Air Arabia’nın Dubai’den Kuala Lumpur’a yaptığı yedi buçuk saatlik uçuş beklediğimizden çok daha rahat geçmişti. Koltuklar geniş sayılırdı, bacak mesafesi yeterliydi, yemekler güzeldi ve kabin görevlileri son derece nazikti.
AirAsia’nın uçağına binince Air Arabia’nın kıymetini daha iyi anladık.
Bu kez uçuş, şehirlerarası bir yolculuktan çok dolmuşla pazara gitmeye benziyordu. Koltuklar birbirine mümkün olduğunca yaklaştırılmış, yolcular sardalya konservesi gibi kabine doldurulmuştu. Önümüzdeki koltuğun arkalığıyla aramızda kalan mesafe, insan anatomisinin havacılık sektörü tarafından ne kadar esnetilebileceğini ölçmek için tasarlanmış gibiydi.
Dizlerimi nereye koyacağımı bulmaya çalışırken yanıma, önüme ve arkama yerleşen yolcular da çantalarını koltukların altına, üstüne ve insan vücudunun henüz keşfedilmemiş boşluklarına sıkıştırıyordu.
Ve yine şarap yoktu…
![]() |
| Bali'deyiz |
Bir insanın inancı gereği alkolü günah saymasına ve içmemesine sonsuz saygı duyarım. Fakat aynı inancın benim şarap kadehime kadar uzanmasından pek haz etmem.
Öte yandan uçağı seçen de bendim. Roma’daysan Romalılar gibi davranacaksın. AirAsia’daysan su içeceksin.
Neyse ki uçuş uzun değildi. Kuala Lumpur’dan Bali’ye yaklaşık üç saatte ulaştık. Uçak Endonezya’ya doğru ilerlerken aşağıda deniz, bulutların arasındaysa zaman zaman adalar görünüyordu.
Bir süre sonra Bali’ye inmeye başladık.
Havalimanının resmi adı I Gusti Ngurah Rai Uluslararası Havalimanı’ydı. Denpasar Havalimanı olarak bilinmesine rağmen Denpasar kentinde bulunmadığını, bir gece önce Endonezya giriş formuyla boğuşurken öğrenmiştim. Havalimanı Tuban’da, Kuta ilçesinde, Badung bölgesinde, Bali eyaletindeydi.
Hayatımda ilk kez bir yere varmadan önce o yerin idari teşkilatını öğrenmiştim ve bunun işimize yarayacağını umuyordum.
Yaramadı.
Denpasar Havalimanı, Kuala Lumpur Havalimanı’ndan on kat daha karışıktı.
Kuala Lumpur’da en azından yanlış sıraya girdiğinizi yarım saat sonra öğreniyordunuz. Bali’de hangi sıranın yanlış olduğunu anlayabilmek bile ayrı bir yetenek gerektiriyordu. Tabelalar yetersizdi. Bazıları başka yönleri gösteriyor, bazıları yolun ortasında sona eriyor, bazılarıysa yalnızca tabelayı hazırlayan kişinin anlayabileceği bir mantık izliyordu. İnsanlar ellerinde pasaportlarla bir sıradan diğerine koşuyor, görevlilere bir şeyler soruyor ve aldıkları cevaba göre üçüncü bir sıraya yöneliyordu.
Endonezya’ya girebilmek için varışta vize almamız gerekiyordu.
Önce vize bankosunu bulmalıydık. Bu yaklaşık on beş dakika sürdü. Sonunda bankoyu bulup pasaportlarımızı verdik. Kimse neden geldiğimizi, nerede kalacağımızı veya ülkeyi ne zaman terk edeceğimizi sormadı. Ücreti ödedik ve vizelerimiz verildi.
Bu pasaportuma ilk kez gerçek bir vize yapıştırılmıştı. Küçük bir çocuk gibi sevindim. Vizeyi aldıktan sonra pasaport kontrolünü aramaya başladık.
![]() |
| Bu pasaportumdaki ilk fiziksel vize |
Biliyorsunuz, ChatGPT bu yazılarımın editörlüğünü yapıyor. “Bu pasaportumdaki ilk vize...” diye yazmıştım, onu “Hayatımda aldığım ilk vize...” diye düzeltti.
