Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kuala Lumpur’a uçacaktık. Önümüzde yaklaşık yedi buçuk saatlik bir yolculuk vardı ve bizi taşıyacak uçak tek koridorlu bir Airbus A321neo LR’dı.
Jet çağının ilk uzun mesafe uçuşlarında Boeing 707 gibi dar gövdeli uçaklar kullanılmış olsa da günümüzde uzun mesafe denince insanın aklına iki koridorlu, geniş gövdeli uçaklar geliyor. Dar gövdeli bir uçakla yaptığım son uzun mesafe yolculuğu, on küsür yıl önce Amerika’nın batı kıyısından doğu kıyısına uçtuğum bir Boeing 757 seferiydi.
![]() |
| Kuala Lumpur'dayız |
Benim açımdan uçağın teknik özelliklerinden daha önemli bir mesele vardı. Dizlerim ön koltuğa çarpacak mıydı?
Çarpmadı.
Hatta şaşırtıcı derecede rahat oturduk. Koltuk aralığı yeterliydi, uçak temizdi, kabin görevlileri son derece nazikti. Yemek de düşük bütçeli bir havayolundan beklediğimizden çok daha iyiydi. Bir önceki uçuşta istediğimiz yemeğin büyük bölümünü alamadığımızı düşünürsek, önümüze konan sıcak ve yenilebilir her şey bize zaten Michelin yıldızlı restoran hizmeti gibi gelecekti. Fakat Air Arabia’nın yemeği yalnızca Pegasus’la kıyaslandığında değil, kendi başına da gayet güzeldi.
Uçakta alkol servisi yoktu.
Bu bazı yolcular için yedi saatlik uçuşun en korkutucu bölümü olabilir ama biz meseleyi büyütmedik. Sonuçta bir Arap havayoluyla uçuyorduk ve şirketin kendi kuralları vardı. Zemzem suyu sıkmadılar ama uçak havalanmadan önce hoparlörlerden Arapça bir yolculuk duası okundu. Ardından İngilizce açıklaması yapıldı. Dua bittikten sonra motorlar hızlandı ve Sharjah’nın ışıkları altımızda küçülmeye başladı.
Pegasus bizi Dubai’ye getirirken yolculuğu mümkün olduğunca tatsız hale getirmeye çalışmıştı. Air Arabia ise tam tersini yaptı. Uçak tek koridorluydu ama koltuklar rahattı. Havayolu düşük bütçeliydi ama çalışanları güler yüzlüydü. Alkol yoktu ama güzel yemek vardı.
Demek ki bazı şeylerin ucuz olması için mutlaka kötü olması gerekmiyordu.
Bunu Pegasus’a da bir ara biri söylemeliydi.
Geceyi uçakta geçirdik. Uyuduk, uyandık, bir şeyler yedik, tekrar uyuduk. Saatler sonra Kuala Lumpur’a indik. Asya’ya geri dönmüştüm. Son ziyaretimin üzerinden on altı yıl geçmişti ve dünyaya açılan ilk kapımız Malezya olacaktı.
Uçaktan son derece olumlu duygularla indik.
Bu duygular Kuala Lumpur Havalimanı’na girene kadar devam etti.
Pasaport kontrolüne doğru yürüdük. Birkaç farklı sıra vardı ve tabelaların neredeyse tamamında “Foreign Passports” yazıyordu. Yani yabancı pasaportlar. Biz de yabancı olduğumuza göre bu sıralardan herhangi birine girebilirdik diye düşündük.
Düşünmemeliydik.
Hangi sıranın ne için olduğu belli değildi. İnsanlar bir sıraya giriyor, sonra başka bir görevli onları diğer sıraya gönderiyordu. Ayrı ayrı başlayan kuyruklar ileride birleşiyor ve sonunda aynı gişelere ulaşıyordu. Bütün sistemi uzun uzun inceledikten sonra vardığım sonuç şuydu:
Sıralar farklıydı ama aslında aynıydı.
Yarım saat kadar bekledikten sonra nihayet sıra bize geldi. Pasaportlarımızı görevliye uzattık.
Görevli pasaportlara baktı, sonra bize baktı.
