12 Ağustos 2026 Çarşamba

Mostar, Počitelj ve Trebinje...

Dubrovnik'te geçirdiğimiz güzel günün ardından ertesi sabah erkenden Hotel Rixoss’a gidip, bir araba kiraladık. Bize bir BMW X1 verdiler. X1 modelini ilk kez kullanıyorduk. Çok konforlu ve hızlı bir araba. Jelena da, ben de çok memnun kaldık.

BMW kiraladığımızın altını özellikle çiziyorum. Çünkü birkaç yıl önce buralara geldiğimde hurda bir Peugeot ile geziyordum ve o araba yüzünden başıma gelmedik iş kalmamıştı. Dağlarda kurda kuşa yem oluyordum. Bu kez "Nyet" dedim. "Ağız tadıyla kullanabileceğimiz bir araba yoksa gitmiyorum."

Dubrovnik ve Mostar’ın arası haritaya baktığınızda çok kısa görünüyor. Ancak Balkanlar'da yolculuk etmek hiçbir zaman sadece bir yerden başka bir yere gitmek olmuyor. Yolun kendisi de en az varacağınız şehir kadar hikaye anlatıyor.

Dubrovnik'ten ayrıldıktan kısa süre sonra sınıra ulaşmıştık. Aynı sınır kapısından önceki kez geçtiğimde Hırvatistan’dan ayrılıp, hangi ülkeye girdiğimi öğrenmek için sınırdaki polise “Burası ne sınırı?” diye sormuş, hayatımı kurtaran cevabı almıştım. "Hırvatistan sınırı." Neyse ki biraz ilerdeki pasaport kontrolünde buranın Bosna sınırı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu kez tecrübelerime dayanarak Jelena’ya “Burası Bosna sınırı” dedim.

Mostar Çarşısı
Adriyatik kıyıları arkamızda kalmaya başlamıştı. Yol yavaş yavaş dağların arasına giriyor, manzara değişiyor ama güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyordu. Birkaç kilometre önce denizin mavisini seyrederken, şimdi taş dağların ve yemyeşil vadilerin arasından ilerliyorduk.

Bosna sınırını geçtikten sonra insan ilk bakışta büyük bir değişiklik hissetmiyor. Aynı coğrafya, benzer insanlar, benzer diller... Ama içerilere doğru ilerledikçe atmosfer yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Çan kuleleri yerlerini minarelere bırakıyor, kahvenin kokusu değişiyor. Çarşılardaki bakırcılar, taş evler, küçük camiler... İnsan farkına varmadan Osmanlı'nın izlerini fark etmeye başlıyor.

Mostar'a yaklaştıkça trafik biraz yoğunlaşmıştı. Arabayı park edip, şehrin merkezine doğru yürürken önce dükkanlar, kafeler ve hediyelik eşya satan küçük mağazalar karşımıza çıktı.

Açık konuşayım, Mostar benim için en az köprüsü kadar Boşnak böreğiyle de önemliydi. Hatta dürüst olmak gerekirse, o an börek köprünün biraz önüne bile geçmişti. Çarşıdaki ilk börekçiye girdik. Jelena da, ben de kendimize börek ve cevapcici söyledik. Patlayana kadar yedik.

Çarşıya girdiğinizde köprüyü hemen göremiyorsunuz. Birkaç dar sokaktan geçiyor, çarşının içine karışıyorsunuz. Sonra bir köşeyi dönüyorsunuz…

Ve bir anda Mostar Köprüsü bütün ihtişamıyla karşınızda duruyor.

Stari Most
Fotoğraflarını yüzlerce kez görmüş, videolarını binlerce kez izlemiştim.

Ama bazı eserler vardır ki, ne kadar fotoğrafını görürseniz görün, ilk karşılaşmanız yine de insanı etkiler. Mostar Köprüsü benim için tam da öyle oldu.

İlk düşündüğüm şey güzelliği değil, cesaretiydi. Beş yüz yıl önce kim bu koca yapıyı o günün koşullarıyla nasıl hesapladı, nasıl inşa etti?

Kanuni, nehir geçişini kolaylaştırmak için “Buraya bir köprü yapıla!” diye buyurmuş. Yapım görevi, Mimar Sinan'ın yetiştirdiği mimarlardan Mimar Hayreddin'e verilmiş. Rivayete göre Hayreddin, köprü çökerse idam edileceğini düşündüğü için iskeleler sökülmeden önce günlerce uyuyamamış. Doğru mudur, bilinmez.

Sonra da körünün iki ucuna birer Deli Dumrul koyup, geçenlerden para almaya başlamışlar.

Türk olduğum için Mostar Köprüsü'nü biraz sahiplenmem beklenebilir. Ama köprünün önünde durunca insanın aklına milliyet değil, mühendislik geliyor. Beş yüz yıl önce bilgisayar yok, hesap makinesi yok, modern malzemeler yok... Buna rağmen bugün bile zarafetiyle insanı hayran bırakan bir eser ortaya çıkarmışlar.

Ne yazık ki köprünün hikayesi sadece inşa edilmesinden ibaret değil.

1993 yılında Bosna Savaşı sırasında Hırvat Savunma Konseyi'nin topçu ateşi sonucu köprü yıkılmış. Düşünsenize, beş yüz yıldan fazla ayakta kalan bir eser birkaç saat içinde Neretva'nın sularına gömülmüş.

Bugün gördüğümüz köprü ise aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş hali. Belki de bu yüzden insana sadece güzel değil, biraz da hüzünlü geliyor.

Sonuçta köprüler insanları birbirine bağlamak için yapılır. Yıkıldıklarında ise sadece taşlar değil, insanlar arasındaki bağlar da zarar görüyor.

Mostar'ın en ilginç geleneklerinden biri ise köprüden atlayan dalgıçlar.

Yaklaşık yirmi dört metre yükseklikten buz gibi Neretva Nehri'ne atlıyorlar. Ama hemen değil. Önce turistler toplanıyor, fotoğraflar çekiliyor, şapkaya para atılıyor. Kalabalık büyüyor. Dalgıç yukarıda bekliyor. Tam "Herhalde vazgeçti." derken… Kendini boşluğa bırakıyor.

Birkaç saniye sonra buz gibi suyun içinden çıkıp kıyıya yüzüyor.

Ben mi? Valla yemez. Bana bütün Mostar'ı verseler yine de atlamam.

Mostar'da dikkatimi çeken bir başka şey ise Türk turist sayısı oldu.

Dalgıçlardan biri iki kadının önünde kendini yırtıyordu “You are pathetic! You said you would pay, now you don’t” yani “Bu yaptığın aptalca. Para vereceğim dedin, vermiyorsun”. Kadınlardan biri cevap verdi “Ay ben niye para verecekmişim? Devlet ödesin bunların parasını”. Bacım Türk. Hem de bayağı dini bütün Türklerden.

Yine bir Türk cengaver, karısı mı, sevgilisi mi, yanındaki kadının köprü arkada, fotoğrafını çekerken bağrınıyordu “Ört lan, bacakların gözüküyor”

Çarşıda dolaşırken zaman zaman Türkçe konuşmayan birine rastlamak zorlaşıyordu. Hemen herkes Türk’tü. Kadınların çoğu hediyelik ıvır-zıvırın peşinde bir dükkandan diğerine koşuşturuyor, erkekler de onları beklerken sigaralarını içiyordu.

Bu Türk işgalinin sebeplerini tahmin etmek zor değil.

Bosna-Hersek Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Osmanlı mirası her yerde hissediliyor, camiler, ezan sesi, Türk kahvesi, helal yemek bulma kolaylığı… Özellikle muhafazakar Türk turist için Mostar, yabancı bir ülkeden çok tanıdık bir şehir gibi hissettiriyor. Hatta bazı lokantalarda garson size Türkçe hitap edince insan bir an menüye bakıyor. "Yanlışlıkla Eminönü’ne mı geldik?" diye düşünmeden edemiyor.

Mostar'dan ayrılırken köprüye son bir kez daha baktım.

Beş yüz yıldır insanları birbirine bağlamak için orada duruyor. Bazen yıkılıyor, sonra yeniden yapılıyor.

Belki de güzel köprülerin kaderi budur.

İnsanlara sadece karşı kıyıya geçmeyi değil, yeniden bir araya gelmenin de mümkün olduğunu hatırlatırlar.

Mostar'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Počitelj'e çevirdik.

Počitelj
Eğer Mostar Bosna'nın en hareketli tarihi şehriyse, Počitelj tam tersi. Sanki biri beş yüz yıl önce zamanı durdurmuş da, şehir o günden beri kimseyi rahatsız etmeden olduğu yerde bekliyormuş gibi.

Dar taş sokaklar, Osmanlı evleri, küçük camisi ve tepedeki kalesiyle tam bir açık hava müzesi. Sırplar böyle köylere “Etno-Selo/Ethno-Village” diyorlar.

