23 Ekim 2026 Cuma

Jimbaran: Kaplan Gözü, Gün Batımı ve Kırılan Kemikler

Bali bize ilk birkaç saatinde en sevimsiz taraflarını göstermişti. Çalışmayan otomatik pasaport kapıları, kişi başı 30 Euro karşılığında teklif edilen ekspres sıra, peşimizi bırakmayan taksiciler ve yüz metre ilerlemenin on beş dakika sürdüğü trafik…

Henüz bir plaj görmemiş, bir tapınağa girmemiş, Bali danslarını seyretmemiştik.

Bundan sonrası daha iyi olmak zorundaydı.

Neyse ki oldu. En azından benim için…

Otelimiz Jimbaran’daydı
Otelimiz Jimbaran’daydı. Havalimanına kuş uçuşu o kadar yakındı ki alçalan uçakların yalnızca havayolu şirketlerini değil, biraz dikkat edersek modellerini bile ayırt edebiliyorduk. Buna rağmen havalimanından otele gitmemiz yarım saate yakın sürdü.

Bali’de mesafe ile zaman arasında herhangi bir ilişki bulunmadığını artık öğrenmeye başlamıştık.
Harita, gideceğiniz yerin iki kilometre uzakta olduğunu söyleyebilirdi. Bu yalnızca coğrafi bir bilgiydi. Trafiğin konu hakkındaki görüşü çok daha önemliydi.

Otelde kahvaltımızı iki Balili’nin bölgeye özgü tokmaklarla çaldıkları Asya müziği eşliğinde ediyorduk. İkinci günden sonra espresso bulabileceğimizi anlayınca kahvaltılar daha bir güzel oldu.

Otelde iki yüzme havuzu vardı
Otelde iki yüzme havuzu vardı. Bir tanesi evdeki banyo küvetinden halliceydi. Diğeri ise biraz daha büyük ama kırık dökük ve kirli bir sonsuzluk havuzuydu. Çok sinirlenmiştim. Burası beş yıldızlı bir oteldi ve havuzların büyüklüğü ve temizliği kabul edilebilir değildi.

Jimbaran, Bali’nin güneyinde, eskiden balıkçılıkla geçinen bir köyken zamanla adanın en tanınmış tatil bölgelerinden birine dönüşmüş. Büyük oteller, villalar ve turistlere yönelik restoranlar çoğalmış ama bölgenin balıkçı geçmişi tamamen kaybolmamış. Özellikle sahil boyunca sıralanan deniz ürünü restoranları Jimbaran’ın en önemli simgesi haline gelmiş.

Yaklaşık dört kilometre boyunca uzanan koy, aynı zamanda Bali’nin gün batımını izlemek için en çok tercih edilen yerlerinden biri.

Jimbaran Plajı
Bizim içinse Jimbaran her şeyden önce birkaç gün boyunca yaşayacağımız yerdi. Otele yerleşip biraz dinlendikten sonra sahile indik. Plaj genişti. Kum inceydi ve uzaktan bakıldığında manzara gerçekten güzeldi. Fakat yakından bakınca Bali broşürlerindeki kusursuz tropik plaj görüntüsü biraz bozuluyordu. Kumların üzerinde çöpler vardı ve sahilin bazı bölümleri pek temiz görünmüyordu.

Deniz de son derece dalgalıydı.

Jimbaran Körfezi’nin normalde Bali’nin diğer plajlarına göre daha sakin olduğu söyleniyor. Anlaşılan deniz bizim geldiğimiz gün bu bilgiyi okumamıştı. Dalgalar büyük bir gürültüyle kıyıya vuruyor, gelgit yüzünden suyun kenarı gün içinde sürekli yer değiştiriyordu. Sabah deniz şezlonglarımıza yakınken birkaç saat sonra yüzlerce metre uzağa çekilmiş gibi görünüyordu. Sonra yavaş yavaş geri geliyor ve kıyıyı yeniden ele geçiriyordu.

🐝Mezzy🐝 dalgalarla oynamaya bayılır. Tek başına kalmasın diye ben de hep onunla beraber sudaydım. Bir keresinde öyle bir dalga geldi ki benim gibi 100 kilonun üzerindeki bir adamı bile kaldırıp sahile doğru fırlattı. Ne yazık ki mayom benimle birlikte gelmemişti. Dalgalar ve köpükler nü halimi gizledi de dalıp mayomu buldum ve giydim.

🐝Mezzy🐝 gülmekten yerlere yatıyordu. Bana açıktaki balıkçı teknelerini gösterip, “Baba, hepsi senin kıçını gördü” diyerek dalgasını geçiyordu. Sonrasında karşılaştığı birçok kişiye “Babam dalgalarda şortunu kaybetti” diye reklamımı yaptı.

Denizin peşinden şezlong taşımadık. Gelecekse kendi gelsin dedik.

Kaplan Gözü
Sahilde dolaşırken yanımıza bileklik satan Balili bir adam geldi. Elinde renkleri ve taşları birbirinden farklı çok sayıda bileklik vardı. Bazıları lav taşından, bazıları yeşimden, bazıları inciden, bazılarıysa adını daha önce hiç duymadığımız taşlardan yapılmıştı.

Ben kendime Kaplan Gözü denilen taştan bir bileklik seçtim. Kaplan Gözü, açık ve koyu kahverengi çizgileri ışığa göre değişen, gerçekten de bir kaplanın gözünü andıran bir kuvars türü. Taşı hareket ettirdiğinizde üzerinde ince bir ışık şeridi dolaşıyor. Bu özelliği yüzünden eski çağlardan beri koruyucu bir taş olduğuna inanılmış. Cesaret verdiği, kötü enerjiyi uzaklaştırdığı ve insanı tehlikelerden koruduğu söyleniyor.

Bali trafiğini gördükten sonra koruyucu olduğuna inanılan ne bulursam satın almaya hazırdım.
Jelena ile Mezzy ise satıcının küçük işletmesini uluslararası bir mücevher zincirine dönüştürecek kadar alışveriş yaptılar. Lav taşı, inci, yeşim ve rengini beğendikleri başka ne varsa aldılar. Bir süre sonra kollarında neredeyse dirseklerine kadar bileklik vardı. Satıcı hayatının en iyi günlerinden birini geçiriyordu.

Jimbaran'da günbatımı
Jimbaran’da sahile paralel uzanan yolun iki tarafında çoğu tek katlı küçük yapılar sıralanıyordu. Bunların önemli bir bölümü deniz ürünü restoranıydı. Aralarda evler, dükkanlar, masaj salonları ve küçük marketler bulunuyordu.

Ana yoldan içeri doğru ayrılan sokakların bazıları o kadar dardı ki bir otomobilin geçebilmesi için yayaların duvara yapışması gerekiyordu.

Bölgeye hangi saatte girersek girelim, şortlu bir Balili aniden yolun ortasına çıkıp otomobillerden para topluyordu. Ne için para aldığını hiçbir zaman tam olarak anlayamadım. Otopark ücreti olabilir, yol kullanım bedeli olabilir, trafiğe çıkma vergisi olabilir veya adam yalnızca o gün canı para toplamak istediği için orada duruyor olabilirdi. Makbuz da veriyordu. Bir süre sonra sorgulamayı bıraktık. Bali’de bir adam elinde birkaç banknotla yolun ortasında duruyorsa ona para veriliyordu. Sistemin işleyişi buydu.

İhtiyacımız olan birkaç şeyi almak için bir gün Sidewalk isimli alışveriş merkezine gittik. Bali’de düzgün bir kaldırım bulmak bu kadar zorken alışveriş merkezine “Sidewalk”, yani “Kaldırım” adının verilmiş olması bana biraz alaycı geldi.

Burası çok büyük olmayan ama içinde mağazalar, restoranlar, kafeler ve bir süpermarket bulunan modern bir alışveriş merkeziydi. Bali’nin tek katlı yapıları ve açık hava restoranları arasında birkaç gün geçirdikten sonra klimalı bir binaya girmek neredeyse başka bir ülkeye geçmişiz gibi hissettirdi.

Alışverişi bitirdikten sonra merkezdeki Japon restoranlarından birine girdik. Her masanın ortasında gazlı bir ızgara vardı. Etler ve diğer yiyecekler çiğ getiriliyor, herkes yemeğini kendi masasında pişiriyordu. Bu tür restoranlarda yemeğin kötü olması halinde aşçıyı suçlama imkanınız da ortadan kalkıyor. Eti yakan sizsiniz. Az pişiren de sizsiniz.

🐝Mezzy🐝cik sahilde
Bir kilo kadar Japon usulü biftek söyledik. Mezzy ile birlikte etleri farklı soslara batırıp ızgarada pişirdik. Jelena da bize katıldı ama Mezzy ile benim o masada gösterdiğimiz performansın yanına yaklaşamadı.

Bir ara garson boş tabaklara, sonra bize, sonra tekrar boş tabaklara baktı. Etlerin üç kişi tarafından bu kadar kısa sürede tüketilmiş olmasına inanmakta biraz zorlanmış olabilir.

Mezzy yemeği mochi ile tamamladı. Mochi, pirincin dövülerek yapışkan bir hamura dönüştürülmesiyle hazırlanan geleneksel bir Japon tatlısı. Bizim yediğimiz modern versiyonunda bu hamurun içinde dondurma vardı.

Ben bir kilo etten sonra tatlı yiyemedim. Mezzy yiyebildi. Çocukların ayrı bir midesi olduğuna dair teorim bir kez daha doğrulandı.

Jimbaran’da gecelerin değişmez eğlencelerinden biri havai fişeklerdi. Neredeyse her akşam bir yerlerden havai fişek atılıyordu. Bazen bir otel düğünü, bazen bir doğum günü, bazen de sebebini hiç öğrenemediğimiz bir kutlama için gökyüzü aydınlanıyordu. İlk gece güzel görünüyordu. İkinci gece idare ettik. Üçüncü geceden sonra insan “Bali’nin barutu hiç mi bitmiyor?” diye düşünmeye başlıyordu.

Bazı insanlar havai fişek sesini eğlenceli buluyor. Ben aynı fikirde değilim. Beş dakika boyunca gökyüzünde renkli ışıklar görmek uğruna çevredeki herkesi, hayvanları ve uyumaya çalışan insanları ayağa kaldırmanın cazibesini hiçbir zaman anlayamadım.

Jimbaran’ın asıl güzel tarafı akşamları sahilde ortaya çıkıyordu.

Kumsalda masalar...
Gün batımına yakın restoranlar kumsalın üzerine masalar kuruyordu. “Kumsalın üzerine” derken deniz manzaralı bir terasa masa koymalarından söz etmiyorum. Masalar gerçekten kumun içindeydi.

Ayakkabılarınızı çıkarıp ayaklarınızı kuma gömüyor, birkaç metre ileride dalgaları izleyerek yemek yiyordunuz. Güneş yavaş yavaş denizin üzerine inerken gökyüzü önce sarıya, sonra turuncuya, ardından kırmızıya dönüyordu.