“Did you scan the QR code?” diye sordu.
“What QR code?” dedim.
Kenardaki başka bir bölümü işaret etti.
Meğer ülkeye girmeden önce bir form doldurmamız gerekiyormuş. Formu doldurabilmek için de oradaki karekodu telefonla okutacakmışız.
Telefonları çıkardık. Karekodu okuttuk.
Çalışmadı.
Bir daha denedik.
Yine çalışmadı.
![]() |
| Akşamın Manşeti |
Karekod bizi istemiyordu.
Bugünkü resmi uygulamanın adı Malaysia Digital Arrival Card, yani MDAC. Malezya Göçmenlik Dairesinin resmi sistemine göre yabancı ziyaretçilerin bu formu ülkeye varmadan önceki üç gün içinde doldurması gerekiyor. Bunu önceden bilenler muhtemelen uçaktan inip pasaport kontrolünden sakince geçiyordu.
Biz bilmiyorduk.
Biz bu ritüeli havalimanına indikten sonra, çalışmayan bir karekodun önünde keşfediyorduk.
Form bana eskiden Doğu Bloku ülkelerine girerken doldurduğumuz evrakları hatırlattı. Nereye gideceksin, nerede kalacaksın, neden geldin, kaç gün kalacaksın, yanında ne var, hayatının amacı nedir?
Tek eksik, sosyalizmin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü sormalarıydı.
Karekodla anlaşamayınca duvarın kenarına yerleştirilmiş terminallere yöneldik. Bilgisayarların başında bizim gibi ne yapacağını anlamaya çalışan insanlar vardı. Boş bir terminal bulduk ve formu doldurmaya başladık.
Bilgisayarın faresi aşırı hassastı. Parmağınızı bir milimetre oynattığınızda imleç ekranın öbür tarafına fırlıyordu. Bir kutucuğa tıklamak, sineği havada iki parmağınızla yakalamaya benziyordu. İmleci istediğiniz yere getiriyor, tam tıklayacakken hedefi kaçırıyordunuz.
Formun tasarımcısı insanların işini kolaylaştırmak gibi bir amaç taşımıyordu. Belli ki yazılımı hazırlarken kendisine verilen talimat şuydu:
“Bu ülkeye gerçekten girmek isteyenler biraz emek versin.”
En büyük eğlence tarih girmekti.
Takvim açılıyordu ama yılı doğrudan yazamıyordunuz. Önce ayın adına çift tıklamak gerekiyordu. Sonra yıllar onar yıllık gruplar halinde görünüyordu. Niye yılı girmek için ay isimlerine çift tıklamak gerektiği gibi felsefi konulara hiç girmedim. Zaten yılı girmek için ay isimlerine tıklamak gerektiğini de tesadufen, sinirle ekranın orasına burasına tıklarken keşfetmiştim.
Doğum tarihime ulaşabilmek için geçmişe doğru tekrar tekrar tıklamak zorundaydım.
Ben zaten yaşlandığımı biliyordum. Malezya devleti bunu bana bir bilgisayar ekranı aracılığıyla yeniden hatırlatıyordu.
Yalnızca doğum tarihi de yetmiyordu. Pasaportun veriliş tarihi ve son kullanma tarihi de aynı yöntemle giriliyordu. Üç kişi olduğumuz için toplam dokuz ayrı tarih girmemiz gerekiyordu. Her tarih yaklaşık beş dakika sürüyordu. Yalnızca takvimlerle mücadelemiz neredeyse bir saate yaklaştı.
Sonra konaklayacağımız adresi yazdık.
Form hangi eyalette kalacağımızı sordu.
Malezya’ya hayatımızda ilk kez gelmiştik. Otelimizin Kuala Lumpur’da olduğunu biliyorduk. Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu nereden bilecektik?
Meğer Kuala Lumpur herhangi bir eyaletin içinde değilmiş. Malezya’nın on üç eyaletine ek olarak üç Federal Bölgesi bulunuyor ve Kuala Lumpur bunlardan biri. Formda aramamız gereken seçenek “Wilayah Persekutuan Kuala Lumpur”, yani Kuala Lumpur Federal Bölgesiymiş. Bu idari yapıyı Malezya’nın resmi tanıtım sayfasından sonradan öğrendim.