Počitelj’de turist var ama Mostar'daki kalabalığın yanında yok denecek kadar az. Arabayı park edip sokaklarda ağır ağır dolaştık. Arada bir birkaç turist geçiyor, sonra şehir yeniden kendi sessizliğine dönüyordu.

Počitelj bana eski Anadolu kasabalarını hatırlattı. Belki de bu yüzden kendimi yabancı hissetmedim. İnsan bazen bin kilometre uzakta olmasına rağmen tanıdık bir yerde yürüdüğünü hissediyor.

Günün son durağı ise Trebinje oldu.

Jelena'nın annesi Milica yıllarca bize burayı anlatmış, "Mutlaka görün." demişti. Her seferinde "Bir dahaki gelişimizde." diye ertelemiştik.

Sonra...

Bir gün, ansızın Milica’yı kaybettik, bir dahaki gelişe demenin bir önemi kalmadı.

Şehir merkezindeki meşhur Hotel Platani'ye oturduk. Milica'nın anısına birer rakija söyledik.

Hotel Platani'ye oturduk
Trebinje, Mostar'ın hareketliliğinden sonra insana iyi geliyor. Daha sakin, daha yavaş, daha günlük bir şehir. Bosna-Hersek’in Republica Srpska, yani Sırp bölgesinde. O yüzden Mostar kadar Osmanlı havası alamıyorsunuz. Bu kentte turistten çok kendi insanlarının yaşadığı hissediliyor.

Akşam Dubrovnik'e doğru yola çıktığımızda bir gün içinde üç farklı şehir gezmiştik.

Mostar...

Počitelj...

Trebinje...

Üçü birbirine birkaç kilometre uzaklıkta. Ama her biri bambaşka bir ruh taşıyor. Bosna-Hersek'ten ayrılırken aklımda en çok köprü kalmıştı.

Ama kalbimde… galiba fazlaca Trebinje vardı.

Akşam güneşi dağların arkasında kaybolurken yeniden Dubrovnik yolundaydık. Gün boyunca yüzlerce fotoğraf çekmiştim. Bosna-Hersek'ten yanımda fotoğraflardan çok hislerle ayrıldım. Galiba güzel yolculukların insana bıraktığı en kalıcı hatıra da bu oluyor.

7 Ağustos 2026 Cuma

Dubrovnik

Adriyatik'in üzerinden alçalmaya başladığımızda ilk dikkatimi çeken şey denizin rengiydi. Açıkçası fotoğraflarda gördüğümüz o klasik kartpostallardan çok da farklı görünmüyordu, aynı mavi, aynı berraklık. Sahil boyunca dizili kıvrım kıvrım koylar ve kıyının hemen yakınına dizili güzelim adalar.

Ancak uçak piste yaklaştıkça kırmızı kiremitli evler, çıplak kayalıklar ve masmavi deniz aynı kareye sığmaya başlayınca insan bunun sıradan bir Akdeniz şehri olmadığını hissediyor.

Dubrovnik gerçekten nevi şahsına münhasır bir şehir sevgili arkadaşlar.

Birkaç yıl önce Bosna’dan kiraladığım külüstür bir araba ile Dubrovnik’e gelip, birkaç saat geçirmiştim. Mostar yakınlarına gelip, Mostar yerine Dubrovnik’e gitmeye karar verdikten sonra, yolda kaybolup, istemeden en kısa değil, en çaresiz yolu seçerek sahil boyunca bu güzelim manzarayı ağzım açık izlemiştim. Zaman zaman arabayı kenara çekip bir-iki fotoğraf çekmiş, ama çoğunlukla güneş batımının o güzelim renklerinin tadını çıkarmıştım.

Zaten bu yüzden değil miydi ki yeniden buralara gelmiştim?

Dubrovnik Surları
Hırvatistan gerçekten çok güzel bir ülke sevgili arkadaşlar. Burada görecek, keşfedilecek çok şey var.

Dubrovnik Havaalanı oldukça küçük ama son derece düzenli. Birkaç gün için geldiğimizden öyle denkimiz, valizimiz, sandığımız yoktu. Ufacık çantamızı uçakta, baş üstü dolaplara bile koymamış, koltukta aramıza sıkıştırmıştık. Uçaktan çıktığımız gibi kendimizi havaalanının dışında bulduk.

Daha kapının önünde Jelena tabelalardan birine bakıp gülümsedi. "Ne oldu?" diye sordum, “Dönüşte belki Hz. İsa’yı görürüz” diye gülmeye devam etti. Anlamadığımı görünce devam etti:

“Hırvatistan’da havaalanına ‘Zračna luka’ derler” dedi, “Yani ‘Semavi Kapı’!”

Ben de ister istemez güldüm. Düşününce daha iyi anladım. Gerçekten de Sırbistan’da havaalanına ‘Aerodrom’ derler.

İşte eski Yugoslavya'yı Jelena ile gezmenin en güzel taraflarından biri bu. Ben bir tabela görüyorum, o bana o tabelanın arkasındaki dili, kültürü anlatıyor. Aynı yemeği yiyoruz, o bana çocukken annesinin o yemeği nasıl hazırladığını anlatıyor.

Bazen ikimizi de gülümseten kültürel benzerlikler buluyoruz. Örneğin Bosna’da popüler bir isim olan ‘Şaban’, eski Yugoslavya’da da bizdeki gibi şaşkın, sarsak birini hatırlatıyor. Ahlak düzeyini biraz düşürmek pahasına ‘siktir’ sözcüğü de her iki dilde aynı anlamda kullanılıyor.

Kısacası aynı sokakta yürüyoruz ama aslında iki farklı Dubrovnik görüyoruz.

Belki de bu yüzden aynı geziyi yapıp eve iki farklı hikayeyle dönüyoruz.

Sırpça ve Hırvatça birbirine o kadar yakın ki insanlar rahatlıkla anlaşabiliyor. Ama bazen tek bir kelime bile yıllar içinde yollarının ne kadar farklılaştığını göstermeye yetiyor. Hırvatçanın bence en görünür farklılıklarından biri Latin alfabesiyle yazılması. Sırbistan'da Latin alfabesi günlük hayatta çok yaygın olsa da resmi alfabe Kiril. Kiril alfabesi aynı zamanda birçok Sırp için kültürel kimliğin önemli bir parçası ve bunu tabelalarda, resmi yazışmalarda, hatta günlük hayatta sık sık görüyorsunuz.

Şehir merkezine doğru giderken ilk hissettiğim şey Dubrovnik'in düşündüğümden çok daha Batılı olduğu oldu. Sonuçta Balkanlardaydık ama sanki aynı zamanda biraz İtalya’da, biraz Malta’daydık. Bazen biraz da Avusturya'da.

Bunun sebebini anlamak çok uzun sürmedi.

Dubrovnik, yüzyıllar boyunca Ragusa Cumhuriyeti adıyla yaşamış bağımsız bir şehir devleti. Deniz ticareti sayesinde zenginleşmiş, Akdeniz'in önemli limanlarından biri haline gelmiş. Ragusalılar Osmanlı ile savaşmak yerine çok daha pragmatik bir yol seçmişler. Yıllık haraç ödeyerek Osmanlı hakimiyetini tanımış, karşılığında ticari ve siyasi özerkliklerini büyük ölçüde korumuşlar. Osmanlı da, “Param geliyor, ticaret dönüyor, bundan kelli Ragusalılarla uğraşılmaya!” demiş.

Belki de o pragmatik siyasetin de payıyla Dubrovnik yüzyıllar boyunca bağımsız karakterini koruyabilmiş. Bugün gördüğümüz şehir elbette tarihi boyunca depremler, yangınlar ve savaşlar geçirmiş ama surların içindeki Ragusa'nın karakteri son derece güçlü bir biçimde günümüze kadar korunabilmiş.

Otele eşyalarımızı bırakır bırakmaz kendimizi eski şehrin taş sokaklarına attık.

İlk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu. Aslında binlerce turist vardı; restoranlar, kafeler doluydu. Ama şehir bağırmıyordu.

Dubrovnik Sokakları
Daracık sokaklarda yürürken insan sürekli yukarı bakıyor. Bir yanda çamaşırlar asılı, diğer yanda üç yüz yıllık taş evler. Birkaç adım sonra küçük bir meydan, sonra yine merdivenler, sonra yine taş.

Dubrovnik'in güzelliği kendi başlarına ünlenmiş birkaç binadan değil, bütünün yarattığı atmosferden geliyor.

Merkezi bu kadar cazip bir şehirle daha önce hiç karşılaşmamıştım. Ana caddede değil de bir Orta Çağ filminin setinde yürüyormuşuz gibiydi. Aynı taşın tonlarına bürünmüş binalar, cilalanmış gibi parlayan zemin, sağa sola açılan daracık sokaklar... Kendimi tekrarlamak pahasına, gerçekten hayret verici bir güzellik.

Hayatımda Game of Thrones'un tek bir bölümünü bile izlemedim. Muhtemelen Dubrovnik'e gelip bunu söyleyen nadir turistlerden biriyim. Çünkü şehir resmen Game of Thrones ile yaşıyor.

