Biletlerimizi aylar öncesinden almıştık. Kanada otelimizi de öncesinden ayırttık. New York’ta ise sevgili arkadaşım Ahmet’in malikanesinde kalacaktık.
31 Aralık günü, sabah saat altıda yola çıktık. Bir arkadaş bizi Cenevre havaalanına bıraktı. Bütün uçuşlar LOT, yani Polonya ulusal havayollarılaydı. Küçük bir Embraer bizi Varşova’ya götürdü. Uçuş olaysız geçmişti. Ufak bir rötar vardı ama bu LOT için hiçbir şey sayılırdı!
![]() |
| Küçük bir Embraer bizi Varşova’ya götürdü |
Polonya’da üç yıl kadar bilfiil yaşamış ve çalışmış biri olarak bu ülkeyi çok iyi bilirim. Yanlış anlamayın, çok da severim, ancak tüm eski Sovyet Bloğu ülkeleri gibi o komünist mantalite, DNA’larına işlemiştir. Değişmesi çok zordur. Alışık değilseniz sizi çıldırtır. Ben şahsım, alışık sayılırım elbette, ancak zaman insanı unutturmasa da, uyuşturuyor. O yüzden havaalanına ayak basar basmaz o eski anılar depreşti.
Havaalanlarında işaret tabelaları çok önemlidir. Onlar olmazsa ne kapınızı bulabilirsiniz, ne de uçaklar biniş işlemlerini zamanında tamamlayabilir.
Varşova havaalanı bu işaretler bakımından tam bir felaket!
Örneğin, en basit işaretleme kuralıdır. Yol ikiye ayrıldığında sol taraf nereye, sağ taraf nereye yazılır. Bu havaalanında mesela sadece sol taraf nereye gider, o yazılı. Sağ taraf, Allah kerim…
Bazı işaretler sırasıyla sağda şunlar, solda bunlar var diye düzenlenmiş. Örneğin solda 1-25 numaralı kapılar, sağda 26-45 numaralı kapılar ve mesela tuvaletler.
Burada hiçbir problem yok. Dünyadaki her havaalanında böyle işaretler bulunur.
Varşova havaalanındaki durum şöyle farklılaşıyor.
Resimdeki işarete bakın.
![]() |
| Resimdeki işarete bakın |
İkinci satırdaki 1-32 şeklindeki kapı aralığının ne solunda, ne sağında bir ok var.
Üçüncü satırda yine 34-45 şeklinde bir kapı numarası aralığı ve sağa bakan bir ok, dördüncü satırda da 33 numaralı kapı ve “geriye” bakan bir ok var. Hani bir Karadeniz fıkrası vardır, Trabzon’da otoyolda giden sürücü bir işaret görür, “Temel’in lokantası 15 km geridedur” diye. Bu da aynı hesap. Ama hadi çok uzatmayalım, bunu da yemiş olalım.
Peki, sırayı niye bozuyorsun? 1-32, 33 ve 34-45 diye listelesene…
Her neyse.
Bu işaretteki asıl sorun ikinci satır.
Diğer üç satırda yön gösteren bir ok olmasına rağmen, bu satırda 1-32 numaralı kapıların ne tarafta olduğunu belirten bir ok işareti yok.
Aynı sorunsal başka, biraz daha uyanık bir havaalanı görevlisinin de dikkatini çekmiş olacak ki, ilk satırdaki okun altına, ikinci satıra kadar uzanan bir çizgi çekerek, ilk satırdaki okun kapsama alanını genişletmiş(!)…
Ayıp lan!
Elin mi kırılır, çizgilerle, açılarla, üçgenlerle Pisagor geometrisi yapmasan da, 1-32 kapıları gösteren satıra da sola bakan bir ok koysan?
Kapı numaraları da ayrı bir komedi. Kapılar 1-26, 1N-26N ve 27-45 şeklinde numaralandırmışlar. Anlamsız bir şey. Niye aynı numarayı hem sade, hem de sonuna bir “N” ekleyerek numaralandırırsın be adam? Kime ne faydası var bunun? İnsan aklı içgüdüsel olarak kapı numarasını arıyor, sonuna eklenen ‘N’ harfini değil.
