BMW kiraladığımızın altını özellikle çiziyorum. Çünkü birkaç yıl önce buralara geldiğimde hurda bir Peugeot ile geziyordum ve o araba yüzünden başıma gelmedik iş kalmamıştı. Dağlarda kurda kuşa yem oluyordum. Bu kez "Nyet" dedim. "Ağız tadıyla kullanabileceğimiz bir araba yoksa gitmiyorum."
Dubrovnik ve Mostar’ın arası haritaya baktığınızda çok kısa görünüyor. Ancak Balkanlar'da yolculuk etmek hiçbir zaman sadece bir yerden başka bir yere gitmek olmuyor. Yolun kendisi de en az varacağınız şehir kadar hikaye anlatıyor.
Dubrovnik'ten ayrıldıktan kısa süre sonra sınıra ulaşmıştık. Aynı sınır kapısından önceki kez geçtiğimde Hırvatistan’dan ayrılıp, hangi ülkeye girdiğimi öğrenmek için sınırdaki polise “Burası ne sınırı?” diye sormuş, hayatımı kurtaran cevabı almıştım. "Hırvatistan sınırı." Neyse ki biraz ilerdeki pasaport kontrolünde buranın Bosna sınırı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu kez tecrübelerime dayanarak Jelena’ya “Burası Bosna sınırı” dedim.
![]() |
| Mostar Çarşısı |
Bosna sınırını geçtikten sonra insan ilk bakışta büyük bir değişiklik hissetmiyor. Aynı coğrafya, benzer insanlar, benzer diller... Ama içerilere doğru ilerledikçe atmosfer yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Çan kuleleri yerlerini minarelere bırakıyor, kahvenin kokusu değişiyor. Çarşılardaki bakırcılar, taş evler, küçük camiler... İnsan farkına varmadan Osmanlı'nın izlerini fark etmeye başlıyor.
Mostar'a yaklaştıkça trafik biraz yoğunlaşmıştı. Arabayı park edip, şehrin merkezine doğru yürürken önce dükkanlar, kafeler ve hediyelik eşya satan küçük mağazalar karşımıza çıktı.
Açık konuşayım, Mostar benim için en az köprüsü kadar Boşnak böreğiyle de önemliydi. Hatta dürüst olmak gerekirse, o an börek köprünün biraz önüne bile geçmişti. Çarşıdaki ilk börekçiye girdik. Jelena da, ben de kendimize börek ve cevapcici söyledik. Patlayana kadar yedik.
Çarşıya girdiğinizde köprüyü hemen göremiyorsunuz. Birkaç dar sokaktan geçiyor, çarşının içine karışıyorsunuz. Sonra bir köşeyi dönüyorsunuz…
Ve bir anda Mostar Köprüsü bütün ihtişamıyla karşınızda duruyor.
![]() |
| Stari Most |
Ama bazı eserler vardır ki, ne kadar fotoğrafını görürseniz görün, ilk karşılaşmanız yine de insanı etkiler. Mostar Köprüsü benim için tam da öyle oldu.
İlk düşündüğüm şey güzelliği değil, cesaretiydi. Beş yüz yıl önce kim bu koca yapıyı o günün koşullarıyla nasıl hesapladı, nasıl inşa etti?
Kanuni, nehir geçişini kolaylaştırmak için “Buraya bir köprü yapıla!” diye buyurmuş. Yapım görevi, Mimar Sinan'ın yetiştirdiği mimarlardan Mimar Hayreddin'e verilmiş. Rivayete göre Hayreddin, köprü çökerse idam edileceğini düşündüğü için iskeleler sökülmeden önce günlerce uyuyamamış. Doğru mudur, bilinmez.
Sonra da körünün iki ucuna birer Deli Dumrul koyup, geçenlerden para almaya başlamışlar.
Türk olduğum için Mostar Köprüsü'nü biraz sahiplenmem beklenebilir. Ama köprünün önünde durunca insanın aklına milliyet değil, mühendislik geliyor. Beş yüz yıl önce bilgisayar yok, hesap makinesi yok, modern malzemeler yok... Buna rağmen bugün bile zarafetiyle insanı hayran bırakan bir eser ortaya çıkarmışlar.
Ne yazık ki köprünün hikayesi sadece inşa edilmesinden ibaret değil.
1993 yılında Bosna Savaşı sırasında Hırvat Savunma Konseyi'nin topçu ateşi sonucu köprü yıkılmış. Düşünsenize, beş yüz yıldan fazla ayakta kalan bir eser birkaç saat içinde Neretva'nın sularına gömülmüş.
Bugün gördüğümüz köprü ise aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş hali. Belki de bu yüzden insana sadece güzel değil, biraz da hüzünlü geliyor.
Sonuçta köprüler insanları birbirine bağlamak için yapılır. Yıkıldıklarında ise sadece taşlar değil, insanlar arasındaki bağlar da zarar görüyor.
