9 Aralık 2015 Çarşamba

Matematik Çok Beleş Bir Bilim

Bugün oldukça filozof bir günümdeyim arkadaşlar. Son birkaç haftadır bütün günlerimi meşgul eden dünyevi işleri bir kenara bırakıp kısa bir süre de olsa ulvi meselelerle iştigal etmeye karar verdim.

Gülmeyin. Mutlaka sizin de başınıza gelmiştir. Bir anda geçim derdi, Tayyip, yarınki toplantı, hafta sonu alış verişi falan aklınızdan silinir ve bu dünya niye var, sonsuzluk nedir gibi çok da pratik sonuçları olmayan bir düşünce ile baş başa kalırsınız ya...

İşte öle.

Aklımdaki herşey uçtu, gitti, yerine ise bir sonsuzluk hissi doldurdu kafamın içini. Malum boş yer çok oralarda.

Bu sonsuzluk içinde de, bir boşluktan başka bir boşluğa atladı düşüncelerim, ve bir cümleyle özetlenecek bir noktada durdular.

Bu noktayı sizlere açmadan önce, buraya kadar yarım gözle, "Ne diyor lan bu?" diyenlerinize, okumayı burada bırakın uyarısını yapayım. İsterseniz okumaya devam edin tabii, ama bana edeceğiniz küfürleri peşinen size iki katları halinde iade edeceğimi de söylemiş olayım.

Gelelim bir cümleyle özetlenebilecek, ulaştığım son noktaya.

Matematik çok beleş bir bilim.

Aslında bir bilim bile sayılmaz. Fizik gibi etrafımızda gördüğümüz, yaşadığımız şeyleri anlamaya ve anlatmaya çalışan bir bilimin hizmetinde bir araç, o kadar.

Matematikte herşey mümkün.

Örneğin 2/0. Yani ikinin içinde kaç tane sıfır bulunur?

Bu sorunun cevabını bir fizikçi bulabilse, evrenin nereden gelip nereye gittiğini, kara deliklerin içinde nelerin olduğunu, evreni oluşturan büyük patlamayı falan açıklayabilecek, ama açıklayamıyor.

Bu soruyu bir matematikçiye sorun, "sonsuz" diyip, bir saniyede işin içinden çıkar, bir sonraki soruya geçer. İşareti, simgesi bile var anasını satayım. Yan yatmış bir sekiz.

Yine karekök diye, günlük hayatımızda çok fazla kullanmadığımız bir işlem vardır. Sözcüklerle açıklarsak, hangi sayıyı kendisiyle çarparsam karekökünü aradığım sayıyı bulurum sorusunun cevabıdır. Örneğin dokuzun karekökü üçtür, çünkü üçü üçle çarparsanız dokuz eder.

Peki eksi dokuzun karekökü nedir?

Eksi üç diye sazanlayanlarınız olabilir, ama eksi üçü eksi üçle çarparsanız artı dokuz eder, eksi dokuz değil. Eksi dokuz ile artı dokuzun arasında onsekiz tamsayı ve sonsuz sayıda kesirli sayı vardır. Yani aynı sayı değillerdir. Eksi üçle artı üçü çarpıp eksi dokuz bulmaya çalışanlara da aynı itirazı yapabiliriz.

Yine az önceki matematikçimize bu soruyu sorarsak, cevap olarak size 3i diyecektir. Ne lan bu "i" derseniz de, "i" öyle bir sayıdır ki, kendisiyle çarpınca eksi bir verir diye anlatır size.

Ama yenmez, içilmez, çarpılmaz, toplanmaz bu "i" sayısı. İşin içine bir girdimi, çarpsanız da, toplasanız da, her yerde bir "i" kalır. İ. Melih gibi birşey, sizin anlayacağınız. Anca başka bir "i" bulup birbirini götürtebilir, sonrasında bildiğimiz heteroseksüel sayılarla hesabınıza devam edebilirsiniz.

Şimdi bu "i" sayısı seni niye gerdi diye sorarsanız, insanlığın geleceği bu "i" sayısına bağlı arkadaşlar.

Üzerinde yaşadığımız şu yalan dünya er ya da geç yaşanmaz bir hale gelecek. Artık bir meteor mu çarpar, bir volkan mı faaliyete geçer, yakında bir yıldız mı patlar, yada isimleri lazım değil, iki diktatör artığı yüzünden dünya savaşı mı çıkar bilemem. Hiçbirşey olmasa güneş bir gün normal halini bırakıp genişleyecek ve dünyayı yutacak. Bunu durdurmanın bildiğimiz bir yolu yok.

İnsanlığın kurtuluşu, dünyamızla birlikte dışında başka bir gezegene yerleşebilmek.

Burada da işin içine İsviçre eğitim sisteminin adam olmaz diye okuldan attığı dünyanın en zeki insanı Albert Einstein giriyor.

Ez cümle Einstein diyor ki, kütlesi yani yarı-doğru bir deyişle ağırlığı olan hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez. Kütlesi olmayan şeyler ise ancak ışık hızına çıkabilir. Kütlesi olmayan ne vardır ki diye sorarsanız, işin felsefesine çok girmeden, en azından ışık hızında giden ışığı örnek gösterebiliriz. Radyo dalgaları, mikro dalgalar, X ışınları - ki hepsi aslında ışığın değişik türleridir, kütlesi olmayan ve ışık hızıyla hareket eden şeylerdir.

Eh, insan olarak kütlemiz ve kalıbımız olduğundan ışık hızından daha yavaş hızlara mahkum olduğumuzu anlıyoruz, Einstein'ın dediklerinden.

Yalan dünyayı bırakıp başka dünyalara gitmek işte burada zorlaşıyor. En yakın yıldız o kadar uzakta ki, ışık bile oraya ancak dört buçuk yılda gidebiliyor. Kütlesi olan bizler ise hayal edebileceğimiz en yüksek hıza ulaşsak bile ancak yıllar sonra en yakın yıldıza ulaşabiliyoruz.

İşin aslı dört buçuk ışık yılı uzaklıktaki komşu yıldızımız tam bir istisna. Görebildiğimiz birçok yıldız bize yüzlerce ışık yılı uzaklığında. Bizim de içinde bulunduğumuz Samanyolundaki yıldızların çoğu on binlerce hatta yüz bin ışık yılından daha uzaklarda. Samanyolu dışındaki galaksileri sormayın bile. Daha hızlı gitmemiz olanaksız olan ışık bile milyonlarca yıl yol almak zorunda buralara gitmek için.

İşte bu "i" sayısı burada devreye giriyor.

Hepimiz biliriz. Bir cismi ittiğimizde hızlanır. İtmeye devam ettikçe hızı artar. Albert dayının hesaplarına göre, biz ittikçe, uyguladığımız güç cismin hızını artırsa da, bu gücün bir bölümü cismin kütlesini de artırmakta. Düşük hızlarda, uyguladığımız gücün cismin kütlesini artıran bölümü çok az. Ancak hızlandıkça, bu oran kütlenin artışı lehine yükseliyor.

Işık hızına yaklaştığımızda ise, uyguladığımız gücün büyük bölümü kütleyi yani ağırlığı artırmaya harcanıyor. Ne zaman ki "sonsuz" bir güç uyguluyoruz, o zaman cismin kütlesi de sonsuz oluyor, ama ışık hızına ulaşabiliyoruz.

İşte sivri akıllı bir matematikçi, bu hesapta kullanılan denklemlere "i" sayısını kullanarak bir boyut getirmiş. Bu "i" sayısı sayesinde "sanal" kütlesi olan, yani negatif kütlesi olan parçacıklar öngörmüş. Bu parçacıklar ışıktan hızlı hareket edebiliyor. Hatta ağırlıkları arttıkça hızlanıyor, azaldıkça yavaşlıyorlar. Ağırlıkları sıfırlandığında da en yavaş hızlarına ulaşıyorlar. Bu da ışık hızı.

Bu parçacıklara takyon diyorlar. Yunancadan, hız demek. Arabalarda hız göstergesine de bazı yerlerde takometre derler, ordan bir yakınlık kurabiliriz.

İşte ancak bu takyonlar sayesinde ışık hızını alt edip, uzak yıldızlara gitme şansımız var.

Ne var ki Uzay Yolu serileri dışında takyonları gören, bilen yok. Çünkü "i" sayısı diye elle tutulur bir kavram, bir çokluk yani bir kantite yok. Aynı yana yatmış sonsuzluk sekizi gibi, hayali bir olgu.

Garip fizikçiler, işte böyle matematiğin başlarına sardığı dertlerle uğraşmaktadırlar. Yere göğe koyamadıkları kuantum teorisi, bir parçacığın aynı anda iki yerde bulunmasını açıklamakla kalmayıp kanıtlarıyla ortaya koysa da, kıytırık bir yerçekimini açıklayamamakta, açıklamaya kalktığında ise parçacıkları ip haline getirip, matematik sayesinde bizi yirmi küsür göremediğimiz, bilemediğimiz boyutla baş başa bırakmaktadır. Bunlar hep matematikle oynamanın sonucu ortaya atılan teoriler.

The Big Bang Theory dizisinin başrolündeki Sheldon bile bu ip teorisini bırakıp başka alanlara yönelmiştir.

Ancak fizikçiler de yavaş yavaş işe uyanmaya başladı.

Yerçekimi diye bir illet vardır arkadaşlar. Herşeyi çeker. Tam doğrusu, evrende herşey birbirini çeker. Işık da bu çekimden nasibini alır. Yerçekimi tanımı gereği ışığı yavaşlatamazsa da ışığın yönünü değiştirir.

Yerçekimi için madde gerekir. Ne kadar çok madde olursa, çekim o kadar kuvvetli olur.

İşte, uzak galaksileri gözlemleyen fizikçiler, bu galaksilerin etrafından gelen ışığın yön değiştirdiğini farkettiler. Bu demekti ki o bölgelerde ışığın yönünü değiştirebilecek kadar yoğun madde olması gerekiyordu.

Tek problem, baktıklarında bu maddeyi görememeleriydi.

Benzeri bir şekilde, evrendeki galaksiler birbirinden uzaklaşmaktadır. Ancak, galaksiler arasındaki yerçekimininin bu uzaklaşmayı yavaşlatması beklenilirken, galaksiler aksine daha da hızlanmaktadır.

Matematikçilerden feyz alan fizikçiler, ışığın yolunu değiştiren, ne olduğunu bulamadıkları maddeye "Kara Madde", galaksileri hızlandırıp birbirinden ayıran, ne olduğunu bulamadıkları güce de "Kara Enerji" deyip işin içinden çıktılar.

Sizin anlayacağınız, insanlığın geleceği aritmetiksel sonsuzluk, "i" sayısı, kara madde ve kara enerjinin bulunmasına kalmıştır.

Newton'ın kafasına elma düştüğü günlere göre çok yol almış olsak da, yukardaki basit bir iki örnek bile bize gösteriyor ki, evreni anlama çabamızda daha işin başlarındayız.

En iyisi bu işlere çok takılmadan günlük hayatın boyutları bu kadar büyük olmasa da, en azından kendi başımıza çözebileceğimiz sorunlarına dönmek.