“Sen benim Türk pasaportlarımı bir gör,” dedim. Özellikle yirmi sene önce aldığım bir pasaport vardı ki vizeler yüzünden artık kapanmıyordu. 😜
Bir görevli otomatik geçiş kapılarını kullanabileceğimizi söyledi. Kapılardan birini bulduk. Pasaportumu okuttum. Olmadı. Tekrar denedim. Yine olmadı.
Bu bir İsviçre pasaportuydu. Dünyanın neredeyse her yerinde çalışan, sınır görevlilerinin genellikle fazla soru sormadan kabul ettiği pasaportlardan biri. Fakat Bali’deki makineyi etkileyememişti.
Başka bir kapıya geçtim. O da çalışmadı. Yanımızdaki İngiliz ve Amerikalı çiftler de aynı sorunu yaşıyordu. Makineler pasaportları okuyor gibi yapıyor, sonra insanları reddediyordu.
Sonradan ChatGPT yabancıların otomatik kapıları kullanabilmeleri için elektronik pasaportla birlikte önceden alınmış elektronik varış vizesine, yani e-VOA’ya sahip olmaları gerektiğini söyledi. Biz vizemizi havalimanındaki bankodan almıştık. Dolayısıyla makinelerin çalışmamasının nedeni pasaportlarımız değil, elimizdeki vizenin türü olabilir. Eğer böyleyse bile hala otomatik kapıların çalışmamasının bir mantığı yok. Vizeyi havaalanında veren sistem, havaalanındaki kapıyı da açmalı değil mi?
Sonunda manuel pasaport kontrolü sırasına girdik.
Önümüzde en az otuz kişi vardı. Her yolcunun işlemi beş dakika sürerse iki saatten fazla bekleyecektik. Sıra neredeyse hareket etmiyordu. İnsanlar telefonlarına bakıyor, çocuklar ağlıyor, görevlilerse dünyanın geri kalanından farklı bir zaman diliminde yaşıyormuş gibi acele etmeden çalışıyordu.
Birkaç dakika sonra yanımıza bir adam yaklaştı.
“Beklemek istemiyorsanız sizi ekspres sıraya götürebilirim. Kişi başı 30 Euro” dedi.
Üç kişi için 90 Euro.
Acaba otomatik kapıların çalışmamasının başka bir sebebi mi vardı?
Elbette bu yalnızca bizim kötü niyetli yorumumuz olabilir. Belki adam resmi bir hızlı geçiş hizmeti sunuyordu. Belki otomatik kapıların çalışmaması tamamen tesadüftü. Belki bizi makinelere gönderen görevli kuralları bilmiyordu.
Belki de bütün bunlar aynı anda gerçekleşen birbirinden bağımsız olaylardı.
Bilinmez…
Teklifi reddettik.
Yaklaşık bir saat sırada bekledikten sonra pasaport kontrolü bankosuna ulaştık. Görevlinin hemen üzerinde büyük harflerle bir uyarı vardı:
NO TIPPING.
Yani “Bahşiş vermeyin”.
Turizm gelirine bu kadar bağımlı bir ülkeye gelen ziyaretçinin karşılaştığı ilk görüntünün bu olması üzücüydü. Tabelalar yetersiz, otomatik kapılar kullanılamaz halde, normal sıra son derece yavaş ama parayı verdiğiniz anda bir ekspres yol bulunabiliyordu.
Sonunda damgalarımız vuruldu ve Endonezya’ya girdik. Fakat bunun Endonezya ile aramızda güzel bir dostluğun başlangıcı olduğu pek söylenemezdi.
Terminalden çıktığımızda bizi bu kez taksiciler karşıladı. Kuala Lumpur’da havalimanından çıktıktan sonra dünya bir anda değişmiş, bürokrasinin yerini olağanüstü nazik insanlar almıştı.
Bali’de değişen pek bir şey olmadı. Daha terminalin kapısından çıkar çıkmaz çevremizi taksi teklifleri sardı.
“Taxi, sir?”
“Where are you going?”
“Best price!”
“Same as Grab!”
Grab dediğimiz anda herkes aynı cümleyi söylüyordu:
“Aynı fiyat.”
Değildi.
