Bir taksi bulup, eski şehre doğru yola koyulduk. Jelena Sırpça konuştuğunda, elbette aksanından Sırp olduğunu anlıyorlardı, yine de taksici nezaketen “Nerelisin?” diye sordu. Jelena “Niş” deyince, şoför “Nişka Banja, topla voda” diye Niş’ten, bizdeki oyun havası ayarında bir şarkıyı söylemeye başladı. Hep beraber güldük. Bu şarkıyı düğünümüzde de çalmışlardı. Mevzusu vardır yani!
Kendimize arka sokaklarda, taş duvarları, tahta masalarıyla oldukça cazibeli bir Hırvat restoranı bulduk. Mükemmel Hırvat şarapları eşliğinde Jelena ile baş başa bir akşam yemeği yedik. Bu “baş başa” ifadesini birkaç kez tekrarlayacağım, lütfen bunu hafife almayın sevgili arkadaşlar. Son on bir yıldır çok fazla beceremediğimiz bir şey bu!
![]() |
| Ertesi günü denize ayırmaya karar vermiştik |
Sabah erkenden limana gidip bir önceki gün ayarladığımız tekne turuna katıldık. Bu turu da ben İngilizce konuşarak ayarlamıştım. Tur operatörü Marija ben de anlayayım diye Hırvatça’dan İngilizceye dönmüş, iş İngilizceye dökülünce de Jelena tembellik edip, organizasyonu bana yıkmıştı.
Tekne limandan ayrılırken Dubrovnik surları yavaş yavaş arkamızda küçülmeye başladı.
Şehre denizden bakınca insan buranın niçin yüzyıllar boyunca ele geçirilmesinin bu denli zor olduğunu daha iyi anlıyor. Kayalıkların üzerine kurulmuş surlar, yukarıdan bakıldığında bile insana güven veriyor.
Rotamız Dubrovnik'in hemen kuzeybatısındaki Elafiti Adaları'ydı.
İlk durağımız Koločep oldu. Sonra adını ilk kez duyduğum küçük bir adaya uğradık. Herhalde Šipan adasıydı. Günün son adası ise Lopud oldu.
Adriyatik'e uzaktan bakınca insan bu adaların rastgele denize serpilmiş kayalar olduğunu düşünüyor. Oysa her birinin yüzlerce, hatta binlerce yıllık bir öyküsü var.
![]() |
| Ara sokaklarda bir Hırvat Restoranı |
Bildiğiniz üzere Hırvatistan’ın bu bölgesine Dalmaçya derler. Dubrovnik de işte bu tarihi Dalmaçya kıyılarının en güzel şehirlerinden biri.
Dalmaçya denince benim kuşağımın aklına ilk gelen şey elbette 101 Dalmaçyalı oluyor. Bir itiraf: Çocukken Dalmaçya'nın gerçekten bir yer olduğunu değil, sadece Disney'in uydurduğu bir isim olduğunu zannederdim. Meğer o siyah benekli köpekler isimlerini tam da bu kıyılardan alıyormuş.
Dalmaçya kıyıları tarih boyunca Adriyatik'in en önemli deniz yollarından biri olmuş. Antik Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler, Osmanlılar... Hepsi bir dönem bu kıyılardan geçmiş. Bu adalar da kimi zaman korsanlardan saklanan gemilere sığınak, kimi zaman tüccarların uğrak limanı, kimi zaman da Dubrovnik Cumhuriyeti'nin denizdeki ileri karakolları olmuş.
Bugün ise aynı adalara bambaşka bir amaçla gidiyoruz. Eskiden gemiler burada güvenli bir liman arıyordu; şimdi biz güzel bir plaj, serin bir deniz ve birkaç saatlik huzur arıyoruz. Tarih değişiyor ama insanlar hâlâ aynı koylara sığınıyor.
Koločep, Elafiti Adaları'nın en küçük yerleşim adalarından biri. En ilginç özelliği ise motorlu taşıt bulunmaması. Arabalar yok. Otobüs yok. Sadece dar patikalar, taş evler ve çam ağaçları…
İnsan daha tekneden iner inmez şehrin gürültüsünü geride bıraktığını hissediyor. Burada zaman dünyanın gerisine göre biraz daha yavaş akıyor.
İkinci durağımız ise Šipan adası oldu. Tekneden bakınca bile Dalmaçya kıyılarının neden bu kadar meşhur olduğu anlaşılıyor. Turkuaz deniz. Çam ormanları. Bembeyaz kayalıklar. Küçük balıkçı iskeleleri. Bütün manzara sanki biri fazla uğraşmadan ama çok zevkli bir şekilde resmetmiş gibi duruyor.
