. Yeter ki bileti alan kişi zahmet edip havaalanının adına baksın.

O kişi yine ben şahsım olmakta.

Saat sabahın beşi civarındaydı ve güneş henüz doğmamıştı. Terminalden dışarı adım attığımız anda yüzümüze görünmez bir duvar çarptı. Sanki dev bir fırının kapağını açmışlardı. Hava karanlık olmasına rağmen sıcaklık 40 dereceyi buluyordu. Birkaç saniye içinde insanın gömleği sırtına yapışıyor, gözlükleri buğulanıyor ve dışarıda yaşamanın aslında çok da gerekli olmadığına karar veriyordu.

Bir Uber çağırdık ve 🐝Mezzy🐝’nin Dubai’de en çok görmek istediği yere, Burj Khalifa’ya doğru yola çıktık.

Sabah altıda Burj Khalifa’nın çevresinde hayat henüz başlamamıştı. Dışarıda beklemek sıcaktan mümkün değildi. Biz de binanın altındaki Dubai Mall’a girdik.

Dubai’de alışveriş merkezleri yalnızca alışveriş merkezi değiller. Bunlar her anlamıyla şehrin iklim kontrollü kamusal alanları. Dışarıda yürüyemediğiniz için bir yerden diğerine klimalı binaların, geçitlerin ve koridorların içinden ulaşırsınız. Avrupa şehirlerinde insanlar meydanlarda, parklarda ve kaldırımlarda buluşur. Dubai’de ise hayatın önemli bir kısmı alışveriş merkezlerinde geçer.

Fakat sabahın o absürt saatinde bütün mağazalar kapalıydı. Kilometrelerce uzanan koridorlarda güvenlik görevlileri, temizlikçiler ve bizim gibi ne yapacağını bilmeyen birkaç yolcu dışında kimse yoktu. Güvenlik görevlilerine yalvar yakar açık bir yer sorduk. Sonunda, sabah için börek çörek hazırlayan Filipinli çalışanların bulunduğu bir kahveciyi tarif ettiler.

Kahveciyi bulup koca birer kahve söyledik. Hayatımız kurtuldu.

Dubai’de mağazalarda, otellerde, restoranlarda, taksilerde ve şantiyelerde karşılaştığınız çalışanların büyük bölümü başka ülkelerden gelir. Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Filipinler, Nepal ve daha pek çok ülke… Şehrin görünen yüzünde Emirlik vatandaşları, çalışan yüzünde ise dünyanın dört bir yanından gelmiş göçmenler vardır.

Dubai’nin “vergisiz cennet” olarak anılması da bu çekim gücünün önemli nedenlerinden biri.

Bunun daha doğru ifadesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nde bireylerden gelir vergisi alınmaması. Ülkede yüzde 5 KDV, bazı ürünlerde özel tüketim vergileri ve şirketler için kurumlar vergisi bulunuyor; yani hiçbir verginin olmadığı bir yer değil. Yine de maaşından gelir vergisi kesilmeyen bir ülkede çalışmak, dünyanın pek çok yerinden gelen insanlar için önemli bir avantaj. BAE hükümetinin vergi sayfası da sistemi bu şekilde açıklıyor. Kusuruma bakmayın, can sıkıcı bir vergi uzmanı gibi konuşmaya başladım.

Kahvelerimizi içerken yavaş yavaş mağazaların ışıkları yanmaya başlamıştı. Dubai Mall uyanıyordu.

Dubai Mall alışveriş yapılacak bir binadan çok, kendi ekonomisi ve iklimi olan kapalı bir şehir.

Resmi bilgilerine göre içinde 1.200’den fazla mağaza ve 200’ün üzerinde yeme içme noktası var. Bununla da yetinmemişler; dev bir akvaryum, olimpik ölçülerde buz pateni pisti, sinemalar, çocuk eğlence alanları, yapay şelaleler ve hemen dışında müzikle hareket eden Dubai Fountain bulunuyor. Bir insanın çölde buz pateni yapması veya köpekbalıklarını seyretmesi için mantıklı bir neden olmayabilir. Dubai’nin cevabı basit: Yapabiliyorsak neden yapmayalım? Dubai Mall’un resmi tanıtımı, bu devasa yapının boyutlarını oldukça iyi özetliyor.

Bir süre dolaştıktan sonra Burj Khalifa’nın gözlem katlarına çıkmak için biletlerimizi aldık.

Burj Khalifa’yı beğenip beğenmemeniz ayrı bir tartışma konusu, ancak binanın mühendislik başarısını inkar etmek mümkün değil.