Aynı fiyat olsa bile sizin aracınıza binmek istemiyorduk.
Grab’da aracın plakası, sürücünün adı, yolculuğun güzergahı ve ödeyeceğiniz ücret ekranda görünüyordu. Yolculuk kayıt altındaydı. Bir sorun çıkarsa en azından kimin arabasında kaybolduğunuzu biliyordunuz.
Havalimanının önünde sizi kolunuzdan yakalayan bir adamın “Aynı fiyat” demesi aynı güvenceyi sağlamıyordu.
“Grab çağıracağız” dedim.
“Aynı fiyat.”
“Hayır.”
“Grab price.”
“Hayır.”
“Very good car.”
“Hayır.”
Bazen bir konuşmayı ilerletmenin en etkili yolu kelime sayısını azaltmaktır.
Sonunda kalabalığın arasından çıkıp Grab’in yolcu alma noktasını bulduk. Bizim gittiğimiz dönemde Bolt Endonezya’da çalışmıyordu ama Grab son derece ucuzdu. Fiyatlar o kadar düşüktü ki toplu taşıma aramaya veya Frank Sinatra’nın “vagabond shoes”larını giyip yollara düşmeye gerek yoktu.
Aracımız geldi. Bagajlarımızı yerleştirip otele doğru yola çıktık.
Bali’yle ilgili ikinci şaşkınlığımız burada başladı.
Bali’de bizim anladığımız biçimde şehirlerin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak kolay değildi. Elbette adada Denpasar gibi resmi şehirler, Kuta, Jimbaran ve Ubud gibi yerleşimler vardı. Fakat havalimanından otele giderken gördüğümüz manzara Avrupa’da alıştığımız kent düzenine benzemiyordu.
Bir kasaba bitip diğeri başlamıyordu.
Yolun iki tarafında tek katlı evler, dükkanlar, küçük lokantalar, tapınak girişleri ve atölyeler kesintisiz biçimde devam ediyordu. Belirgin bir şehir merkezi, ana meydan veya belediye binası görünmüyordu. Bir yerleşim diğerinin içine karışıyor, nerede olduğunuzu yalnızca haritadaki isimden anlayabiliyordunuz.
İlk izlenimimiz, bütün adanın tek bir ana yol çevresinde kurulduğuydu.
Bu yolun çoğu yerde iki şeridi vardı. Biri gidiş, biri geliş.
Arabalar motosikletlere yer açmak için yolun ortasındaki çizgiye mümkün olduğunca yakın ilerliyordu. Motosikletler ise yolun iki kenarından, arabaların arasından ve bazen henüz yol olarak tanımlanmamış boşluklardan akıyordu.
Yüzlerce motosiklet, bir karınca ordusu gibi otomobillerin çevresini sarıyordu.
Bali’de de trafik soldan akıyordu. Kuala Lumpur’dan geldiğimiz için buna alışmaya başlamıştık. Alışamadığımız şey, araçların birbirlerine ne kadar yakın hareket ettiğiydi. Bir motosiklet otomobilimizin solundan geçiyor, diğeri sağından giriyor, üçüncüsü iki araç arasındaki birkaç santimetrelik boşluğu değerlendiriyordu. Sürücüler frenlere son anda basıyor ama sanki aralarında görünmez bir anlaşma varmış gibi birbirlerine çarpmıyorlardı.
Her gün kaç motosikletlinin kazalarda öldüğünü merak ettim. Sonra tatilimin geri kalanını huzur içinde geçirebilmek için cevabını araştırmamaya karar verdim.
Trafik neredeyse hiç ilerlemiyordu. Kuala Lumpur’daki trafik için günlerce söylenmiştim. Birkaç kilometrelik yolculuğun yarım saat sürmesini kabul edilemez bulmuştum.
Bali’yi görünce Kuala Lumpur’dan özür dilemek istedim.
Kuala Lumpur trafiği bunun yanında Formula 1 pistiydi.
Bali’de bazen yüz metre ilerlemek on beş dakika sürüyordu. Haritadaki mesafe hiçbir şey ifade etmiyordu. Gideceğiniz yer iki kilometre uzakta olabilirdi ama bu yalnızca coğrafi bir bilgiydi. Zamanla ilişkisi bulunmuyordu.
