Bunun için en doğru yer Ubud’du.
Bana göre Ubud, Bali’de mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.
![]() |
| Ubud |
Yol boyunca gördüğümüz evlerin girişleri bile küçük tapınaklara benziyordu. Taş kapılar, duvarların üzerine yerleştirilmiş heykeller, tanrılar, şeytanlar ve ne olduğunu anlayamadığımız yaratıklar her yerdeydi.
Bazı girişlerde ortadan ikiye ayrılmış gibi görünen büyük taş kapılar bulunuyordu. Bunlara candi bentar deniliyor. Kapının iki yarısı, ortasından kesilmiş bir dağı temsil ediyor. İnanışa göre insan bu iki parçanın arasından geçerek dış dünyanın karmaşasından kutsal alana giriyor.
Evlerin ve dükkanların önünde küçük çiçek sepetleri vardı. Palmiye yapraklarından hazırlanan bu sunuların içine çiçekler, pirinç, tütsü ve bazen küçük yiyecekler konuluyordu. Yerdekilere basmamaya dikkat etmek gerekiyordu. Bali’de tanrılarla ilişkinizi bozmanın en kolay yolu, sabah bırakılmış kutsal bir sununun üzerine basmaktı.
Ubud gezimizin büyük bölümü Hinduizm etrafında şekillenecekti.
Hinduizm’i birkaç cümle ile anlatmaya çalışmak son derece tehlikeli bir iş. Binlerce yıllık bir dini, “Brahma yaratır, Vishnu korur, Shiva yıkar” diye özetlerseniz doğru bir şey söylemiş olursunuz ama neredeyse hiçbir şey anlatmamış olursunuz.
Yine de bir yerden başlamak gerekiyor.
![]() |
| Ubud'da bir evin girişi |
Bali Hinduizm’inde bu yüce varlık genellikle Sang Hyang Widhi Wasa adıyla anılıyor. Brahma, Vishnu ve Shiva ise onun farklı görünümleri kabul ediliyor.
Brahma yaratıyor.
Vishnu yaratılan düzeni koruyor.
Shiva ise yok ediyor veya daha doğru bir ifadeyle dönüştürüyor.
Shiva’nın yok edici olması onu kötü yapmıyor. Hindu düşüncesinde eski yok olmadan yeninin ortaya çıkması mümkün değil. Ölüm, yıkım ve yeniden doğuş aynı döngünün parçaları. Bunu kışın bitip ilkbahara dönüşmesi gibi düşünebiliriz. Burada hiddet veya gazap yok. Sadece doğal bir döngü var. İşte Shiva bu dönüşümü yönetiyor.
Vishnu dünyadaki düzen bozulduğunda farklı bedenlerde ortaya çıkıyor. Bu bedenlere avatar deniliyor. Rama ve Krishna, Vishnu’nun en tanınmış avatarları arasında. Meşhur “Hare Krishna” sözleri de Tanrı’ya yönelmek ve zihni ona vermek için tekrar ediliyor. Bu vesileyle de bilgisayar oyunlarında kullandığımız “avatar” sözcüğünün nereden geldiğine bakmış olduk. Vishnu düzeni uzaktan gazap yağdırarak değil, farklı avatarlarla dünyanın içine girerek yeniden kuruyor. Bu avatarlar kimi zaman doğru yolu gösteriyor, kimi zaman da zalimleri ve iblisleri doğrudan ortadan kaldırıyor.
Bali Hinduizmi, Hindistan’daki Hinduizm’in tropik bir adaya taşınmış basit bir kopyası değil. Hindu inançları zaman içinde Bali’nin yerel ruhları, atalara tapınma gelenekleri ve Budist etkilerle birleşmiş. Sonuçta kendine özgü, günlük hayatın hemen her alanına yayılan bir inanç sistemi ortaya çıkmış.