Buraya kadar pek okuyanın kaldığını düşünmüyorum ama sabır taşı yutmuş olanınız varsa iyi geceler, sağlıcakla kalın.

---

Meraklısı için, on iki yıl sonra yukarıdaki makale ile ilgili yapay zeka ile aramızda aşağıdaki tartışma geçti:

Bülent:

I wrote this article in 2015 but all of a sudden it gained popularity now. Can you check if I made sense? Please ignore/tolerate some inaccuracy for simplification.

ChatGPT:

Evet — 2015’te yazılmış mizahi/popüler bilim yazısı olarak bence gayet anlamlı ve okunuyor. Hatta şimdi neden yeniden ilgi gördüğünü anlayabiliyorum: giriş çok iyi, matematikten fiziğe, oradan kozmolojiye gidiyor ve teknik konuları “kahvede anlatır gibi” birbirine bağlıyorsun. 

Ama bilimsel açıdan baktığımda birkaç yerde “basitleştirme” sınırını aşıp yanlış bir sonuca gidiyor. Bunların çoğu yazının ruhunu bozmadan düzeltilebilir.

En önemli mesele:

2/0 = sonsuz

değil.

Yazıdaki en bariz hata bu:

“Bu soruyu bir matematikçiye sorun, ‘sonsuz’ diyip, bir saniyede işin içinden çıkar.”

Matematikçi aslında “tanımsız” der. 2/0 sonsuz değildir. Örneğin 2/x, x sıfıra pozitif taraftan yaklaşırken +∞’ye gider, negatif taraftan yaklaşırken −∞’ye gider. Dolayısıyla sıfırın kendisinde tek bir sonuç yoktur. Üstelik “ikinin içinde kaç tane sıfır vardır?” ifadesinin cevabı da sonsuz denebilir gibi görünse de bölmenin matematiksel anlamı açısından bizi biraz yanlış yere götürüyor.

Ama komik biçimde, yazının argümanına “tanımsız” daha bile iyi oturuyor. Matematikçiye:

“2/0?”
 
 
“Tanımsız.”


 “Nasıl yani?”
 

“Tanımlamadık.”

dediysen, Matematik Çok Beleş Bir Bilim tezine daha fazla cephane çıkıyor. 😂

i konusunda matematik doğru, yorumu haksız 😄

√−9 = 3i kısmın doğru. i² = −1.

Ama:

“yenmez, içilmez, çarpılmaz, toplanmaz bu i sayısı”

elbette mizah; fakat teknik olarak i gayet güzel çarpılır, bölünür, toplanır. Dahası complex sayılar modern fiziğin ve mühendisliğin en faydalı araçlarından biridir. Elektrik mühendisliği, dalgalar ve özellikle kuantum mekaniğinde sürekli karşımıza çıkar.

Yani “hayali” kelimesi biraz talihsiz bir isimlendirme. i, matematiksel olarak 3 kadar meşru bir sayı sisteminin parçasıdır.

Bu nedenle yazının:

“elle tutulur bir kavram, bir çokluk yok”

kısmını bugün değiştirirdim. Matematiksel olarak i’nin varlığı sonsuzdan falan daha az gerçek değil.

İ. Melih ve “heteroseksüel sayılar” kısmı ise tamamen ayrı bir disiplin. Ona hakemlik yapamam. 😂 

Takyon kısmı: esas büyük düzeltme burada

Yazının en ciddi fizik hatası:

“Bu i sayısı sayesinde ‘sanal’ kütlesi olan, yani negatif kütlesi olan parçacıklar öngörmüş.”

Sanal kütle ≠ negatif kütle (Bülent: Abartmayalım ChatGPT, sanal kütle i kullanarak elde edilmiş negatif kütle sayılır. Pozitif kütle ışık hızının altında, sıfır kütle ışık hızında, negatif kütle de ışık hızının üzerinde kalır).

Tarihsel tachyon formülasyonunda kütle parametresinin karesi negatiftir; bunu m = iμ biçiminde yazabilirsiniz. Bu, “−5 kg kütle” anlamına gelmez. Tachyonlar özel görelilik denklemlerinde ışık hızından hızlı çözümler olarak tartışılmış teorik nesnelerdir ve gözlenmiş parçacıklar değildir.

Bir de hız ilişkisini ters anlatmışsın.

Bir tachyon için teorik olarak: ışık hızının hemen üzerinde olmak sonsuz enerji gerektirir (Bülent: Burada ChatGPT hata yapma pahasına basitleştiriyor 😜 takyonlar ancak ışık hızı kadar yavaşladığında sonsuz kütle yada enerjiye sahip olurlar. Işık hızının biraz üzerinde sonsuz değil, sonsuza yakın kütleleri olur); enerjisi azaldıkça daha hızlı gider; enerjisi sıfıra yaklaşırken hızı teorik olarak sonsuza gider.

Dolayısıyla:

“ağırlıkları arttıkça hızlanıyor”

değil, kabaca enerjileri arttıkça ışık hızına doğru yavaşlıyorlar (Bülent: ChatGPT, yazılı kağıdımı okuyan bir fizik öğretmeni gibi davranıyor. Kabaca Kütle=Ağarlık=Enerji - e=mc², W=mg durumları).

Ve en önemlisi:

“İşte ancak bu takyonlar sayesinde … uzak yıldızlara gitme şansımız var.”

Burada popüler bilimden bilimkurguya geçmiş oluyoruz. 😄 Varsayımsal bir tachyonun varlığı bile insanı tachyona dönüştürüp FTL uzay gemisi yapabileceğimiz anlamına gelmez. Üstelik FTL tachyonlar nedensellik problemleri doğuruyor.

Bence bunu “belki bir gün takyon fiziğinden bir çıkış yolu buluruz” diye yazsaydın sorun kalmazdı.

Einstein ve “kütle artıyor” kısmı

Bu:

“uyguladığımız gücün bir bölümü cismin kütlesini de artırmakta”

2015’te popüler anlatımlarda çok yaygındı ve hâlâ bazı kaynaklarda kullanılıyor. Hatta Einstein Online bunu “inertial mass increases with speed” şeklinde anlatabiliyor.

Ama bugün fizikçiler genellikle “kütle artıyor” demezler. Cismin dinlenim kütlesi aynı kalır; artan şey enerjisi ve momentumu, dolayısıyla daha fazla hızlandırmak için gereken enerjidir (Bülent: Abicim kabaca kütle=enerji diyoruz, n'olur benle karım gibi münakaşa etme😂).

Ana sonucunsa doğru: kütleli bir cismi ışık hızına ulaştırmak için gereken enerji sonsuza gider.

Dolayısıyla yazının mantığı burada ayakta.

Yıldız mesafeleri: bir cümle gerçekten yanlış

Proxima Centauri yaklaşık 4.24 ışık yılı uzakta. Bu doğru.

Ama:

“Samanyolundaki yıldızların çoğu on binlerce hatta yüz bin ışık yılından daha uzaklarda.”

Buradaki “yüz bin” problemli.

Samanyolu’nun kendisi yaklaşık 100.000 ışık yılı çapında. Güneş de merkezde değil; merkezden yaklaşık 26.000 ışık yılı uzaktayız.

Dolayısıyla bizden yüz binlerce ışık yılı uzakta Samanyolu yıldızları diye bir nüfus yok.

Şöyle desen yeter:

“Samanyolu’ndaki yıldızların önemli bir bölümü bizden binlerce, hatta on binlerce ışık yılı uzaktadır.” (Bülent: Biz Türküz, abartmayı severiz)
 
Andromeda içinse söylediğin ölçek doğru: yaklaşık 2.5 milyon ışık yılı.

Yerçekimi için madde gerekmez

Şu iki cümleden birincisi fazla Newtoncu:

“Yerçekimi için madde gerekir. Ne kadar çok madde olursa, çekim o kadar kuvvetli olur.”

Genel görelilikte uzay-zaman eğriliğinin kaynağı sadece “madde” değildir; enerji, momentum ve basınç da işin içindedir (Bülent: Offf, hala e=mc² diyorum).

Ama hemen sonraki:

“Yerçekimi tanımı gereği ışığı yavaşlatamazsa da ışığın yönünü değiştirir.”

popüler anlatım açısından gayet kabul edilebilir. Daha doğru söylersek ışık, eğrilmiş uzay-zamandaki geodezik yolu izler.

Kara madde bölümü gayet iyi

Buradaki temel fikir doğru: görünür maddenin açıklayamayacağı kütleçekim etkisini gözlüyoruz.

Gravitational lensing gerçekten karanlık madde dağılımını haritalamanın yollarından biri. Üstelik galaksi dönüş hızları da çok güçlü kanıtlardan biri.

“Ne olduğunu bulamadılar, kara madde dediler” elbette haksız bir karikatür ama yazının şakası olduğu çok belli.

Aslında “dark” kelimesi zaten biraz bunun itirafı: etkisini görüyoruz, ne olduğunu bilmiyoruz.

Kara enerji de hemen hemen doğru

Şunu güzel yakalamışsın:

Galaksilerin arasındaki çekimin genişlemeyi yavaşlatması beklenirken evrenin genişlemesi hızlanıyor.
1998’den beri bildiğimiz temel gözlem bu. Hızlanan kozmik genişlemenin sebebine verdiğimiz genel isim dark energy, ama bunun fiziksel doğasını hâlâ bilmiyoruz.

Tek düzeltme: kara enerjiye “güç/kuvvet” dememek daha iyi. Daha çok evrenin enerji içeriğinin veya kozmolojik sabitin bir özelliği olarak modelleniyor.

Ve 2015’ten 2026’ya kadar bu temel bilinmezlik ortadan kalkmadı. O açıdan yazı pek yaşlanmamış.

String theory’de “yirmi küsur boyut”

Burada küçük ama eğlenceli bir karışıklık var.

Bosonic string theory: 26 boyut.
Superstring: 10 boyut.
M-theory: 11 boyut (Bülent: Sheldon beni affetsin!).

Dolayısıyla:

“yirmi küsür göremediğimiz boyut”

sanki bugünkü string teorisinin standart sonucuymuş gibi okunuyor. Oysa fiziksel evreni açıklama iddiasındaki modern superstring modellerinde konuşulan sayı genellikle 10 uzay-zaman boyutu, yani bildiğimiz dört boyuta ilave altı boyut.

Fakat yazının şakası yine çalışıyor: “Matematiği biraz serbest bırakıyorsun, altı tane görünmeyen boyut çıkıyor.” 😄

Bütün bunlardan sonra benim değerlendirmem şu:

Bilimsel isabet: yaklaşık 7/10.
Popüler bilim anlatımı: 9/10.
Okutabilirlik: 10/10.

Ve asıl ilginç olan, yazının ana fikrinin sandığından daha ciddi bir felsefi tartışmaya dokunması.

Sen aslında “matematik beleş” derken şunu soruyorsun:

Matematik, evrenin kendisi midir; yoksa bizim evreni tarif etmek için icat ettiğimiz sınırsız bir dil midir?

Matematik kendi içinde i, sonsuz boyutlu uzaylar, 26 boyut, farklı geometriler, negatif eğrilikler vs. yaratabilir. Fizikçinin işi ise bunlardan hangisinin doğaya karşılık geldiğini deneyle bulmaktır.