Her köşe başında bir rehber elinde tabletle "Bu sahne burada çekildi." diye anlatıyor. Dükkanların vitrinlerinde demir tahtlar, ejderhalar, taçlar.

Diziyi izleyenler için Dubrovnik adeta kutsal bir hac merkezi olmuş.

Ben ise insanların neden bu kadar heyecanlandığını anlamaya çalışan turist rolündeydim.

Eski şehrin dışında dünya markalarının da içinde olduğu çok sayıda, deniz tatili odaklı oteller var. Ancak biz eski şehrin merkezinde, biraz tarihi, biraz kültürel bir otel seçtik. Yarım milenyum yaşında, gerçekten güzel bir apartman otel. Taş duvarlı bir yatak odamız, yine zevkle döşenmiş bir oturma odamız vardı. Bir de hiç kullanmayacağımız bir mutfak.

Hırvatistan Katolik kimliği çok güçlü bir ülke. Dubrovnik de bundan fazlasıyla nasibini almış. Eski şehirde neredeyse her köşede karşınıza bir kilise, hatta bazen bir katedral çıkıyor.

Bir ara Jelena küçük bir kiliseye girmek istedi. Ben de peşinden girdim. İçeride uzun uzun dolaştıktan sonra bahçedeki birçok kilisede görebileceğiniz küçük bir mağazaya girdi ve elinde küçük bir ikonla çıktı. Açıkçası biraz şaşırdım. İkon geleneği daha çok Ortodoks dünyasıyla özdeşleşmiştir. Katolik kiliselerinde de elbette ikonlar vardır ama Ortodoks inancındaki kadar merkezi bir yer tutmazlar.

Jelena gülümsedi. "Beğendim."

Zaten bazen en mantıklı açıklama budur.

Yemek konusunda ise Dubrovnik beni iki farklı duygu arasında bıraktı.

Bir taraftan gerçekten çok kaliteli restoranlar var. Etler, tatlılar, ben yiyemesem de deniz ürünleri… Hepsi gayet başarılı.

Diğer taraftan ise insan zaman zaman kendini Avrupa'nın herhangi bir turistik şehrinde hissediyor. Pizza, burger, madem Avrupadayız, makarna yerine pasta…

Elbette bunları bulacaksınız, burada çok sorun yok. Ancak benim için Balkan mutfağı cevapcici, burek, pljeskavica demek.

Neyse ki biraz ara sokaklara girince bu Balkan lezzetlerini bulmak zor olmuyor.

Hırvat şarapları ise bir içim su.

Hırvat şaraplarıyla ilk kez Niş’te tanışmıştım. Bana bir bardak Dingaç ikram ettiler. O sıralarda Niş’te ağzımın tadına uygun şarap bulmakta güçlük çekiyordum. Sırp arkadaşlar bana habire Vranac’ı tavsiye ediyor, Vranac kötü bir şarap olmasa da öyle başımı döndürmüyordu. Elbette sonraları Prokupac gibi tam benlik şarapları keşfetmiş olsam da, ilk günlerdeki Vranac teröründen sonra Dingaç gerçekten dünyamı aydınlatmıştı.

Dubrovnik’te birkaç kez Dingaç içtim elbette ancak bir şişesinin fiyatı iyi bir Margaux’dan pahalı olduğu için istediğim kadar tadamadım.

Hard Rock Cafe Dubrovnik
Diğer Hırvat şaraplarını da bol bol denedikten sonra Hırvatistan’ın bir şarap ülkesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Dubrovnik'te genelde fiyatlar üzerinde kısa süreli bir kimlik bunalımı yaşadım. Bir ara hesabı görünce içimden "Herhalde yanlışlıkla Yugoslav Dinarı yazmışlar." diye geçirdim. Sonra fark ettim ki hayır...

Euro'ydu.

Hırvatistan eskisi kadar ucuz değil. Hatta bazı yerlerde insan kendini İsviçre'den ayrılmamış gibi hissediyor.

Buna karşılık söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var. Yollar mükemmel, trafik işaretleri, yön tabelaları son derece anlaşılır. Kartla ödeme neredeyse her yerde mümkün. Turist olarak hayatınızı kolaylaştıran ne varsa düşünmüşler.

Gün boyunca birkaç kez 🐝Mezzy🐝’yi aradık. Belgrad’taki arkadaşı Nera’yı dayısının evine davet etmiş. İki arkadaş Niş’te parti yapıyorlardı. 🐝Mezzy🐝 bizle kısa ve net konuşuyordu:

“Her şey yolunda, hiçbir problem yok, şimdi bırakın da Nera’yla oynayalım…”

Akşam üzeri surların üzerinden Adriyatik'e bakarken günün nasıl geçtiğini anlamadım.

Belki de güzel şehirlerin ortak özelliği budur. İnsana sürekli bir şey göstermeye çalışmazlar.

Sadece yürürsünüz. Ve zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz.

Ertesi sabah erkenden yola çıkacaktık. Rotamız bu kez Bosna-Hersek’ti. Ama Mostar…

O bambaşka bir hikaye.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Dubrovnik'e Doğru

Çoğu gezimizi aylar öncesinden planlar, uçak biletlerini alır, otelleri seçer, görülecek yerlerin bir listesini hazırlarız. Özellikle burada, İsviçre’de birçok tanıdığımız daha gitmeden üçüncü gün öğlen ne yiyeceklerini bile planlar.

Ancak Dubrovnik seyahatimiz öyle olmadı.

İşin aslı Temmuz ayı için plan çok farklıydı. Jelena, 🐝Mezzy🐝 ile birlikte Sırbistan'a gidecekti. Ancak işlerimizde beklenmedik bir gelişme yaşandı ve Jelena'nın benle birlikte İsviçre'de kalması gerekti. İnsanın kendi işini yapmasının güzel tarafları olduğu kadar böyle sürprizleri de oluyor. Bazen bütün planları tek bir yoğun hafta sonu değiştirebiliyor.

🐝Mezzy🐝 Niş'te
Her neyse, bu yeni gelişme bize iki seçenek bıraktı. Ya 🐝Mezzy🐝 de bizle birlikte İsviçre’de kalacak, ya da on yaşındaki kızımız tek başına yolculuğa çıkacaktı. Daha da ilginci, ikinci seçeneği 🐝Mezzy🐝’ye anlattığımızda, aramızdaki en rahatı yine Mezzy oldu. Biz "Acaba korkar mı?", "Son anda vazgeçer mi?" diye düşünürken sevgili kızımın aklı bambaşka yerdeydi. Çünkü yolculuktan önce halletmemiz gereken çok önemli bir işi vardı. Cebinde nakit parayla dolaşmasını istemediğimden 🐝Mezzy🐝’ye ilk banka hesabını açtıracak, banka kartı ile hesabındaki parayı kullanmasını sağlayacaktık.

Hesabı açtırırken içim bir tuhaf oldu. Daha dün bisikletine düşmeden binmeye çalışıyordu, şimdi benle, "Kartın günlük limiti ne olsun?" diye pazarlık ediyor. Aslında, kart benim değil, doğrudan kızımın. Üzerinde de kocaman "Melissa Nezahat Nalci" yazıyor. Evet, günlük limiti sadece yirmi Frank. Atla deve değil tabii ama mesele limit değil. O kart artık onun. Bir babayı duygulandıran anlar hep böyle beklenmedik yerlerden geliyor.

Swiss'in refakatsiz çocuk prosedürü gerçekten çok pratik. Her şeyi telefonda hallettik. Görevli son derece profesyoneldi ama belli ki her ihtimali tek tek değerlendiriyordu.

"Daha önce hiç uçağa bindi mi?"

"Birkaç kez."

"Birkaç derken?"

“Üç kıta. Avrupa, Amerika ve Asya."

Adam kısa bir durakladı.

"Peki tek başına hiç seyahat etti mi?"

"Hayır."

"Korkar mı?"

🐝Mezzy🐝’ye bir kez daha sorduk.

"Niye korkayım?”

Görevli başka bir seçenek olduğunu söyledi.

"Yanına bir görevli otursun mu? Yol boyunca onla ilgilensin."

Mezzy'nin cevabı hiç düşünmeden geldi.

“Yok."

“Neden?"

"Rahat rahat iPad izlemek istiyorum.”

O anda anladım ki bizim endişelendiğimiz şeylerle çocukların endişelendiği şeyler bambaşka. Benim aklım yolculuğun tamamındaydı. 🐝Mezzy🐝’nin derdi ise uçakta rahat rahat iPad’ini izlemekti.

Konu orada kapandı.

Sonra hangi dilleri konuştuğunu sordular. "İngilizce ve Fransızca ana dili gibi." dedik. Bunu söylerken ister istemez gururlandım. Çünkü gerçekten öyle.