Yol boyunca ellerinde düdüklerle trafiğin ortasına atlayan acayip adamlar gördük. Bunlar polis değildi. Otomobillerin yan yollardan ana yola çıkabilmesi veya yayaların karşıya geçebilmesi için araçları durdurmaya çalışıyorlardı.
Endonezya’da bu gayriresmi trafik düzenleyicilerine Pak Ogah deniliyor. Endonezya polisinin açıklamalarına göre genellikle kavşaklarda, dönüş noktalarında ve sıkışık bölgelerde trafiği yönlendiriyor, karşılığında sürücülerden küçük paralar alıyorlar. Bazen trafiği rahatlatıyor, bazen de para veren araçlara öncelik tanıyarak sorunun bir parçası haline geliyorlar.
Bizim gördüklerimiz cesurdu.
Belki gereğinden fazla cesur.
Düdüklerini çalıp kendilerini akan trafiğin önüne atıyor, ellerini kaldırarak arabaları ve motosikletleri durdurmaya çalışıyorlardı. Fakat bütün sürücüler onları ciddiye almıyordu. Birkaç kez bu adamların kendilerinin ezilmekten son anda kurtulduğunu gördük.
Trafiği düzenlemek için hayatlarını tehlikeye atıyorlardı. Trafik ise düzenlenmeye pek istekli görünmüyordu.
Yol boyunca çok sayıda küçük market vardı. İsimlerinin çoğu Amerikan süpermarketlerinden esinlenmiş gibiydi.
O Mart.
Bu Mart.
Mini Mart.
Süper Mart.
Bilmemne Mart.
En sevdiğim ise yalnızca “MART” yazan marketlerdi. Adlarının başına başka bir kelime eklemeye gerek görmemişlerdi. Ne uğraşacak adam? Mart mı? Mart…
Ne sattığını zaten biliyordunuz. Son derece pratikti.
Bali bizi ilk birkaç saat içinde şarapsız bir uçuş, çalışmayan otomatik kapılar, ekspres sıra teklifi, taksiciler, milyonlarca motosiklet ve hareket etmeyen bir trafikle karşılamıştı.
Henüz bir plaj görmemiştik. Bir tapınağa girmemiştik. Gün batımını izlememiş, Bali danslarını görmemiş, masaj yaptırmamıştık.
Ada kendisini bize tanıtmak için önce en kötü taraflarını göstermeyi seçmişti.
Belki bundan sonrası daha iyi olacaktı.
Olmak zorundaydı.
Bu bir İsviçre pasaportuydu. Dünyanın neredeyse her yerinde çalışan, sınır görevlilerinin genellikle fazla soru sormadan kabul ettiği pasaportlardan biri. Fakat Bali’deki makineyi etkileyememişti.
Başka bir kapıya geçtim. O da çalışmadı. Yanımızdaki İngiliz ve Amerikalı çiftler de aynı sorunu yaşıyordu. Makineler pasaportları okuyor gibi yapıyor, sonra insanları reddediyordu.
Sonradan ChatGPT yabancıların otomatik kapıları kullanabilmeleri için elektronik pasaportla birlikte önceden alınmış elektronik varış vizesine, yani e-VOA’ya sahip olmaları gerektiğini söyledi. Biz vizemizi havalimanındaki bankodan almıştık. Dolayısıyla makinelerin çalışmamasının nedeni pasaportlarımız değil, elimizdeki vizenin türü olabilir. Eğer böyleyse bile hala otomatik kapıların çalışmamasının bir mantığı yok. Vizeyi havaalanında veren sistem, havaalanındaki kapıyı da açmalı değil mi?
Sonunda manuel pasaport kontrolü sırasına girdik.
Önümüzde en az otuz kişi vardı. Her yolcunun işlemi beş dakika sürerse iki saatten fazla bekleyecektik. Sıra neredeyse hareket etmiyordu. İnsanlar telefonlarına bakıyor, çocuklar ağlıyor, görevlilerse dünyanın geri kalanından farklı bir zaman diliminde yaşıyormuş gibi acele etmeden çalışıyordu.
Birkaç dakika sonra yanımıza bir adam yaklaştı.