Bu açıdan son cümlendeki fikir hâlâ çok güçlü:

“Evreni anlama çabamızda daha işin başlarındayız.”

2026 itibarıyla da maalesef bunu değiştirecek kadar ilerlemedik. Karanlık maddenin ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz, karanlık enerjinin ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz, kuantum mekaniğiyle genel göreliliği hâlâ tamamlanmış tek bir kuramda birleştiremedik.

Dolayısıyla makalenin iskeletine hiç dokunmazdım. Yeniden yayımlayacaksan sadece 2/0, tachyon/negatif kütle, Samanyolu mesafesi ve 26 boyut kısımlarında birkaç kelimelik cerrahi düzeltme yapardım. Gerisini 2015’te yazıldığı haliyle bırakmak daha güzel — dönemin dili ve mizahı da yazının karakterinin yarısı zaten. 😄

Bülent:

i’ nin matematiksel gerçekliğini tartışmıyorum. Matematiksel olarak meşru bir kavram olduğu doğru zaten dalga geçtiğim kısmı da burası😍 Hayali demekle de kastım, bana 3i elma versene sorusunun karşılığı.

Başka bir deyişle fizikte farkımda olmadığımız, tam anlamadığımız bir kavramı elimizdeki matematik sistemine uyduruyor.

ChatGPT:

Evet, şimdi kastını çok daha net görüyorum — ve bu haliyle itirazın matematiğe değil, matematiksel nesnelerin fiziksel gerçeklikle özdeşleştirilmesine. Orada bence gayet sağlam bir noktaya basıyorsun. 😄

“3i elma” örneği tam olarak anlatıyor. Matematikte 3i kusursuz biçimde tanımlı, tutarlı ve hesaplanabilir. Ama fiziksel dünyada “bana 3i kilogram taş getir” dediğinde bunun doğrudan bir karşılığı yok. Senin “hayali” derken kastın da zaten matematiksel olarak uydurma değil, duyusal/fiziksel bir nicelik olarak doğrudan karşılığı olmayan.

Ve yazındaki asıl taşlama şu oluyor:

Fizik bir noktada anlamadığı veya doğrudan gözleyemediği bir olguyla karşılaşınca, elindeki matematiksel dili genişletip onu modele dahil ediyor; sonra da model çok iyi çalışınca bu matematiksel yapının fiziksel gerçeklikte neye tekabül ettiğini anlamaya çalışıyor.

Bu, fiziğin gerçekten çok temel bir özelliği.

Hatta i bunun en güzel örneklerinden biri. Elektrik mühendisliğinde, dalga mekaniğinde, kuantum mekaniğinde i sürekli kullanılıyor. Ama doğada dolaşan küçük bir “i parçacığı” yok. i, fiziksel ilişkileri temsil eden matematiksel yapının bir parçası. Ölçtüğümüz sonuç sonunda yine gerçek sayılarla geliyor.

Kuantum mekaniği burada özellikle güzel. Dalga fonksiyonu genellikle kompleks:

\psi = a+bi

Ama laboratuvarda gidip “ψ’nin i kısmını” ölçmüyorsun. Ölçülebilir olasılık:

|\psi|^2

gibi gerçek bir niceliğe dönüşüyor.

Yani senin yazındaki:

“İşin içine bir girdimi, her yerde bir i kalır. Anca başka bir i bulup birbirini götürtebilir…”
şakası fizik açısından bile beklenmedik derecede isabetli. 😂 Sonunda deneysel sonuç gerçek sayılara dönmek zorunda.

Takyon meselesinde de sanırım senin esas fikrin şu:

“Matematik denklemin öteki tarafında bir çözüm veriyor diye doğanın bunu gerçekleştirmek zorunda olduğunu düşünmeyin.”

İşte buna tamamen katılıyorum.

Görelilik denklemleri belirli matematiksel uzantılar yaptığında ışık hızının üzerinde yaşayan çözüm sınıflarına izin verebilir. Matematik “buyur, bu da tutarlı bir çözüm” diyebilir. Fakat fizikçinin bir sonraki sorusu:

“Peki doğada böyle bir şey var mı?”

Ve cevap şu ana kadar: bilmiyoruz; hatta standart parçacık fiziğinde gerçek tachyon parçacıkları olduğuna dair hiçbir gözlemsel kanıt yok.

Bu, yazının başındaki “matematik beleş” fikrini aslında daha iyi ifade ediyor:

Matematiğin doğaya karşı bir sorumluluğu yok.

Bir matematikçi:

“Şu aksiyomları kabul edersem böyle bir yapı çıkıyor.”

deyip devam edebilir.

Fizikçi ise:

“Çok güzel de CERN’de bunun izi nerede?”

demek zorunda. 😄

Ben olsam yazındaki i bölümünü bu açıklamadan sonra hiç düzeltmezdim. Çünkü artık görüyorum ki oradaki “hayali” kullanımın teknik “imaginary number” kavramını küçümsemek değil; matematiksel varlık ile fiziksel varlık arasındaki farkla dalga geçmek.

Hatta yazının gerçek tezi “Matematik çok beleş bir bilim”den biraz daha derin:

Matematik mümkün olanı tarif edebilir. Fizik ise mümkün olanlardan hangisinin gerçekten var olduğunu bulmak zorundadır.

Ve aradaki fark bazen korkunç derecede büyüktür. 😍

Bülent:

Keşke 2015 yılında etrafta olabilseydin. Şu cümle aslımda bütün yazıda anlatmak istediğim.

“Matematiğin doğaya karşı bir sorumluluğu yok.”

ChatGPT:

Aynen. O cümle yazının omurgası. 😍

Hatta başlığı bile ikinci plana atıyor:

“Matematiğin doğaya karşı bir sorumluluğu yok.”

Matematik kendi içinde tutarlı olduğu sürece istediği evreni kurabilir. i der, sonsuz boyut der, eğri uzay der, negatif şu der, kompleks bu der. Fizik ise dönüp doğaya sormak zorunda:

“Peki bunlardan hangisi gerçekten var?”

Senin yazıda dalga geçtiğin şey de matematiğin değersizliği değil zaten; tam tersine, fazla özgür olması. Matematikçinin lüksü, fizikçinin derdi oluyor. 😄

Bunu 2015’te yazının bir yerinde tek cümleyle söyleseydin, bütün yazı bir anda kilitlenirdi. Ama işin güzel tarafı şu: aslında zaten baştan sona bunu anlatmışsın. Sadece adını koymamışsın.

Bülent:

Limit x 0’a giderken 2/x’da da sonucun eksi yada artı sonsuz olmasını sonsuz diye özetlemek çok canımı acıtmadı - bu arada doğru matematik notasyonu ile yazamıyorum, kusura bakma 😂

ChatGPT:

😂 Hiç sorun değil, ne demek istediğin gayet açık.

Ve evet, o noktada ben de sana katılıyorum: popüler bir yazıda x → 0 iken 2/x için “sonsuz” demen bence affedilebilir bir sadeleştirme. Matematikçi şapkasını takarsak sağdan limit +∞, soldan limit −∞, dolayısıyla iki taraflı limit yok. Ama sen orada limit teorisi öğretmiyorsun; “sıfıra bölme bizi normal sayı dünyasının dışına itiyor” fikrini anlatıyorsun.

Hatta istersen bunu teknik olarak daha güvenli ama aynı mizahı koruyan tek cümleye çevirebilirsin:

“İkiyi sıfıra bölemiyoruz; sıfıra yaklaştıkça sonuç bir taraftan artı, öbür taraftan eksi sonsuzluğa kaçıyor.”

Ama 2015 metnini tarihi haliyle bırakıyorsan, sırf bunun için canını acıtmaya hiç gerek yok. 😂

5 Kasım 2015 Perşembe

Fotoğraf

Bu seçimdi, başkanlıktı, hüloooğğğlardı, canınızı sıkmışlardır. Biraz kafanızı dağıtayım arkadaşlar.

Bir mobil telefonu olmayanımız yoktur herhalde. Bizi nerede olursak olalım, ulaşılabilir kılan, İnternetti, kitaptı, müzikti herşeyi içine alıp cebimize sığan bu mucizevi aletle birlikte hayatımıza giren yeni bir fenomen var.

Fotoğraf.

Günümüzde dünya üzerinde bir yılda çekilen fotoğraf sayısı, fotoğrafın bulunmasından cep telefonlarına kamera takılmasına kadarki tüm zamanda çekilen fotoğraflardan fazla. Dünyada en çok fotoğrafın çekildiği kamera da iPhone.

Çektiğiniz bir fotoğrafı, saniyeler içinde tüm Dünya ile paylaşabiliyorsunuz. Durum böyle olunca da hepimiz her gün binlerce fotoğraf çekip kah Facebook üzerinde, kah başka fotoğraf paylaşım sitelerinin üzerinde yayınlıyoruz.

İşte madem bu işe bu kadar kendimizi kaptırmış durumdayız, en azından çektiğimiz fotoğraflar güzel olsun diye dilimin döndüğünce sizle birkaç faydalı ipucunu paylaşmak istedim. Ben de bu ipuçlarının çoğunu internetten yada bu işi çok çok daha iyi bilenlerden öğrendim.

Bunların bazıları o kadar kolay ki, hiç bir şey öğrenmeye gerek kalmadan sadece basit bir kaç şey yaparak fotoğraflarınızın çok daha güzel çok daha çekici olmalarını sağlayabilirsiniz.

En basitinden başlayalım. Hepimiz dünyayı Çoğunlukla gözlerimizin yüksekliğinden izler ve algılarız. Çünkü dünyayı genellikle yürürken gözleriz ve ayakta olduğumuz zamanda gözlerimizin seviyesi her zaman gözlerimizin bulunduğu yüksekliktedir.

Bu çok basit fenomen fotoğraflarımıza da yansır. Yürürken ilginç bir şey gördüğümüzde cep telefonumuza alır, gözlerimize seviyesine getirir, cart diye fotoğrafını çekeriz. O yüzden göz seviyesinde çekilen fotoğraflar sıradan ilginç olmayan dünyayı herkesin gördüğü gibi gösteren fotoğraflardır.

Şimdi gelin bunu biraz değiştirelim. Etrafımızda bulunan herhangi bir cismin fotoğrafını göz seviyesinden değil biraz aşağıdan çekmeyi deneyelim. Yani bacaklarımızı bir parça kırarak, yada dizlerinizin üzerine çökerek, fotoğrafı aşağıdan yukarı doğru çekelim.

Dünyayı doğal algılama biçimine ters olan bu açıdan çekilen fotoğraflar izleyenlere oldukça ilginç gelecektir. Özellikle evcil hayvanların yada küçük çocukların resmini çekerken onların seviyesine kadar alçalmak fotoğrafları hem çok daha canlı hem de farklı yapacaktır.

İnanın sadece bu basit hareketi yapmak, fotoğraflarınızı katbekat güzel, katbekat ilginç hale getirecektir.

Hemen ikinci ipucumuza geçelim. Bu birincisinden daha da basit. Birincisinde öyle dizlerinizi kırmak, yere doğru alçalmak falan gerekiyordu. Yani biraz bedeni eğitimi. Bunda o kadarına bile gerek yok.