Jimbaran’ın eski balıkçı köyü geçmişi burada kendisini gösteriyordu. Restoranların önünde balıklar, karidesler, yengeçler ve ıstakozlar sergileniyor, müşteriler istediklerini seçiyordu. Deniz ürünleri daha sonra ızgarada pişirilip masaya getiriliyordu.

Ben deniz ürünlerine alerjik olduğum için bu zenginliğin büyük bölümünü uzaktan seyrettim. Neyse ki restoranların menülerinde et ve başka seçenekler de vardı. Jelena ile Mezzy deniz ürünlerini yerken ben kendime zarar vermeyecek bir şeyler bulmayı başardım.

Yemek boyunca sahilde sürekli bir şeyler oluyordu.

Bir akşam dört kişilik bir müzik grubu masaların arasında dolaşıyordu. İki gitarları, bir kontrbasları ve bir de ne olduğu tam olarak anlaşılamayan, elde yapılmış vurmalı çalgıları vardı. Her masaya yaklaşıp insanların hangi ülkeden geldiklerini soruyor, sonra o ülkeyle ilişkilendirdikleri bir şarkı çalıyorlardı. Sahilde çok sayıda Avustralyalı vardı. Bu nedenle Men at Work’ün “Down Under” şarkısını o akşam defalarca dinledik. Şarkı her başladığında başka bir Avustralyalı masa alkışlıyor, grup aynı neşeyle parçayı yeniden çalıyordu. “Down Under” çıktığında ben lisedeydim. Şarkı son derece yaşlıydı. Dolayısıyla ben de öyleydim.

Sahilde ateş dansı
Başka bir akşam geleneksel kıyafetleri içinde Balili dansçılar sahneye çıktı. Dansları ellerin, parmakların, gözlerin ve yüz ifadelerinin çok belirgin hareketleri üzerine kuruluydu. Batı danslarında insan çoğunlukla ayaklara ve vücuda bakar. Bali dansında dansçının gözlerini bir an kaçırırsanız anlatının bir bölümünü kaybetmiş oluyorsunuz.

Gösterinin ilerleyen bölümünde ateşler yakıldı. Hava karardıktan sonra alevlerin ışığında yapılan dans gerçekten etkileyiciydi. Jelena ile Mezzy gösterinin ardından dansçılarla fotoğraf çektirdiler.

Bali’de hoşuma giden şeylerden biri, yerel kültürün turistlere sunulma biçimiydi.

Geleneksel kıyafeti ile Balili bir danscı
İnsanların hoşuna gitmek için Batılı eğlenceleri taklit etmek yerine kendi danslarını, kıyafetlerini, müziklerini ve inançlarını ön plana çıkarıyorlardı. Üstelik bunu insanın boğazına sokmadan yapıyorlardı.

Bir akşam bu hassas denge bozuldu.

Restoranlardan biri sahile bir DJ getirmişti. DJ’in görevi, sevdiğimiz bütün şarkıları tanınmayacak hale getirmekti. Güzel bir parçayı alıyor, üzerine elektronik davullar ekliyor, hızını değiştiriyor ve nakaratını başka bir şarkıyla birleştiriyordu. Bazıları mash-up, bazıları techno, bazıları house versiyonlarıydı.

Farklı zevklere elbette saygı duyarım. Fakat bir şarkıyı seviyorsam onun içine neden başka üç şarkı, bir çamaşır makinesi ve bozuk bir matkap sesi eklemek zorunda olduğumuzu anlayamıyorum.

O gece yemeğimizi normalden hızlı bitirdik.

Bali’ye gelip Bali masajı yaptırmadan dönmek olmazdı.

Jelena ile birlikte özel bir odada masaj randevusu aldık. Oda loştu. İçeride tütsü yanıyor, hafif bir Asya müziği çalıyordu. İki masaj yatağı yan yana hazırlanmıştı.

Ben geleneksel Bali masajını seçtim. Jelena ise “zayıflama masajı” istedi.

“Yapma,” dedim. “Buraya kadar gelmişiz, Bali masajı yaptıralım.”

Hayır. Zayıflama masajı yaptıracaktı.

Jelena’nın masaj tercihlerinde daha önce de pek isabetli olmadığına tanık olmuştum.

Yıllar önce Antalya’da birlikte masaja gitmiştik. Ben Tay masajı istemiştim, Jelena ise Türk masajını seçmişti. Benim yanıma gelen ufak tefek Taylandlı kadın son derece nazik hareketlerle kaslarımı gevşetmeye başladı. Jelena’nın yanına gelen yüz kiloya yakın kadınsa masaj yapmak yerine onunla güreşmeye girişti.

Jelena’yı bir sağa çevirdi. Bir sola çevirdi. Kollarını çekti. Bacaklarını büktü. Sırtına çıktı. Kemiklerini teker teker çatlattı.

Bir saat sonra ben huzurlu ve gevşemiş biçimde masadan kalktım. Jelena ise bar kavgasından yeni çıkmış gibiydi.

Bali’de de benzer bir seçim yapıyordu.

Ben yatağıma uzandım. Balili masöz yağlar ve hoş kokulu losyonlarla son derece yavaş ve ritmik bir masaja başladı. Tütsünün kokusu, loş ışık ve arkadaki müzikle hayatımın en huzurlu saatlerinden birini geçiriyordum.

Yan taraftansa garip sesler geliyordu.

Önce bir inilti duydum. Sonra bir kemik çatırtısı. Ardından Jelena’nın nefesini tutarak çıkardığı bir ses. Gözlerimi açıp bakmak istedim ama o kadar rahatlamıştım ki başımı çevirmeye üşendim. Benim masözüm omuzlarıma yavaşça bastırırken diğer tarafta Jelena’nın zayıflama masajı adı altında hamur gibi yoğrulduğunu tahmin edebiliyordum.

Bir saat içinde masajla zayıflayabileceğinize inanıyorsanız bunun bedelini ödemeye de hazır olmanız gerekiyor.

Masajın sonunda jakuziye girdik ve zencefil çayı içtik. Ben yeniden doğmuş gibiydim. Jelena ise yeniden birleştirilmesi gerekiyormuş gibi görünüyordu. Bana baktı. “Hiçbir şey söyleme,” dedi. Söylemedim. Yüzüm yeterince söylüyordu.

Jimbaran’da kaldığımız günlerden birinde çevredeki başka bir yerleşimde bulunan çatı katı Meksika restoranına gittik. Bali’de, açık havada, palmiye ağaçlarının üzerinde Meksika yemeği yemek biraz tuhaf bir fikir gibi görünüyordu ama yemekler gerçekten güzeldi. Müzik de güzeldi. En önemlisi margarita vardı. Şarapsız uçuşlardan ve Bali’de içilebilir şarap aramaktan sonra tekila, limon ve tuz insanın hayata olan güvenini geri kazandırıyordu.

Çatıdan çevredeki tek katlı yapıları, uzaktaki denizi ve hiç bitmeyen motosiklet trafiğini seyrettik.

Bali ilk gün bize bürokrasisini, taksicilerini ve trafiğini göstermişti.

Jimbaran ise gün batımını, müziğini, yemeklerini ve masajlarını gösterdi.

Ada bizi önce dövmüş, sonra okşamaya başlamıştı.

Gerçi masaj kısmında Jelena’ya düşen yine dayak olmuştu.

16 Ekim 2026 Cuma

Bali: Uçan Dolmuş, Ekspres Sıra ve Milyonlarca Motosiklet

Kuala Lumpur’dan Bali’ye uçuşumuz sabah çok erkendi.

Air Arabia’nın Dubai’den Kuala Lumpur’a yaptığı yedi buçuk saatlik uçuş beklediğimizden çok daha rahat geçmişti. Koltuklar geniş sayılırdı, bacak mesafesi yeterliydi, yemekler güzeldi ve kabin görevlileri son derece nazikti.

AirAsia’nın uçağına binince Air Arabia’nın kıymetini daha iyi anladık.

Bu kez uçuş, şehirlerarası bir yolculuktan çok dolmuşla pazara gitmeye benziyordu. Koltuklar birbirine mümkün olduğunca yaklaştırılmış, yolcular sardalya konservesi gibi kabine doldurulmuştu. Önümüzdeki koltuğun arkalığıyla aramızda kalan mesafe, insan anatomisinin havacılık sektörü tarafından ne kadar esnetilebileceğini ölçmek için tasarlanmış gibiydi.

Dizlerimi nereye koyacağımı bulmaya çalışırken yanıma, önüme ve arkama yerleşen yolcular da çantalarını koltukların altına, üstüne ve insan vücudunun henüz keşfedilmemiş boşluklarına sıkıştırıyordu.

Ve yine şarap yoktu…

Bali'deyiz
AirAsia’nın resmi bilgilerine göre uçakta sunulan bütün yiyecekler yüzde yüz helal malzemelerden hazırlanıyor. Fakat bu, şirketin tamamen alkolsüz bir havayolu olduğu anlamına gelmiyor. AirAsia Indonesia’nın bazı uçuşlar için yayımladığı menülerde bira da bulunuyor. Demek ki sorun din değil, rota veya stok meselesiydi.

Bir insanın inancı gereği alkolü günah saymasına ve içmemesine sonsuz saygı duyarım. Fakat aynı inancın benim şarap kadehime kadar uzanmasından pek haz etmem.

Öte yandan uçağı seçen de bendim. Roma’daysan Romalılar gibi davranacaksın. AirAsia’daysan su içeceksin.

Neyse ki uçuş uzun değildi. Kuala Lumpur’dan Bali’ye yaklaşık üç saatte ulaştık. Uçak Endonezya’ya doğru ilerlerken aşağıda deniz, bulutların arasındaysa zaman zaman adalar görünüyordu.

Bir süre sonra Bali’ye inmeye başladık.

Havalimanının resmi adı I Gusti Ngurah Rai Uluslararası Havalimanı’ydı. Denpasar Havalimanı olarak bilinmesine rağmen Denpasar kentinde bulunmadığını, bir gece önce Endonezya giriş formuyla boğuşurken öğrenmiştim. Havalimanı Tuban’da, Kuta ilçesinde, Badung bölgesinde, Bali eyaletindeydi.

Hayatımda ilk kez bir yere varmadan önce o yerin idari teşkilatını öğrenmiştim ve bunun işimize yarayacağını umuyordum.

Yaramadı.

Denpasar Havalimanı, Kuala Lumpur Havalimanı’ndan on kat daha karışıktı.

Kuala Lumpur’da en azından yanlış sıraya girdiğinizi yarım saat sonra öğreniyordunuz. Bali’de hangi sıranın yanlış olduğunu anlayabilmek bile ayrı bir yetenek gerektiriyordu. Tabelalar yetersizdi. Bazıları başka yönleri gösteriyor, bazıları yolun ortasında sona eriyor, bazılarıysa yalnızca tabelayı hazırlayan kişinin anlayabileceği bir mantık izliyordu. İnsanlar ellerinde pasaportlarla bir sıradan diğerine koşuyor, görevlilere bir şeyler soruyor ve aldıkları cevaba göre üçüncü bir sıraya yöneliyordu.