![]() |
| Kapı numaraları |
Arada anons yapıyorlar, “26 ve 35 N kapılarından geçecekler güvenlik kontrolüne" diye. Olasılıkla herkes o “N” harfini duymaya çalışıyor.
Kapıları 1’den 60 küsüre kadar numaralasalar, herkesin hayatı kolaylaşacak. Olasılıkla sonuna “N” gelen kapılar Schengen dışında, yani pasaport kontrolünden geçilmesi gereken kapılar. Ancak sonuna “N” gelen kapıların Schengen dışı kapılar olduğunu bilmenin kimseye beş kuruşluk faydası yok.
Gereksiz, insanların kafasını karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan bir uygulama, başka türlü izah edemiyorum.
Dedim ya, ilk on dakikadan sonra şiddetli bir deja vu yaşadım…
Pasaport kontrolüne geldik.
Solda kontrol gişeleri, sağda da otomatik yüz tanıma ile geçiş kapıları var. 🐝Mezzy🐝 12 yaşından küçük diye, mecburen soldaki memur kontrolünde sıraya girdik. Uygar Schengen ülkelerinin hemen tümünde, hele bir de Schengen alanını terk ediyorsanız, pasaport kontrolü otuz saniye ya sürer, ya sürmez. Pasaporttaki biyometrik veriler fiziksel olarak sizle eşleştiğinde, hakkınızda bir yakalama kararı falan yoksa çıkar, gidersiniz.
Varşova havaalanında bu pasaport kontrolü adam başı beş dakika falan alıyor.
Sıra bize geldiğinde Kowalski, pasaportumu aldı, biyometrik eşleştirmeyi yaptıktan sonra, başladı her sayfasını çevirmeye…
Oğlum, yan tarafta otomatik sıraya girsem, kimse sayfalara bakmayacak. Ne arıyorsun sayfaların üzerinde? IŞID damgası mı?
Deja vu++!
Hadi dedik, kapımızı bulduk.
Bizi New York’a götürmesi gereken Boeing 787 Dreamliner, artık Sun Paradise mı, HappyVacations dot com mu, öyle bir havayolundan wet lease ile kiralanmış eski bir Boeing 777 ile değişmişti. Böyle ucuz tatil havayolu uçakları ile uçanlarınız bilirler, uçaklar genelde hep eski, koltuklar da Sarayburnu dolmuşları gibi sardunya istifidir.
Varşova’da deli gibi kar yağıyordu. Polonya’nın soğuğunu çok iyi ve derinden bilirim. Adamın beynini dondurur. Bir de kapıda, hurda uçağı görünce Jelena’ya bu “piece of shit” kalkabilirse iyi dedim.
Uçuşa bir saat kala “teknik bir aksaklıktan” dolayı uçuşumuzun rötar yapacağını öğrendik.
Olur dedik. Rötar biz faniler için.
Aradan bir saat falan geçti, kapıları açıp bizi uçağa aldılar, ama önceden yapılan teknik aksaklık anonsuna, rötarın varışımızı ne kadar etkileyeceğine falan dair tek bir kelime yok.
Yerimize oturduk, yarım saat gibi bir süre geçtikten sonra da biniş tamamlandı.
Biniş tamamlanmasına tamamlandı da, uçakta hiçbir hareket yok.
Sonra kokpitten ilk anonsu duyduk. Kamil Koç otobüslerinin mola yerine ulaştığında yapılan anons benzeri, herhalde kaptan pilottu, adamın biri, bir şeyler söyledi. Ama arkadaş Amerikan aksanını taklit etmeye çalıştığından "hrrrrrrrr", "ammmmmnnnn", "yeeeeeah" nidalarından başka bir şey duyamadık.
Hostesi yakaladım, "Ne diyor bu?" diye sordum. Teknik arızayı gidermişler, pistin kardan temizlenmesini bekliyormuşuz.
Ne yapalım, beklemeye devam ettik.
Aradan bir saat daha geçti. Saat Varşova saati ile akşam dokuz olmuştu. Hala yeni yılı New York'ta kutlama şansımız vardı.