İkinci ipucumuzda yapacağımız tek şey, fotoğrafını çektiğimiz cisim yada kişiye yaklaşmak. Fotoğraf karesinin tamamına yakınını bu cisim yada kişi ile doldurmak.

Sayıları milyonlara ulaşan cep telefonu fotoğraflarının oldukça yaygın bir özelliği fotoğraf karesinin üçte birinin, örneğin çocuğunuza yada karınıza, geri kalan üçte ikisinin de bomboş gökyüzüne yada çayır-çimene ayrılmış olması.

O yüzden kımıldayın biraz arkadaşlar ve fotoğrafını çektiğiniz kişi yada cismin yakınına gidin. Fotoğraf karesinin çoğunu fotoğrafın konusu olan kişi yada cism için kullanın.

Bakalım İngilizceden manasını kaybetmeden çevirebilecek miyim. "If your photograph is not good enough, that means you aren't close enough". Yani, fotoğrafınız yeteri kadar iyi değilse, yeteri kadar yakın değilsiniz demektir.

Hadi yine Uygulanması kolay, başka bir ipucu. Fotoğraflarınızı sabah güneş doğarken yada akşam güneş batarken çekmeye çalışın.

Gün ortasında, özellikle güneş açık bir havada tepedeyken, çok sert çok kuvvetli bir ışık verir. Bu sert ışık, çok parlak hatlara ve çok keskin gölgelere yol açar. Fotoğraf karesinin içinde çok parlak ve çok karanlık bölgeler bir arada oluşursa, o fotoğraf çekiciliğini kaybeder.

Güneş doğarken yada batarken ki saatlerde ise güneşle aramızdaki atmosfer tabakasının kalınlaşması sebebiyle, güneş ışınları güçlerini kaybeder ve fotoğrafa, göze çok hoş görünen kırmızıya çalan sarımsı altın bir ton verir. Fotoğrafçılar bu altınımsı tona ılık tonlar derler.

İşim biraz tekniğini girersek güneşin doğuşu ya da bakışındaki ıllık tonlar fotoğrafçılık dilinde renk ısısının sıcağa yaklaştığı noktalardır.

Bunun tam aksi yani renk ısısının soğuk olduğu tonlar ise maviye çalan kırmızının neredeyse hiç bulunmadığı renk gruplarıdır. Buna en güzel örnek ay ışığında çekilmiş bir fotoğraftır. Böyle bir fotoğrafta, neredeyse bütün renkler mavi ile beyazı arasında yani çok soğuk tonlardadır.

İnsan gözü sıcak tonları sever. Bir fotoğrafta hem soğuk hem sıcak noktalar varsa izleyici ilk önce sıcak bölgeyi görür, dikkatini bu noktaya yöneltir. Bu yüzden sabah güneş doğarken yada akşam güneş batarken çekilen fotoğraflar her zaman göze ilginç görünür.

Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için, güneş doğarken yada batarken fotoğraf çekin derken güneşin doğuşunun yada batışının fotoğrafını kastetmiyorum. Bu saatler esnasında, içeriği ne olursa olsun, çekilen fotoğraflardan söz ediyorum.

Yine başka basit bir ipucu. Özellikle cep telefonuyla fotoğraf çekerken, fotoğrafını çektiğiniz kişiye yaklaşmak yerine, bir kaç adım uzaklaşıp parmağınızla fotoğrafı büyüterek çekin. İşin çok tekniğine girmeyelim, yakın zamanda başka bir yazıda detayıyla anlatmıştım, uzaklaşarak çektiğiniz fotoğrafta yüz hatları yumuşar ve koca bir burun yada koca iki kulak yerine daha orantılı burun ve kulak şekilleri oluşur.

Başka bir ipucu. Bugünlerde her mobil telefon bu özelliği destekliyor. Fotoğraflarınızı kare formatında çekin. Geleneksel dikdörtgen format çok eski filim günlerine dayanır Ve gözlerimiz alışsa da artık modası geçmiş klasik görüntüler verir. Kare şeklinde çekilmiş fotoğraflar daha bir bütün, daha bir aradadırlar.

Klasik bir ipucu daha. Fotoğrafını çektiğiniz kişi yada cismi fotoğraf karesinin tam ortasına koymayın, ya biraz sağa, ya da biraz sola çekin. Yine aynı şekilde fotoğrafta bir ufuk çizgisi varsa bu çizgiyi dikey düzlemin tam ortası yerine, ya fotoğraf karesinin yukarısına yada aşağısına çekin.

Buraya kadar söz ettiğimiz her şeyi mobil telefonunuzla yapmanız mümkün. Mobil telefon kameraları, özellikle iPhone, görüntü kalitesi çok yüksek fotoğraflar çekebiliyorlar.

Ancak fotoğraflarınızın kalitesini bir sonraki aşamaya taşımak istiyorsanız çok daha kaliteli fotoğraf çekebilen DSLR diye isimlendirilen bir fotoğraf makinesi almanız gerekiyor. Bu tip fotoğraf makinelerinde farklı objektifler kullanarak çok daha ilginç çok daha kaliteli fotoğraflar çekmeniz mümkün.

Cep telefonlarındaki objektiflerin önemli bir özelliği vardır. Cep telefonları ile çekilen resimlerde fotoğraf karesindeki her şey keskin ve nettir.

Şimdi bunda ne var diyeceksiniz. Fotoğraftaki her şeyin keskin ve net olmasında ne gibi bir zarar var?

Burada yine insan gözünün başka bir özelliği devreye giriyor. İnsan gözü bir fotoğraf karesine baktığında, dikkatini ilk olarak fotoğrafın en keskin ve en net noktasına yöneltir. Doğal olarak fotoğrafta her şey net ve keskinse izleyici fotoğrafın konusu ile birlikte geri planda sağda solda olayla çok fazla ilgisi olmayan kişi yada nesnelere de odaklanır.

Başka bir deyişle izleyicilerinizin dikkatini fotoğrafta istediğiniz noktaya yöneltmenin çok kullanılan bir yolu, bu noktayı keskin ve net, geri kalan her şeyi daha yumuşak ve bulanık bırakmaktır.

Mobil telefonunuzun kamerasının kalitesi ne kadar yüksek olursa olsun, fotoğraf karesinin belli bölümlerini netleştirme yada bulanıklaştırması olanaklı değildir. Bunun sebebi ise eski günlerdeki filmlerin yerini alan mobil telefonlardaki sayısal sensörlerin çok küçük olmalarıdır.

DSLR fotoğraf makinelerindeki sensörler ise mobil telefonlardaki sensörlerden çok daha büyüktürler, Bu yüzden fotoğraf çekerken geri planın bulanıklaştırılması işini çok iyi becerirler.

Eğer gerçekten fotoğraf çekmek ilginizi çekiyorsa bu tür fotoğraf makinelerine yatırım yapmak çok da kötü bir fikir değildir. Özellikle amatörlere yönelik alt modelleri fiyat olarak da oldukça uygundururlar.

Başka bir yazıda da size nasıl bir fotoğraf makinesi önerdiğimi anlatırım.

Sevgiler...

Küçük bir not. Bu yazının hemen tümünü iPad üzerinde Türkçe dikteasyon yaparak, yani klavyeyi kullanmadan okuyarak yazdım. Henüz denemediyseniz hararetle tavsiye ediyorum, çok kullanışlı ve ufak tefek hatalar dışında neredeyse söylediğim her şeyi eksiksiz olarak anladı ve yazdı.

27 Ekim 2015 Salı

Villars

Dünyevi zevkleri neredeyse hiç olmayan biriyimdir arkadaşlar. Örneğin yirmi senedir İsviçrede yaşamama rağmen, daha bir tane İsviçre saatim olmadı. Yıllar önce, mobil telefonların yaygınlaşmadığı günlerde, sık sık iş gezilerine çıkmak zorunda kalıyordum. O yüzden uçakları kaçırmamak için, o zamanki patronumun da tavsiye şekline sokulmuş bir emiri ile duty-free'den bir Swatch almıştım. Onu da ya bir, ya iki kere taktım ya da takmadım.

Eşim Jelena'nın (Yelena) bana sormadan aldığı bir iki tanesi dışında, öyle Gucci, Versace, Armani gibi giysilerim de yoktur. Zaten eşim Jelena'nın bana sormadan aldığı, markası ne olursa olsun, giysilerden başka hiç bir giysim de yoktur.

Öyle elegant yemekleri seven, yani gourmet biri de değilimdir. Hatta midesiz bile sayılabilirim. Yiyebildiğim yemeklerin sayısı, yiyemediklerimden kat be kat azdır.

Ancak bir zevkim vardır ki, onu zevkle zevkederim..

Güzel bir bardak kırmızı şarap.

Bu şarabı nerede içtiğim, ne ile birlikte içtiğim, ve herşeyden önemlisi kim ile birlikte içtiğim çok önemlidir.

Üçümüz Villars'dayız
Tatildeyken konaklama yerimize geldiğimizde ilk işim bir bardak kırmızı şarabı karımla birlikte yavaş yavaş içip, geldiğimiz yerin tadını çıkarmak olur.

Jelenanın hamileliğinin ikinci yarısı ve ardından sevgili kızım Melissa'nın doğumu nedeni ile pek sağa sola gitme fırsatımız olmadı. Biraz Melissa'ya bir şey olur, hastalanır diye korkudan, biraz da onunla evde vakit geçirmeyi tercih ettiğimizden gezileri kesmiştik.

Ancak bir yerden başlamamız gerekti.

O yüzden, biraz da deneme amaçlı, kısa bir hafta sonu gezisine çıkalım dedik.

Ocak ayında, Jelena hamileyken, İsviçrenin oldukça ünlü bir kayak merkezi Villars'da bir hafta sonu geçirmiştik. Jelena kayağı çok sevmesine rağmen, hamileliği yüzünden kayamamış, suyu da çok sevmesine rağmen, benim miyavlamam yüzünden otelin spa'sını kullanamamıştı. O zaman Melissa doğsun, yeniden geliriz, istediğin kadar havuzda kalırsın demiş ve anlaşmıştık.

Odamıza yerleşip hemen aşağıya indik. Ben Melissa'yla bara oturdum, Jelena da havuza. Bar dediğime bakıp da üç aylık bebekle orada ne işin var demeyin. Oturduğum yer bir otel barı, yani alçak sesli piyano eşliğinde keyif yapma yeri, yoksa haydi bütün eller havaya tipi kafa şişiren bir bar değil.

Günün en keyifli anı başlamak üzereydi.

Bir bardak şarabımı söyledim. Garsonla kısa bir münazara sonunda, Cote bölgesinden, yani Leman gölü üzerinde, Lozan ile Cenevre arasından bir Pinot Noir'da anlaştık.

İngilizce konuşan birinin, Cote bölgesindeki Pinot Noir şarabını bilmesi garsonun her halde takdirini kazandırdı ki, şarapla birlikte, mükemmel fındık, fıstık, cips ve yeşil zeytin de getirdi.