Süper hızlı asansör
Temel için kazı çalışmalarına 2004’te başlanmış, bina 4 Ocak 2010’da açılmış. Yerden sivri ucuna kadar 828 metre yüksekliğinde. Resmi bilgi föyünde 200 kat bulunduğu, bunların 160’ının kullanılabilir olduğu belirtiliyor. Yapımında 330 bin metreküp beton ve 39 bin ton çelik kullanılmış. Binayı Chicago merkezli Skidmore, Owings & Merrill tasarlamış. Tasarımın başındaki isim ise Adrian Smith - yok, yok, Iron Maiden’in gitaristi Adrian Smith değil!

Binanın planı yukarıdan bakıldığında Y harfine benziyor. Üç kanat yükseldikçe kademeli olarak geri çekiliyor. Bu şekil yalnızca estetik bir tasarım değil, dev yapının rüzgar karşısında dengede kalmasına da yardımcı oluyor. Gökdelen, çölde açan Hymenocallis isimli bir çiçekten ve İslam mimarisindeki geometrik desenlerden esinlenerek tasarlanmış.

Fakat benim ilgimi binanın yüksekliğinden çok, gündelik ihtiyaçların o yüksekliğe nasıl taşındığı çekiyor. Örneğin 150’nci katta sifonu çektiğinizde ne oluyor? Musluktan su nasıl geliyor? Bütün binanın tepesinden bodruma kadar kesintisiz bir boru mu uzanıyor? Alt kattaki tuvalette oturan adamın üzerine yukarıdan gelen her şey saatte 400 kilometreye yakın bir hızla mı düşüyor - vergi uzmanlığından fizik öğretmenliğine terfi ettim: v = √(2gh), g ≈ 10 m/s²?

Neyse ki mühendisler bu konuyu bana bırakmamış.

800 metrede...
Burj Khalifa’nın içinde elektrik dağıtım merkezlerini, su depolarını, pompaları ve havalandırma sistemlerini barındıran yedi adet çift kat yüksekliğinde mekanik bölüm var. Su, tek seferde 800 metre yukarı pompalanmıyor; farklı seviyelerdeki tanklar ve pompalar aracılığıyla kademeli olarak dağıtılıyor. Binanın su sistemi günde ortalama 946 bin litre su sağlıyor. Dubai’nin sıcak ve nemli havasında klimaların ürettiği yoğuşma suyu bile toplanıyor; yılda yaklaşık 15 milyon galon su geri kazanılarak çevredeki peyzajın sulanmasında kullanılıyor. Binanın resmi yapı ve tesisat bilgileri insanın “gökdelen” dediği şeyin aslında dikey bir şehir olduğunu gösteriyor.

Bu arada sürekli “Burj Khalifa” deyip duruyoruz. Oysa adı Türkçeleştirildiğinde karşımıza gayet tanıdık iki sözcük çıkıyor: “Burç Halife”. Basitçe “Halife Kulesi” demek. İnşaatı boyunca “Burj Dubai” diye bilinen yapı, açılışında dönemin BAE Devlet Başkanı Şeyh Halife bin Zayid el-Nehyan’ın onuruna yeniden adlandırılmış.

Asansöre bindik.

Asansör delicesine hızlıydı. Burj Khalifa’daki hızlı asansörlerden bazıları saniyede yaklaşık 10 metre yol alıyor. Başka bir deyişle, siz “Kulaklarım neden tıkandı?” diye düşünürken küçük bir apartman boyu yükselmiş oluyorsunuz. Duvarlardaki ışık ve görüntü gösterisini izlerken hareket ettiğinizi pek hissetmiyorsunuz; yalnızca kulaklarınız size yerden hızla uzaklaştığınızı haber veriyor.

Gözlem katına çıktığımızda Dubai ayaklarımızın altındaydı.

Yukarıdan bakınca şehir, mimarın masasındaki dev bir makete benziyordu. Gökdelenler, otoyollar ve kavşaklar cetvelle çizilmiş gibiydi. Çölün ortasında yükselen binalar, uzaktan birbirlerinden kopuk adalar gibi görünüyordu. Dubai’ye yerdeyken yönelttiğim “birbirinden bağımsız şeyleri yan yana koymuşlar” eleştirim, yukarıdan bakınca daha da belirginleşiyordu.

Ama manzara nefes kesiciydi.

Uzakta Palm Jumeirah’yı görebiliyorduk. Deniz doldurularak yapılmış, palmiye biçimindeki dev ada gökyüzünden çok daha kolay anlaşılıyor. Proje 2001’de başlatılmış. Basra Körfezi’ne yaklaşık beş kilometre uzanan ve 560 hektarlık bir alanı kaplayan ada; gövde, dallar ve bunları çevreleyen hilal biçimindeki dalgakırandan oluşuyor. Gövdesinde apartmanlar, oteller ve alışveriş alanları, dallarında özel villalar, dış hilalinde ise lüks tatil köyleri bulunuyor. Projeyi geliştiren Nakheel’in bilgilerine göre bugün yaklaşık 25 bin kişi burada yaşıyor.