Zaman geçtikçe uçağın içinde yolcular acıkmış, susamışlardı. Kabin görevlileri bize su ve peynirli sandviç dağıttılar. Şansıma sandviçleri "osypek" isimli, Polonya'nın Zakopane bölgesinde yapılan isli bir peynirle yapmışlardı. Bu peyniri öyle severim ki, iki tane birden yedim.
Aradan bir saat daha geçti. "Amerikan aksanlı" pilot bize yeniden hırladı. Hostes bu kez ben sormadan yanımıza gelip, "Pist temizlendi, de-icing işlemi için beşinci sıradayız" dedi.
Beş dakika sonra da uçak şöyle bir ileri, bir geri kımıldadı. Camlar karla kaplı olduğundan bir şey göremiyorduk, ancak anlaşılan, push-back denilen, güçlü motorlu kamyon kılıklı bir aracın, uçağı ön tekerleğinden tutup, geri geri, taksi yoluna doğru ittiği işlem başlamıştı.
Yine Sarayburnu dolmuşu usulü, koltuğumuzda zıplaya zıplaya ilerlemeye başladığımız bir safhaya gelmiştik. Jelena bana "Bugi biz geri geri mi gidiyoruz?" diye sordu. "Olur mu kız? Push-back şimdiye kadar çoktan bitmiştir, taksi yoluna çıkmış, pist başına gidiyoruzdur. Kalkmadan de-ice yaparlar, sonra da uçarız" dedim. Ben bunu söylerken, uçak daha da bir şiddetle zıplamaya başlamıştı.
Sonra bir anda zıplamalar bitti, motorlar sustu, uçak öylece kaldı. Sonra bir anons. Kara saplandığımız için kımıldayamıyoruz.
Yine bir round daha su, peynir falan dağıttılar.
Aradan yine biraz zaman geçti. Bu kez hostesten bir anons: “Sayın yolcular, biraz sonra elektrikleri kapayacağız ve kardan kurtulmaya çalışacağız!”
Elektrikler kapanınca bu kez insanlar soğuktan titremeye başladılar. Uçaktan gelen sesler de "gırç-gurç" 'tan "dan-dun" 'a evrildi.
Elektriği yeniden bağladılar, üç beş dakika kalorifer çalıştı, sonra yeniden dan-dun nidalarıyla karanlığa ve soğuğa gömüldük.
Elektrikler bir süre sonra yeniden geri geldi. Zıplamalardan penceredeki karlar dökülmüştü. Dışarı bir baktık, ilk park pozisyonundan sadece bir-iki metre gerideydik. Yani bütün bu zamanda zar zor bir arpa boyu ilerlemiştik.
İşin özeti, yer görevlisi bir sersem, uçağın arkasını kontrol etmeden gırç diye arka tekerleri kara saplamıştı. Aynı dingil, belki kurtarırım diye uçağı itip kakarken bu kez uçağı ittiği ön tekeri bozmuştu.
Böyle bir aptallığı altmış yıllık hayatımda ilk kez görüyordum.
Sonra da beklenen anons geldi “Uçağımız ‘teknik’ bir aksaklıktan dolayı uçamayacak, lütfen uçaktan inin. Dışardaki LOT görevlisi sizi yönlendirecek.”
Dışardaki LOT görevlisi, bizi LOT bilet satış bölümüne ‘yönlendirdi’, ancak bilet satış bölümü haliyle sınırın öteki tarafındaydı. Yani Polonya’ya geri giriş yapmamız gerekiyordu.
Tek girişli Schengen vizesi olan yolcular doğal olarak bağırmaya başladılar. “Merak etmeyin, size vize verecekler” dediler ama saat yeni yıla bir saat kala, Polonya bürokrasisi hızıyla hangi birine vize vereceklerdi?
Yeni yıla kırk beş dakika kala pasaport kontrolünde sıraya girdik.
Otomatik geçişi kapatmışlardı. Memur olarak da sadece yeni yıl gecesi diye, kurban olarak seçilmiş, zar zor on sekiz yaşında olan bir çömez kız vardı. Yanlış yapmayayım diye kızcağızın eli ayağı titriyordu. Kowalska pasaportu alıyor, sayfaları çeviriyor, bir resme, bir önündeki adama bakıyor, tekrar sayfaları çeviriyor, acaba içeri alayım mı diye düşünüyordu.