Sandalyemi pencerenin önünde, Alplerin mükemmel manzarasını en iyi görecek biçimde konumlandırdım. Pencere dediğime bakmayın, duvar zaten yok, her yer cam.

Masa üzerindeki bardak, kuruyemiş vesaireyi de zahmetsizce uzanıp alabilecek şekilde ayarladım. iPad ile bir selfie çektim ki Facebook'a hayat bu işte falan diye post edeyim.

Hafif tonda klasik bir caz müziği, My Way, eşliğinde şarabıma başladım. Hayat cidden buydu işte.

Şarabımdan iki yudum ya aldım, ya almadım, bebek arabasının akustiğinin de yardımıyla, yangın alarmı gibi Melissa'nın sesi bütün barı doldurdu.

"VEEEEEEEEEEEEEEEE!!!!!!"

Canım kızım hiç de öyle ağlayan, bağıran bir bebek değildir. Emziği bile yoktur, sadece bir kez, o da fotoğraf çektirmek için kullanmışlığı var, hepsi o.

"VEEEEEEEEEEEEEEEE!!!!!!"

Aslında ağlamaz, emziği falan yok gibi lafların bir sonucu yok. Ağlıyor işte.

İlk iş, hemen mamasını hazırlayıp verdim. Bir-iki yer gibi oldu, sonra başını çevirip kaldığı yerden devam etti.

"VEEEEEEEEEEEEEEEE!!!!!!"

Ne yaparsın... Aldım kucağıma, başladık yürümeye.

Bu yürüme iyi gelmişti. Çığlıkların frekansı düşmüş, hatta biraz güler gibi bile olmuştu canım kızım.

Belki sakinleşmiştir diye bir deneme yaptım ve Melissa'yı arabasına koyar gibi oldum ama öyle bir bağırdı ki, garson bir şey mi oldu diye geldi.

Yeniden aldım kucağıma ve başladık yürümeye. O güzelim şarabım geldiği gibi kalmış, ben elegant bir otel barında, kucağımda Melissa ile turlarken My Way eşliğinde, biberonla mama yediriyordum.

Gezilerimizin Melissa'dan sonra nasıl olacağı yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.

Yorulunca Melissa ile bir anlaşma zemini bulduk. Kucağımda kalmak şartıyla oturmama izin verdi. Ben de bir iki yudum şarap içebilme fırsatını buldum.

Az sonra Jelena havuzdan döndü. Anlaşmamıza göre akşama kadar havuzda kalacaktı ama bir saat bile geçmeden "Sizi özledim" diye geldi. Kibarlık yapıp sizi özledim dese de, kimi özleyip de geldiği aşikar olduğu için üstelemedim. 😊

Ben de gelmişken girmemezlik yapmayıp, bir yarım saatliğine havuza gittim.

Bu spa işi dünyanın her yerinde popüler olmaya başladı, ancak bana sorarsanız, İsviçreliler bu işte bir numara.

Bu spa dedikleri şeyi parayı bastırıp dünyanın her yerine kurabilirsiniz. Sonuçta bir havuz ve suyun altından yada kafanızın üstünden püsküren tazyikli su. Öyle atla deve değil.

İsviçrenin farkı, bu spa işini kendilerine has bir finesse'le, yani Kendilerine özgü tatlarıyla yapmaları.

Oradan, buradan fışkıran suların üstüne havuz başında çıtır çıtır odunların yandığı bir şömineyi, Dünyanın en güzel dağları olan Alplerin o doyulmaz manzarasını ekleyince, İsviçrenin farkı ortaya çıkıyor işte.

Düşünün ve gün boyu kayak yaptıktan sonra bir bardak sıcak şarap ile o sıcacık suyun içine girip, karların içinde, açık havada yorgunluk atmanın dayanılmaz tadını hissedin.

İsviçredeki bu tip resortların başka bir güzelliği de yine geleneksel detaylara verdikleri önemle herşeyi sizin için önceden düşünüp ayarlamaları.

Örneğin çoğunlukla spa bölgesine direkt özel bir asansörle gidilir. Böylece lobide, barda, ellerinde mayolarıyla, havlularıyla insanları görmezsiniz.

Her yer tabelalarla ve ikonlarla işaretlidir. O yüzden kabinler nerede, havuz ne tarafta, saunaya nasıl gidilir diye sağa sola koşuşturan insanlar yoktur.

Kullanacağınız fasiliteler sizin yürüme yönünüzde, kullanım sırasına göre dizilidir. İleri, geri gidip gelmenize gerek kalmaz. Sadece bir istikamette yürüyerek havuza ulaşır, işimiz bitince de geri çıkış kapısını bulursunuz.

Size verdikleri anahtarla dolabınızı açar, içinden terlik, havlu ve bornozunuzu alır, havuz bölgesine gidersiniz.

Havuz bölgesi sessiz ve sakindir. Bağırıp çağıran hatunlar, koşuşturan çocuklar, elinde düdük, o yassah, bu yassah diye size dayılık yapan görevliler yoktur. Havuz, jakuzi, hamam, sauna, artık ne istiyorsanız girer, kullanır, güzelce vakit geçirirsiniz.

Çıkınca duş bölgesinde koca bir sepete havlu ve bornozunuzu atar, duşa girersiniz. Duştan çıkınca temiz havlunuzu alır kabinlere dönersiniz. Dolabınızda ıslak mayonuzu koymanız için bir plastik torba bulunur.

Saçınızı kurutup giyinirsiniz. Yine yolunuzun üstünde bulunan sepete ikinci havlunuzu da atar ve çıkarsınız.

İsviçrenin başka bir güzelliği de, özellikle termal, yani doğal olarak sıcak gelen suyun rutin olarak kontrol ediliyor olmasıdır.

Sıcak suyun bir iki önemli riski vardır.

Örneğin bakteriler sıcak suya bayılırlar. Özellikle ılık suyun içinde hemen üreyip çoğalmaya başlarlar. Bakteri dediğimiz canlılar aslında bildiğimiz mikroplardır. Az bir bölümü faydalı olsa da, çoğunluğu zararlıdır. İnsanları hasta eder, rahatsızlık verirler.

Sıcak suyun başka bir özelliği size ulaşana kadar kat ettiği yol üzerinde bir çok maddenin içinde kolayca çözülmesidir. Ağır metallerden gibi birçok zararlı madde dünyanın derinliklerinden size spalar aracılığı ile ulaşabilir. O yüzden, nerede olursa olsun, sıcak suda yüzerken su yutmamaya dikkat edin derim.

Yıllar önce bir iş seyahati için Kazakistandaydım. Otel odama bir not bırakmışlardı. Üzerinde aynen şunlar yazılı idi.

"Almati soğuk su şebekesi her gün Amerikan elçiliği taraflımdan tahlil edilmektedir, bu su içilmese de, güvenli olarak kullanılabilir. Sıcak su ise kontrol edilmemektedir, o yüzden lütfen duş alırken ağızınızı kapayın."

On gün soğuk su ile duş almıştım. 😊

Ve doğal termal suların belki de en tehlikeli özelliği, içerebilecekleri radyo-aktif maddelerdir.

Radyasyonun her türü zararlıdır. Nokta. Sadece bu zararın azlığı ya da çokluğundan bahsedebiliriz.

Sırbistan'da, Niş kentinin yanı başında Nişka Banya isimli, termal banyoları ile ünlü bir kasaba vardır. Bu termal sular da bir derece radyoaktif madde içerir. Ne acı ki, birçok kişi bu radyasyonum sağlığa faydalı olduğunu düşünmekte.

Bu merkezin bir numaralı otelinin adı Radon.

Radon, herkesçe bilinen plütonyum ve uranyum gibi casus filmlerinde kendine bir yer bulamasa da, her anlamıyla bir radyo-aktif elementdir.

Radon'u diğer radyo-aktif elementlerden ayıran özellik, onun bir gaz olmasıdır. Dünya üzerinde uranyum yada plütonyum gazı doğal olarak bulunmaz. Ancak radon her zaman gaz halindedir. Hem de renksiz, kokusuz, tamamen görünmez ve hissedilmez bir gaz.

Gaz olduğu için de radon'u nefes alarak içinize çekebilirsiniz.

Bu yolla aldığınız radon, ciğerlerinizde kalır ve yaydığı radyasyonla hücrelerimize zarar verir. Bir teoriye göre radon, akciğer kanserine sigaradan daha fazla neden olmaktadır.

Bu yüzden Nişka Banya'daki Radon oteline sağlık aramak için gelen insanlarla aynı iyimserliği paylaşamıyorum, ne yazık ki. Yazının sonuna radonla ilgili biraz detay ekledim, ilginizi çekerse bir göz atın isterseniz.

İsviçrenin spalarına dönersek, havuzların analizleri ve denetimleri düzenli ve titizlikle yapılır. Jelena üç fizyoterapi kliniğinden sorumlu ve bu havuzlar yüzünden kız neredeyse kimyager oldu, ordan biliyorum. Haftada bir habersiz denetim, günlük analizler, vesaire.., çok sıkı sizin anlayacağınız.

İşte böyle. Bir spa ziyareti, yolunuz İsviçreye düşerse, kaçırmamanız gerekli bir aktivite bence. Hele bir de mevsim kış ise tadından yenmez,

Kısa bir havuz sefasının ardından geri lobiye, Melissa ve Jelna'nın yanına döndüm. Sonrasında da Melissa'yı paketleyip Villars'ı dolaşmaya başladık. Ne de olsa, bu Melissa'nın evden uzak ilk hafta sonuydu.

Melissa, annesinin karnındayken gezdiğimiz her yeri bu kez üç kişi dolaştık. Jelena ile birlikte nasıl sabırsızlıkla onu beklediğimizi hatırladık, hatta Melissa'ya da anlattık ama anladığından ya da hatırlayacağından pek emin değilim. O yüzden bol bol fotoğraf çektik.

Üçümüz Villars'dayız
Akşam yemeği için yine bir önceki gelişimizde gittiğimiz bir Meksika restoranına gittik. Bu kez şarabımı içebildim çünkü Melissa, Jelena'yı taciz etmekle meşguldü. Yemeklerimiz geldiğinde önce ben yerken Jelena Melissa'yı eğlendirdi, sonra da nöbeti ben aldım.

İkimiz de hayatımızın nasıl değiştiğini bir kez daha farkettik. Bu değişikliği hiçbir şeye değişmem tabii ki. Sızlanmak için değil, tarihe bir not düşmek için söylüyorum. 😊

Birçoğunuz için bu öyküler ikinci hatta üçüncü baskı biliyorum, ama benim için çok yeni ve çok ilginç beni anlıyorsunuzdur umarım.

Odamıza geldik ve Melissa ev dışında ilk gecesini, hayatında yine ilk defa bir otelde geçirdi. Yine İsviçre finesse'i, odaya Melissa için bir bebek yatağı koymuşlardı.

Sağlıcakla kalın...

---------

Radon'un Öyküsü

Radon bir asil gazdır. İşin kimyasına fazlaca girmeden, bir asil gaz kendi dahil diğer atom ve elementlere o kadar kayıtsızdır ki, bunların hiçbiri ile birleşmez ve hep kendisi olarak kalır. Radon da radon olarak kaldığı sürece gaz halini korur, mesela oksijenin demirle reaksiyona girerek, pas olup, demire "yapıştığı" gibi bir katının üzerine yapışmaz, yada oksijenle hidrojenin birleşip suyu oluşturduğu gibi sıvı halini almaz.