Endonezya’ya girebilmek için varışta vize almamız gerekiyordu.

Önce vize bankosunu bulmalıydık. Bu yaklaşık on beş dakika sürdü. Sonunda bankoyu bulup pasaportlarımızı verdik. Kimse neden geldiğimizi, nerede kalacağımızı veya ülkeyi ne zaman terk edeceğimizi sormadı. Ücreti ödedik ve vizelerimiz verildi.

Bu pasaportuma ilk kez gerçek bir vize yapıştırılmıştı. Küçük bir çocuk gibi sevindim. Vizeyi aldıktan sonra pasaport kontrolünü aramaya başladık.

Bu pasaportumdaki ilk fiziksel vize
Vizenin fotoğrafını da tarihe geçsin diye yazının yanına iliştiriyorum. ChatGPT’ye pasaport numarası, doğum tarihi gibi kötü niyetle kullanılabilecek bilgileri silmesini söyledim, o da sağ olsun, ne var ne yok temizlemiş. Ama soldaki Endonezya vizesi hala görünür durumda.

Biliyorsunuz, ChatGPT bu yazılarımın editörlüğünü yapıyor. “Bu pasaportumdaki ilk vize...” diye yazmıştım, onu “Hayatımda aldığım ilk vize...” diye düzeltti.

“Sen benim Türk pasaportlarımı bir gör,” dedim. Özellikle yirmi sene önce aldığım bir pasaport vardı ki vizeler yüzünden artık kapanmıyordu. 😜

Bir görevli otomatik geçiş kapılarını kullanabileceğimizi söyledi. Kapılardan birini bulduk. Pasaportumu okuttum. Olmadı. Tekrar denedim. Yine olmadı.

Bu bir İsviçre pasaportuydu. Dünyanın neredeyse her yerinde çalışan, sınır görevlilerinin genellikle fazla soru sormadan kabul ettiği pasaportlardan biri. Fakat Bali’deki makineyi etkileyememişti.

Başka bir kapıya geçtim. O da çalışmadı. Yanımızdaki İngiliz ve Amerikalı çiftler de aynı sorunu yaşıyordu. Makineler pasaportları okuyor gibi yapıyor, sonra insanları reddediyordu.

Sonradan ChatGPT yabancıların otomatik kapıları kullanabilmeleri için elektronik pasaportla birlikte önceden alınmış elektronik varış vizesine, yani e-VOA’ya sahip olmaları gerektiğini söyledi. Biz vizemizi havalimanındaki bankodan almıştık. Dolayısıyla makinelerin çalışmamasının nedeni pasaportlarımız değil, elimizdeki vizenin türü olabilir. Eğer böyleyse bile hala otomatik kapıların çalışmamasının bir mantığı yok. Vizeyi havaalanında veren sistem, havaalanındaki kapıyı da açmalı değil mi?

Sonunda manuel pasaport kontrolü sırasına girdik.

Önümüzde en az otuz kişi vardı. Her yolcunun işlemi beş dakika sürerse iki saatten fazla bekleyecektik. Sıra neredeyse hareket etmiyordu. İnsanlar telefonlarına bakıyor, çocuklar ağlıyor, görevlilerse dünyanın geri kalanından farklı bir zaman diliminde yaşıyormuş gibi acele etmeden çalışıyordu.

Birkaç dakika sonra yanımıza bir adam yaklaştı.

“Beklemek istemiyorsanız sizi ekspres sıraya götürebilirim. Kişi başı 30 Euro” dedi.

Üç kişi için 90 Euro.

Acaba otomatik kapıların çalışmamasının başka bir sebebi mi vardı?

Elbette bu yalnızca bizim kötü niyetli yorumumuz olabilir. Belki adam resmi bir hızlı geçiş hizmeti sunuyordu. Belki otomatik kapıların çalışmaması tamamen tesadüftü. Belki bizi makinelere gönderen görevli kuralları bilmiyordu.

Belki de bütün bunlar aynı anda gerçekleşen birbirinden bağımsız olaylardı.

Bilinmez…

Teklifi reddettik.

Yaklaşık bir saat sırada bekledikten sonra pasaport kontrolü bankosuna ulaştık. Görevlinin hemen üzerinde büyük harflerle bir uyarı vardı:

NO TIPPING.

Yani “Bahşiş vermeyin”.

Turizm gelirine bu kadar bağımlı bir ülkeye gelen ziyaretçinin karşılaştığı ilk görüntünün bu olması üzücüydü. Tabelalar yetersiz, otomatik kapılar kullanılamaz halde, normal sıra son derece yavaş ama parayı verdiğiniz anda bir ekspres yol bulunabiliyordu.

Sonunda damgalarımız vuruldu ve Endonezya’ya girdik. Fakat bunun Endonezya ile aramızda güzel bir dostluğun başlangıcı olduğu pek söylenemezdi.

Terminalden çıktığımızda bizi bu kez taksiciler karşıladı. Kuala Lumpur’da havalimanından çıktıktan sonra dünya bir anda değişmiş, bürokrasinin yerini olağanüstü nazik insanlar almıştı.

Bali’de değişen pek bir şey olmadı. Daha terminalin kapısından çıkar çıkmaz çevremizi taksi teklifleri sardı.

“Taxi, sir?”

“Where are you going?”

“Best price!”

“Same as Grab!”

Grab dediğimiz anda herkes aynı cümleyi söylüyordu:

“Aynı fiyat.”

Değildi.

Aynı fiyat olsa bile sizin aracınıza binmek istemiyorduk.

Grab’da aracın plakası, sürücünün adı, yolculuğun güzergahı ve ödeyeceğiniz ücret ekranda görünüyordu. Yolculuk kayıt altındaydı. Bir sorun çıkarsa en azından kimin arabasında kaybolduğunuzu biliyordunuz.

Havalimanının önünde sizi kolunuzdan yakalayan bir adamın “Aynı fiyat” demesi aynı güvenceyi sağlamıyordu.

“Grab çağıracağız” dedim.

“Aynı fiyat.”

“Hayır.”

“Grab price.”

“Hayır.”

“Very good car.”

“Hayır.”

Bazen bir konuşmayı ilerletmenin en etkili yolu kelime sayısını azaltmaktır.

Sonunda kalabalığın arasından çıkıp Grab’in yolcu alma noktasını bulduk. Bizim gittiğimiz dönemde Bolt Endonezya’da çalışmıyordu ama Grab son derece ucuzdu. Fiyatlar o kadar düşüktü ki toplu taşıma aramaya veya Frank Sinatra’nın “vagabond shoes”larını giyip yollara düşmeye gerek yoktu.

Aracımız geldi. Bagajlarımızı yerleştirip otele doğru yola çıktık.

Bali’yle ilgili ikinci şaşkınlığımız burada başladı.

Bali’de bizim anladığımız biçimde şehirlerin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak kolay değildi. Elbette adada Denpasar gibi resmi şehirler, Kuta, Jimbaran ve Ubud gibi yerleşimler vardı. Fakat havalimanından otele giderken gördüğümüz manzara Avrupa’da alıştığımız kent düzenine benzemiyordu.

Bir kasaba bitip diğeri başlamıyordu.

Yolun iki tarafında tek katlı evler, dükkanlar, küçük lokantalar, tapınak girişleri ve atölyeler kesintisiz biçimde devam ediyordu. Belirgin bir şehir merkezi, ana meydan veya belediye binası görünmüyordu. Bir yerleşim diğerinin içine karışıyor, nerede olduğunuzu yalnızca haritadaki isimden anlayabiliyordunuz.

İlk izlenimimiz, bütün adanın tek bir ana yol çevresinde kurulduğuydu.

Bu yolun çoğu yerde iki şeridi vardı. Biri gidiş, biri geliş.

Arabalar motosikletlere yer açmak için yolun ortasındaki çizgiye mümkün olduğunca yakın ilerliyordu. Motosikletler ise yolun iki kenarından, arabaların arasından ve bazen henüz yol olarak tanımlanmamış boşluklardan akıyordu.

Yüzlerce motosiklet, bir karınca ordusu gibi otomobillerin çevresini sarıyordu.

Yüzlerce motosiklet...
Bali’de de trafik soldan akıyordu. Kuala Lumpur’dan geldiğimiz için buna alışmaya başlamıştık. Alışamadığımız şey, araçların birbirlerine ne kadar yakın hareket ettiğiydi. Bir motosiklet otomobilimizin solundan geçiyor, diğeri sağından giriyor, üçüncüsü iki araç arasındaki birkaç santimetrelik boşluğu değerlendiriyordu. Sürücüler frenlere son anda basıyor ama sanki aralarında görünmez bir anlaşma varmış gibi birbirlerine çarpmıyorlardı.

Her gün kaç motosikletlinin kazalarda öldüğünü merak ettim. Sonra tatilimin geri kalanını huzur içinde geçirebilmek için cevabını araştırmamaya karar verdim.

Trafik neredeyse hiç ilerlemiyordu. Kuala Lumpur’daki trafik için günlerce söylenmiştim. Birkaç kilometrelik yolculuğun yarım saat sürmesini kabul edilemez bulmuştum.

Bali’yi görünce Kuala Lumpur’dan özür dilemek istedim.

Kuala Lumpur trafiği bunun yanında Formula 1 pistiydi.

Bali’de bazen yüz metre ilerlemek on beş dakika sürüyordu. Haritadaki mesafe hiçbir şey ifade etmiyordu. Gideceğiniz yer iki kilometre uzakta olabilirdi ama bu yalnızca coğrafi bir bilgiydi. Zamanla ilişkisi bulunmuyordu.

Yol boyunca ellerinde düdüklerle trafiğin ortasına atlayan acayip adamlar gördük. Bunlar polis değildi. Otomobillerin yan yollardan ana yola çıkabilmesi veya yayaların karşıya geçebilmesi için araçları durdurmaya çalışıyorlardı.

Endonezya’da bu gayriresmi trafik düzenleyicilerine Pak Ogah deniliyor. Endonezya polisinin açıklamalarına göre genellikle kavşaklarda, dönüş noktalarında ve sıkışık bölgelerde trafiği yönlendiriyor, karşılığında sürücülerden küçük paralar alıyorlar. Bazen trafiği rahatlatıyor, bazen de para veren araçlara öncelik tanıyarak sorunun bir parçası haline geliyorlar.

Bizim gördüklerimiz cesurdu.

Belki gereğinden fazla cesur.

Düdüklerini çalıp kendilerini akan trafiğin önüne atıyor, ellerini kaldırarak arabaları ve motosikletleri durdurmaya çalışıyorlardı. Fakat bütün sürücüler onları ciddiye almıyordu. Birkaç kez bu adamların kendilerinin ezilmekten son anda kurtulduğunu gördük.