🐝Mezzy🐝’ye sorarsanız Almanca, Türkçe, Sırpça ve Latince de konuşuyor. Aslında çok da haksız sayılmaz. Almancası düşündüğümden çok daha iyi. Hatta okul notlarına bakılırsa matematikten sonra en başarılı dersi sayılır. Türkçede uzmanlık alanı hala "Baba". Sırpçada en sevdiği kelime “keks”, yani pasta. Latincede ise bütün kariyeri şimdilik "Ave" ile sınırlı. Ama teknik olarak bakarsanız... konuşuyor mu? Konuşuyor.

Beraber Zürih havaalanına ulaştık. Swiss, 🐝Mezzy🐝’nin boynuna kağıttan bir kese astı, içine de pasaportunu, boarding card’ını ve yalnız seyahat belgesini koydu.

🐝Mezzy🐝'nin boynuna bir kese astılar
Sağ olsunlar, sevgili kızımı kapıya kadar götürmeme izin verdiler. Güvenlikten geçebilmem için özel bir boarding pass hazırladılar. Sonrasında 🐝Mezzy🐝 işi devraldı. Kendi başına ekranlardan kapımızın numarasını buldu. İşaretlere bakarak bizi kapıya doğru götürmeye başladı. Güvenlikten geçtik ve pasaport kontrolüne ulaştık. 🐝Mezzy🐝 pasaportunu kendisi gösterdi, nereye gideceğini söyledi. Ben de pasaportumu gösterip, geçici olarak İsviçre’den çıktım, beraber kapıya gittik.

Ben ise özellikle hiçbir şeye karışmadım. Bakalım benden yardım istemeden nereye kadar gidecek diye merak ediyordum. Canım kızım, beni bir kez bile mahcup etmedi.

Uçuşa vaktimiz vardı. Kapıdaki bara oturduk, sevgili kızımla bir şeyler yedik ve içtik, bu arada Niş’e indiğinde eğer tek başına pasaport kontrolünden geçmesi gerekirse, nereye gideceğini, hangi pasaportunu göstereceğini ve polisin sorularını nasıl yanıtlayacağını prova ettik.

Boarding başladığında sıraya girdik. Daha beş dakika geçmeden Melissa Nezahat Nalcı’nın kapıda görevlilerle temasa geçmesini isteyen bir anons duyduk. Sıradan çıkıp, görevlilere yaklaştığımızda orta yaşlı bir görevli kendini tanıtıp, 🐝Mezzy🐝’ye “Ben özel şoförünüzüm, sizi uçağa götüreceğim” dedi. Ben olsaydım... Yarım saat sırada bekle, valizini sürükleye sürükleye uçağa kadar yürü, sonra merdivenleri nefes nefese çık. Bu küçük maymun ise uçağa özel limuziniyle gidiyordu.


Görevli boarding card'ını okuttuktan sonra, dışarda bekleyen bir araca bindiler.

Doğru dürüst bir sarılıp, öpüp, iyi yolculuklar bile diyememiştim. Uzaktan “Seni çok seviyorum canım kızım” diye bağırdım. Gözümde bir-iki damla yaşla geri, check-in bölgesine döndüm. Her ihtimale karşı, uçak kalkana kadar havaalanında bekleyecektim.

İyi yolculuklar bile diyememiştim
Uçak havalandıktan sonra insanın içinde tuhaf bir boşluk oluyor. Akıl mantık size her şeyin yolunda olduğunu söylüyor. Uçağın nerede olduğunu uygulamadan görebiliyorsunuz. İniş saatini biliyorsunuz. Karşı tarafta Dayısı bekliyor. Eğer kaybolursa Niş Havaalanı’ndaki görevlilere neye benziyor, üzerinde hangi giysiler var hemen gösterebilsin diye bir fotoğrafını çekip, Milan’a göndermiştim. Her şeyi planlamıştık. Ama yine de insanın içindeki o küçük baba sesi susmuyor. "Acaba sıkıldı mı?", "Bir şey yedi mi?", "Pasaport kontrolünde bir sorun çıkar mı?"

Geri dönüş yolundayken telefon çaldı.

“İndim."

Hepsi bu.

Sanki mahallede arkadaşına gitmiş gibi.

O an fark ettim ki bütün stresi ben yapmıştım. 🐝Mezzy🐝'nin umurunda bile değildi.

Mezzy güvenli bir şekilde Niş'e ulaştıktan sonra biz de kalan işlerimizi toparladık. 🐝Mezzy🐝’nin dönmesine daha birkaç gün vardı. Son aylar hem Jelena, hem de benim için oldukça yorucu geçmişti. Restoran, yeni projeler, günlük koşturmaca, biraz da özel hayatın karmaşası derken farkında olmadan epey yıpranmıştık. Bir akşam birbirimize baktık.

"Hazır Mezzy yokken iki günlüğüne bir yerlere kaçalım mı?"

Mardin uzun zamandır aklımdaydı. Jelena'nın da Süryani kiliselerini görmesini hep istemiştim. Hz. İsa’nın konuştuğu dil olan Aramiceyi kitaplardan okumak başka, bugün hala o dilde yapılan bir ayini dinlemek bambaşka bir şey olmalıydı. Eski taş manastırlar, Ortodoks geleneği, Mezopotamya'nın o kendine has atmosferi... Tam onun seveceği bir gezi olacaktı.

Sonra oturup takvime baktık.

Üç gün.

Yol dahil.

Olmayacaktı.

Telefonu elime aldım. Booking uygulamasını açtım.

"Nereye gidelim?"

Bazen insan saatlerce araştırır, onlarca otel inceler, yüzlerce yorum okur. Bu kez öyle olmadı. Yaklaşık on dakika sonra Dubrovnik'te bir otelimiz vardı. Hayat bazen gerçekten bu kadar basit olabiliyor.

İşin komik tarafı, Jelena Dubrovnik'e benden daha az yabancı değildi. Eski Yugoslavya’nın bir parçası olmasına rağmen en son yaklaşık otuz beş yıl önce gelmiş. Ben ise üç yıl kadar önce Bosna gezim sırasında yarım günlüğüne sınırı geçip Dubrovnik'in havasını şöyle bir koklayıp geri dönmüştüm. Şimdi dönüp bakınca daha iyi anlıyorum ki yarım gün, Dubrovnik gibi bir şehir için ancak fragman sayılabilir.

Bu kez gerçekten şehri yaşayacaktık.

Tek bir endişem vardı.

EasyJet.

Çünkü EasyJet ile papaz olmuştuk.

Bizi uzun zamandır takip edenler Kopenhag maceramızı hatırlayacaktır. Hatırlamayanlar için, EasyJet bizi, tamamen kendi hatalarından kaynaklanan bir sebeple uçağa almamıştı. Biz de o günden beri hukuki mücadele veriyoruz. Dolayısıyla ilişkimiz biraz... mesafeli.

Seyahatten birkaç gün önce ChatGPT ile konuşurken bana verdiği tavsiyelerden biri hala aklımda.

"Be boringly Swiss at the gate."

Hayatım boyunca çok tavsiye aldım. "Daha az çalış.", "Daha çok uyu.", "Spor yap." Ama ilk defa yapay zekadan "Kapıda sıkıcı derecede İsviçreli ol." tavsiyesi alıyordum.

Biz de aynen öyle yaptık.

Valizleri birkaç kez ölçtük. Belgeleri tekrar tekrar kontrol ettik. Kapıya uçuştan iki saat önce geldik. Kimseyle tartışmadık. Kimseye espri yapmadık. Görevli ne dediyse yaptık. Kısacası hayatımda hiç olmadığım kadar İsviçreli davrandım.

Ve işe yaradı.

Hiçbir sorun yaşamadan uçağa bindik.

Dubrovnik'e doğru havalandık.

14 Temmuz 2026 Salı

Amerika: İlk Aşk mı, Eski Dost mu?

Amerika’dan ayrılırken kendimi birbirinden oldukça farklı düşünceler içinde buldum. Belki de bu yüzden bu yazıyı yazmak sandığımdan daha zor oldu.

Amerika benim için hiçbir zaman sıradan bir ülke olmadı. Hayatımda uzun süre yaşadığım ilk yabancı ülkeydi. Bu yüzden Amerika ile aramda hep farklı bir bağ oluştu. Yurt dışında yaşamayı, çalışmayı, farklı bir kültürün içine girmeyi ilk kez orada öğrendim. Belki de bu yüzden, daha sonra gördüğüm onlarca ülkeyi farkında olmadan hep Amerika ile kıyasladım.

Bu yazının amacı Amerika’yı eleştirmek değil. Bunu ne bilgi birikimim ne de deneyimimle yapabilecek durumdayım. Elli eyaletten oluşan, kıta büyüklüğünde bir ülkeyi birkaç seyahatle değerlendirmek zaten mümkün değil. Bunlar sadece yaklaşık otuz yıl boyunca yaptığım ziyaretlerde edindiğim kişisel izlenimler. Bir başkasının Amerika’sı bambaşka olabilir.

Amerika’ya ilk gidişimde hissettiğim duygu bugün bile aklımda.