Havalimanında ise öğrenme yöntemimiz daha ilkeldi:
Menülerdeki seçeneklere tek tek bakıp en az yanlış görüneni işaretledik.
Sonunda formları tamamladık. Bilgisayar bize bir onay verdi. Yeniden pasaport kontrolüne döndük ve bir kez daha sıraya girdik.
Yarım saat daha bekledik.
Sıra bize geldiğinde görevli bir arkadaşıyla sohbet ediyordu. Pasaportlarımızı aldı ama yüzümüze bakmadı. Sohbetine devam ederken sayfaları çevirdi. Sonra başını kaldırmadan kamerayı işaret etti.
Kameraya baktık.
İki parmağımızı parmak izi cihazının üzerine koyduk.
Bir süre bekledik.
Görevlinin sohbeti devam ediyordu.
Bir noktadan sonra işlemlerin sıradaki aşamalarını zihnimde tamamlamaya başladım:
Parmak izi…
Kan grubu…
İdrar tahlili…
Çocukluk anıları…
İlkokul öğretmenimizin kızlık soyadı…
Neyse ki bunların hiçbirini istemediler. Pasaportlara damgalar vuruldu ve resmen Malezya’ya girdik.
Havalimanındaki bu bürokratik karşılama bizi Kuala Lumpur hakkında biraz endişelendirmişti. Fakat pasaport kontrolünden çıkıp insanlarla konuşmaya başladığımız anda dünya tamamen değişti.
Karşımıza çıkan herkes nazikti.
Yol sorduğumuz insanlar yalnızca yönü göstermekle kalmıyor, doğru yere gittiğimizden emin olmak için bizimle birlikte birkaç adım yürüyordu. İngilizce hemen her yerde rahatlıkla konuşuluyordu. Tabelalar anlaşılırdı, insanlar yardımseverdi ve kimse bizimle konuşurken yüzünü buruşturmuyordu.
Malezya’nın resmi dili Malayca ama hükümetin resmi dil sayfasında da belirtildiği gibi İngilizce özellikle ticaret ve iş hayatında son derece yaygın. Kuala Lumpur’da ilk birkaç saat içinde bunu açıkça gördük. İngilizce konuşmak için özel birini aramak gerekmiyordu. Taksiciden otel görevlisine, mağaza çalışanından garsona kadar herkesle rahatça anlaşabiliyorduk.
Kendimizi neredeyse Londra’da hissettik.
Yalnızca hava çok daha sıcaktı, insanlar çok daha güler yüzlüydü ve taksiler insanın bütün parasını almaya çalışmıyordu.
Malezya’da herkes Grab kullanmamızı söylüyordu. Grab, Güneydoğu Asya’nın Uber’i sayılır. Fakat telefonlarımızda Bolt da çalışıyordu ve fiyatı daha ucuz görünüyordu. Bolt’tan bir araç çağırdık ve otele doğru yola çıktık.
Malezya’da trafik soldan akıyor.
Bunu bilmek başka, içinde bulunmak başka bir şey. Araca her binişinizde beyniniz birkaç saniyeliğine itiraz ediyor. Kavşağa girerken yanlış yöne baktığınızı düşünüyor, karşıdan gelen arabaların tamamının intihara meyilli olduğuna karar veriyorsunuz. Sonra yanlış tarafta olanın onlar değil, sizin alışkanlıklarınız olduğunu hatırlıyorsunuz.
Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı şehir merkezinden epey uzakta. Sabah trafiği başlamadan yola çıktığımız için rahat ilerledik. Yol boyunca palmiye ağaçları, geniş otoyollar, modern binalar ve bitmek bilmeyen yeşillikler gördük.
Otele vardığımızda saat sabah altı civarındaydı.
Yedi saatlik uçuş, havalimanındaki karekod savaşı, dokuz ayrı tarih ve iki pasaport kuyruğundan sonra insanlığımızın son kırıntılarını da kaybetmiştik.