Trafiği düzenlemek için hayatlarını tehlikeye atıyorlardı. Trafik ise düzenlenmeye pek istekli görünmüyordu.

Yol boyunca çok sayıda küçük market vardı. İsimlerinin çoğu Amerikan süpermarketlerinden esinlenmiş gibiydi.

O Mart.

Bu Mart.

Mini Mart.

Süper Mart.

Bilmemne Mart.

En sevdiğim ise yalnızca “MART” yazan marketlerdi. Adlarının başına başka bir kelime eklemeye gerek görmemişlerdi. Ne uğraşacak adam? Mart mı? Mart…

Ne sattığını zaten biliyordunuz. Son derece pratikti.

Bali bizi ilk birkaç saat içinde şarapsız bir uçuş, çalışmayan otomatik kapılar, ekspres sıra teklifi, taksiciler, milyonlarca motosiklet ve hareket etmeyen bir trafikle karşılamıştı.

Henüz bir plaj görmemiştik. Bir tapınağa girmemiştik. Gün batımını izlememiş, Bali danslarını görmemiş, masaj yaptırmamıştık.

Ada kendisini bize tanıtmak için önce en kötü taraflarını göstermeyi seçmişti.

Belki bundan sonrası daha iyi olacaktı.

Olmak zorundaydı.

9 Ekim 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Petronas, Kahve Soygunu ve Bir Guinness

Günün ilk ziyaret noktası Petronas Kuleleri’ydi.

Bir önceki gün dünyanın ikinci en yüksek binası Merdeka 118’in yetmiş beşinci katında şarap içmiş, ondan birkaç gün önce de dünyanın en yüksek binası Burj Khalifa’ya çıkmıştık. Buna rağmen Petronas Kuleleri’nin Kuala Lumpur siluetindeki yeri bambaşkaydı.

Merdeka 118 daha yüksek olabilir ama Petronas Kuleleri şehrin simgesidir.

Paris’in Eyfel Kulesi, New York’un Özgürlük Heykeli, İstanbul’un Kız Kulesi varsa Kuala Lumpur’un da Petronas Kuleleri var.

Hem de iki tane!

Dünyanın en yüksek ikizleri.

Petronas İkiz Kuleleri, 451,9 metre yüksekliğinde ve 88 katlı. 1998’de tamamlandıklarında dünyanın en yüksek binaları unvanını Chicago’daki Sears Tower’dan, bugünkü adıyla Willis Tower’dan aldılar. Bu unvanı 2004’te Taipei 101’e devrettiler; 2010’da da Taipei 101’in yerini Burj Khalifa aldı.

Yani “Burj Khalifa’dan önce dünyanın en yüksek binası Petronas Kuleleri’ydi” demek tam olarak doğru değil. Araya Taipei 101 giriyor.

Fakat Petronas Kuleleri hala dünyanın en yüksek ikiz kuleleri.

Kulelerin mimarı Arjantinli Cesar Pelli. Her kulenin kat planı, üst üste bindirilmiş iki karenin oluşturduğu sekiz köşeli bir yıldıza dayanıyor. Farklı kültürlerde de görülen bu şekil, Petronas Kuleleri’nin tasarımında İslam sanatındaki Rub el Hizb motifi üzerinden yorumlanmış; birlik, uyum, istikrar ve akılcılık gibi kavramları temsil ediyor.

Paslanmaz çelik ve camdan oluşan dış cepheye uzaktan bakınca bu geometrik ayrıntıyı fark etmek kolay değil ama yukarıdan bakıldığında kulelerin planı açıkça ortaya çıkıyor.

İki kule 41’inci ve 42’nci katlar arasında bulunan iki katlı bir köprüyle birbirine bağlanmış. Yaklaşık 170 metre yükseklikteki Skybridge yalnızca turistlerin fotoğraf çektirdiği bir geçit değil. Kulelerden birinde acil durum yaşanması halinde diğerine geçiş sağlayan tahliye sisteminin de bir parçası.

Kulelerin resmi tarihçesine göre proje 1992’de başlamış, temel kazıları 1993’te, üst yapının inşaatı 1994’te başlamış ve kuleler 1996’da dış cepheleriyle birlikte tamamlanmış. Resmi açılış ise 1999’da yapılmış. Her kulenin temelinde 54 saat boyunca aralıksız dökülen yaklaşık 13 bin 200 metreküp beton var.

Dubai’deki “Yapın anasını satayım” mimarisinin aksine Petronas Kuleleri bana gösterişli ama zarif göründü.

Gökdelen olduklarını saklamıyorlardı ama çevrelerindeki bütün yapılara hakaret ederek de bağrınmıyorlardı.

Ben Petronas Kuleleri’ni ilk kez 1999 yapımı Entrapment filminde görmüştüm.

Filmde Sean Connery, Robert “Mac” MacDougal adında dünyaca ünlü ve yaşını başını almış bir sanat hırsızını canlandırır. Catherine Zeta-Jones ise Virginia “Gin” Baker adında, görünüşte onu yakalamaya çalışan ama aslında ne tarafta olduğu pek belli olmayan bir sigorta araştırmacısıdır.

Bu arada, filmin üzerinden çeyrek yüzyıldan fazla zaman geçti. Bu aşamada spoiler uyarısına pek gerek yok diye düşünüyorum.

Gin, Mac’i tuzağa düşürmek için onunla birlikte çalışmaya başlar. İkili önce çok değerli bir Çin maskesini çalar, ardından işin çapını biraz büyütüp sekiz milyar dolarlık bir soygun planlar. Senaryoya göre Petronas Kuleleri’ndeki International Clearance Bank’ın bilgisayar sistemi, 1999’dan 2000’e geçilirken Y2K, yani Milenyum Hatası nedeniyle birkaç saniyeliğine savunmasız kalır. Gin ile Mac de bu kısa aralıkta binlerce küçük işlemi Gin’in hesabına yönlendirerek sekiz milyar doları çalarlar.

Plan elbette beklenildiği gibi gitmez.

Alarmlar çalar, güvenlik görevlileri peşlerine düşer ve ikili kulelerin arasında asılı ışık kablolarının üzerinden diğer kuleye geçmeye çalışırlar. Kablolardan biri kopunca, Catherine Zeta-Jones aşağı sarkar, Sean Connery onu kurtarır ve fizik kanunları bir Hollywood filmi uğruna kısa süreliğine izne ayrılır.

Petronas Kuleleri filmin son bölümünün başlıca kahramanı haline gelir.

Sean Connery ile Catherine Zeta-Jones’un kulelerin arasında dolaştığını gördükten sonra insan doğal olarak Skybridge’e çıkmak istiyor.

Biz de istiyorduk.

Fakat önce kahve içmemiz gerekiyordu.

Vizemiz yok...
O sabah otelden kahve içmeden çıkmıştık. Bu normal şartlarda yapılmaması gereken bir hatadır.

Petronas Kuleleri’nin altındaki Suria KLCC alışveriş merkezine girip Bacha Coffee’yi bulduk. Kafenin boş masalarından birine oturmaya çalışırken garsonlardan biri fırtına gibi yanımıza geldi ve bizi girişteki bir bankonun önüne sürükledi.

Herhalde masada bir sorun olduğunu düşündük. Ancak sorun masa değil, bizdik.

Görevli adlarımızı sordu.

Söyledik.

Ardından soyadlarımızı sordu.

“Eğer oturmak için vize gerekiyorsa yanımızda yok” dedim. Şakamdan etkilenmedi. Adlarımızı ve soyadlarımızı bir iPad uygulamasına girdi. Bir şeyler işaretledi, başka bir ekrana geçti, oraya da bir şeyler yazdı. Pasaport numaramızı, annemizin kızlık soyadını ve son altı ay içinde ziyaret ettiğimiz ülkeleri sormamasına şükrettik. Bir de sosyalizmin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü sormadı.

Yaklaşık on dakika süren kayıt işleminin ardından bir masaya götürüldük. Oturur oturmaz “Kahve” dedim. Garson beni duymazdan gelip uzaklaştı. Bir süre sonra elinde Meydan Larousse kalınlığında bir kitap yığınıyla geri döndü.

Bunların kahve menüsü olduğunu anlamamız biraz zaman aldı.

Dünyanın her tarafından geldiği iddia edilen yüzlerce kahve vardı. Brezilya, Kolombiya, Kenya, Etiyopya, Arabistan, Orta Amerika ve Asya kahveleri sayfalar boyunca sıralanıyordu. Bunların yanında romantik, mistik veya doğrudan anlamsız isimler taşıyan onlarca karışım bulunuyordu.

Ben Kolombiya kahvesi söyledim.

Jelena “Aztek” isimli bir kahve seçti.

🐝Mezzy🐝 sıcak çikolata istedi.

Kahvelerin gerçekten Kolombiya’dan gelip gelmediğini, Azteklerle ne ilgisi olduğunu bilmiyorduk. Zaten Kolombiya’dan gelse de gelmese de aradaki farkı anlayabilecek durumda değildik. Biz yalnızca birer fincan kahve istiyorduk.

Asya’daki geleneksel yarım saatlik bekleme süresinin ardından garson geri döndü. Elinde üç tane bakır renkli, uzun ağızlı devasa ibrik vardı. Her biri en az bir litre sıvı alacak kadar büyüktü.

İbriklerden biri benim, biri Jelena’nın, biri de 🐝Mezzy🐝’nin önüne bırakıldı.

Masamız bir anda küçük çaplı bir petrol rafinerisine dönüştü.

Küçük çaplı bir petrol rafinerisi
Üç kişi için yaklaşık üç litre sıcak içecek getirmişlerdi. Üstelik bu üç kişiden biri çocuktu.

Belki ibriklerin büyüklüğü menünün 438’inci sayfasının altındaki küçük harflerle yazıyordu. Belki kahve edebiyatını daha dikkatli okumamız gerekiyordu. Fakat insan yine de garsonun biraz sağduyu göstermesini bekliyor.

Bir yetişkinin tek başına bir litre kahve içmesi pek olası değildir. Bir çocuğun bir litre sıcak çikolata içmesi ise tıbbi bir deney sayılır.

Garson “Her ibrikten dört-beş fincan çıkıyor, üçünüz için iki tane yeterli olabilir” diyebilirdi. Demedi. Sipariş verilmişti. Görevi siparişi getirmekti.

İçip içemeyeceğimiz, kafein zehirlenmesi geçirip geçirmeyeceğimiz veya 🐝Mezzy🐝’nin sıcak çikolatanın etkisiyle Petronas Kuleleri’ne tırmanıp tırmanmayacağı onu ilgilendirmiyordu.

Herkes kendi kahvesinden birer fincan içti.

Geride kalan iki buçuk litreyi masada bırakıp hesabı istedik.

Yaklaşık 30 dolar.

Gündüz gözüyle soygun!

Bir gün önce Batu Caves’deki maymunların yapamadığını bu gösteriş budalası kahve mağazası yapmıştı. Burada herkes gülümsüyordu ama işin aslı, bize tıslayan maymunlar bunlardan çok daha dürüsttü.