Bali’de Shiva’nın ağırlığı özellikle hissediliyor. Bununla birlikte otomobil konsollarında gördüğümüz çiçek, pirinç ve küçük süslerden oluşan sunular özellikle Shiva için hazırlanmıyor. Canang sari adı verilen bu günlük sunular Sang Hyang Widhi Wasa’ya şükran ifadesi olarak bırakılıyor. “Balililer yalnızca Shiva’ya tapıyor” demek de doğru olmaz. Brahma, Vishnu, Shiva, Durga, Ganeşa, Saraswati, pirinç tanrıçası Dewi Sri, yerel ruhlar ve atalar aynı dini dünyanın farklı yerlerinde karşınıza çıkıyor.
Hindu tanrılarının bazılarını daha önce tanıyordum.
Bunda din tarihi kitaplarından çok “Stargate SG-1” dizisinin payı vardı.
Dizide dünyadaki eski tanrıların önemli bir bölümünün aslında insanları kandıran Goa’uld isimli kötü niyetli yaratıklar olduğu ortaya çıkıyordu. Mısır tanrıları Ra ve Apophis’ten sonra Hindu mitolojisinden isimler de diziye katılmıştı. Bunlardan biri Nirrti’ydi.
Hindu geleneğinde Nirrti yıkım, karanlık, çürüme ve uğursuzlukla ilişkilendirilen bir tanrıçaydı. “Stargate SG-1”de ise genetik deneyler yapan, görünmez olabilen ve son derece sevimsiz bir Goa’uld sistem lorduydu. Ama kadın fena görünmüyordu.
Din tarihi öğrenmek için bilimkurgu dizisi kullanmak ne kadar güvenilir, bilemem. Ama isimleri bu sayede daha kolay hatırlıyorum.
Ubud’daki ilk durağımız Kutsal Maymun Ormanı’ydı.
Resmi adı Mandala Suci Wenara Wana olan bu orman, yalnızca turistlerin maymun seyretmesi için oluşturulmuş bir hayvanat bahçesi değil. Padangtegal köyü tarafından korunan yaklaşık on iki hektarlık kutsal bir alan, doğal koruma bölgesi ve tapınak kompleksi.
Ormanda binin üzerinde uzun kuyruklu makak yaşıyordu.
Batu Mağaraları’ndaki tecrübemizden sonra maymunlar konusunda artık hazırlıklı olduğumuzu düşünüyorduk. Göz teması kurmayacaktık. Yiyecek göstermeyecektik. Telefonlarımızı, gözlüklerimizi ve çantalarımızı koruyacaktık. Yani maymunların çevresinde nasıl davranılması gerektiğini biraz da başımıza gelenler sayesinde öğrenmiştik.
Ancak maymunların bundan haberi yoktu. Daha ormanın içine doğru düzgün girmeden üzerimize çıkmaya başladılar. Bir tanesi Jelena’nın üzerine atladı. Jelena ilk başta sakin kalmaya çalıştı. Batu Mağaraları’nda Versace şapkamızı kurtarmış olmanın verdiği tecrübeyle durumu kontrol edebileceğini düşünüyordu.
Ne var ki maymun aynı fikirde değildi.
Bir anda elini kaldırıp Jelena’ya bir osmanlı çaktı. Jelena şaşkınlıkla maymuna baktı. Maymun da dayı dayı “Bir problemin mi var?” der gibi Jelena’ya baktı ve uzaklaştı. Başka bir maymun 🐝Mezzy🐝’nin üzerine çıktı. Önce omzuna oturdu, sonra saçlarına uzandı ve bir tutamını çekti.
🐝Mezzy🐝 bağırmaya başladı. Maymun saçın neden kafaya bu kadar sıkı bağlandığını anlamaya çalışıyordu.
![]() |
| 🐝Mezzy🐝'ye saldırdılar... |
Ormanın resmi kuralları, bir maymun üzerinize atlarsa paniğe kapılmamanızı, koşmamanızı ve yavaşça uzaklaşmanızı söylüyordu. “Oğlum bak git!” diye maymun kovalamak önerilen yöntemler arasında yoktu. Buna rağmen işe yaramıştı.
Maymun Ormanı’nın temelinde Tri Hita Karana adı verilen Bali felsefesi var. Bu düşünce, insanın tanrıyla, diğer insanlarla ve doğayla uyum içinde yaşaması gerektiğini söylüyor. Son derece güzel bir felsefe. Sadece birilerinin maymunlara bu felsefeyi anlatması gerekiyor.