Mostar'ın en ilginç geleneklerinden biri ise köprüden atlayan dalgıçlar.
Yaklaşık yirmi dört metre yükseklikten buz gibi Neretva Nehri'ne atlıyorlar. Ama hemen değil. Önce turistler toplanıyor, fotoğraflar çekiliyor, şapkaya para atılıyor. Kalabalık büyüyor. Dalgıç yukarıda bekliyor. Tam "Herhalde vazgeçti." derken… Kendini boşluğa bırakıyor.
Birkaç saniye sonra buz gibi suyun içinden çıkıp kıyıya yüzüyor.
Ben mi? Valla yemez. Bana bütün Mostar'ı verseler yine de atlamam.
Mostar'da dikkatimi çeken bir başka şey ise Türk turist sayısı oldu.
Dalgıçlardan biri iki kadının önünde kendini yırtıyordu “You are pathetic! You said you would pay, now you don’t” yani “Bu yaptığın aptalca. Para vereceğim dedin, vermiyorsun”. Kadınlardan biri cevap verdi “Ay ben niye para verecekmişim? Devlet ödesin bunların parasını”. Bacım Türk. Hem de bayağı dini bütün Türklerden.
Yine bir Türk cengaver, karısı mı, sevgilisi mi, yanındaki kadının köprü arkada, fotoğrafını çekerken bağrınıyordu “Ört lan, bacakların gözüküyor”
Çarşıda dolaşırken zaman zaman Türkçe konuşmayan birine rastlamak zorlaşıyordu. Hemen herkes Türk’tü. Kadınların çoğu hediyelik ıvır-zıvırın peşinde bir dükkandan diğerine koşuşturuyor, erkekler de onları beklerken sigaralarını içiyordu.
Bu Türk işgalinin sebeplerini tahmin etmek zor değil.
Bosna-Hersek Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Osmanlı mirası her yerde hissediliyor, camiler, ezan sesi, Türk kahvesi, helal yemek bulma kolaylığı… Özellikle muhafazakar Türk turist için Mostar, yabancı bir ülkeden çok tanıdık bir şehir gibi hissettiriyor. Hatta bazı lokantalarda garson size Türkçe hitap edince insan bir an menüye bakıyor. "Yanlışlıkla Eminönü’ne mı geldik?" diye düşünmeden edemiyor.
Mostar'dan ayrılırken köprüye son bir kez daha baktım.
Beş yüz yıldır insanları birbirine bağlamak için orada duruyor. Bazen yıkılıyor, sonra yeniden yapılıyor.
Belki de güzel köprülerin kaderi budur.
İnsanlara sadece karşı kıyıya geçmeyi değil, yeniden bir araya gelmenin de mümkün olduğunu hatırlatırlar.
Mostar'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Počitelj'e çevirdik.
![]() |
| Počitelj |
Dar taş sokaklar, Osmanlı evleri, küçük camisi ve tepedeki kalesiyle tam bir açık hava müzesi. Sırplar böyle köylere “Etno-Selo/Ethno-Village” diyorlar.
Počitelj’de turist var ama Mostar'daki kalabalığın yanında yok denecek kadar az. Arabayı park edip sokaklarda ağır ağır dolaştık. Arada bir birkaç turist geçiyor, sonra şehir yeniden kendi sessizliğine dönüyordu.
Počitelj bana eski Anadolu kasabalarını hatırlattı. Belki de bu yüzden kendimi yabancı hissetmedim. İnsan bazen bin kilometre uzakta olmasına rağmen tanıdık bir yerde yürüdüğünü hissediyor.
Günün son durağı ise Trebinje oldu.
Jelena'nın annesi Milica yıllarca bize burayı anlatmış, "Mutlaka görün." demişti. Her seferinde "Bir dahaki gelişimizde." diye ertelemiştik.
Sonra...
Bir gün, ansızın Milica’yı kaybettik, bir dahaki gelişe demenin bir önemi kalmadı.
Şehir merkezindeki meşhur Hotel Platani'ye oturduk. Milica'nın anısına birer rakija söyledik.
![]() |
| Hotel Platani'ye oturduk |
Akşam Dubrovnik'e doğru yola çıktığımızda bir gün içinde üç farklı şehir gezmiştik.
Mostar...
Počitelj...
Trebinje...
Üçü birbirine birkaç kilometre uzaklıkta. Ama her biri bambaşka bir ruh taşıyor. Bosna-Hersek'ten ayrılırken aklımda en çok köprü kalmıştı.
Ama kalbimde… galiba fazlaca Trebinje vardı.
Akşam güneşi dağların arkasında kaybolurken yeniden Dubrovnik yolundaydık. Gün boyunca yüzlerce fotoğraf çekmiştim. Bosna-Hersek'ten yanımda fotoğraflardan çok hislerle ayrıldım. Galiba güzel yolculukların insana bıraktığı en kalıcı hatıra da bu oluyor.

