Kuala Lumpur’da sevdiğimiz pek çok şey Asya kültürünün nezaket, sabır ve uyum tarafını gösteriyordu. Bu kahve deneyimi ise aynı kültürün biçime bazen içerikten daha fazla önem veren yönünü özetliyordu.

Siparişte ne yazıyorsa onu getir. Müşterinin gerçekten ne istediğini sorma. Yanlış anlaşılma varsa gülümse ama paranı da al.

Sonuçta üç litre kahve masaya ulaşmıştı. Görev tamamlanmıştı.

ZUS Coffee’de yarım saat beklediğimiz iki sıradan kahveyi özlemle hatırladım. En azından onlar yalnızca yavaştı. Burası hem yavaş hem pahalı hem de kendini beğenmişti.

Kahve soygunundan sağ çıktıktan sonra Petronas Kuleleri’nin ziyaretçi merkezine gittik.

Bütün biletler tükenmişti. Skybridge’e ve 86’ncı kattaki seyir terasına çıkamayacaktık.

🐝Mezzy🐝 biraz hayal kırıklığına uğradı.

“Sen birkaç gün önce dünyanın en yüksek binasının tepesine çıktın. Bunu kaçırman çok büyük bir kayıp sayılmaz” dedim.

Ardından ona kimsenin ikincileri hatırlamadığını söylemeyi düşündüm. Aklımda herkesin bildiği “Ay’a ayak basan ikinci insanın adını kimse hatırlamaz” klişesi vardı. Sonra Ay’a ayak basan ikinci insan "Buzz" Aldrin’i gayet iyi hatırladığımı fark edip vazgeçtim.

Petronas Kuleleri
Üstelik Petronas Kuleleri artık dünyanın en yüksek ikinci binası bile değildi. Bir zamanlar dünyanın en yüksek binalarıydı ve hala en yüksek ikiz kulelerdi, ama hepsi bu.

Kulelerin altındaki yemek bölümüne gidip bir Japon restoranı bulduk. Ben suşi sevmem, sevgili arkadaşlar. Çiğ balıkla aramda, karşılıklı olarak saygıya dayanan bir mesafe vardır. O bana yaklaşmaz, ben de onu yemem.

Fakat Japon mutfağı suşiden ibaret değil. Sığır eti seviyorsanız oldukça geniş bir seçeneğiniz var. 🐝Mezzy🐝 ve ben et yemeklerinden söyledik. Jelena geleneksel Aqua-woman rutini kapsamında deniz mahsulleri istedi.

Kuala Lumpur standartlarına uygun olarak yaklaşık 45 dakika sonra geldiler. Yemekler güzeldi. Bu şehirde aç kalmıyordunuz. Yalnızca yemeğe karar verdiğiniz anda değil, yaklaşık bir saat sonra doymayı kabul etmeniz gerekiyor.

Yemekten sonra kulelerin arkasındaki KLCC Park’a çıktık. Burası Petronas Kuleleri’nin Instagram fotoğraflarının yaklaşık yüzde doksanının çekildiği yer.

İki kulenin de kadraja sığdığı noktayı bulduk.

Boynumuzu mümkün olduğunca geriye yatırıp kulelere baktık, sonra diğer bütün turistler gibi önlerinde fotoğraf çektirdik. Kulelere çıkamamıştık ama en azından altlarında küçücük görünebilmiştik.

Sonraki durağımız Malezya Ulusal Camisi, yani Masjid Negara oldu.

Cami 1965’te, Malezya’nın bağımsızlığının ardından ülkenin yeni kimliğini simgeleyecek modern bir yapı olarak açılmış. Klasik yarım küre biçimindeki Osmanlı veya Arap kubbelerinden farklı olarak ana çatısı açılmış bir şemsiyeye benziyor. 73 metre yüksekliğindeki minarenin tepesi ise kapalı bir şemsiye biçiminde tasarlanmış.

Caminin resmi tarihçesine göre yapı, ülkenin savaş yaşanmadan bağımsızlığa kavuşmasına duyulan şükranın bir ifadesi olarak inşa edilmiş. İlk başbakan Tunku Abdul Rahman’ın adının verilmesi önerilmiş ama kendisi bunu kabul etmeyerek caminin “Masjid Negara”, yani Ulusal Cami olarak adlandırılmasını istemiş. Yaklaşık 15 bin kişilik kapasiteye sahip yapı, tamamlandığı dönemde Güneydoğu Asya’nın en büyük camilerinden biriymiş. Malezya’nın resmi cami kayıtları bu geçmişi ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Biz gittiğimizde cami ikindi namazı nedeniyle ziyarete kapalıydı. Yeniden açılması için yaklaşık iki saat beklememiz gerekiyordu. Bir caminin namaz sırasında turistlere kapatılmasını yadırgamadım. Sonuçta burası öncelikle ibadet yeri, sonra turistik mekandı.

Fakat iki saat beklemek istemedik. Dışarıdan baktık, birkaç fotoğraf çektik ve planımızı değiştirdik.

Bir Bolt çağırıp Brickfields bölgesindeki Little India’ya gittik. Burada bir Hint restoranına oturup, coconut suyu içtik.

Coconut suyu içtik
Brickfields’ın hikayesi Kuala Lumpur’un büyüme hikayesinin küçük bir özeti gibiydi. 1881’de yaşanan büyük yangın ve sel, ahşap ve palmiye yapraklarından yapılmış çok sayıda binayı yok edince şehirde tuğla yapılara geçilmeye başlanmış. Bölgenin killi toprağı tuğla üretimine uygun olduğu için burada tuğla ocakları kurulmuş ve bölge zamanla “Brickfields”, yani tuğla tarlaları adıyla anılmaya başlamış.

Daha sonra İngiliz sömürge yönetimi döneminde demiryolu deposu da buraya kurulmuş. Güney Hindistan ve Seylan’dan, yani bugünkü Sri Lanka’dan getirilen çok sayıda işçi demiryolunda ve çevredeki işletmelerde çalışmış. Bu insanlar bölgede evler, dükkanlar, okullar ve ibadet yerleri kurmuşlar. Hint topluluğu zamanla Brickfields’ın kimliğinin ayrılmaz parçası haline gelmiş.

Bölge 2009’da resmen Kuala Lumpur’un Little India’sı ilan edilmiş. Malezya’nın Federal Bölgeler Dairesi, Jalan Travers ile Jalan Tun Sambanthan çevresinin renkli kapılar, çeşmeler ve sokak düzenlemeleriyle Little India’ya dönüştürüldüğünü anlatıyor.

Brickfields
Sokaklarda Hint restoranları, kumaşçılar, kuyumcular, baharat dükkanları ve geleneksel kıyafet satan mağazalar vardı. Havada tütsü, köri ve kızarmış yiyecek kokuları birbirine karışıyor, dükkanlardan Bollywood müziği yükseliyor, renkli sariler vitrinlerde asılı duruyordu.

Kuala Lumpur’un en sevdiğim taraflarından biri buydu.

Birkaç kilometre içinde Malay, Çinli ve Hint kültürleri arasında geçiş yapabiliyordunuz. Bir sokakta cami, diğerinde Taoist tapınağı, biraz ileride Hindu mabedi, onların arasında da İrlanda barı vardı.

Biz İrlanda barına girdik.

Birkaç gündür Asya yemekleri yiyorduk ve kısa bir ara vermek istiyorduk. Biftek ve hamburger söyledik. Ben de bir Guinness istedim.

Jelena şaşırdı.

Normal şartlarda önümde şarap varken bira içmem. Aslında önümde şarap yokken de bira içmem.

Guiness
“Kuala Lumpur’daki şaraplar kötü ve gereğinden fazla soğuk servis ediliyor” dedim. Yine de Guinness’i içtikten sonra iki kadeh kırmızı şarap söyledim. İnsanın ilkelerine sahip olması güzel bir şey. Fakat onlara gereğinden fazla bağlanmak hayatı zorlaştırıyor.

Otele döndüğümüzde ertesi sabahki Bali uçuşu için hazırlanmamız gerekiyordu. Önce Endonezya için online giriş formunu doldurmaya karar verdim.

Kuala Lumpur Havalimanı’nda bir saat boyunca uğraştığımız o eski komünist ülke giriş belgelerinin dijital kuzeni yeniden karşımdaydı. Yine eyalet soruyordu. Yine şehir soruyordu. Yine listelerde aradığım isimleri bulamıyordum.

Denpasar Havalimanı’na uçacaktık ama formda Denpasar’ı nereye yazacağım belli değildi. Havalimanının resmi adı I Gusti Ngurah Rai’ydi. Denpasar Havalimanı olarak biliniyordu ama aslında Denpasar kentinde bile değildi. Tuban’da, Kuta ilçesinde, Badung bölgesinde, Bali eyaletindeydi.

Bir havalimanına inebilmek için Endonezya’nın idari yapısını İçişleri Bakanı kadar iyi bilmeniz gerekiyor.

ChatGPT sağ olsun.

Otel adresini, bölgeyi, şehri ve eyaleti farklı sitelerden kontrol ederek yaklaşık bir saatlik mücadeleden sonra formları tamamladım. Telefonumdaki onay ekranına bakıp derin bir nefes aldım.

Kuala Lumpur maceramız sona ermişti.

Şehir temiz, modern, canlı ve son derece çeşitliydi. İhtiyaç duyabileceğiniz hemen her şeyi bulabiliyordunuz. Malezyalılar, hayatımda karşılaştığım en nazik ve yardımsever insanlardandı. Malay, Çin ve Hint kültürleri birbirlerini ezmeden aynı şehirde yan yana yaşıyordu. Camiler, tapınaklar, gökdelenler, sokak yemekleri, lüks oteller ve küçük dükkanlar Kuala Lumpur’a gerçek bir karakter kazandırıyordu.

Şehrin bir ruhu vardı.

Tek ciddi sorunu trafikti.

Bir de kahve sipariş ederken dikkatli olmanız gerekiyordu.

Kesinlikle yeniden gelecektik. Kuala Lumpur, Paris, Londra, New York, Hong Kong gibi defalarca ziyaret edilebilecek bir şehir.

Fakat önce Bali’ye gitmemiz gerekiyordu. Uçağımız sabah çok erkendi. Air Arabia’nın konforlu uçuşundan sonra bizi bu kez AirAsia taşıyacaktı.

Bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyorduk.

Yakında öğrenecektik.

2 Ekim 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Maymunlar, Mağaralar ve 007

Ertesi günün kahramanı maymunlar olacaktı.

Başımıza gelecekleri henüz bilmiyorduk ama Batu Caves’e gitmeden önce konuştuğumuz herkes bizi uyarmıştı. İzlediğim YouTube videolarının neredeyse tamamı da aynı şeyleri söylüyordu:

Maymunlarla göz teması kurmayın.

Yiyeceklerinizi ortada taşımayın.