Ormanın içinde yürüdükçe buranın maymunlardan çok daha fazlası olduğunu anladık. Dev ağaçlar, sarmaşıklar, küçük dereler, taş köprüler ve yosunla kaplanmış heykeller vardı. Bazı ağaçların kökleri taş duvarları sarıyor, dalları yürüyüş yollarının üzerinde bir çatı oluşturuyordu.
![]() |
| Maymun selfie'mizi çekti... |
Kompleksin içinde 14. yüzyıla kadar uzanan üç önemli tapınak vardı.
Pura Dalem Agung Padangtegal, Shiva’ya adanmış ana tapınak. Burada Shiva, yalnızca yok eden değil, eskiyi dönüştürerek yeninin önünü açan güç olarak görülüyor. Pura Beji, kutsal su ve arınmayla ilişkili. Burada Ganj Nehri’nin tanrıçası Gangga’ya dua ediliyor. Pura Prajapati ise mezarlık ve yakma törenleriyle bağlantılı. Ölenlerin ruhlarının toplu yakma törenine kadar Brahma Prajapati’nin korumasında olduğuna inanılıyor.
Tapınakların kutsal iç bölümlerine turistlerin girmesine izin verilmiyor ama yapılar dışarıdan görülebiliyor. Taş merdivenler, ejderhaya benzeyen yaratıklar, dev heykeller ve tropik bitkiler arasında yükselen tapınaklar gerçekten başka bir dünyaya aitmiş gibi görünüyor..
Adından dolayı herkes buraya öncelikle maymunları görmeye geliyor ama ormanın doğası en az maymunlar kadar baş döndürücü.
Ormanın belirli bir bölümünde görevlilerin denetiminde maymunlarla selfie çekilebiliyor. Maymunun telefonunuzu alıp ormandaki akrabalarını aramasını önlemek için işlem kontrollü biçimde yapılıyor.
Biz de birkaç fotoğraf çektik.
Batu Mağaraları’ndaki maymunlar çete halinde çalışan yankesicilere benziyordu. Ubud’dakilerse artık kurumsallaşmıştı.
Maymun Ormanı’ndan sonraki durağımız Tegallalang pirinç teraslarıydı.
![]() |
| Jelena'ya bir osmanlı çaktı... |
Manzara bana Cenevre Gölü kıyısındaki Lavaux bağlarını hatırlattı. Lavaux’da da yamaçlardaki teraslara sıra sıra üzüm asmaları yerleştirilmiş.
Buradaysa pirinç yetiştiriliyordu.
Her ikisinde de insan, son derece zor bir coğrafyayı geometrik bir düzene sokmuş.
Tegallalang etkileyiciydi ama aynı zamanda düşündüğümden çok daha turistikti. Pirinç yetiştirilen bir tarım bölgesinden çok, pirinç tarlaları temalı bir eğlence parkına dönüşmüştü. Seyir terasları, kafeler, restoranlar, fotoğraf çekilmek için hazırlanmış dev kuş yuvaları, salıncaklar ve uzun zip-line hatları vardı.
Pirinç tarlaları hala oradaydı ama çiftçilerden çok Instagram fotoğrafı çeken turist görüyorduk.
Bu terasları mümkün kılan sistemin adı subak. Bali’de en az bin yıldır kullanılan bu sistemde su yalnızca kanallarla tarlalara taşınmıyor, çiftçiler arasında ortaklaşa yönetiliyor. Su tapınakları, çiftçi birlikleri, kanallar ve pirinç tarlaları aynı düzenin parçaları.
![]() |
| 🐝Mezzy🐝'nin salıncağı |
Turistik salıncakların bu felsefenin neresine yerleştiğini bilmiyorum ama 🐝Mezzy🐝 açısından günün en önemli bölümü onlardı. Vadinin kenarına kurulmuş dev bir salıncağa bindi. Görevliler onu bağladı, salıncağı geriye çekti ve boşluğa doğru bıraktı. Çocuğu uçurumun kenarından boşluğa fırlattılar. Elbette emniyet kemerleri vardı ve her şey kontrollüydü. Yüzlerce insan aynı salıncağa binmişti. Ama bir baba olarak bunların hiçbirinin önemi yoktu.