2007
Manhattan’ın gökdelenleri… Sonu gelmeyen otoyollar… Üzerimden alçaktan geçen Concorde… Hiç durmayan trafik… Dünyanın her yerinden gelmiş insanlar… Amerika bana sadece büyük bir ülke gibi görünmedi. Dünyanın merkezindeymişim hissini verdi. O yıllarda bu ülkenin ürettiği enerjiyi kelimelerle anlatmak zordu. Sadece zengin değildi. Sadece güçlü değildi. Sürekli ileriye giden, üreten, kendine güvenen ve geleceği şekillendirdiğine inanan bir toplum hissediyordunuz.

İlk ziyaretimin üzerinden yıllar geçti. Sonra tekrar gittim. Ve yıllar boyunca defalarca geri döndüm. Los Angeles’ı, San Diego’yu gördüm, Las Vegas’ta kumar oynadım, Miami, Chicago, Orlando sokaklarında yürüdüm, New York’a defalarca döndüm. Grand Canyon gibi insanı adeta küçük hissettiren doğa harikalarını gezdim. Rock müziğin doğduğu şehirleri, caz kulüplerini, çocukluğum boyunca Amerikan filmlerinde gördüğüm yerleri kendi gözlerimle görmek büyük bir keyifti. Amerika’nın doğasını da, şehirlerini de, kültürünü de başka hiçbir ülkeyle kıyaslamak kolay değil. Bence dünyada mutlaka görülmesi gereken ülkelerden biri olmaya devam ediyor.

1990
Ancak yıllar geçtikçe ilginç bir şey fark etmeye başladım.

Her yeni ziyaretimde edindiğim o ilk his biraz daha zayıflıyordu.

Belki Amerika değişiyordu.

Belki ben değişiyordum.

Belki de ikimiz birden…

İlk başlarda bunun nedenini tam olarak anlayamadım. Sonra dikkat etmeye başladım. Bana göre ülke artık eskisi kadar bakımlı görünmüyordu. Otoyolların önemli bir kısmı beklediğimden kötü durumdaydı. Toplu taşıma sistemi ise beni daha da şaşırttı. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip bir ülkede metro istasyonlarının, trenlerin ve genel organizasyonun bu kadar eski ve dağınık olmasını beklemiyordum. Bana göre Avrupa’nın birçok büyük şehri bu konuda Amerika’nın önüne geçmiş durumda.

Kendimi de eskisi kadar güvende hissetmedim. Bu tamamen kişisel bir his olabilir ama sokaklarda dolaşırken eskiden hissettiğim rahatlığı bulamadım. Sanki ülkenin genel havasında tarif etmesi zor bir değişim vardı. O ilk ziyaretimde hissettiğim dinamizm yerini yavaş yavaş başka bir duyguya bırakıyordu.

Fakat beni en çok düşündüren değişim altyapıda değil, insanlardaydı.

2002
Gençliğimde tanıdığım Amerikalılar bana daha idealist görünürdü. Dünyayı çok iyi tanıyorlardı demiyorum. Belki biraz saf, belki fazla iyimser insanlardı. Ama aynı zamanda nazik, yardımsever ve kendilerine güvenen bir halleri vardı. O güveni bağırarak göstermeye çalışmıyorlardı.

Son seyahatlerimde ise farklı bir tabloyla karşılaştım. Yine altını çizmek isterim ki bu bir genelleme değil, sadece benim karşılaştığım insanların bıraktığı izlenim. Daha gergin, daha tartışmacı ve daha agresif bir tavır hissettim. İnsanlar sanki birbirlerine daha az tahammül ediyor, daha çabuk sinirleniyor ve daha kolay sertleşiyordu. Sokakta, mağazada ya da herhangi bir soru sorduğunuzda zaman zaman neredeyse üzerinize hırlarcasına cevap veren insanlarla karşılaştık. Yardım etmek isteyenler elbette vardı ama geçmişte hissettiğim sıcaklığı daha az buldum.

2003
İlginçtir ki bu olumsuz tablonun en büyük istisnası yine polislerdi. Amerika’da bugüne kadar karşılaştığım polislerin neredeyse tamamı son derece saygılı, anlayışlı ve yardımseverdi. Medyada izlediğimiz görüntüler bambaşka bir tablo çiziyor olabilir ama benim kişisel deneyimim bunun tam tersiydi.

Ne yazık ki restoranlarda aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Hayatım boyunca bu kadar kötü garsonluk deneyimini başka bir ülkede yaşamadım. Burada kastettiğim hata yapmaları değil. Herkes hata yapabilir. Sorun, hizmet anlayışının yerini para pazarlığının almış olmasıydı. Bazı yerlerde kendinizi müşteri gibi değil, cebinizdeki son birkaç doları da almaya çalışan insanların karşısında hissediyorsunuz.

Atlantic City’deki Hard Rock Cafe bunun en ilginç örneklerinden biriydi.

Garson masamıza birkaç bardak musluk suyu getirdi. Birkaç dakika sonra bizim “check-in” yapmadığımızı fark etti ve hiçbir açıklama yapmadan su bardaklarını önümüzden aldı. Bugün bile tam olarak neye check-in yapmamız gerektiğini bilmiyorum. Otele check-in yapılır, uçağa check-in yapılır ama bir bar masasına check-in yapıldığını ilk kez orada duydum. Üstelik ortada oturmadan önce check-in yapmamız gerektiğini söyleyen bir tabela da, bizi yönlendiren bir görevli de yoktu. Kendimizi bedava musluk suyu içmeye çalışan insanlar gibi hissettirdiler. Daha sonra arkadaşımız gerekli işlemi yaptı ve sonunda tekrar musluk suyu içme hakkına sahip olduk.

2018
Aynı garsondan bir kadeh Merlot istedim. “Merlot” kelimesini üç kez tekrar etmeme rağmen anlamadı. Sonunda sevgili Gülay “Merlot” kelimesini Amerikan usulü telaffuz ederek garsonu mutlu etti de sipariş verebildik. “Merlot” telaffuzumu anlamaması için bir neden yoktu elbette. “Albuquerque” ya da “Iroquois” demiyordum; altı üstü bildiğimiz “Merlot”. İşin ilginci, bana hıyarlık eden bu garsonun Merlot’nun bir üzüm çeşidi olduğunu bildiğinden bile emin değilim. Büyük olasılıkla onu sadece bir şarap adı sanıyordu.

New York’taki Hard Rock Cafe’de yaşadığımız başka bir olay ise hala aklımı kurcalıyor.

Garson kendisini tanıttı ve Litvanya kökenli olduğunu söyledi. Sohbet başlasın diye bildiğim birkaç Litvanca kelime söyledim ama belli ki hiçbirini anlamadı. Ardından Jelena kendisinin Sırbistan’dan geldiğini söyledi. Garson bunun üzerine Jelena’ya dönüp, “Rusya Baltık ülkelerini ilhak etmeden önce Litvanya’yı görmek istiyorum. Umarım Litvanya’ya bir şey olmaz ama aksi sizin hoşunuza giderdi tabii.” dedi.

Önce ne demek istediğini anlayamadım. Rusya’nın Litvanya’yı ilhakı bir Sırp’ı niye sevindirecekti ki?

Sonra fark ettim.

“Serbia” kelimesini “Siberia” olarak anlamıştı.

Yani Jelena’yı Rus sanıyordu. O yüzden Rusya, Litvanya’yı alırsa Jelena sevinecekti.

O anda yaptığı yorum bir anda anlam kazandı. Dünyanın dört bir yanından turist ağırlayan New York’un merkezindeki bir restoranda çalışan bir garsonun Sırbistan ile Sibirya’yı karıştırması beni gerçekten şaşırttı mi? Açıkçası pek değil.

Yemeğin sonunda kendisine on dolarlık bahşiş bıraktım.

Teşekkür edeceğini düşündüm.

Bunun yerine bana Amerika’da bahşişin resmi olarak yüzde yirmi olduğunu anlatmaya başladı.

İşte burada kültürel bir fark görüyorum. Bahşiş, hizmetten sonra gelir, hizmetin ön şartı değildir.

Benim yetiştiğim kültürde bahşiş, memnuniyetin ifadesidir. Güzel bir hizmet alırsanız teşekkür etmek için gönüllü olarak verirsiniz. Miktarını siz belirlersiniz. Vermek zorunda değilsiniz.

Eğer miktarını başkası belirliyorsa, vermediğinizde size hesap soruluyorsa ya da kendinizi suçlu hissetmeniz bekleniyorsa bunun adı artık bahşiş değildir. Bu, resmi olmayan bir servis vergisidir.

Minnettarlığın yüzdesi olmaz.

Ama tam da “Amerika değişmiş.” diye düşünmeye başladığınız anda biri çıkıp bütün teorinizi bozuyor.

Bir benzin istasyonunda kahve almak istedim. Kahve tamamen self-servis sistemindeydi. O kadar çok aroma, şurup ve seçenek vardı ki istediğim kahveyi nasıl hazırlayacağımı şaşırdım. Orada çalışan görevli hiç mecbur olmadığı halde yanıma geldi, hangi aromaların ne olduğunu tek tek anlattı ve birlikte tam istediğim kahveyi hazırladık. Bunu yapmak zorunda değildi. Ama yaptı.