Telefonunuza, gözlüğünüze, kolyenize ve çantanıza dikkat edin.

Değerli eşyalarınızı sıkı tutun.

Ben bu uyarıları biraz abartılı bulmuştum. Sonuçta karşımızdaki hayvan yüz kiloluk bir goril değildi. Elimdeki telefonu sağlam tutarsam hiçbir maymunun onu benden alamayacağını düşünüyordum.

Batu caves
Batu Caves, Kuala Lumpur’un merkezinde değil, hemen dışındaki Selangor eyaletinde bulunuyor. Dört yüz milyon yıldan daha eski kireç taşı tepelerinin içinde oluşmuş mağaralar, 1891’de Hindu ibadet alanı olarak kullanılmaya başlanmış. İlk Thaipusam kutlaması da ertesi yıl yapılmış. Bugün mağaraya ulaşmak için gökkuşağı renklerine boyanmış 272 basamağı çıkmanız gerekiyor. Merdivenlerin önünde ise Hindu tanrısı Murugan’ın yaklaşık 43 metre yüksekliğindeki altın renkli heykeli duruyor. Tourism Malaysia’nın Batu Caves rehberi burayı hem dini merkez hem de doğal oluşum olarak tanımlıyor.

Batu Caves’e giderken tapınaklardan çok maymunları konuşuyorduk.

İnsanların hayvanlara atfettiği geleneksel karakterler vardır. Mesela tilki kurnaz, sırtlan fırsatçı, saksağan hırsızdır. Köpek sadık, kedi nankör, katır inatçıdır.

Bunların çoğu hayvanlara atılmış iftiralardır.

Fakat konu maymunlara gelince onlar hakkında söylenen her şey tamamen gerçektir.

Murugan’ın heykeli
Maymunlar hayvanlar dünyasının en büyük sahtekarları, üçkağıtçıları, yankesicileri ve dolandırıcılarıdır. Sizi uzun uzun inceler, zayıf noktanızı bulur, dikkatinizin dağılmasını bekler ve ellerine geçen ilk fırsatta harekete geçerler.

İnsana en çok benzeyen tarafları görünüşlerinden ziyade ahlak anlayışlarıdır.

Jelena bütün uyarılara rağmen maymunları görmek için heyecanlanıyordu.

Sevgili karım hayvanlarla iletişim kurmayı çok sever ama bütün içten duygularına rağmen bu konuda şimdiye kadar pek şanslı olduğu söylenemez.

Mikonos’un ünlü pelikanı Petros ona tıslamış ve saldırmaya çalışmıştı. Pekin Hayvanat Bahçesindeki bir panda onu görünce hırlamıştı. Rio’da karıncayiyene benzeyen, Türkçede koati ya da burun ayısı denilen hayvanlardan biri taşıdığı plastik torbaya saldırmıştı. Rovaniemi’deki Noel Baba Köyü’nde karşılaştığı bir ren geyiği ise onu alenen boynuzlamıştı.

Üç kıtada birbirinden farklı dört hayvan Jelena’yı kendilerine düşman bellemişti.

Jelena yine de hayvanlara olan güvenini kaybetmemişti.

Batu Caves’in maymunlarının farklı olacağına inanıyordu.

Murugan heykeli aşağıdan bakıldığında insanı eziyordu. Heykelin arkasında yükselen rengarenk merdivenler mağaranın ağzına kadar uzanıyordu. Fotoğraflarda eğlenceli görünen 272 basamak, Kuala Lumpur’un sıcağı ve nemi içinde farklı bir anlam kazanıyordu.

Batu Caves’in araç indirme alanından merdivenlere doğru yürürken ilk maymunları gördük. Bunlar uzun kuyruklu makaklardı. Bölgede çok sayıda yaşıyor, insanların çevrelerinde dolaşmasına pek aldırmıyorlardı.

İlk başta yalnızca birkaç tanesi ortalıkta dolaşıyordu.

Jelena ilk maymunu görünce “Aaa, maymune!” dedi. Maymun kelimesi Sırpçada da hemen hemen aynı.

Ardından da ona “bıcı bıcı” yaptı.

Maymun başını kayıtsızca başka tarafa çevirdi ve işine baktı.

Bu karşılaşma biraz cesaretimizi artırmıştı. Hayvan öyle rezillik çıkaracak gibi durmuyordu. Ne saldırmış ne de bir şeyler çalmaya çalışmıştı. Belki de internetteki uyarılar gerçekten abartılıydı.

Merdivenlere yaklaştıkça maymunların sayısı arttı.

Tırmanmaya başladık.

Birkaç basamak sonra aşağıdan aldığım su şişesini çıkardım. Suyu yalnızca içmiyor, serinlemek için kafamdan aşağı da döküyordum.

Maymunlar merdivenlerin kenarlarında ve korkulukların üzerinde oturuyor, yukarı çıkan insanları izliyordu. Aslında manzaraya bakmıyor, envanter kontrolü yapıyorlardı.

İlk gazimiz 🐝Mezzy🐝 oldu.

Elinde plastik bir meyve suyu bardağı vardı. İçeceğin büyük bölümünü bitirmişti ama bardağın dibinde birkaç damla kalmıştı. Bir maymun aniden uzandı ve bardağı elinden çekip aldı. Olay o kadar hızlı gerçekleşti ki hiçbirimiz müdahale edemedik. Maymun birkaç metre öteye gidip bardağı iki eliyle tuttu ve içindeki son damlaları içmeye başladı. Sonra bardağı yere attı.

Sıra bendeydi.

Elimdeki su şişesini gören bir maymun üzerime atıldı ve şişeyi yakaladı. Ben de refleksle bırakmadım. Birkaç saniye boyunca merdivenlerin ortasında maymunla karşılıklı su şişesini çekiştirdik.

Baktım şişeyi bırakmıyor, avucumun içinde kalan suyla maymunu ıslattım. Maymun sinirlendi ve bana tısladı ama şişeyi de bıraktı. Sonunda da vazgeçip uzaklaştı.

İkinci çatışmayı insanlık kazanmıştı.

Fakat günün asıl savaşı Jelena ile maymunlar arasında yaşanacaktı.

Jelena’nın elinde küçük Malezya çikolatalarının bulunduğu bir kutu vardı. Merdivenleri çıkarken kutudan birer ikişer çikolata alıp ağzına atıyordu. Bu, maymunların gözü önünde yapılabilecek en yanlış hareketlerden biriydi.

Bir maymun kutuya saldırdı.

Kırmızı çizgi
Jelena kutuyu bırakmadı ama elinde tuttuğu çikolatayı kaybetti. Maymun çikolatayı kapıp kaçtı. Diğer maymunlar yiyeceği görünce Jelena’nın çevresinde toplanmaya başladı. Jelena onları uzaklaştırmak için birkaç çikolatayı merdivenlerin kenarına attı. Maymunlar hemen peşlerinden gidip çikolataları yedi. Çikolatalar kağıtlara sarılıydı ve maymunlar yemeden önce kağıtları açıp sağa sola atıyorlardı.

Bu taktik bir süre işe yaradı.

Fakat içlerinden biri çikolatayla yetinmedi.

Kuyruğunu korkuluğa sardı, vücudunu uzattı ve Jelena’nın Versace şapkasını çalmaya çalıştı. Zavallı hayvan kırmızı çizgiyi geçtiğinin farkında değildi.

Çikolata alınabilirdi, meyve suyu bardağı alınabilirdi, telefon, gözlük, hatta gerekirse ben bile maymunlara bırakılabilirdim.

Ama iş Versace şapkaya geldiğinde olay başka bir boyuta taşındı.

Jelena maymuna öyle bir bağırdı ki hayvan neye uğradığını şaşırdı. Şapkayı bırakıp korkuluğun öbür tarafına kaçtı.

Mikonos’un pelikanı, Pekin’in pandası, Rio’nun koatisi ve Rovaniemi’nin ren geyiğinden sonra hayvanlar dünyası ilk kez geri adım atmıştı.

Zafer Jelena’nındı.

Merdivenlerin geri kalanında birkaç yankesicilik girişimi daha yaşadık. Fakat artık hayatın gerçeklerini öğrenmiştik. Telefonlarımızı, gözlüklerimizi ve şapkalarımızı daha sıkı tutuyor, maymunların hareketlerini dikkatle izliyorduk.

Ellerine yalnızca Jelena’nın gönüllü olarak verdiği birkaç çikolata daha geçti.

Sonunda 272 basamağı tamamlayıp ana mağaraya ulaştık.

Dışarıdaki sıcak ve gürültü bir anda geride kaldı. Mağaranın tavanı bir katedral kadar yüksekti. Yukarıdaki doğal açıklıklardan içeri giren ışık, kayaların ve tapınakların üzerine düşüyordu. İçeride Hindu tanrılarına adanmış küçük mabetler, sunaklar ve heykeller vardı. Tütsü kokusu mağaranın nemli havasına karışıyordu.

Yukarımızda yarasalar uçuyordu.

Garip bir biçimde içeride hiç maymun yoktu. Belki de kutsal alana saygı gösteriyorlardı. Belki de içeride çalacak bir şey bulamamışlardı.

Batu Caves'in içinde
Batu Caves gerçekten etkileyiciydi. Dört yüz milyon yıllık doğal bir mağaranın içine insanların tapınaklar yerleştirmesi, jeolojiyle inancın aynı mekanda buluşmasına yol açmıştı. Dışarıdaki renkli merdivenler ve dev Murugan heykeli fotoğraflarda daha fazla dikkat çekiyor olabilir ama benim için asıl etkileyici yer mağaranın içiydi. Tourism Malaysia’nın resmi rehberinde de belirtildiği gibi ana tapınak mağarasına ulaşmak için gösterilen çabanın karşılığını içerideki mekan fazlasıyla veriyordu.

Bir süre mağarayı ve tapınakları gezdikten sonra aynı 272 basamağı bu kez aşağı indik. Maymunların arasından kayıp vermeden geçtik. Aslında tam olarak kayıpsız sayılmazdık.

Bir meyve suyu bardağı ve birkaç çikolata gitmişti. Fakat telefonlarımız, gözlüklerimiz ve en önemlisi Versace şapkamız bizimleydi. Bu şartlarda başarılı sayılırdık.

Batu Caves’den sonra günün havası tamamen değişti.

Dünyanın en yüksek binası Dubai’de 🐝Mezzy🐝 ile çıktığımız Burj Khalifa. Dünyanın ikinci en yüksek binası ise Kuala Lumpur’daki Merdeka 118. Bina 678,9 metre yüksekliğinde ve adından da anlaşılacağı üzere 118 katlı. Çok yüzlü cam cephesi ve uzun sivri ucuyla Kuala Lumpur’un neredeyse her tarafından görülebiliyor. Yapının mühendislik şirketi Arup da Merdeka 118’i dünyanın ikinci en yüksek gökdeleni olarak tanımlıyor.