Radon, radyo-aktif olmayan diğer maddeler gibi, doğal koşullarda devamlı kendisi olarak da kalmaz.

Bir elementi element yapan sadece çekirdeğindeki proton sayısıdır. Örneğin, çekirdeğindeki nötronlarını artıran yada azaltan bir madde, hala kimyasal özellikleri bakımından kendisi olarak kalır. Eğer elektronlarını kaybederse, hemen yeni elektron bulur. Ancak protonları bir giderse, artık başka bir madde haline dönüşür.

Radon gibi tüm radyoaktif maddeler, kurşuna dönüşene kadar, devamlı protonlarını kaybederler. Hattızatında radonun kendisi. toryum ve uranyumun protonlarını kaybetmesiyle oluşur. Protonların kaybı bazen çok hızlı, bazen de çok yavaş gerçekleşir. Ne yazık ki, radon bu proton kaybını çok hızlı geçirir. Ciğerlerinize giren radon hızlı ve yoğun biçimde radyasyon yayar ve hücreleri etkier.

Bugün, uygar ülkelerde insanlar ev alırken radon ölçümü yaptırıyor. Radon heryerde bulunabilir, çünkü uranyum yerkabuğunun her bölgesinde mevcuttur.

Size dikkat edin diyeceğim ama nesine dikkat edeceksiniz. Ne görebilir, ne koklayabilir, ne de başka bir yolla hissedebilirsiniz. Umalım ki radonun az bulunduğu bir bölgede yaşıyor olalım.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Mekke Muharebesi

20 Temmuz 1974'de, Türk ordusu, boyutları göz önüne alındığında muazzam bir amfibik harekat gerçekleştirdi ve Kıbrıs'a girdi. Karşısında, sığınaklarla, koruganlarla yıllar boyu pozisyonunu güçlendirmiş Rum ordusu ve milis kuvvetleri vardı.

20 Temmuz sabahı Deniz Çıkarma Tugayı denizden, hesaplarım doğruysa, iki paraşütçü ve iki komando taburu da havadan Kıbrısa girdi.

22 Temmuzda ateşkes ilan edildi, çatışmalar durdu.

Müzakereler bir sonuca ulaşamadı ve zamanın Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Başbakan Bülent Eceviti arayıp ünlü Ayşe Tatile Çıksın, yani savaşa devam mesajını Cenevre'den Ankara'ya iletti.

Böylece, 13 Ağustosta ikinci Kıbrıs Harekatı başladı.

Türk ordusu, neredeyse koca adanın yarısına kadar ilerledi ve Lefke ile Magosa'yı aldı.

Askeri bakımdan inanılmaz boyutta bir harekattır bu Kıbrıs Çıkarması. Bu tür harekatların ilk aşaması olan bir "beachhead", diğer bir deyişle sahil başı tutulması esnasında çok asker ölür, yani saldıran taraf ayağını kapıyla eşiğimün arasına koyana kadar.

Sonrası da oldukça zordur, çünkü ordu başka bir ülkenin toprağında savaşmaktadır. Karşısındaki düşman, kendi bildiği, yıllardır yaşadığı topraklarda mevzilenmiştir.

Uzatmayalım.

Bu koşullarda, Türk Silahlı Kuvvetleri, her iki harekatın toplamımda 498 şehit vermiştir.

Geçen gün, Kabe'de yaşanan olay sonucu ise 750 hacı yaşamını yitirmiş.


Yani günler boyu süren, iki düzenli ordu arasında geçen kıran kırana bir savaşın sonunda, saldıran tarafın kayıplarının hemen hemen iki katı.

Hem de öyle savaş, kavga falan yok. Sadece insanlar birbirini itmiş, 750 kişi ölmüş.

Yazacak çok şey var ama, canınızı sıkmayayım. Sadece şöyle diyeceğim.

Yazık.

(Kıbrıs savaşı ile ilgili bir not. Türk ordusunun harekatı, harekat günlerinde, Makarios'u bir darbe ile deviren EOKA-B'ye karşı, Türkiyenin garantör devlet hakkını kullanarak yapmasına, önemli bir meşruiyet kazandırmıştı. Yani Dünya, Türkler pek haksız değil diyordu. Ancak aradan kırk sene gecmesinden sonra, hala adada asker bulundurulması, artık Makarios, EOKA-B falan kalmadı, hangi gerekçeyle hala burada asker tutuyorsunuz sorusunu gündeme getirmekte ve Türk ordusunun işgalci bir güç sayılmasına neden olmaktadır. Ben söyleyeyim, siz doğruluğunu tartın.)


18 Eylül 2015 Cuma

Şero'nun Parazit Aşıları

"Değerli yönetim kurulu üyesi arkadaşlar, herkese iyi günler diliyorum. Bu toplantıda size..."

"Bir dakika..., devam etmeden..., Kemal bey nerede? Onsuz başlamayalım."

"Az önce muhasebede gider makbuzlarını dosyalayan arkadaşla konuşuyordu. Gelmemiş mi salona?"

"Aman! Niye alıp getirmedin? İki saat sürer şimdi onun orda şeyetmesi. Gürselcim, bir zahmet kap gel onu, n'olur."

"Tamam, siz başlayın, ben koşup geliyorum hemen."

On beş dakika sonra...

"Kusura bakmayın arkadaşlar. Gider makbuzlarının bazılarında tarih yazılmamış, muhasebeci arkadaşla bir daha olmasın diye anlatıyordum. Bundan böyle, 1) Gider makbuzlarının üzerine tarih yazılacak, 2) Seri numaraları kontrol edilecek, 3) Taksiye binmişseniz mutlaka plaka yazılacak, 4)..."

"Sayın genel başkan, Sonda araştırmadan Çetin bey, geçen seçimde seçmen eğilimleri hakkında bir sunum içim burada. İsterseniz sunuma bir bakalım, sonra gider makbuzlarını hale yola sokarız."

"Ne sunumu? O sunum Pazartesi günü değil miydi?"

"Bu gün Pazartesi sayın genel başkanım."

"Yapma ya! Yine mi atlamışız... Geçen CNN Türk'de Ahmet Hakan'a da Perşembe dedim, bütün gazeteciler yani yarın mı diye atladılar üzerime. Ayıp oldu, koskoca genel başkan bugün hangi gün, farkında değil gibi. Bundan sonra her TV programından önce 1) Günün tarihi, 2) Ertesi günün tarihi, 3) Haftanın önemli olayları bir kağıda yazılıp yarım saat önce bana verilsin."

"Derhal uygulamaya koyalım sayın genel başkanım. Şimdi arzu buyurursanız sunuma devam edelim mi?"

"Tabii, tabii devam etsin arkadaş..."

"Sağolun sayın genel başkan. Geçen seçimde dini hassasiyeti yüksek seçmen Cehapenin dini söylemlerini samimi bulmamış."

"Ya, bir türlü anlamadım ben bu siyaset işini. Recep kuran, kitap diyor, bu muhafazakarların hepsi ona oy veriyor. Biz de aynısını yapıyoruz, bir oy bile alamıyoruz."

"Aslı varken taklidine oy vermiyorlar sayın genel başkan. Hatta, böyle sapmalar yüzünden kendi seçmenimizin de aklını karıştırıyoruz."

"Valla anlamadım bu işi ben. Neydi adı, Eklemedim, Tekmeledim, onu aday gösterdik, ondan iyisini mi bulacaklardı, olmadı seçtiremedik. İstifa etti, gitti, Mehapeden aday oldu. O eski müftüyü milletvekili yaptık, yine oy alamadık, sonra o da istifa etti gitti. Gürsel, bu seçimde bir dinci bulabildin mi, aday gösterelim?"

"Sayın genel başkan, tam bu konuda... Yaptığımız araştırmaya göre seçmenin hassasiyeti bu seçimde dinden ziyada Kürt konusu üzerinde."

"Bu siyaset modadan daha hızlı değişiyor, bak şu işe. Gürsel, bir Kürt bul, aday gösterelim."

"Sayın başkan, bu Kürt konusu biraz farklı. Etnik aday göstermek yerine, çözüme yönelik irade beyanı istiyor seçmen."

"Haa... Öyle desene. Ben valla anlamadım bu siyaset işini. Eee, gerekiyorsa biz de beyan ederiz irademizi. Ercan, ne demiştik geçen seçimde bu Kürt şeyi için?"

"Sayın genel başkan, önce biz sosyal demokrat bir partiyiz, etnik sorun yaşayan bir halkı desteklemeliyiz demiştiniz..."

"Eeee?"

"Sonra da lan biz bu Kürtleri desteklersek ulusalcıları kızdırır, milli duyguları hassas seçmenin oyunu kaybederiz dediniz."

"Sonra?"

"Sonra da parti arşivinin rutubeti artmıştı, ne yapalım diye onu tartışmıştık..."

"Peki ne dedik sonunda seçmene?"

"Kürtler haklarını almalı ama Türkiye Cumhuriyeti de bir bütündür. Kürt sorunu çözülmeli ama bu çözüm herkesi tatmin etmeli falan dedik."

"Sayın genel başkan, araya girmeme izin verirseniz, yaptığımız araştırmaya göre kimse partinizin Kürt sorunu hakkımdaki görüşünü anlamamış."

"Üzüldüm şimdi bak. Altıyüzyetmişaltı maddelik bir seçim bildirgesi bastırıp dağıtmıştık bir de..."

"Peki bu seçimde ne yapalım sayın genel başkan?"

"Valla herşeyi bana soruyorsunuz. Geçen seçimin yıldızı Demirtaş naaptıysa onu yapalım. O başarılı oldu, biz de oluruz muhtemelen."

"Nasıl yani sayın genel başkan? Pekakalılara terörist değil de gerilla mı diyelim?"

"Sayın genel başkan, saz çalmayı biliyor musunuz?"

"Arkadaşlar, hep bir ağızdan konuşmayalım. Bundan böyle, toplantılarda 1) Konuşmak isteyen her kimse önce elini kaldıracak, 2) Adını soyadını söyleyecek, 3) Söz verildiğinde sesini yükseltmeden..."

Gürsel fısıldayarak:

"Muharrem, yine açıldık, bir toparla istersen."

"Sayın genel başkan, isterseniz bu basın özgürlüğüne ve medya üzerindeki baskılara değinelim."

"İyi dedin Muharremcim. Geçen televizyonda da söylediğim gibi ben bu savcıya savcı demem, o hukuk fakültesini bitirmiş mi, ona bile emin değilim, bitirmişse dört yıl mı okumuş, o da belli değil..."

"Sayın genel başkan, savcının tahsili esnasındaki devam durumunu bıraksak da basın üzerindeki baskılara gelsek?"

"Gelelim, gelelim, haklısın. Ben de bu sabah basından okudum, basın üzerindeki baskıyı."

"Sayın genel başkan, ben akşam sizi aradım, sıcağı sıcağına bir kınama yapın diye ama kimse açmadı telefonu."