Odaya çıktık ve uyuduk.
Gözlerimi açtığımda saat akşam altıydı.
Kuala Lumpur’daki ilk günümüzün büyük bölümünü uyuyarak geçirmiştik ama önümüzde çözmemiz gereken ciddi bir sorun vardı:
Çoraplarımı unutmuştum.
İnsan Asya seyahatine çıkarken pasaportunu, telefonunu, şarj cihazını ve kredi kartlarını defalarca kontrol ediyor. Çoraplar daha alt düzey bir ayrıntı gibi görünüyor. Fakat yanınıza hiç çorap almadığınızı fark ettiğiniz anda medeniyetin aslında ne kadar kırılgan bir yapı olduğunu anlıyorsunuz.
Otelin yakınında büyük bir alışveriş merkezi bulduk. Kuala Lumpur’da alışveriş merkezi bulmak zaten zor değil. Şehir bazen birbirine yollarla bağlanmış dev alışveriş merkezlerinden oluşuyormuş gibi görünüyor.
Bir mağazaya girdim ve çorap aramaya başladım.
Benim ölçümde yalnızca tek bir marka vardı:
“Bum Socks!”
İngilizcede “bum” kelimesi dilenci, serseri, aylak veya evsiz anlamına gelebiliyor. İngiliz İngilizcesinde ise doğrudan kıç demek.
Yani önümde iki seçenek vardı:
Dilenci Çorapları.
Veya Popo Çorapları.
Çorapsız dolaşmaktan daha iyi olduklarına karar verip aldım.
Fakat markanın adı çorabın üst kısmına büyük harflerle yazılmıştı. İnsanların ayak bileklerime bakıp hakkımda yanlış bir kanaate varmasını istemediğim için çorapları aşağı doğru buruşturarak giydim. Böylece hem ayaklarım korunmuş oldu hem de kimse kıçımın reklamını yaptığımı düşünmedi.
Akşamın en önemli manşeti sevgili kızımın doğum günüydü.
🐝Mezzycik🐝 12 yaşına basıyordu. Böyle günlerde her anne-baba gibi duygusallaşmıştık elbette ama beni en çok etkileyen, kızımın göz açıp kapayıncaya kadar büyüyerek genç bir kıza dönüşmüş olmasıydı. Daha dün avucuma sığacak kadar küçüktü ve bana boş gözlerle bakıyordu. Şimdi boyu neredeyse annesi kadar.
Ailevi doğum günü geleneğimiz uyarınca 🐝Mezzy🐝’yi Hard Rock Cafe’ye götürdük. Bu kez sahne Kuala Lumpur’du. Dışarıda tropikal bir şehir, içeride yüksek sesli müzik, duvarlarda gitarlar ve masamızda doğum günü kutlaması vardı.
Günün nasıl başladığını düşündüm.
Tek koridorlu bir uçakta okunan duayla yola çıkmıştık. Çalışmayan bir karekodla kavga etmiş, yaşımı bilgisayara kabul ettirmek için takvimde geçmişe doğru defalarca tıklamış, Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu bulmaya çalışmış, pasaport polisinin sohbetinin bitmesini beklemiş ve sonunda üzerinde “Bum” yazan çoraplar satın almıştım.
Şimdi ise Hard Rock Cafe Kuala Lumpur’da Mezzy’nin doğum gününü kutluyorduk.
Seyahat dediğimiz şey biraz da buydu zaten. Evde olsanız birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan bu olayların tamamı, başka bir ülkede aynı günün hikayesine dönüşüyordu.
Kutlamadan sonra otelimize döndük. Şehrin merkezindeki gösterişli otellerden biriydi. Devasa bir lobisi, yüksek tavanları ve canlı piyano müziği vardı. Birer içki alıp oturduk. Piyanist çalmaya devam ederken günün yorgunluğu yavaş yavaş üzerimizden kalktı.
Kuala Lumpur ilk karşılaşmamızda bize iki farklı yüzünü göstermişti.
Havalimanındaki sistem bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmıştı.
Ülkenin insanları ise kendimizi evimizde hissettirmek için ellerinden geleni yapıyordu.