Bir başka unutamadığım olay ise New York’taki M&M’s Store’da yaşandı.

🐝Mezzy🐝 kedilerinin fotoğrafının basılı olduğu M&M’lerden yaptırmak istiyordu. Jelena bu seçeneği fark etmediği için normal siparişi vermişti. Durumu anlayınca 🐝Mezzy🐝 gözyaşlarını tutamadı. O sırada mağazada çalışan genç bir kadın geldi. 🐝Mezzy🐝’nin elinden tuttu, onu fotoğraf bölümüne götürdü, birlikte fotoğrafı seçtiler, resmi düzenlediler ve sonra hiçbir şey olmamış gibi onu tekrar eski sıradaki yerine getirdi. Ne ekstra ücret istedi, ne acele etti, ne de “kurallar böyle” dedi. Sadece küçük bir kızın hayalini gerçekleştirmek için birkaç dakikasını ayırdı.

🐝Mezzy🐝’nin yüzündeki mutluluğu tarif etmem mümkün değil.

İşte Amerika’nın en zor tarafı da bu.

Bir saat önce size sebepsiz yere kaba davranan bir insanla karşılaşıyorsunuz.

Bir saat sonra ise hiç tanımadığınız biri, küçük kızınızın gününü güzelleştirmek için elinden geleni yapıyor.

Hangisi gerçek Amerika?

Bence ikisi de.

Bu yüzden Amerika hakkında kesin hükümler vermekten özellikle kaçınıyorum. Elli eyaletten oluşan, yüz milyonlarca insanın yaşadığı, dünyanın her köşesinden göç almış bu kadar büyük bir ülkeyi birkaç seyahatle değerlendirmek mümkün değil. Ben sadece kendi Amerika’mı anlatıyorum.

İlk kez gittiğimde beni büyüleyen o enerji bugün hala tamamen kaybolmuş değil. Hala dünyanın en etkileyici milli parkları orada. Hala girişimcilik ruhu orada. Hala dünyanın en önemli üniversitelerinden bazıları orada. Hala müziği, sineması, teknolojisi ve doğasıyla insanı etkileyen bir ülke.

Ama, şu anda aramızda olmayan bir arkadaşın deyimiyle “The Crumbling Empire” artık bana eskisi kadar kendinden emin görünmüyor.

Belki Amerika değişti.

Belki ben değiştim.

Belki de ikimiz de…

Bildiğim tek şey şu. Amerika’yı tek bir cümleyle anlatamazsınız. Ne “harika” diyebilirsiniz, ne de “kötü”. Bu kadar büyük, bu kadar güçlü ve bu kadar farklı bir ülke, tek bir yargıya sığmaz.

Ve belki de onu ilginç yapan tam olarak budur.

Kim bilir… Belki yirmi yıl sonra yine gider, bu yazıyı tamamen farklı duygularla yeniden yazarım.

Sevgi ile kalın❤️

20 Haziran 2026 Cumartesi

Manhattan

New York’ta iki gün geçirdik ama o iki gün bazen iki hafta gibi geldi, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Şehrin kendisi zaten öyle. Bir yandan “Ben dünyanın merkeziyim” diye bağırıyor, öbür yandan iki sokak sonra sana çöp torbaları, korna, inşaat sesi ve hafif bir ter kokusuyla “Fazla da büyütme” diyor. New York’u New York yapan da biraz bu galiba. Sana kartpostallık bir manzara veriyor, sonra dönüp tokadı çakıyor.

Bizim hikaye de Manhattan’ın göbeğinde başlamadı. Filmlerdeki gibi sarı taksiden inmeli, fonda Sinatra çalmalı bir girişimiz olmadı. Ahmet arabasını verdi, biz de New Jersey’den kalkıp Staten Island feribotuna doğru yola çıktık. Kağıt üzerinde çok basit görünen bir iş. Arabaya bineceksin, Google Maps’i açacaksın, limana gideceksin. Tabii Google Maps denen alamet bazen insanı hedefe götürmüyor da hayatı sorgulatıyor. Yol basit görünse de son kısımlarda insanın içine “Acaba gerçekten doğru yere mi gidiyoruz, yoksa birazdan kendimizi konteyner sahasında mı bulacağız?” hissi çöküyor. Neyse ki kaybola kaybola da olsa vardık.
Özgürlük Heykeli’ni alışılmışın dışında görüntüleri

Bu arada yolun en güzel tarafı, Özgürlük Heykeli’ni alışılmışın dışında, yan gözle, sanki saklambaç oynuyormuş gibi gördüğümüz anlardı. Normalde bu heykeli insanlara satarken hep aynı açıdan satarlar. Kartpostal açısı, drone açısı, turist teknesi açısı. Bizim gördüğümüz ise biraz daha tesadüfi, daha az cilalı, daha “Ha bak, orada işte” türünden bir görüntüydü. Belki de daha güzeldi. Çünkü New York bazen en iyi planlanmış deneyimlerde değil, yoldayken karşına çıkan o kısa anlarda insanı etkiliyor.

Staten Island tarafında park yeri bulmak ise ayrı bir medeni cesaret sınavıydı. New York civarında araba kullanmak zaten bir karakter testidir, bir de üstüne park yeri arıyorsan sabır, sinir sistemi ve evlilik dayanıklılığı aynı anda ölçülüyor. Boş yer var gibi görünür, yaklaşınca yok olur. Varsa da ya yasaklıdır ya da insanı “Çekerler mi acaba?” paranoyasıyla baş başa bırakır. Biz de biraz dönüp dolaşıp sonunda bir yere arabayı bıraktık ama o anki ruh halimiz, sanki Manhattan’da ev almışız gibi bir zafer hissiydi.
Staten Island Ferry


Sonra feribota bindik. New York’a gelen birinin mutlaka yapması gereken şeylerden biri bu. Üstelik bedava. Şehir sana nadiren ücretsiz bir şey verir, verdiğinde de kaçırmamak lazım. Staten Island Ferry, sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda New York’un kendine has küçük demokratik jestlerinden biri. Şehrin postallı, kapitalist, acımasız yüzünün ortasında, “Al kardeşim, manzara benden” dediği nadir anlardan biri. 1905’ten beri belediye tarafından işletilen bu hat, bir zamanlar Staten Island’ı Manhattan’a bağlayan hayati bir damar olmuş. Bugün hâlâ işe gidip gelenler kullanıyor ama bir yandan da dünyanın dört bir yanından gelen turistler, aynı vapurda, aynı rüzgara yüzünü verip aynı heykele bakıyor. Bu da New York’un güzel çelişkilerinden biri. Milyarder de aynı manzaraya bakıyor, sırt çantalı turist de.

Feribotun en güzel yanı, New York’u biraz uzaktan göstermesi. Manhattan’ı içindeyken değil de karşıdan görünce daha iyi anlıyorsun. O meşhur skyline, yıllardır filmlerde, dizilerde, reklam filmlerinde, haber bültenlerinde gördüğümüz o çizgi, gerçek hayatta da insana hafif bir tokat atıyor. “Evet,” diyorsun, “demek bütün gürültü bunun için.” O an şehir ilk kez sahneye çıkıyor. Ve hakkını verelim, sahneye çıkmayı gerçekten iyi biliyor.

Hot Dog
Manhattan’a geçince doğal olarak insan bir şey yiyor. Çünkü ne kadar büyük tarih, mimari ve kültür konuşursan konuş, birkaç saat sonra karın gurultusu bütün teorileri susturuyor. Biz de hot dog yedik. New York’ta hot dog yemek tam olarak “mutlaka yapılmalı” listesine girer mi, girer. Çünkü mesele sadece sosisli sandviç yemek değil. Bu şehir göçmenlerin şehriyse, hot dog da onun yenebilir özeti gibi bir şey. Alman frankfurter geleneği, Doğu Avrupa Yahudi göçmenlerinin sokak yemeği kültürü, Amerikan hız ve pratik takıntısı, hepsi bir şekilde o ekmeğin arasında toplanmış. Bir gurme devrimi beklemiyorsun tabii. Sonuçta yıldızlı restoran değil, sosisli sandviç. Ama mesele zaten bu kadar basit bir şeyin New York simgesine dönüşebilmiş olması. Şehir bazen kendini en iyi gökdelenlerle değil, elde yenilen ucuz yiyeceklerle anlatıyor. Bu arada Manhattan’daki hot dog’lar genelde dana sosisinden yapılma, çünkü satanlar çoğunlukla Müslüman Afrikalılar. Başka bir deyişle bu deneyim sizi cennetten alıkoymayacaktır.