On dakika sonra sadece bir kişi sınırı geçebilmişti.
Bu gariban kız, içeri girmeye çalışan insanların hepsinin zaten bir kaç saat önce içerde olduğunu, uçak uçamadı diye geri Polonya’ya giriş yapmak istediğini bilse de olayla ilgisini anlayamıyordu. Bunu söylerken, Schengen vizeli insanlardan bahsetmiyorum. Schengen sırasına girmiş, yani evleri Schengen’de olan, Schengen pasaportlu insanlardan bahsediyorum. Pasaportu kişi ile eşleştirdiği anda normal koşullarda içeri alması gerekir, ancak garip kız bu kararı veremiyordu.
Sonra bir başka memuru apar topar getirdiler. Lafı uzatmayayım, yeni yıla on beş dakika kala sınırı geçip, tekrar Polonya’ya girebildik.
Bu kez LOT bilet satışın önünde hiç abartmıyorum, belki yüz elli metrelik bir kuyruk vardı. Emin olmak için “Burası iptal edilen uçuşun sırası mı?” diye. Memur “Evet” dedi.
Üç yüz küsür yolcuya sadece iki memur bakıyordu!
“Happy new year” dedim, sıradan ayrıldım, bir kahve içmek için yandaki Costa Cafe’ye oturdum. Jelena “Beklemeyecek misin?” diye sordu, “Hayır” dedim. Yeni yıla belki New York’ta giremeyecektik ama en azından bir bilet sırasında da girmek istemiyordum.
Jelena bizi bıraktı, sıraya doğru gitti. Beş dakika sonra da “Bugi, gel sıra bizde” diye bağırdı. “Nasıl yani?” diye sordum, çok uzatmadı, “Ben Sırpım” dedi.
Sevgili karım ne yapmış, ne etmiş, üç yüz kişilik sırada en öne geçmişti.
Sonrasında başladık biletçiyle al takke, ver külah pazarlığına.
Biletçi “Bugün New York’a başka uçak yok” dedi. Günün bitmesine beş dakika kala yaptığı bu açıklama gerçekten içimize su serpmişti. Öyle bir konuşuyordu ki, sanki Varşova’da değil de, Amerika’ya her daim uçuş olan Heathrow havaalanındayız.
“Peki” dedik, “Ayın birinde uçuş var mı?”
“Var” dedi. ”Sabah altıda önce Münih’e, oradan Barselona’ya, oradan da Newark’a uçabilirsiniz.”
Uçak ayın birinde kalksa da, Newark’a varışımız ikisinin akşamını buluyordu. Ayın dördünde de geri uçacağımızı düşünürsek, Amerika’da iki gece geçirebilecektik.
“İstemezük” dedik.
Bu yine ıkınıp, sıkınırken 🐝Mezzy🐝 yanıma geldi, beni öpüp, “Mutlu Yıllar” dedi. Yeni yıla girmiştik. Sevgili kızımı öptüm, bu arada biletçi hala “Krakow’dan akşam altıda bir uçuş var” falan diyordu. 🐝Mezzy🐝 geri bavulların yanına gitmişti. Bu kez sevgili karım geldi, beni öpüp, “Mutlu Yıllar” diledi. Biletçi hala Münih, Londra falan diye geveliyordu.
Yeni yıla girme stresimizi atmıştık. Yeniden Amerika'ya uçuş alternatiflerimizi değerlendirmeye başladık.
Biletçi bana eziyetli olsa da ayın birinin akşamı New York’ta olabileceğimiz bir alternatif önerdi. Sabah saat yedide Viyana’ya, oradan Zürih’e, oradan da Newark’a uçacaktık. Varşova ve Viyana'da altışar saat aktarma olacaktı ama nasılsa Atlantik uçuşunda uyuruz diye düşündüm.
Gözlüklerim yanımda yoktu, adama “Bağlantılar uygun, değil mi?” diye sordum. “Hiç merak etme” dedi.