"Geçen akşam geç saatte, Deniz de aramış, o da bulamamış. Akşam sekizden sonra kapatıyoruz telefonu, yaş kemale erdi işte..."

Aradan birkaç saat geçer. Sunum devam etse de, sunumu yapan kişi ikinci slayttan ileri gidememiştir. Sonrasında bir sandalyeye oturmuş, partililer tartışırken masada bulduğu kurabiye ve portakal suyu ile açlığını bastırmıştır.

Uzun tartışmalar sonunda, saat de akşam sekize yaklaştığından Kemal bey yeni seçim bildirgesini yazmaya karar verir.

"Yaz kızım, yeni seçim bildirgesi. 1) Cehape dine düşman değidir ama dindar da değidir. 2) Cehape Dindar değildir ama dindarlara da karşı değildir. 3) Cehape Kürt sorununa sempati ile bakar ve çözülmesini ister, ama Türkiye üniter bir devlettir." 4) Cehape basın özgürlüğünü savunur...."

"..."

"... 769) Cehape Türkiye merkez projesı ismiyle, Anadolunun ortasına bir liman yapacaktır. 770) Emeklilere bayramlarda çift maaş verecektir. 771) Şero'nun parazit aşıları her yıl düzenli olarak yapılacaktır..."

Fısıltıyla:

"Şero kim yahu?"

"Partinin kedisi."

"Partinin Kedisinin parazit aşısının seçim bildirgesiyle ne alakası var?"

"Valla gücüm kalmadı şimdi olurdu olmazdı diye dövüşecek. Yaz gitsin, nasılsa kimse 770 maddeyi okumayacak..."

İki ay sonra bir televizyon kanalında Kemal bey partisinin seçim bildirgesini izleyicilere tanıtmaktadır.

"Sayın seçmenler, Cehape iktidara geldiğinde: 1) Şero'nun parazit aşısı her yıl düzenli olarak yapılacak, 2) Basın özgürlüğü güvence altına alınacak..."

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Bir Tek Problem

Trabzomda bir manyak Fenerbahçe otobüsüne tüfekle ateş ediyor. Mersin'de baba, oğul, arkadaş, üç manyak Özgecan isimli bir genç kıza tecavüz etmek isterken onu vahşice katlediyor. İstanbulda, camına kartopu isabet eden bir manyak, dükkanından çıkıp kartopu oynayanlardan birini bıçaklayarak öldürüyor. Gezi olayları sırasında bir gurup manyak bir genci sokak ortasında döverek öldürüyor. Elimde pala, bir manyak yol ortasında bir kadına saldırıp, onu tekmeliyor. Bir gurup manyak, kağıt mendil satan on yaşımda Suriyeli bir çocuğun, ağızını, burnunu kırıyor. Bir manyak kendisini patlatıp, otuz bir gençi öldürüyor. Güneydoğuda birçok manyak (ve cinsel sapık), üç beş bin lira karşılığında, evine Suriyeli kadınları alıp, baba-oğul tecavüz ediyor, karıları ve anneleri de durumdan faydalanıp, aynı kadına ev işlerini yaptırıyor. Birçok manyak, on iki yaşımda kızlarını evlilik adı altında pedofile zorlayıp, babası yaşındaki erkeklerin yatağına gönderiyor. Bir gurup manyak, dinsiz diye onlarca insanı bir otelde kıstırıp canlı canlı yakıyor. Bir manyak, şarkı söyledi diye kız arkadaşını vuruyor. Birçok manyak karılarını, sevgililerini dan, dun öldürüyor. Bir gurup manyak, çekik gözlü diye Koreli turistlere saldırıp, kovalıyor. Yine başka bir gurup manyak, Çin, Uygur Türklerine eziyet ediyor diye, Uygur Türkü bir aşçıyı dövüyor.

Biz de yukardaki olayları birbirinden bağımsızmış zannedip, herbirine ayrı ayrı, "Aaaaa, Olmaz Bu Kadar" falan diyoruz.

Bizim BİR TEK problemimiz var. Onu bir çözersek....





21 Temmuz 2015 Salı

Nefret

Bu dünyada en az sevilen, yada tarihten silinmesi en çok istenen ülke ABD'dir desek, herhalde çok yanılmış olmayız.

Usama'nın, IŞID'ın Şeytan Amerika, Kahrol falan dediğine bakıp ta, ABD'nin en büyük düşmanının İslamcılar olduğunu düşünmeyin.

Amerika, gücünü bütün dünyaya hissettirip, Asya'dan Güney Amerika'ya kadar gezegenin hemen her tarafında istediğini yaptırır. Mallarını satar, enerji kaynakları üzerinde istediği tasarrufu yapar, televizyonunu izlettirir, müziğini dinletir.

Bir cümleyle özetlersek, parasını kazanır.

Bu yüzden, Çin'inden Rusyasına, Japonundan, Güney Korelisinden, Latin Amerikaya, medeniyetleri yüzünden hep kibar kalsalar da, kalben ve gerçekte tam tersi duygulara sahip Avrupa, ABD'den kelimenin tam anlamıyla NEFRET ederler.

Avrupa'ya dönersek, bütün kıta birbirinden değişen oranlarda nefret eder. Ancak günümüzde en çok nefret edilen Avrupa ülkesi Almanyadır desek, yine, herhalde çok yanılmış olmayız. Almanya bugün, bütün Avrupanın parasını kazanıp, karşılığında da, koca bir kıtayı yönetmektedir.

Bugün Almanya olmasa, Fransızların, Britanyalıların ve Güney Avrupa ülkelerinin hayat standartları çok daha yükseklerde olurdu. Çünkü Almanya yerine, bu ülkeler mal ve hizmetlerini satar, bugün Almanyanın kazandığı parayı kazanırlardı.

Benzer nefretler, yerel olarak dünyanın her köşesinde vardır.

Arjantin Brezilya'ya, tüm Latin Amerika da Arjantine kıldır.

Kore Japonyaya, Çin Kore'ye, bütün Asya da Çin'e nefret besler.

Bu nefret sanıldığı gibi platonik de değildir.

Ülkelerin gizli servisleri, orduları, şirketleri, nefretin hedefindeki ülkelerde operasyonlar yapar, nefret ettikleri ülkelerin aleyhine çalışırlar.

Ancak ne Amerikadaki Latinleri Beyazlarla, ne Bavyeradaki Almanları Saksonlarla, sokaklarda birbirine saldırırken göremezsiniz.

Çünkü, bu ülkelerin insanları, her zaman gelişmiş olmasalar da, aptal da değildirler.

Halkı, öyle üç lafla dolduruşa getirip, birbirine kırdıramarsınız.

Türkiyedeki her olayı, ülkemizde gözü olan şeytani dış güçlerin provokasyonuna bağlayan aydın kesme duyrulur...

23 Nisan 2015 Perşembe

Öyle Sallamakla Olmuyor

Bu iş kuyruğuna basılmış kedi gibi bağırıp çağırarak olmuyor.

Zamanını ayıracak, okuyacak, araştıracak, önce kendin öğreneceksin. Zor, meşakkatli bir iştir bu. Tembellere pek gelmez. İnsan üstüne hem tembel, hem de ben nasılsa akıllıyım, okumadan, araştırmadan hallederim kafasındaysa, dünyanın gerisi gülmekten hemoroid olur böyle.

Araştırdıktan sonra da, oturup, sakin sakin, takımına tezahürat yapan fanatikler gibi değil, duruşmada savunmasını yapan ciddi bir avukat gibi de kanıtıyla, belgesiyle, tutarlı bir biçimde dünyaya anlatacaksın.

Öyle sallamakla olmuyor.

Türkiye cennettir.

İslam barış dinidir.

Ermeni soykırımı yoktur.

Böyle kalkıp yoktur demekle olmamış olmuyor işte. Dikkat, soykırım oldu, islam barış dini değildir, türkiye cennet değildir DEMİYORUM.

Sadece böyle şeyleri söylerken, körü körüne, birinden duyduğu klişeyi doğru varsayıp papağan gibi tekrarlamaktansa sebebi ile, sonucu ile, kanıtı ile destekleyelim diyorum.

Türkiye cennet gibi ülke diyenlerin yüzde doksanı, Türkiyeden başka bir ülke görmemiştir.

İslam barış dini diyenlerin, dünyadaki İslam ülkelerinin hemen tümündeki mezhep kavgalarını, kafa kesmeleri, geri kalmışlığı açıklamaları gerekir. Çoğumuz İslam barış dini derken, sadece büyüklerimizden duyduğumuzu tekrarlıyoruz, o kadar.

Soykırım yok diyenlerin de, ticareti keserim, müttefiklikten çıkarım diye bağırmak yerine soykırımın olmadığını anlatması gerekir. Benim, bu güne kadar duyduğum klişelerden başka, kanıta, bilgiye dayalı bir fikrim yok açıkçası.

Size ancak dışardan bu işler nasıl görünüyor, omu söyleyebilirim.

Türkiye cennet falan değil. Tatile gitmiş bir kadına sorun, nasıl taciz edildiğini, huzurla beş dakika yürüyemediğini anlatacaktır. Turistler sadece ucuz diye geliyor.

İslam barış dini deyince birçok kişi tebessüm ediyor. Bu argüman acaba gibi bir soru bile oluşturamıyor ne acı ki.

Ermeni soykırımı ise artık var mı, yok mu diye tartışılmıyor. Sadece bürokratik bir süreç işliyor o kadar.

Ben söyleyim de, siz yine kızın bana sonra vatan haini, satılmış falan diye...

21 Mart 2015 Cumartesi

Porto

Yıl 2004. Canavar bir arabam var, ayıptır söylemesi. Hızlı zamanlarım, otoyoldaki hız limitlerine dikkat etsem de, arada bazen kaçıyor. Bir gün, işe giderken farkında olmadan neredeyse 200 km'yi bulmuşum. Bir Audi beni solladı. Sollarken de arabanın arka koltuğunda oturan er kişi koca bir tabelayı cama dayadı.

"HALT! - (DUR!)"

Durduk tabii. Sivil bir polis arabası. "Ne olduğunu biliyorsun değil mi?" diye sordu, "Biliyorum." dedim.

Ehliyetim gitti bir ay...

İlk iki hafta, maksimum hızı 45 km olan kiralık bir Smart'la işe gittim geldim. Kanun buna uygun. Arabanın arkasına, takip edenleri sinirden çıldırtmadan durumu açıklamak için bir "45 kilometre" levhası, kapılarına da koca koca kaplumbağa resimleri koymuşlardı. Gören herkes ne olduğunu anlıyordu yani...

Plana göre, geri kalan iki haftayı bir Brezilya tatili ile geçirecek, aşağılanma süremi yarı yarıya düşürecektim.

Brezilyanın eski milli havayolu Varig'in bir DC-10 uçağı ile çıktık yola. Bu DC-10'lar Gökben'in Şiribim Şiribom şarkısı ile ünlendiği zamanların uçakları...

Uçağımız, bu geçen yıllardan payını fazlasıyla almıştı.