Shaken, not stirred...
Binanın üst bölümlerinde Park Hyatt Kuala Lumpur bulunuyor. Otel 75’inci kattan 114’üncü kata kadar uzanıyor. Lobisi, restoranları ve barları 75’inci katta. Otelin Cacao Mixology & Chocolate adlı mekanı da kendisini Kuala Lumpur’un en yüksek barı olarak tanıtıyor. Park Hyatt’ın resmi bilgileri barın 75’inci katta bulunduğunu doğruluyor.

Biz Park Hyatt’ın lobi barına çıktık.

Batu Caves’de maymunlarla su şişesi ve çikolata için mücadele ettikten birkaç saat sonra kendimizi bir James Bond filminde bulmuştuk. Ortamda tam anlamıyla “Shaken, not stirred” havası vardı.

Bar son derece şık döşenmişti. Loş ışıklar, zarif mobilyalar, yumuşak müzik ve tavandan tabana uzanan pencereler vardı. Garsonlar neredeyse koreografisi önceden hazırlanmış bir gösterinin oyuncuları gibi salonun içinde sessizce dolaşıyordu.

Adınızı bir kez soruyorlardı.

O andan sonra herkes size adınızla hitap ediyordu.

“Mr. Bülent, şarabınız nasıl?”

“Mr. Bülent, başka bir şey ister misiniz?”

İnsanın bu kadar yüksekte kendisini önemli hissetmesi kolaydı.

Sislerin içinde Kuala Lumpur
Malezya’da içtiğim en iyi şarap da buradaydı. Sonunda bir şarap yalnızca “içilebilir” olmanın ötesine geçmişti. Geniş pencerelerin arkasında Kuala Lumpur’un gökdelenleri sisin içinde belirip kayboluyordu. Şehir aşağıda, uzaktaki bir maket gibi görünüyordu.

Sabah maymunlar çikolatamızı çalmaya çalışmıştı.

Akşam garsonlar adımızla hitap ediyordu.

Kuala Lumpur sosyal sınıflar arasında asansörle ulaşılabilen bir geçiş sunuyordu.

Şarabımızı bitirdikten sonra Bolt çağırıp otelimizin bulunduğu bölgeye döndük. KL Tower’ın yakınında bir Hint restoranı bulduk. Açık havadaki masalardan birine oturduk. Karşımızda Bukit Nanas tepesinin üzerinde yükselen, 421 metrelik Kuala Lumpur Kulesi vardı. Şehrin en tanınmış yapılarından biri olan bu telekomünikasyon kulesi, tepenin üzerinde bulunduğu için bazı açılardan Petronas Kuleleri’nden bile daha yüksekmiş gibi görünüyor. Tourism Malaysia’nın şehir rehberi KL Tower’ın yüksekliğini 421 metre olarak veriyor.

Şehrin en yüksek barında
Yemek mükemmeldi.

Kulenin ışıklarını seyrederek Hint yemeklerimizi yedik. Kuala Lumpur’daki günümüz mağaranın içinde yarasalarla, merdivenlerde maymunlarla, gökyüzünde şarapla ve bir kulenin altında akşam yemeğiyle tamamlanmıştı.

Otele döndüğümüzde yorgunduk ama mutluyduk.

Maymunlar bizi soyamamıştı.

Ertesi gün bunu deneyen başkaları olacaktı…

25 Eylül 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Trafik, Durian ve Tanrılar

Kuala Lumpur’u daha doğru dürüst görmeden sevmiştik.

Havalimanı bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmış, insanlar ise bütün bu kötü başlangıcı birkaç saat içinde unutturmuştu. İlk gecemizi Hard Rock Cafe’de 🐝Mezzy🐝’nin doğum gününü kutlayarak, ardından da otelin devasa lobisinde piyano eşliğinde birer içki içerek tamamlamıştık.

Ertesi sabah erkenden uyandık.

Öncelikle kahve içmemiz gerekiyordu. Benim için kahve, tatil programının bir parçası değil, insanlarla konuşmaya başlamadan önce yerine getirilmesi gereken medikal bir zorunluluktur.

Otelin yakınında Malezya’nın en yaygın yerel kahve zincirlerinden ZUS Coffee’yi bulduk.

Modern bir şehir
ZUS, ilk şubesini 2019’da Kuala Lumpur’da açmış ve kısa sürede ülkenin her tarafına yayılmış Malezyalı bir marka. Şirketin kendi tarihçesine göre amacı kaliteli kahveyi lüks olmaktan çıkarıp günlük bir ihtiyaç haline getirmekmiş.

Bu konuda aynı fikirdeydik.

İki kahve ve 🐝Mezzy🐝 için bir milkshake söyledik.

Yarım saat sonra geldiler.

Kahveyi lüks olmaktan çıkarmışlardı ama hız konusunda henüz kesin bir karar vermemişlerdi.

Asya’nın bazı yerlerinde hizmet “yavaş ama emin adımlarla” işliyor. Siparişiniz unutulmamıştır. Kimse size hayır dememiştir. Herkes gülümsemektedir. Yalnızca siparişinizin size ulaşmak gibi bir acelesi yoktur.

Buna çok da şaşırmadık. Kahvelerimizi içip çevremize bakmaya başladık.

Kuala Lumpur son derece modern bir şehir. Geniş caddeler, gökdelenler, büyük oteller, alışveriş merkezleri ve binaların arasından geçen yükseltilmiş monoray hatları var. Fakat Dubai’den farklı olarak şehir yalnızca modern görünmek için kurulmuş hissi vermiyordu.

Dubai’de binalar birbirleriyle yarışıyor ve sürekli “Bana bak!” diye bağrınıyordu.

Kuala Lumpur’da ise cam kulelerin hemen yanında eski dükkanlar, camiler, Çin tapınakları, Hindu mabetleri ve yemek tezgahları var. Hayat sokaklarda akıyor. İnsanlar kaldırımlarda yürüyor, küçük lokantalarda yemek yiyor ve klimalı bir alışveriş merkezine girmeden de var olabiliyor.

Kuala Lumpur moderndi ama steril değildi.

Şehrin bir ruhu vardı.

Ne yazık ki bu ruhun büyük bölümü trafikte mahsur kalmıştı.

Kuala Lumpur’un trafiği o güne kadar gördüğüm en kötü trafiklerden biriydi. Birkaç kilometrelik yolculuk rahatlıkla yarım saat sürüyordu. Bu, turistlerin yakınabileceği küçük bir rahatsızlık değildi. Şehirde yaşayanların günlük hayatını ve ziyaretçilerin bütün programını belirleyen gerçek bir engeldi.

Haritada birbirine yakın görünen iki noktayı aynı gün içinde ziyaret etmeyi planlıyor, sonra aralarında yalnızca dört kilometre olduğunu görüp rahatlıyorsunuz.

Rahatlamayın.

Dört kilometre, Kuala Lumpur’da bir mesafe değil, bir zaman dilimi.

Şehrin bu soruna karşı geliştirdiği akıllıca bir uygulama dikkatimi çekti. Otellerin, alışveriş merkezlerinin ve büyük binaların çoğunun önünde özel yolcu alma ve indirme alanları vardı. Grab, Bolt ve taksiler doğrudan bu bölümlere giriyordu. En azından yolcularını bekleyen araçlar caddenin ortasında durup zaten felç olmuş trafiğe yeni bir felç eklemiyordu.

Sonradan Bali’ye gidince Kuala Lumpur trafiğine haksızlık ettiğimi anlayacaktım.

Fakat o sırada henüz Bali’yi görmemiştim.

Kuala Lumpur’un bugünkü halini anlamak için geçmişine biraz bakmak gerekiyor.

Şehir, Dubai gibi birilerinin çölde cetvelle çizip sıfırdan kurduğu bir yer değil. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında kalay madenleri çevresinde büyümeye başlamış. Sin Sze Si Ya Tapınağının arşivine göre 1857’de bölgeye ilk büyük Çinli madenci grupları gelmiş; Klang ve Gombak nehirlerinin birleştiği noktada dükkanlar ve yerleşimler kurulmuş. Hastalıklar, seller, yangınlar ve iç savaşlarla uğraşan küçük maden kasabası zamanla bugünkü metropole dönüşmüş. Aynı arşiv, Kuala Lumpur’un doğuşunu Çinli madenciler, Malay yöneticiler ve ticaret yollarının ortak hikayesi olarak anlatıyor.

Malezya’nın geçmişi de aynı ölçüde katmanlı.

Malay Yarımadası yüzyıllar boyunca Çin ile Hindistan, daha sonra da Doğu Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaret yollarının ortasında kalmış. Yaklaşık 1400’de kurulan Malakka Sultanlığı bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelmiş ve İslam bu dönemde hızla yayılmış. Malakka 1511’de Portekizlilerin, 1641’de Hollandalıların kontrolüne geçmiş. 1824’te yapılan İngiliz-Hollanda Antlaşmasıyla İngiliz etkisi belirleyici hale gelmiş. Japon işgalinin ardından bağımsızlık hareketi hızlanmış; Malaya Federasyonu 1957’de bağımsızlığını kazanmış, bugünkü Malezya ise 1963’te kurulmuş. Bu tarih sıralaması Malezya hükümetinin resmi tarih sayfasında ayrıntılı biçimde anlatılıyor.

Bu kadar farklı halkın ve imparatorluğun aynı yerde iz bırakması, Kuala Lumpur’un sokaklarında açıkça görülüyordu.

İlk durağımız Jalan Alor Food Street oldu.
Durian

Sokağı görmeden önce kokusunu aldık.

Durian.

Durian, Güneydoğu Asya’da “meyvelerin kralı” olarak anılıyor. Dışı dikenli, içi yumuşak ve kremamsı. Onu sevenler tadını vanilya, badem, karamel ve muhallebi karışımına benzetiyor. Sevmeyenler ise kokusunu lağım, çürümüş soğan, ayak kokusu ve birkaç gündür güneşte bekleyen ceset arasında bir yere yerleştiriyor.

Ben ikinci gruptayım.

Çürümüş bir ceset duriandan daha güzel kokabilir. En azından cesedin meyve olduğunu iddia eden kimse yoktur.

Buna rağmen Güneydoğu Asya’da insanlar duriana bayılıyor. Meyveyi büyük bir iştahla yiyor, tatlılara, dondurmalara ve içeceklere katıyorlar. Kokusu o kadar güçlü ki bazı otellerin, toplu taşıma araçlarının ve kapalı alanların girişinde durian getirmenin yasak olduğunu belirten tabelalar görüyorsunuz.

Sigara içmek yasaktır.

Evcil hayvan giremez.

Durian getirmeyin.

Meyvenin toplum içindeki yeri aşağı yukarı böyle.

Jalan Alor boyunca Malezya, Çin ve Tayland yemekleri sunan lokantalarla tezgahlar ve bunların önüne dizilmiş plastik masa ve sandalyeler vardı. Sokak akşamları çok daha kalabalık oluyormuş ama öğlen saatinde bile yeterince hareketliydi. Bir restorana oturup Malezya yemeklerinden söyledik.