Bize havaalanındaki restoranlarda kullanılmak üzere yemek kuponları, bir duş alıp, belki de bir iki saat uyuyabilelim diye bir otel kuponu otele gidebilmek için de taksi kuponu verdi.
Gözlerimiz yaşardı. Böyle düşünceli bir havayolu…
Tek kusur, havaalanındaki restoranların tümünün kapalı olmasıydı.
Aç karınla en azından otelde bir iki saat uyuyalım diye taksilerin yanına gittik. Polonya için çok doğal olan bir manzarayla karşılaştık. Bir grup insan taksi bekliyordu, ancak ne bir sıra, ne de başı, sonu belli olan bir grup, sadece bir güruh. Şuursuzca geçen arabaların önüne atlayıp, taksi mi, değil mi anlamaya, zaman zaman da hiç sormadan kapıyı açıp, binmeye çalışıyorlar. Bu arada o araba benim, yok önce ben gördüm diye kavga çıkıyor.
Aradan biraz zaman geçti ve taksiye taksiye binemeyeceğimizi anladık. Bir Bolt çağırdım. Normalde Bolt, Uber gibi uygulamalar arabayı, şoförü önceden belirleyip, size gönderirler. Polonya Bolt’u sizi havaalanında “Bolt” yazan bir alana gönderip, gelen herhangi bir Bolt arabasına bin diyor. Bolt bölgesinde de yine sıra falan yok, yine başıbozuk bir grup, bu kez gördükleri Bolt marka arabalara saldırıyor.
Şansımıza, önümüzde bir Bolt durdu, hemen atladık. Bolt çağrısını gösterdik, ama James Bond misali, gizli bir kod söylüyorsunuz, Boltçu şoför sizin kim olduğunuzu anlıyor.
Adam bizi otele götürdü. Taksiden indik, otele girdik. Acayip bir yeni yıl partisi var. Votkayı çeken de dışarı çıkıp ya sigara içiyor, ya da birbirleriyle dövüşüyor.
Resepsiyona otel kuponunu gösterdik. “Kadın, burası - atıyorum - Hotel Varşova Palace Residence, siz Hotel Varşova Palace Kaçarovski’ye gideceksiniz” dedi.
Yine Polonya soğuğunda yola çıkıp, taksi avlamaya başladık. Bu kez şansımıza LOT’un verdiği kuponların geçerli olduğu bir taksi bulduk. Jelena kuponları taksiciye gösterdi, taksici de on dakikalık bir araba seyahati sonrasında “Tamam, geldik, burası” dedi. Kapıyı bir açtık, geri havaalanına gelmişiz. “Oğlum bizi niye otele götürmedin?” diye sorduğumuzda, kuponlardan birini gösterip, “Bak burada Varşova Palace-Havaalanı” yazıyor, ben de sizi havaalanına getirdim” dedi. İki kupondan biri sabah için havaalanına geri dönmek içindi ve tabii ki havaalanına dönüş kuponunu seçmek taksici soytarının işine geliyordu. Halbuki taksiye bindiğimizde, adama gideceğimiz otelin ismini söyleyerek bir de teyit ettirmiştik.
Bağırış, çağırış esnasında biz hala taksinin içindeyken, taksi bekleyen güruhtan birileri ön kapıyı açıp, arabaya binmişti. Şoför de işi çirkefliğe döktü. Ya karakola gidecek, olasılıkla da uçağımızı kaçıracaktık, ya da bu eşekliği yutacaktık.
Mecburen arabadan indik.
Uçağımıza beş saat falan vardı. Havaalanında açık olan tek mekana, yani Costa Cafe’ye oturduk. Uyumuyalı neredeyse yirmi dört saat olmuştu. Birimiz uyuduğunda, diğeri onu uyandırıyordu. Her ikimiz de uyuya kalırsak uçağımızı kaçırabilirdik.
Jelena laf olsun diye “Viyana’da kaç saatimiz var?” Diye sordu. Baktık, altı saatimiz falan vardı. Şehre gidelim mi diye konuşurken karım “Zürih’te kaç saatimiz var?” diye sordu. Bilmiyordum, gözlüksüzlükten okumamış, biletçi adamın bağlantılarda problem yok lafına güvenmiştim.