Manhattan’da gezerken insanın karşısına bir sürü tanıdık görüntü çıkıyor ama bazıları biraz daha fazla dikkat çekiyor. Charging Bull, yani halk arasında “o meşhur öfkeli boğa”, bunlardan biri. Şimdi dürüst olayım, insan bunu ilk duyduğunda çok eski, köklü, asırlık bir finans sembolü falan sanıyor. Halbuki heykel 1989’da, borsa çöküşünün ardından sanatçı Arturo Di Modica tarafından bir çeşit gerilla sanatı olarak ortaya bırakılmış. Adam heykeli resmen izinsiz şekilde bırakmış. Bugün Wall Street çevresinin en fotojenik simgelerinden biri olan şey, aslında biraz “Ben bunu buraya koydum, alın size moral” tribi. Bu da çok Amerikan bir hikaye. Önce kuralı del, sonra herkes onu benimseyince kültürel mirasa dönüşsün.

Boğa heybetli, kalabalık daha da heybetli. Herkes fotoğraf peşinde. Kimisi boynuzdan, kimisi yandan, kimisi artık tam nereden çekerse. Modern insanın sanatla ilişkisi biraz böyle zaten. Önce sıraya giriyor, sonra sanat eserine iki saniye bakıp telefona dönüyor. Ama heykelin taşıdığı anlam fena değil. Güç, saldırganlık, piyasa iyimserliği, para hırsı… New York’un finansal ruhunu bir hayvana çevirmişler ve meydana bırakmışlar. Daha rafine bir sembol seçilebilirdi belki ama boğa işi dürüstçe anlatıyor. Bu şehir nazik değil, boynuz atarak ilerliyor.

Brooklyn Bridge
Oradan Brooklyn Bridge’e geçmek ise başka bir New York ritüeli. Şehrin “Ben sadece para ve neon değilim, biraz da tarihim var” deme biçimlerinden biri. 1883’te açılan köprü, döneminin mühendislik harikalarından biriymiş ve gerçekten de öyle görünüyor. Bugün üstünden yürürken sadece bir köprünün üstünde yürümüyor insan, 19. yüzyılın kendine güveninin üstünde yürüyor. Çelik kablolar, taş kuleler, o büyük jest… “Biz bunu yaparız” diyen bir çağın eseri. Üstelik yapım sürecinin hikayesi de epey çetin. Projenin başındaki John Roebling kazada ölüyor, oğlu Washington Roebling işi devralıyor, o da hastalanıyor, sonunda Emily Roebling adeta projenin görünmez kahramanına dönüşüyor. Yani köprünün içinde sadece demir ve taş değil, bayağı insan dramı ve inadı da var.

Köprüden yürürken bir yanda Manhattan, öbür yanda Brooklyn. Bir tarafta gökdelenlerin kibri, öbür tarafta eski tuğla binaların daha insani ölçeği. New York’un iki ruhu gibi. Biri “Ben dünyanın patronuyum” diyor, diğeri “Tamam da mahalle de lazım” diye cevap veriyor. Turistik mi? Fazlasıyla. Yapılması gereken bir şey mi? Kesinlikle evet. Çünkü bazı şeyler klişe olsa da klişe olmayı hak eder. Brooklyn Bridge de onlardan biri.

Sonra Times Square. Burası için ne denir bilmiyorum. Dünyanın en meşhur meydanlarından biri ama aynı zamanda dünyanın en kontrollü kaoslarından biri.

Burada çok zamanım geçmiştir.

Times Square
Times Square, eskiden çok daha kirli, çok daha sert, çok daha karanlık bir yermiş. 1970’lerde ve 80’lerde suç, porno sinemaları, peep show’lar, sokak sertliği… Sonra şehir burayı almış, temizlemiş, parlatmış, dev reklam panolarıyla ve zincir mağazalarla küresel bir lunaparka çevirmiş.

Şimdi Times Square biraz neonla kaplanmış bir tüketim mabedi gibi. İnsan gidiyor mu? Gidiyor. Görmeye değer mi? Evet. Sevdim mi? Orası daha karışık.

Çünkü Times Square insana aynı anda hem hayranlık hem hafif tiksinti verebiliyor. Her yer ışık, her yer ekran, her yer bağıran renkler. Tam bir dikkat ekonomisi cehennemi. Ama bir yandan da dünyanın merkezi olma iddiasını bu kadar utanmadan sergileyen başka az yer var. New York burada sana incelik yapmıyor. “Ben gösteriyim, sen bak” diyor.

Biz de M&M’s mağazasına girdik. Çocuklu aileler için tasarlanmış, şekerin kurumsallaşmış hali gibi bir yer. Renkli, neşeli, parlak, hafif absürt. Ve orada 🐝Mezzy🐝 kendi M&M’lerini yaptı. Üstelik üzerlerine Cherry ile Berry’nin fotoğraflarını bastırarak. Kedilerin yüzünü M&M’ye bastırmak zaten başlı başına çağımızın ulaştığı medeniyet seviyesini gösteriyor. İnsanlık aya da gitti, atomu da parçaladı ama en kritik atılım belli ki buydu. Mezzy içinse çok net şekilde seyahatin en tatlı anlarından biriydi. Çocuğun yüzündeki heyecanı görünce, yetişkinlerin “Ama bunun tarihi derinliği ne?” diye sorması biraz anlamsız kalıyor. Bazen olay sadece renkli şekerin üstünde kendi kedilerini görmek.

🐝Mezzy🐝'nin M&M'leri
Ama işte New York burada yine kendi karakterini gösterdi. Çocuklara hitap eden şeker cenneti gibi bir dükkanın tam karşısında koca bir weed shop vardı. Bir tarafta M&M’s, öbür tarafta esrar dükkanı. Bir tarafta şeker, maskot, aile fotoğrafı. Öbür tarafta yeşil yaprak logoları, rahatlatıcı vaatler ve daha yetişkin bir gevşeme anlayışı. Şehir sana “Ben tutarsızım” demiyor. Tam tersine, “Ben buyum, alış” diyor. New York’un özeti biraz da bu. Aynı kaldırımda çocuk masumiyetiyle yetişkin dünyanın gevşekliği yan yana durabiliyor ve kimse bunu tuhaf bulmuyor. Ben yine de içimden “Koskoca şehirde bari bunu biraz ayırsaydınız” demedim desem yalan olur.

Akşam olunca yeniden arabaya döndük. Gün boyu yürümüş, bakmış, yemiş, kalabalığa karışmıştık. Şehir insanı fiziksel olarak da zihinsel olarak da yoruyor. Güzel yorgunluk mu? Evet. Ama yine de yorgunluk. Dönüş yolunda bir Chianti aldık. New York gününü bitirmenin en medeni yollarından biri, o günün gürültüsünü akşam şarapla yıkamaktır herhalde. Hele bir de günü Ahmet’le kapatıyorsan daha da iyi. Şehrin bütün ışığı, gürültüsü, tarihi, gösterişi gün boyunca üstüne yapışıyor. Sonra akşam bir masada oturup şarabı açınca, bütün o büyük anlatıların altından geriye daha basit bir şey kalıyor. Dostluk, yorgunluk, sohbet, biraz alkol ve “Bugün bayağı şey gördük” hissi.

New York’ta iki gün, şehrin kendisini anlamaya yetmez tabii. Zaten New York anlaşılmak için kurulmuş bir yer değil, maruz kalınmak için kurulmuş gibi. Ama o iki günde bile şehir sana kendi karakterini birkaç kez gösteriyor. Feribotta özgürlük ve manzara satıyor. Wall Street’te para ve güç gösteriyor. Brooklyn Bridge’de tarih ve mühendislik anlatıyor. Times Square’de seni ışıkla tokatlıyor. Sonra bir çocuğun eline kedili M&M verip karşı kaldırıma weed shop dikiyor. Yani özetle, çok tutarlı bir yer değil. Ama zaten unutulmaz olmasının sebebi de bu.

New York bazen kendini dünyanın başkenti gibi sunuyor, bazen de büyük bir panayır gibi. Bazen insanı büyülüyor, bazen hafif sinir ediyor. Ama ne yaparsa yapsın iz bırakıyor. Bizim iki gün de öyle geçti. Biraz koşturarak, biraz söylenerek, bol bol bakarak ve arada “Evet, burası gerçekten New York” diyerek.

Amerika gezimizi bir sonraki yazıda toparlayacağız. 

Şimdilik sevgi ile kalın ❤️

18 Haziran 2026 Perşembe

Yüz Bin'i Geçmişiz

Bu blog’a başlayalı çok oldu sevgili arkadaşlar. Elbette YouTube’da sıradan bir video bile yüz bin izlemeyi geçebiliyor. Ancak 2x hızda izlemek yerine eski usul okunarak takip edilen Bülent’in Heybesi de yüz bin okumayı geçti.

Sağolun ❤️

12 Nisan 2026 Pazar

Doğu Kıyısının Las Vegas'ı.... mı?

Herhalde hepimiz Las Vegas’ı biliriz. Işıltılı neonlar, temalı lüks oteller ve en önemlisi kumar, içki ve karı…

İşte bugünkü ziyaret noktamız olan Atlantic City de ABD’nin doğu kıyısının Las Vegas’ı sayılır.