Yemekleri çok sevdik.

Malezya mutfağı ülkenin kendisi gibi Malay, Çin ve Hint etkilerinin birbirine karıştığı bir mutfak. Baharatlı, kokulu ve Avrupa’daki “Asya restoranlarında” yediğimiz yemeklerden çok daha farklı.

Bazı yemeklerin içinde ne olduğunu sormamak daha iyi olabilirdi ama damak tadımız biraz alışınca hepsi son derece lezzetli geliyordu.

Şarap ise comme ci, comme ça.

Yani içilebiliyordu.

Bu aşamada beklentilerimizi düşük tutmayı öğrenmiştik.

Yemekten sonra Central Market’a gittik. Burası Kuala Lumpur’da gezilecek yerleri sıralayan hemen her listenin üst taraflarında bulunuyor. Turizm broşürleri yerel sanatçıların ürünlerinin, el sanatlarının ve hediyelik eşyaların satıldığı tarihi bir pazar olarak tanımlıyor. Binanın geçmişi 1888’e kadar uzanıyor; başlangıçta yaş sebze, et ve balık satılan sıradan bir pazar yeriymiş. Bugün ise restore edilmiş, klimalı bir turistik alışveriş alanı. Tourism Malaysia’nın Kuala Lumpur rehberi de Central Market’ı şehrin tarihi duraklarından biri olarak tanıtıyor.

Bana sorarsanız biraz abartılmış.

İçinde hediyelik eşya, kumaş, resim, takı ve turistik ıvır zıvır satılan eski ve oldukça ilkel bir alışveriş merkeziydi. Hoştu ama Kuala Lumpur’a gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer olarak neden bu kadar öne çıkarıldığını anlayamadım.

Belki sorun bendeydi.

Dubai Mall’da köpekbalıkları ve buz pateni pisti gördükten sonra alışveriş merkezlerinden beklentilerim gereksiz yere yükselmiş olabilirdi.

Dışarı çıktığımızda sıcak ve nem yeniden üzerimize çöktü.

Malezya’da bizim anladığımız anlamda dört mevsim yok. Kuala Lumpur Ekvator’un yalnızca birkaç derece kuzeyinde. Dolayısıyla takvimin kış veya yaz göstermesi günlük hayatta büyük bir fark yaratmıyor. Malezya Meteoroloji Dairesi ülkenin iklimini yıl boyunca birbirine yakın sıcaklık, yüksek nem ve bol yağışla tanımlıyor. Esas değişiklik sıcaklıkta değil, kuzeydoğu ve güneybatı musonlarıyla yağışın miktarında ve yönünde yaşanıyor. Resmi iklim açıklaması durumu bu şekilde özetliyor.

Bizim açımızdan bilimsel açıklama daha kısaydı:

Hava çok sıcaktı.

Ayrıca çok nemliydi.

Yürüdükçe tişörtüm sırtıma yapışıyor, yüzümden ter akıyor ve gezilecek yerlerin tamamının neden yan yana inşa edilmediğini merak ediyordum.

O günkü programımızın geri kalanı tapınaklara ayrılmıştı.

Sin Sze Si Ya Tapınağı
Malezya’nın dışarıdan bakıldığında biraz kafa karıştıran bir dini ve hukuki yapısı var. İslam ülkenin resmi dini ama Malezya yalnızca şeriatla yönetilen bir ülke değil. Federal anayasa İslam’ı federasyonun dini olarak tanımlarken diğer dinlerin barış içinde uygulanabileceğini de belirtiyor. Ülkede sivil mahkemelerin yanında şeriat mahkemeleri de bulunuyor. Bu mahkemelerin yetkisi yalnızca Müslümanları ve anayasanın kendilerine bıraktığı belirli dini, ailevi ve kişisel konuları kapsıyor. Yani ülkeye giren turist kendisini bir anda dini hukuk düzeninin içinde bulmuyor. Malezya hükümetinin resmi din açıklaması da bu çoğul yapının anayasal temelini anlatıyor.

Sokakta gördüğümüz hayat da bunu doğruluyordu. Başörtülü kadınlar, başı açık kadınlar, mini etekler, bol kıyafetler, kısa şortlar ve askılı bluzlar aynı kaldırımda yan yana yürüyordu. Kafamdaki katı İslam ülkesi görüntüsüyle karşılaşmadık.

Malezya nüfusunun çoğunluğu Müslüman ama ülke aynı zamanda büyük Budist, Hristiyan ve Hindu topluluklarına sahip. 2020 nüfus sayımına göre halkın yüzde 63,5’i Müslüman, yüzde 18,7’si Budist, yüzde 9,1’i Hristiyan ve yüzde 6,1’i Hindu. Kuala Lumpur ise ülke ortalamasından da daha çeşitli. Malezya İstatistik Dairesinin nüfus sayımı bu dağılımı açıkça gösteriyor.

Sin Sze Si Ya Tapınağı
Bu yüzden birkaç sokak içinde cami, Taoist tapınağı ve Hindu mabedi görmek şaşırtıcı olmadı.

İlk olarak Sin Sze Si Ya Tapınağına gittik.

Dar sokakların arasına saklanmış küçük ve sevimli bir Taoist tapınağıydı. Pekin’de gördüğümüz büyük Taoist tapınaklarıyla boy ölçüşecek bir ihtişamı yoktu ama zaten çekiciliği de buradan geliyordu. Şehrin ortasında, kırmızı fenerler, tütsü dumanları, altın renkli yazılar ve tanrı heykelleri arasında sakin bir köşe oluşturuyordu.

Tapınağın geçmişi Kuala Lumpur’un geçmişiyle neredeyse aynı yaşta. Çinli lider Yap Ah Loy, 1864’te Seng Meng Lee’nin ruhunu Kuala Lumpur’daki küçük bir sunağa getirmiş. İç savaşın ardından 1873’te tapınak için arazi bağışlamış ve bugünkü yapının ilk hali 1875’te tamamlanmış. Seng Meng Lee daha sonra Sin Sze Ya adıyla tanrılaştırılmış. Yap Ah Loy ve taraftarları onun ruhunun kendilerini savaşta koruduğuna inanıyormuş. Tapınağın kendi tarih arşivinde bu hikaye bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Burası yalnızca Çin’den ithal edilmiş bir dini yapı değildi. Kuala Lumpur’un kurulmasına yardım eden Çinli madencilerin, tüccarların ve liderlerin yerel hafızasıydı.

Küçüktü ama karakteri vardı.

Sonraki durağımız Sri Maha Mariamman Tapınağıydı.

Sri Maha Mariamman Tapınağı
1873’te kurulan bu yapı, Kuala Lumpur’da hala kullanılan en eski Hindu tapınağı. Girişindeki gopuram, yani kat kat yükselen renkli kule, onlarca Hindu tanrısı, koruyucu ruh, kahraman ve hayvan figürüyle kaplıydı. Dışarıdan bakınca taş bir yapıdan çok, tanrıların birbirlerinin üzerine çıkarak gökyüzüne ulaşmaya çalıştığı dev bir heykel yığınına benziyordu. Şehrin resmi kültür rehberi de tapınağı Kuala Lumpur’un en eski Hindu mabedi olarak tanımlıyor.

Ben Hindu tapınaklarını son derece ilginç buluyorum. Hinduizmde tanrılar yalnızca uzakta oturan ciddi varlıklar değil. Evleniyor, çocuk sahibi oluyor, savaşıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor, farklı bedenlerde dünyaya dönüyor ve zaman zaman birbirlerinin işlerine karışıyorlar. Her heykelin, her rengin, her el hareketinin ve her hayvanın ayrı bir anlamı var.

Fakat Hindu tapınaklarında beni rahatsız eden küçük bir ayrıntı bulunuyor.

Ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyor.

Ayakkabı çıkarmaya prensip olarak karşı değilim. Sorun, yüzlerce insanın çıplak ayakla yürüdüğü zeminin bazen ıslak, bazen çamurlu ve çoğu zaman yeterince temiz görünmemesi. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz beynim dünyadaki bütün bakteri, mantar ve ayak hastalıklarını alfabetik sırayla listelemeye başlıyor.

Benim ziyaret ettiğim bazı Hindu tapınakları, Budist ve Taoist tapınaklarına kıyasla biraz daha dağınık ve bakımsız görünüyordu. Bunun bütün Hindu tapınakları için geçerli olduğunu iddia etmiyorum. Yalnızca benim ayaklarımın başına gelenlerden söz ediyorum.

Sri Maha Mariamman Tapınağı
Tapınağa giren kadınlardan omuzlarını ve bacaklarını örtmeleri, bazen de saçlarını toplamaları isteniyordu. Hava dayanılmaz derecede sıcaktı. Jelena ile 🐝Mezzy🐝 üzerlerine verilen örtüleri giymek istemeyip dışarıda kalmaya karar verdiler.

Ben ayakkabılarımı çıkarıp tek başıma girdim.

Bu tür kuralların en ilginci daha sonra Bali’de ziyaret edeceğimiz başka bir Hindu tapınağında karşımıza çıkacaktı.

Tapınağın girişinde adet gören kadınların içeri girmesinin yasak olduğu yazıyordu.

Bunun nasıl kontrol edildiğini hala merak ediyorum.

Kan damlalarını mı takip ediyorlar?

Yoksa bu iş için özel olarak eğitilmiş köpekleri mi var?

Din ve bürokrasi bir araya geldiğinde insanın aklına iyi şeyler gelmiyor.

Sri Maha Mariamman’ın içi dış cephesinden daha sakindi. Renkli tanrı heykelleri, çiçekler, yağ lambaları ve tütsüler arasında insanlar sessizce dua ediyordu. Tapınak ana tanrıça Mariamman’a adanmıştı. Şehrin Tamil Hindu topluluğu için yalnızca ibadet yeri değil, aynı zamanda önemli bir kültür merkeziydi.

Tapınağın başka bir özelliğini ise ertesi gün daha iyi anlayacaktık. Kuala Lumpur’daki büyük Thaipusam kutlamalarında süslü tören arabası buradan yola çıkıyor ve binlerce inananın eşliğinde Batu Caves’e kadar ilerliyor. Tourism Malaysia’nın festival rehberine göre bu tören şehrin en önemli Hindu geleneklerinden biri.

Biz de ertesi gün Batu Caves’e gidecektik.

Fakat henüz oradaki 272 basamağı, dev Hindu heykelini ve mağaranın içindeki tapınakları düşünüyorduk.

En önemlisi, maymunları yeterince dikkate almamıştık.

Bu büyük bir hataydı.

Otele döndük ve uyuduk.

Ertesi gün öğretmenlerimiz maymunlar olacaktı.

Jimbaran: Kaplan Gözü, Gün Batımı ve Kırılan Kemikler

Bali bize ilk birkaç saatinde en sevimsiz taraflarını göstermişti. Çalışmayan otomatik pasaport kapıları, kişi başı 30 Euro karşılığında tek...