Adayı denizden gelen dalgalara karşı koruyan hilal biçimindeki dalgakıran yaklaşık 11 kilometre uzunluğunda. Çöl kumu inşaata uygun olmadığı için ada, deniz tabanından çıkarılan kum ve milyonlarca ton kayayla oluşturulmuş. Yani Dubai yalnızca denizin üzerine ev yapmamış; önce evleri koyabileceği yeni bir kara parçası üretmiş. The View at the Palm’ın proje tarihçesi, işin mühendislik boyutunu ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Burj Khalifa’dan aşağı indik ve bir Uber çağırdık.

Aracın modeline ve rengine baktım ama plakasını kontrol etmedim. Tam o sırada aynı model ve renkte bir otomobil önümüzde durdu. Şoföre:

“Uber?” diye sordum.

“Yes” dedi.

Bindik.

Birkaç yüz metre gittikten sonra şoför dönüp:

“Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

“Sen bilmiyor musun?” dedim.

“Hayır.”

“Ama Uber olduğunu söyledin?”

“Uber sayılır. Sizi aynı fiyata götüreceğim.”

O anda yanlış arabaya bindiğimizi anladım. Bizim için gelen gerçek Uber şoförü muhtemelen hala buluşma noktasında bizi arıyordu. Kendimi kötü hissettim ama artık ilk çağırdığım aracı iptal etmek zorundaydım.

Şoföre ne kadar istediğini sordum. Bana Uber’de görünen fiyatın yaklaşık iki katını söyledi.

“Neden?”

“Bu rahat bir taksi.”

Sanki çağırdığımız Uber bizi deveyle götürecekti.

“Kenara çek, iniyoruz” dedim.

Adam bir anda şaşırdı.

“Ama… Neden?”

“Kenara çek.”

“Tamam, tamam. Uber fiyatına götürürüm.”

Dubai’de paranın satın alabildiği her şeyi görmüştük. Belli ki biraz yüzsüzlük de doğru pazarlıkla indirimli alınabiliyordu.

Havaalanına döndüğümüzde bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Geliş terminali mütevazıydı tamam ancak gidiş salonu çok daha kötü durumdaydı. Binlerce yolcuya karşılık oturulabilecek yalnızca sınırlı sayıda sandalye vardı. Klima yetersizdi. Telefon şarj etmek için yerde duran, bütün prizleri dolu derme çatma bir uzatma kablosunun etrafında insanlar toplanmıştı. Ağır bir koku geliyordu. Bazı yolcular çıplak ayakla oturuyor, bazıları yere uzanıyordu. Kalabalığın içinde uzun süre bakışlara maruz kalmak da bizi rahatsız etmişti.

Beni asıl öfkelendiren oradaki insanların kim olduğu veya nasıl giyindiği değildi. Milyarlarca dolarlık bir havacılık ve turizm düzeninin, o insanlara oturacak sandalye, çalışır klima ve telefonlarını şarj edecek priz sağlayamamasıydı. Birkaç kilometre ötede dünyanın en yüksek binasını, buz pistini ve dev akvaryumu yapabiliyorsunuz ama havaalanındaki yolcuya temel ihtiyaçlarını sunamıyorsunuz.

Dubai ile Sharjah arasındaki tezat, bütün gün gördüklerimizi özetliyordu.

Bir tarafta mermer, gökdelen, yapay ada ve dünyanın en büyükleri… Diğer tarafta yerdeki uzatma kablosunun başında priz sırası bekleyen yüzlerce insan.

Üç saat kadar bu ortamda bekledikten sonra nihayet Kuala Lumpur’a gidecek Air Arabia uçağına bindik. Air Arabia, Sharjah’yı ana üslerinden biri olarak kullanan düşük maliyetli bir havayolu. Şirketin kendi bilgilerine göre buradan Orta Doğu, Afrika, Avrupa ve Asya’daki çok sayıda noktaya uçuyor.

Pegasus’tan sonra başka bir düşük maliyetli havayoluna binmek bende doğal olarak travma sonrası stres bozukluğu yaratmıştı. Uçağa yaklaşırken dar koltukları, olmayan yemekleri ve yeni bagaj sürprizlerini düşünüyordum.

Fakat Air Arabia bizi şaşırtacaktı.

Dubai geride kalırken şehir hakkındaki fikrim değişmemişti. Hala rüküş, hala ruhsuz, hala birbiriyle yarışan dev projelerin tesadüfi toplamı gibi görünüyordu.

Ama hakkını teslim etmek gerekiyor.

Paranın satın alabildiği şeyler arasında Dubai’den daha etkileyici çok az yer var.

Kuala Lumpur: Petronas, Kahve Soygunu ve Bir Guinness

Günün ilk ziyaret noktası Petronas Kuleleri’ydi. Bir önceki gün dünyanın ikinci en yüksek binası Merdeka 118’in yetmiş beşinci katında şarap...