“Beklemek istemiyorsanız sizi ekspres sıraya götürebilirim. Kişi başı 30 Euro” dedi.
Üç kişi için 90 Euro.
Acaba otomatik kapıların çalışmamasının başka bir sebebi mi vardı?
Elbette bu yalnızca bizim kötü niyetli yorumumuz olabilir. Belki adam resmi bir hızlı geçiş hizmeti sunuyordu. Belki otomatik kapıların çalışmaması tamamen tesadüftü. Belki bizi makinelere gönderen görevli kuralları bilmiyordu.
Belki de bütün bunlar aynı anda gerçekleşen birbirinden bağımsız olaylardı.
Bilinmez…
Teklifi reddettik.
Yaklaşık bir saat sırada bekledikten sonra pasaport kontrolü bankosuna ulaştık. Görevlinin hemen üzerinde büyük harflerle bir uyarı vardı:
NO TIPPING.
Yani “Bahşiş vermeyin”.
Turizm gelirine bu kadar bağımlı bir ülkeye gelen ziyaretçinin karşılaştığı ilk görüntünün bu olması üzücüydü. Tabelalar yetersiz, otomatik kapılar kullanılamaz halde, normal sıra son derece yavaş ama parayı verdiğiniz anda bir ekspres yol bulunabiliyordu.
Sonunda damgalarımız vuruldu ve Endonezya’ya girdik. Fakat bunun Endonezya ile aramızda güzel bir dostluğun başlangıcı olduğu pek söylenemezdi.
Terminalden çıktığımızda bizi bu kez taksiciler karşıladı. Kuala Lumpur’da havalimanından çıktıktan sonra dünya bir anda değişmiş, bürokrasinin yerini olağanüstü nazik insanlar almıştı.
Bali’de değişen pek bir şey olmadı. Daha terminalin kapısından çıkar çıkmaz çevremizi taksi teklifleri sardı.
“Taxi, sir?”
“Where are you going?”
“Best price!”
“Same as Grab!”
Grab dediğimiz anda herkes aynı cümleyi söylüyordu:
“Aynı fiyat.”
Değildi.
Aynı fiyat olsa bile sizin aracınıza binmek istemiyorduk.
Grab’da aracın plakası, sürücünün adı, yolculuğun güzergahı ve ödeyeceğiniz ücret ekranda görünüyordu. Yolculuk kayıt altındaydı. Bir sorun çıkarsa en azından kimin arabasında kaybolduğunuzu biliyordunuz.
Havalimanının önünde sizi kolunuzdan yakalayan bir adamın “Aynı fiyat” demesi aynı güvenceyi sağlamıyordu.
“Grab çağıracağız” dedim.
“Aynı fiyat.”
“Hayır.”
“Grab price.”
“Hayır.”
“Very good car.”
“Hayır.”
Bazen bir konuşmayı ilerletmenin en etkili yolu kelime sayısını azaltmaktır.
Sonunda kalabalığın arasından çıkıp Grab’in yolcu alma noktasını bulduk. Bizim gittiğimiz dönemde Bolt Endonezya’da çalışmıyordu ama Grab son derece ucuzdu. Fiyatlar o kadar düşüktü ki toplu taşıma aramaya veya Frank Sinatra’nın “vagabond shoes”larını giyip yollara düşmeye gerek yoktu.
Aracımız geldi. Bagajlarımızı yerleştirip otele doğru yola çıktık.
Bali’yle ilgili ikinci şaşkınlığımız burada başladı.
Bali’de bizim anladığımız biçimde şehirlerin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak kolay değildi. Elbette adada Denpasar gibi resmi şehirler, Kuta, Jimbaran ve Ubud gibi yerleşimler vardı. Fakat havalimanından otele giderken gördüğümüz manzara Avrupa’da alıştığımız kent düzenine benzemiyordu.
Bir kasaba bitip diğeri başlamıyordu.
Yolun iki tarafında tek katlı evler, dükkanlar, küçük lokantalar, tapınak girişleri ve atölyeler kesintisiz biçimde devam ediyordu. Belirgin bir şehir merkezi, ana meydan veya belediye binası görünmüyordu. Bir yerleşim diğerinin içine karışıyor, nerede olduğunuzu yalnızca haritadaki isimden anlayabiliyordunuz.