🐝Mezzy🐝 her ileri gidişinde pirinç tarlalarının üzerinde uçuyor, geri geldiğinde yeniden görünüyordu. O çığlık atarak gülüyor, ben aşağıdaki tarlalarda çocuğumu hangi noktadan toplamam gerekeceğini hesaplıyordum.
Salıncak yetmedi, bir de zip-line’a binmek istedi.
![]() |
| Zip-line |
Biz de önceden kararlaştırdığımız restorana geçtik.
🐝Mezzycik🐝 aksi yöndeki zip-line’a binip döndüğünde hiç de korkmuş görünmüyordu. Tam aksine, Disneyland’da bile neredeyse bu kadar eğlenmemişti.
Pirinç tarlalarına bakan restoranda yemek yedik. Manzara olağanüstüydü. Teraslar karşımızda vadiye doğru iniyor, palmiye ağaçları pirinç tarlalarının üzerinde yükseliyordu. Ben birkaç kadeh şarap içtim. Bali’de içilebilir bir şarap bulduğumda bunu değerlendirmeyi artık görev sayıyordum.
Günün son durağı Tirta Empul’dü.
Tampaksiring yakınlarındaki bu Hindu tapınağı, Bali’nin en önemli kutsal su merkezlerinden biri. Tarihi 10. yüzyıla kadar uzanıyor. “Tirta” kutsal su, “empul” ise yerden fışkıran kaynak anlamına geliyor. Buraya “Water Temple”, yani “Su Tapınağı” da deniliyor.
![]() |
| Pirinç Tarlaları |
Tapınağın ortaya çıkışıyla ilgili efsanede kötü kral Mayadanawa, Tanrı Indra’nın askerlerini zehirlemek için zehirli bir kaynak yaratıyor. Indra da asasını yere saplayarak kutsal bir su kaynağı çıkarıyor ve askerlerini yeniden hayata döndürüyor.
Bugün tapınağın ortasındaki doğal kaynak hala büyük ve berrak bir havuzu besliyor. Su, buradan arınma havuzlarına ve çevredeki tarım alanlarına akıyor.
Tapınağa girerken üzerimizi örtmemiz gerekiyordu. Hepimize birer sarong verildi ve belimize bağladık. Girişte başka kurallar da yazıyordu. Bunlardan biri, adet gören kadınların tapınağa giremeyeceğini söylüyordu. Kuala Lumpur’daki Hindu tapınağında kadınların omuzlarını ve bacaklarını örtmeleri istenmişti. Bali’deyse kural biraz daha ileri gidiyordu. Kimin adet gördüğünü nasıl kontrol ettiklerini merak ettim. Ziyaretçilerin arkasında kan damlası mı arıyorlardı? Yoksa bunu anlayabilecek özel eğitimli köpekleri mi vardı?
Elbette kimse kimseyi kontrol etmiyordu. Kural kişinin kendi inancına, bilgisine ve beyanına dayanıyordu.
Tapınak dış, orta ve iç olmak üzere üç ana bölüme ayrılmıştı. Dış avludan geçip orta bölüme geldiğimizde kutsal kaynak ile arınma havuzlarını gördük.
![]() |
| Su Tapınağı |
Bu arınma törenine melukat deniliyor.
Arınma deyince aklıma Kemocum geldi. Burayı bilseydi bütün CHP'lileri bu havuza sokup, akan suların altından geçirir, tertemiz bir siyasi partiye sahip olurdu.
Bu tapınaktaki arınma ritüelinde ise amaç yalnızca vücudu yıkamak değil. Kötü düşüncelerden, manevi kirlerden ve olumsuz enerjiden arınmak için yapılan dini bir tören bu.
Kapıdan girerken bana “Arınma ister misiniz?” diye sormuşlardı. Gülüp “Benim arınmam için bayağı çok deterjan kullanmanız gerekir, boş verin” demiştim.