Lopud ise günün en hareketli durağıydı. Bugün plajlarıyla tanınsa da, 15. ve 16. yüzyıllarda Dubrovnik Cumhuriyeti'nin önemli denizcilik merkezlerinden biriymiş. O dönemde burada onlarca gemi sahibi aile yaşıyor ve deniz ticaretinden büyük servetler kazanıyormuş. Bugün ise o zenginlikten geriye taş konaklar, eski kiliseler ve manastırlar kalmış.
Lopud'un en meşhur yeri ise hiç şüphesiz Šunj Plajı. Adriyatik kıyılarında kum plajı bulmak çok kolay değil. Çoğu yerde çakıl taşları hakim. Šunj ise ince kumu sayesinde özellikle ailelerin gözdesi olmuş.
Bu adalar bana İtalya’daki Como gölünü hatırlattı. Orada da bol bol yeşilliklerin arasındaki köyler, göl kıyısındaki restoranlar, bir de tabii ki fazladan George Clooney var. Bu köylerin birinden, üzerinde Melissa yazan bir melek almıştık. Bir yıl sonra da Melissa geldi. O melek hala 🐝Mezzy🐝’nin baş ucunda asılıdır.
Dubrovnik'e dönerken kıyıya uzun uzun baktım. Dalmaçya kıyılarının güzelliği tek bir şehirden kaynaklanmıyor. Asıl güzellik, bütün kıyı boyunca devam eden o uyumda. Bir tarafta kayalıklar, bir tarafta çam ağaçları ve aralarına serpilmiş küçük kasabalar. Onların önünde ise onlarca ada.
İnsan haritaya bakınca bunların neden bu kadar önemli olduğunu tam anlayamıyor. Ama denizin üzerinde ilerlerken cevap kendiliğinden geliyor.
Akşam Dubrovnik'e döndüğümüzde şehir bu kez bize ilk günkü kadar yabancı gelmiyordu. Aynı sokaklardan bir kez daha yürüdük, aynı taşlara bastık, ilk gün turist gibi baktığımız yerleri bu kez biraz daha tanıdık bir gözle seyrettik. Sanırım bir şehri gerçekten sevmeye başladığınız an tam da bu oluyor. Artık nerede olduğunuzu öğrenmeye çalışmıyorsunuz, orada olmaktan keyif alıyorsunuz.
Bir marketten güzel bir Hırvat şarabı ile birkaç Hırvat peyniri alıp otele döndük. Akşamı da karımla baş başa geçirdik.
Dubrovnik’teki son günümüz Ürdün’de çölde geçirdiğimiz günlerden daha sıcaktı. Bir kaç kez cengaverlik yapıp, balık limanına, surlara gitmeye falan kalktık ama ikimiz de nefes nefese, sıcaktan sırık sıklam olup, hemen vaz geçtik.
Yine ara sokaklarda bir restoran bulup, bahçesine kamp kurduk. Sabah erken olmasına rağmen ben kendime bir şarap söyledim, Jelena da bir meyve suyu. Ancak anlamadığım bir sebepten Jelena siparişini İngilizce vermişti. Olasılıkla istemsiz olarak benim arkamdan konuştuğu için.
Garson siparişimizi getirdiği anda Jelena da kardeşi Milan’la telefonda konuşuyordu. Garson önce bir şaşırdı, kulağıma eğilip, “Madam hangi dilde konuşuyor?” diye sordu. Ben “Sırpça” deyince “Sırbistandan mısınız?” diye sordu. “Yok dedim, ben Türküm, karım Sırp”. Bu kez “Sırbistan’ın neresinden?” diye sordu, ben de şakayla “A be Niş be” dedim.
![]() |
| A be Niş be |
Dubrovnik’te son durağımız Hard Rock Cafe oldu. Son Hırvat şarabımı da burada içtim.
Bizi havaalanına götürecek otobüsün durağını sora sora bulduk. Her sorduğumuz kişi bize “Yüz metre ilerde” diyor, yüz metre yürüdükten sonra bir kez daha soruyor, yine “Yüz metre ilerde” cevabını alıyorduk. Bu ölüm yürüyüşü neyse ki son buldu ve kendimizi klimalı otobüse zor attık.
Havaalanında Jelena belki Hz. İsa’yı görürüm diye bir sağa sola bakındı ama St. Peter herhalde ona “Daha vaktin var” dedi ve göremedi.
EasyJet ile yine bir sorun yaşamadan Basel’a ulaştık. İki buçuk saat sonra da evimizdeydik.
