İlk izlenimimiz, bütün adanın tek bir ana yol çevresinde kurulduğuydu.
Bu yolun çoğu yerde iki şeridi vardı. Biri gidiş, biri geliş.
Arabalar motosikletlere yer açmak için yolun ortasındaki çizgiye mümkün olduğunca yakın ilerliyordu. Motosikletler ise yolun iki kenarından, arabaların arasından ve bazen henüz yol olarak tanımlanmamış boşluklardan akıyordu.
Yüzlerce motosiklet, bir karınca ordusu gibi otomobillerin çevresini sarıyordu.
![]() |
| Yüzlerce motosiklet... |
Her gün kaç motosikletlinin kazalarda öldüğünü merak ettim. Sonra tatilimin geri kalanını huzur içinde geçirebilmek için cevabını araştırmamaya karar verdim.
Trafik neredeyse hiç ilerlemiyordu. Kuala Lumpur’daki trafik için günlerce söylenmiştim. Birkaç kilometrelik yolculuğun yarım saat sürmesini kabul edilemez bulmuştum.
Bali’yi görünce Kuala Lumpur’dan özür dilemek istedim.
Kuala Lumpur trafiği bunun yanında Formula 1 pistiydi.
Bali’de bazen yüz metre ilerlemek on beş dakika sürüyordu. Haritadaki mesafe hiçbir şey ifade etmiyordu. Gideceğiniz yer iki kilometre uzakta olabilirdi ama bu yalnızca coğrafi bir bilgiydi. Zamanla ilişkisi bulunmuyordu.
Yol boyunca ellerinde düdüklerle trafiğin ortasına atlayan acayip adamlar gördük. Bunlar polis değildi. Otomobillerin yan yollardan ana yola çıkabilmesi veya yayaların karşıya geçebilmesi için araçları durdurmaya çalışıyorlardı.
Endonezya’da bu gayriresmi trafik düzenleyicilerine Pak Ogah deniliyor. Endonezya polisinin açıklamalarına göre genellikle kavşaklarda, dönüş noktalarında ve sıkışık bölgelerde trafiği yönlendiriyor, karşılığında sürücülerden küçük paralar alıyorlar. Bazen trafiği rahatlatıyor, bazen de para veren araçlara öncelik tanıyarak sorunun bir parçası haline geliyorlar.
Bizim gördüklerimiz cesurdu.
Belki gereğinden fazla cesur.
Düdüklerini çalıp kendilerini akan trafiğin önüne atıyor, ellerini kaldırarak arabaları ve motosikletleri durdurmaya çalışıyorlardı. Fakat bütün sürücüler onları ciddiye almıyordu. Birkaç kez bu adamların kendilerinin ezilmekten son anda kurtulduğunu gördük.
Trafiği düzenlemek için hayatlarını tehlikeye atıyorlardı. Trafik ise düzenlenmeye pek istekli görünmüyordu.
Yol boyunca çok sayıda küçük market vardı. İsimlerinin çoğu Amerikan süpermarketlerinden esinlenmiş gibiydi.
O Mart.
Bu Mart.
Mini Mart.
Süper Mart.
Bilmemne Mart.
En sevdiğim ise yalnızca “MART” yazan marketlerdi. Adlarının başına başka bir kelime eklemeye gerek görmemişlerdi. Ne uğraşacak adam? Mart mı? Mart…
Ne sattığını zaten biliyordunuz. Son derece pratikti.
Bali bizi ilk birkaç saat içinde şarapsız bir uçuş, çalışmayan otomatik kapılar, ekspres sıra teklifi, taksiciler, milyonlarca motosiklet ve hareket etmeyen bir trafikle karşılamıştı.
Henüz bir plaj görmemiştik. Bir tapınağa girmemiştik. Gün batımını izlememiş, Bali danslarını görmemiş, masaj yaptırmamıştık.
Ada kendisini bize tanıtmak için önce en kötü taraflarını göstermeyi seçmişti.
Belki bundan sonrası daha iyi olacaktı.
Olmak zorundaydı.

