Havuzlarda yirmiden fazla su ağzı var ama bunların hepsi aynı amaçla kullanılmıyor. Bazıları günlük arınma, bazıları hastalık veya kötü enerjiden kurtulma, bazılarıysa cenaze törenleriyle ilgili. Bu nedenle önünüze gelen her musluğun altına kafanızı sokmanız tavsiye edilmiyor.
Tapınağın en kutsal iç bölümünde dualar ediliyor ve tanrılara sunular bırakılıyor.
Turistler her yere giremiyordu ama biz törenleri dışarıdan izleyebiliyorduk.
Tirta Empul, Bali’de dinin yalnızca tapınak duvarlarının içinde yaşamadığını gösteriyordu. Kutsal su insanların bedenlerini arındırıyor, dini törenlerde kullanılıyor, ardından kanallara karışıp pirinç tarlalarını suluyor.
Tanrı, insan ve doğa yine aynı suyun çevresinde birleşiyordu.
Günün sonunda Jimbaran’a dönmek için yola çıktık. Yolculuk yaklaşık üç saat sürdü. Trafik yer yer tamamen duruyor, motosikletler otomobillerin iki yanından akıyor, sürücümüz birkaç yüz metre kazanmak için haritanın bile bilmediği sokaklara giriyordu.
Fakat bu kez trafikten fazla şikayet etmedim.
Ubud buna değmişti.
Jimbaran bize Bali’nin güzel bir tatil adası olduğunu göstermişti.
Ubud ise Bali’nin neden başka hiçbir yere benzemediğini anlatmaya başlamıştı.
Tanrıları, kutsal suları, pirinç tarlaları, uçurumdan sallanan çocukları ve insanlara tokat atan maymunlarıyla bambaşka bir dünyaydı.
Maymunlarla işimizin artık bittiğini sanıyorduk.
Ama Bali bizimle aynı fikirde değildi.
Bu tapınaktaki arınma ritüelinde ise amaç yalnızca vücudu yıkamak değil. Kötü düşüncelerden, manevi kirlerden ve olumsuz enerjiden arınmak için yapılan dini bir tören bu.
Kapıdan girerken bana “Arınma ister misiniz?” diye sormuşlardı. Gülüp “Benim arınmam için bayağı çok deterjan kullanmanız gerekir, boş verin” demiştim.
Havuzlarda yirmiden fazla su ağzı var ama bunların hepsi aynı amaçla kullanılmıyor. Bazıları günlük arınma, bazıları hastalık veya kötü enerjiden kurtulma, bazılarıysa cenaze törenleriyle ilgili. Bu nedenle önünüze gelen her musluğun altına kafanızı sokmanız tavsiye edilmiyor.
Tapınağın en kutsal iç bölümünde dualar ediliyor ve tanrılara sunular bırakılıyor.
Turistler her yere giremiyordu ama biz törenleri dışarıdan izleyebiliyorduk.
Tirta Empul, Bali’de dinin yalnızca tapınak duvarlarının içinde yaşamadığını gösteriyordu. Kutsal su insanların bedenlerini arındırıyor, dini törenlerde kullanılıyor, ardından kanallara karışıp pirinç tarlalarını suluyor.
![]() |
| Jelena sarongu ile |
Tanrı, insan ve doğa yine aynı suyun çevresinde birleşiyordu.
Günün sonunda Jimbaran’a dönmek için yola çıktık. Yolculuk yaklaşık üç saat sürdü. Trafik yer yer tamamen duruyor, motosikletler otomobillerin iki yanından akıyor, sürücümüz birkaç yüz metre kazanmak için haritanın bile bilmediği sokaklara giriyordu.
Fakat bu kez trafikten fazla şikayet etmedim.
Ubud buna değmişti.
Jimbaran bize Bali’nin güzel bir tatil adası olduğunu göstermişti.
Ubud ise Bali’nin neden başka hiçbir yere benzemediğini anlatmaya başlamıştı.
Tanrıları, kutsal suları, pirinç tarlaları, uçurumdan sallanan çocukları ve insanlara tokat atan maymunlarıyla bambaşka bir dünyaydı.
Maymunlarla işimizin artık bittiğini sanıyorduk.
Ama Bali bizimle aynı fikirde değildi.


