Itinerary’ye bir baktık, Zürih’te 50 dakikamız var. Austrian Airlines tam zamanında inse bile, trene bin, terminal değiştir, bir de Amerika uçuşu, herkese tek tek “Vizen var mı?”, “ETS onaylandı mı?” falan diye soruyorlar ki, sadece bu bir saat alıyor.
Jelena kağıdı kapıp biletçiye koştu. Geri döndüğünde uçuşumuz önce Milano’ya, oradan da New York’a değişmişti. New York’a da Emirates ile uçacaktık.
Jelena adama bağırıp, çağırmış, elli dakikada bu bağlantıya nasıl yetişiriz diye haklı bir rezillik çıkarmış. Adam “Lütfen sesinizi yükseltmeyin” diye uyarmış, Jelena da buna “Bırak sesimi yükseltmeyi, seni şurada dövmediğime dua et” demiş.
Emirates ile uçmak muhtemelen LOT’a, bilet paramızın üç-dört katı fazlasına mal olacaktı. Halbuki adamlara bizi Toronto’ya uçurun, planlarımız da fazla değişmesin diye bir teklifte bulunmuştum. Aynı gün Toronto’ya uçan bir LOT uçağı da vardı. Ancak administrative laziness, bir işgüzar Kowalska, iki paragraf yazmamak için kendi firmasına binlerce dolar fazla para ödetti.
Milano'ya uçuşumuz olaysız geçti. Havaalanında üç-dört saat gibi bir zamanımız kalmıştı. Bir Chianti Classico ile mükemmel bir steak yedim.
Emirates uçuşumuz bir A380 ile olacaktı, hani şu Süper Jumbo denilen, iki katlı devasa uçak ile.
![]() |
| Emirates uçuşumuz bir A380 ile olacaktı |
Size komik gelebilir ama bir uçağın konfor düzeyi ekonomi sınıfında belli olur. Bir uçağın en gürültülü kısmı, motorlarının egzozlarının arkasında kalan ekonomi koltuklarıdır. A380’in motorları gövdeden çok açıkta. Üstüne süper dikkatle tasarımlanmış izolasyon da eklenince dünyanın belki de en sessiz uçağı ortaya çıkmış.
Uçağın içi de çok ferahtı. İki katlı olmasından dolayı, özellikle ekonomi sınıfının bulunduğu alt katın basık olmasını beklerken, bol bol açık alan bulduk. Emirates’in koltuk araları da fazlasıyla genişti. Üzerine bir de mükemmele yakın entertainment sistemi eklenince yolculuğumuz o yorgunluğumuza değdi.
Kalkış sonrası bir Hint biryanisi ve Burgonya şarabı ile akşam yemeğimizi yedik. Sonraki hatırladığım ilk şey, New York için alçalıyoruz anonsuydu.
LOT’a sinirim ise uçağın başına gelenler değil, bu krizi nasıl yönettiği.
Her havayolunun başına böyle aksaklıklar gelebilir ama 300 küsür kişinin yeni yılını berbat ettiğinde biraz üzül, biraz kımılda değil mi? İnsanları saatlerce aç, susuz bilet kuyruğunda bekleteceğine iki memur daha koy, en azından yeni yıla bir sandalye üzerinde girsinler. Bir minibüs ayarla, insanlar otellerine gidebilsinler.
Pasaport kontrolündeki görevliler için hiçbir şey söylemiyorum. Rusya'ya, Çin'e falan bile daha çabuk, daha insanca girdim. Hz. İsa ile hesaplaşırlar günü geldiğinde.
Polonya’da uzun süre yaşadım. Bu olaylar aslında sürpriz olmadı benim için ama malumunuz, zaman insana bazı şeyleri unutturuyor. Varşova’da geçen bir gün hafızamı fazlasıyla tazeledi.
Bir daha LOT ile uçmayacağım, en azından bu kesin.
Devam edeceğiz…



