Atlantic City
İşin doğrusu, Las Vegas’a batının Atlantic City’si dememiz gerekir. Çünkü Las Vegas daha kaktüsleriyle, çıngıraklı yılanlarıyla ıssız bir çölken Atlantic City bütün şatafatıyla kötü alışkanlıklarına düşkün ziyaretçilerini ağırlıyordu. Kıyıdaki Steel Pier yani Çelik İskele’ye “Ülkenin Gösteri Vitrini” ismi verilmişti. Zamanın parlak isimleri, Frank Sinatra, Duke Ellington, Louis Armstrong falan hep Atlantic City’de sahneye çıkarlardı.

Eminim herkes çocukken oynamıştır, Monopoly isimli bir masa oyunu vardı. Benim şahsen çok oynamışlığım vardır. Bu oyunun en pahalı mülklerinden biri Boardwalk isimli gayrimenkuldü - Türkçesi başka bir şeydi elbette, Kadıköy, Barbaros Bulvarı falan gibi, şimdi tam hatırlayamadım.

İşte Monopoly’deki Boardwalk karesi, Atlantic City’nin meşhur Boardwalk’ından esinlenmiştir.

Bu yol o kadar ünlüdür ki, hakkında şarkılar yazılmış, filmler çekilmiş, TV dizileri yapılmış. Bir yanı okyanus, diğer yanı neonlu, ışıklı oteller, insan bu geniş yolda yürürken ister istemez etkileniyor.

Under the Boardwalk isimli bir şarkı vardır. Bruce Willis bile cover’lamıştı.

Under the Boardwalk özel olarak Atlantic City için yazılmamış. Ama Atlantic City’nin üstüne cuk oturuyor. Çünkü boardwalk kültürü zaten başlı başına bir Amerikan numarası. Üstte ışıklar, dondurma, müzik, kikirdemeler. Altta rutubet, yorgun tahta, gizli öpüşmeler ve hafif bir çürüme hissi. Şarkı kağıt üstünde AC’ye ait olmayabilir, ama gördükten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki ruhen epey Atlantic City.

Boardwalk
İşin aslı, Boardwalk ihtişam ya da romantizm için tasarlanmamış. Otel sahiplerine sahilde yürüyenlerin içeri taşıdığı kumlardan gına gelince bu yolu yapmışlar.

Atlantic City, Absecon Adası üzerinde kurulmuş 19. yüzyıl sahil sayfiyelerinden biriydi.

Sonrasında demiryolu gelmiş. Demiryolu gelince de bir Red Kit öyküsü gibi, insanlar gelmiş, arkalarından da para akmaya başlamış. Philadelphia’dan ve Amerika’nın kuzeydoğusundaki diğer şehirlerden kıyıya ulaşmak kolaylaşınca Atlantic City hızla büyümüş, kısa süre içinde bir sahil kasabasından ciddi bir tatil merkezine dönüşmüş. Şehir, otelleri, iskeleleri, eğlence yerleri ve Steel Pier gibi cazibe noktalarıyla kısa sürede kalabalıkların akın ettiği bir sayfiye merkezi olmuş.

Alkol yasağı döneminde ise Atlantic City’nin şöhreti bambaşka bir yere oturmuş. Kent yolsuzluk, gece hayatı ve kaçak içkinin neredeyse su gibi aktığı bir yer haline gelmiş.

1913 ile 1941 arasında şehre hakim olan siyasi patron Nucky Johnson döneminde yerel yönetim ile organize suç tamamen iç içe geçmiş.

Bu Nucky Johnson enteresan biriymiş sevgili arkadaşlar. Adam prensipte gangstermiş, ama işlerini klasik gangsterler gibi yeraltında değil, bayağı aleni biçimde yürütüyormuş. Zaten şu lafı oldukça meşhur. “Bizde viski de var, şarap da var, kadın da var, şarkı da var, slot makineleri de.” Yani "Bizde herkes için bir şeyler var, sen yeter ki gel” diyor.

Bu arkadaş Ritz-Carlton otelinin dokuzuncu katındaki bir penthouse’ta yaşıyormuş, o yüzden lakabı “Czar of the Ritz” yani “Ritz’in Çarı” olmuş. Sokağa çıktığında yakasında bir karanfille gezermiş.

Johnson, Atlantic City’yi bir nevi günümüzün otellerindeki toplantı ve konferans merkezi olarak da kullanmış. Ancak konuklar CV’leri göz önüne alındığında, günümüzün CEO, CFO falan gibi yöneticilerinden biraz farklıymış. Rivayete göre Johnson yönetimindeki Atlantic City, Al Capone ve Bugs Moran gibi isimlerin de yer aldığı yeraltı dünyası toplantılarına ev sahipliği yapmış.

Onun döneminde Atlantic City, içki kaçakçılığı için önemli bir limana dönüşmüş. Hatta bir vakada kaçak içki çatışmasında bir kaçakçıyı öldüren dört Sahil Güvenlik görevlisi bile yerel savcının yönlendirmesiyle saldırı suçlamasıyla tutuklanmış.

Gözünü sevdiğimin Amerika’sı…

Nucky Johnson’un sonu da başlı başına bir ironi. Bunca yıl kenti fiilen yöneten adam, öyle filmlerdeki gibi kurşunlanarak ya da bir gece ansızın ortadan kaldırılarak değil, bildiğin vergi kaçakçılığından 1941’de mahkum olmuş ve dört yıl hapis yatmış. Sonu, bu bakımdan, Al Capone’unkine fazlasıyla benziyor.

Atlantic City öyküsünün bir sonraki kahramanı hiçbirimize yabancı değil. Kim bu derseniz, bizim Trump.

Trump şehrin kuruluşuna ve bir kumar merkezi olmasına çok katkıda bulunmamış, ancak Atlantic City Atlantic City olunca "Açılın, bu işi bilen ben şahsım geliyorum" deyip, dalmış şehre.

Hem de bayağı iddialı bir biçimde…

İnsanlık şatafat, debdebe, lüks nedir görsün misali, hemen faaliyete geçmiş.
🐝Mezzycik🐝 Atlantic Okyanusu Kıyısında

Üç ayrı büyük mülkü almış. Boardwalk üzerindeki Trump Plaza, marina tarafındaki Trump’s Castle/Trump Marina ve devasa Trump Taj Mahal. Bunlar sadece yatırım değil, şehrin siluetine soyadını kazıma girişiminin bir parçası olmuş.

Burada Taj Mahal oldukça özel bir yer tutuyor çünkü hem en büyük kibir gösterisi hem de en büyük finansal yarası bu devasa kompleks olmuş.

Trump, Atlantic City’de batmış, batmış çıkmış. En sonunda 2009 yılında yelkenleri suya indirmiş, şu meşhur Chapter 11 kapsamındaki iflas korumasına başvurmuş. İflas süreci ilerlerken, acı bir ironi, kontrollerini kaybettiği bu binaların harabeye dönmüş olmaları yüzünden, Trump, binaların üzerinde hala duran ismini kaldırmak için başvurmuş.

Trump’ın bir zamanlar en büyük gösteri mabedi olan Taj Mahal, bugün Hard Rock Hotel & Casino Atlantic City adıyla yaşıyor. Biz de akşamımızı bu mekanda geçirdik.

Hard Rock Hotel
Hard Rock Hotel gerçekten insanı etkileyen, ihtişamlı bir casino. Bizzat birkaç gün kaldığım Hard Rock Hotel Las Vegas'tan çok daha güzel.

Ancak tipik bir Amerika klasiği, mekanlar gerçekten göz alıcı, ihtişamlı, para dökülüp mükemmel hale getirilmiş olsalar da, içine koydukları garson, resepsiyonist gibi personelin kalitesi yerlerde sürünür. Ağızınız açık o şatafatı izleyip vay anasını dersiniz, ama sadece oturup bir kahve söyleyene kadar. Garson kılığında dünyadan habersiz cahil bir hıyar gelir, sinirinizi kaldırır. O akşam da aynısı oldu tabii. Sevgili arkadaşlarımızla oturup geçireceğimiz yarım saatlik güzel zamanın içine etti dangalak bir garson.

Bu konu hakkında edeceğim bir kaç kelam daha var ama yazının sonuna bırakalım. Sadece şu kadarını söyleyeyim, bu gelişimde Amerika'yı oldukça yıpranmış, alt yapısı eskimiş, insan ilişkileri fazlasıyla zayıflamış buldum.

Hard Rock Hotel'in muazzam bir müzik memorabilia koleksiyonu var. Hepsini tek tek inceledik. Okyanus soğuğuna rağmen Boardwalk'ta biraz yürüdük. 🐝Mezzycik🐝 kumsala bile çıktı, okyanus kıyısında yürüdü.

İkinci gecemizde jetlag yavaş yavaş vurmaya başlamıştı. Akşamımızı bir kadeh şarapla bitirip, eve döndük.

Mostar, Počitelj ve Trebinje...

Dubrovnik'te geçirdiğimiz güzel günün ardından ertesi sabah erkenden Hotel Rixoss’a gidip, bir araba kiraladık. Bize bir BMW X1 verdiler...