İlk günün sonunda kazanan insanlar oldu.
Kuala Lumpur’u sevmeye başlamıştık.
Daha şehri görmeden.
Ben zaten yaşlandığımı biliyordum. Malezya devleti bunu bana bir bilgisayar ekranı aracılığıyla yeniden hatırlatıyordu.
Yalnızca doğum tarihi de yetmiyordu. Pasaportun veriliş tarihi ve son kullanma tarihi de aynı yöntemle giriliyordu. Üç kişi olduğumuz için toplam dokuz ayrı tarih girmemiz gerekiyordu. Her tarih yaklaşık beş dakika sürüyordu. Yalnızca takvimlerle mücadelemiz neredeyse bir saate yaklaştı.
Sonra konaklayacağımız adresi yazdık.
Form hangi eyalette kalacağımızı sordu.
Malezya’ya hayatımızda ilk kez gelmiştik. Otelimizin Kuala Lumpur’da olduğunu biliyorduk. Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu nereden bilecektik?
![]() |
| Otelde bir şeyler içtik |
Havalimanında ise öğrenme yöntemimiz daha ilkeldi:
Menülerdeki seçeneklere tek tek bakıp en az yanlış görüneni işaretledik.
Sonunda formları tamamladık. Bilgisayar bize bir onay verdi. Yeniden pasaport kontrolüne döndük ve bir kez daha sıraya girdik.
Yarım saat daha bekledik.
Sıra bize geldiğinde görevli bir arkadaşıyla sohbet ediyordu. Pasaportlarımızı aldı ama yüzümüze bakmadı. Sohbetine devam ederken sayfaları çevirdi. Sonra başını kaldırmadan kamerayı işaret etti.
Kameraya baktık.
İki parmağımızı parmak izi cihazının üzerine koyduk.
Bir süre bekledik.
Görevlinin sohbeti devam ediyordu.
Bir noktadan sonra işlemlerin sıradaki aşamalarını zihnimde tamamlamaya başladım:
Parmak izi…
Kan grubu…
İdrar tahlili…
Çocukluk anıları…
İlkokul öğretmenimizin kızlık soyadı…
Neyse ki bunların hiçbirini istemediler. Pasaportlara damgalar vuruldu ve resmen Malezya’ya girdik.
Havalimanındaki bu bürokratik karşılama bizi Kuala Lumpur hakkında biraz endişelendirmişti. Fakat pasaport kontrolünden çıkıp insanlarla konuşmaya başladığımız anda dünya tamamen değişti.
Karşımıza çıkan herkes nazikti.
Yol sorduğumuz insanlar yalnızca yönü göstermekle kalmıyor, doğru yere gittiğimizden emin olmak için bizimle birlikte birkaç adım yürüyordu. İngilizce hemen her yerde rahatlıkla konuşuluyordu. Tabelalar anlaşılırdı, insanlar yardımseverdi ve kimse bizimle konuşurken yüzünü buruşturmuyordu.
![]() |
| İlk izlenimler |
Kendimizi neredeyse Londra’da hissettik.
Yalnızca hava çok daha sıcaktı, insanlar çok daha güler yüzlüydü ve taksiler insanın bütün parasını almaya çalışmıyordu.
Malezya’da herkes Grab kullanmamızı söylüyordu. Grab, Güneydoğu Asya’nın Uber’i sayılır. Fakat telefonlarımızda Bolt da çalışıyordu ve fiyatı daha ucuz görünüyordu. Bolt’tan bir araç çağırdık ve otele doğru yola çıktık.
Malezya’da trafik soldan akıyor.
Bunu bilmek başka, içinde bulunmak başka bir şey. Araca her binişinizde beyniniz birkaç saniyeliğine itiraz ediyor. Kavşağa girerken yanlış yöne baktığınızı düşünüyor, karşıdan gelen arabaların tamamının intihara meyilli olduğuna karar veriyorsunuz. Sonra yanlış tarafta olanın onlar değil, sizin alışkanlıklarınız olduğunu hatırlıyorsunuz.
Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı şehir merkezinden epey uzakta. Sabah trafiği başlamadan yola çıktığımız için rahat ilerledik. Yol boyunca palmiye ağaçları, geniş otoyollar, modern binalar ve bitmek bilmeyen yeşillikler gördük.
Otele vardığımızda saat sabah altı civarındaydı.
Yedi saatlik uçuş, havalimanındaki karekod savaşı, dokuz ayrı tarih ve iki pasaport kuyruğundan sonra insanlığımızın son kırıntılarını da kaybetmiştik.
Odaya çıktık ve uyuduk.
Gözlerimi açtığımda saat akşam altıydı.
Kuala Lumpur’daki ilk günümüzün büyük bölümünü uyuyarak geçirmiştik ama önümüzde çözmemiz gereken ciddi bir sorun vardı:
Çoraplarımı unutmuştum.
İnsan Asya seyahatine çıkarken pasaportunu, telefonunu, şarj cihazını ve kredi kartlarını defalarca kontrol ediyor. Çoraplar daha alt düzey bir ayrıntı gibi görünüyor. Fakat yanınıza hiç çorap almadığınızı fark ettiğiniz anda medeniyetin aslında ne kadar kırılgan bir yapı olduğunu anlıyorsunuz.
Otelin yakınında büyük bir alışveriş merkezi bulduk. Kuala Lumpur’da alışveriş merkezi bulmak zaten zor değil. Şehir bazen birbirine yollarla bağlanmış dev alışveriş merkezlerinden oluşuyormuş gibi görünüyor.
Bir mağazaya girdim ve çorap aramaya başladım.
Benim ölçümde yalnızca tek bir marka vardı:
“Bum Socks!”
İngilizcede “bum” kelimesi dilenci, serseri, aylak veya evsiz anlamına gelebiliyor. İngiliz İngilizcesinde ise doğrudan kıç demek.
![]() |
| BUM |
Dilenci Çorapları.
Veya Popo Çorapları.
Çorapsız dolaşmaktan daha iyi olduklarına karar verip aldım.
Fakat markanın adı çorabın üst kısmına büyük harflerle yazılmıştı. İnsanların ayak bileklerime bakıp hakkımda yanlış bir kanaate varmasını istemediğim için çorapları aşağı doğru buruşturarak giydim. Böylece hem ayaklarım korunmuş oldu hem de kimse kıçımın reklamını yaptığımı düşünmedi.
Akşamın en önemli manşeti sevgili kızımın doğum günüydü.
![]() |
| Neredeyse annesi kadar! |
Ailevi doğum günü geleneğimiz uyarınca 🐝Mezzy🐝’yi Hard Rock Cafe’ye götürdük. Bu kez sahne Kuala Lumpur’du. Dışarıda tropikal bir şehir, içeride yüksek sesli müzik, duvarlarda gitarlar ve masamızda doğum günü kutlaması vardı.
Günün nasıl başladığını düşündüm.
Tek koridorlu bir uçakta okunan duayla yola çıkmıştık. Çalışmayan bir karekodla kavga etmiş, yaşımı bilgisayara kabul ettirmek için takvimde geçmişe doğru defalarca tıklamış, Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu bulmaya çalışmış, pasaport polisinin sohbetinin bitmesini beklemiş ve sonunda üzerinde “Bum” yazan çoraplar satın almıştım.
Şimdi ise Hard Rock Cafe Kuala Lumpur’da Mezzy’nin doğum gününü kutluyorduk.
Seyahat dediğimiz şey biraz da buydu zaten. Evde olsanız birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan bu olayların tamamı, başka bir ülkede aynı günün hikayesine dönüşüyordu.
![]() |
| Mutlu Yıllar Canım Kızım |
Kuala Lumpur ilk karşılaşmamızda bize iki farklı yüzünü göstermişti.
Havalimanındaki sistem bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmıştı.
Ülkenin insanları ise kendimizi evimizde hissettirmek için ellerinden geleni yapıyordu.
İlk günün sonunda kazanan insanlar oldu.
Kuala Lumpur’u sevmeye başlamıştık.
Daha şehri görmeden.



