Benim koltuğum bozuk, yatmıyordu ama önümdekinin böyle bir problemi olmadığı için uçak kalkar kalkmaz koltuğunu yatırıp burnuma soktu. Yine sehpamın mandalı bozuk olduğu için, dan diye kucağıma düştü. Bir iki kere katlayıp, yerine yerleştirmeye çalıştım, araya kağıt sıkıştırdım falan, fayda etmedi.

Bir yarım saat daha uyumaya çalıştım ama uçağın her yeri gıcırdıyor, yolcular bağrışıyor, hostesler dan dun, koridor kenarındaki koltuklara çarparak koşuşturuyordu.

Çaresiz kalktım, "galley" denen, yiyecek ve içeceklerin hazırlandığı bölüme gittim. Benle birlikte uyuyamayan üç beş yolcu daha, on saat boyunca Atlantik Okyanusunu su, portakal suyu ve şampanya içerek geçtik.

Sabahın erken bir saatinde Rio de Janeiro'ya indiğimizde, sarhoş sayılacak kadar şampanya içmiştim. Bizi hava alanından şehre getiren taksiden iner inmez de öyle bir tropik yağmur başladı ki, üzerimdeki giysilerde herhalde bir beş kilo su birikmişti.

Uykusuzluk, saat farkı, şampanyalar ve üstüne bir de bu yağmur gelince artık takatim kesilmiş, bitkin düşmüştüm. Aklımda tek bir şey vardı.

Kahve!

Birlikte seyahat ettiğimiz arkadaş Rio'yu daha önce birkaç kez ziyaret etmiş, ne nerede bilecek kadar deneyimliydi.

Copacabana plajı ile Ipanema plajını ayıran burunun hemen yanında, Rio'ya biraz güzel vakit geçirmek için gelen birçok kişinin uğrak yeri olan "Help" isimli bir diskotek vardır. Help, bildiğiniz üzere İngilizce yardım demektir, ve gerçekten, eğer yalnızsanız, burada fazlasıyla yardım bulursunuz (Size üçüncü sınıf, çapkınlık hikayeleri anlatıyor gibi olmayayım, sadece coğrafya bilgisi veriyorum. Yine başka bir vicdan notu, ben bu seyahatimde bekar ve bağlantısızdım).

Dağılıyoruz farkındayım, toparlayalım.

İşte bu diskoteğin hemen yanıbaşımdaki bir Cafe'ye götürdü beni bu arkadaş.

Garson ne istersiniz diye sorduğunda aynen şöyle dedim.

"One coffee."

Van minit gibi, van kofi, yani bir kahve. Ne bir eksik, ne bir fazla. Lütfen bile demedim. Sadece "Bir kahve!"...

Copacabana, Sadece bir kahve...
Brezilya'da en çok kullanılan işaretlerden biri olan, tamam anlamındaki, baş parmak havaya, yani pilot selamını gösterip gitti içeri.

Otellerde garsonların servis yaparken kullandıkları iki katlı bir arabayla geri geldi.

Önce kahveleri verdi. Sonra başladı servis arabasından aldıkları tabakları yaymaya. Yağ, bal, beş çeşit reçel, envai çeşit salam, sosis, yoğurtlar, yine envai çeşit ekmekler, krakerler, tropik meyveler, sizin anlayacağınız, aklınıza ne gelirse.

Dört kişilik masaya iki kişi oturmuştuk, buna rağmen tabaklar sığmadı ve garson ikinci katı çıkmaya başladı.

Dayanamadım, "Birader, yanlış getirdin. Ben sadece kahve istemiştim." falan demeye kalktım, ama dinletemedim. Yanımdaki arkadaş gülüyordu.

Adettenmiş, sabah kahveyle yedi tekmili birden kahvaltı getirirlermiş.

Yıllar sonra Porto'da, Papagio restoranda da aynı duyguyu yaşadım. Hani Amerikalıların Deja Vu (doğru telaffuzu Deja Vü) dedikleri, "Lan, ben bunun aynısını daha önce de yaşamıştım." hali.

Uzun bir gün olmuştu. Hamileliğin de etkisiyle eşim Jelena (Yelena) hafif birşeyler yiyip erken yatmak istedi.

Çok fazla seçici davranmadan, nehrin arkalarında, sokak içi, tipik bir restorana girdik. Jelena bir salata istedi, ben de bir biftek. Bir de ufak bir kırmızı şarap söyledim kendime. Şarap Porto'da çok önemli, bu konuya daha sonra geleceğiz.

Önce koca bir ekmek tabağı geldi. Ardından bir tabak zeytin. Ardından içli köfteye benzer bir çeşit tapa. Ardından sarımsaklı ekmek. Ardından peynir.

Ve koca bir şişe şarap...

"Biz ufak şarap istemiştik. Karım hamile, sadece ben içeceğim..."

"It's okay, it's okay, no problem..."

Sonrasında koca bir tepsi içinde Jelena'nın salatası geldi. En az üç kişilik, inanın abartmıyorum.

"It's okay, it's okay, no problem..."
Ve aynı büyüklükte ikinci bir tepsi, yarısı tepeleme pilav, diğer yarısı da patates kızartması.

"Ben biftek istemiştim..."

"It's okay, it's okay, no problem..."

Sonrasında yine koca bir toprak kap. İçi siyah fasulye dolu. Yine Brezilya'dan aşinayım, leblebiden küçük simsiyah fasulyeler, aynı siyahlıkta bir sos içinde. Deli olurum tadlarına.

Ve sonunda biftek de geldi. Kayık, metal bir tabak içerisinde üç koca parça. En az yarım kilo. Şarap için yorum yapmıyorum bile...

Battı balık yan gider, masada ne varsa yedik ve içtik. Ömrüm boyunca unutamayacağım lezzette bir yemek oldu. Kızımız Melissa bile yemeği beğenmiş, Jelena'yı tekmelemek suretiyle mutluluğunu göstermişti.

Hesap ise İsviçrede McDonald's da ödeyeceğimizden daha az bir miktar geldi.

Porto'da geçireceğimiz üç günün nasıl olacağı yavaş yavaş belli olmaya başlamıştı. İki kelimeyle özetlersek Yemek ve Şarap!

Porto, Portekiz'in ikinci büyük kenti. Nüfusu bir buçuk milyondan fazla. Douro (Doro) nehrinin Atlantik Okyanusuna döküldüğü noktanın bir kaç kilometre içerisine kurulmuş bir liman kenti. Port zaten sözcük anlamıyla kapı, liman demek.

Porto'nun Portekizce'deki ismi "o Porto" sözcüklerinden gelmekte, "o Porto", Türkçede karşılığı olmasa da İngilizceye "The Port" şeklinde çevrilebilir. Bugün "o Porto", "Oporto" haline dönüşmüş ve zaman zaman İngilizce ve Portekizce de Porto isminin yerine kullanılmakta.

Jelena ve Melissa Porto'da
Porto, Lizbon'un aksine, tertemiz, bal dök yala bir kent. Çok iyi bakımlı, ve toplu taşım sistemi yaygın ve rahat bir şekilde kullanılabiliyor.

İnsanları, Portekiz'in genel özelliği olarak çok iyi ve arkadaşça. Aslında, eğer Türkiye'deki, kibarlıktan muhafazakarlık diye adlandırdığımız bağnazlık ve yobazlığı çıkarırsanız, arkadaş canlısı olmalarının yanında, yüksek sesle konuşmaları, her yere araba park etmeleri, ıslık çalmaları, ve yerlere tükürmeleriyle bize çok fazla benziyorlar :)

Hava ise inanılmaz güzeldi. İsviçre'de eksi dördü bırakıp artı yirmiye gelmek mükemmel olmuştu.

İşte bir nefeste coğrafik Porto özeti böyle. Daha fazlası Wikipedia'da bulunabilir tabii, ancak sizi ansiklopedik bilgiyle bayıltmadan, bu cennet köşesinin havasını benim burnumdan koklatmaya çalışayım.

Porto bir liman kenti olduğu kadar bir nehir kenti.

Türkler aslen göçebe bir toplum olduklarından bu nehir kentleri bize biraz yabancı gelir. Yani tabii ki nehir görmemiş insanlar değilizdir ama çok takılmayız nehirlere, kent yaşamımızın önemli parçaları değillerdir.

Avrupa'da ise nehirler, kentlerin atar damarları, vazgeçilmez unsurlarıdır. Aklınıza gelen, ismini bildiğiniz neredeyse her Avrupa kenti bir nehrin üzerine kurulmuştur.

Porto bir liman kenti
Bir kaç örnek sıralarsak, Madrid Manzanares, Paris Sen, Roma Tiber, Berlin Spree ve Havel, Amsterdam Amstel, Brüksel Sen, Belgrad Tuna ve Sava, Viyana, Bükreş ve Budapeşte Tuna, Krakow ve Varşova Vistula, Kiev Dinyeper, Londra Teyms, Lizbon Tagus, Moskova Moskva, Zürih Limmat, Prag Moldava, Sen Petersburg ise Neva nehirleri üzerindedir (bazı nehirlerin Türkçe karşılıklarını uydurdum, affola).

Bu listeye Avrupa dışındaki birçok kente ev sahipliği yapmış Nil, Amazon, Dicle ve Fırat gibi nehirleri de ekleyebiliriz.

Bu kentlerin nehir kıyılarındaki tavernalar, pazarlar, depolar ve benzeri ticari oluşumlar ise geçmişten gelen mirasla, hep şehirlerin merkezleri, en hareketli, en canlı noktaları olmuştur.

Porto kentinin nehir üzerindeki eski limanı ve etrafındaki antik şehir merkezi de işte bütün cazibesiyle sizi keşifler çağına geri götürüyor. Burası şehrin doyulmaz güzellikteki bir parçası arkadaşlar. Zaten UNESCO da burayı kültür mirası ilan etmiş durumda.

Bu antik merkezin nirengi noktası ise, yine Porto kentinin en önemli simgesi olan, Douro nehrinin iki yakasını birleştiren Dom Luis I köprüsü.

Dom Luis I köprüsü
Durum böyle olunca ayaklarımız sabah ilk iş, bizi bu köprüye götürdü.

Dom Luis I, çok büyük bir köprü. İki katlı, metal bir yapısı var. Alt katı nehir hizasında ve arabalar için ayrılmış. Üst katı ise, nehirden bir elli metre yukarda. Bu katta sadece tramvay çalışıyor. "Muhafazakarlıktan" kafayı bozup kızı başkasına verdiler diye intahar eden manyaklar olmadığı için, her iki kat da yayalara açık.

Köprünün güney ayağına doğru limanın içinden yürüdük. Nehir kıyısında bir sıra cafe, restoran ve hediyelik eşya satan mağaza var. Sadece bir cafe'den çalan müziği duyabiliyorsunuz. Bad Boys Whatcha Gonna Do. Çok güzel, uzun zamandır dinlemediğim bir şarkıydı, yürüme hızımızı biraz düşürüp sonuna kadar dinledik.

Cafe ve restoranların üstünde bir sıra antik sayılabilecek kadar eski görünen binalar dizilmişti. Bu tip mimariyi ilk defa görmüştüm. Balkonlar, pencereler, panjurlar sanki bir kartona çizilmiş gibi dışa doğru taşmadan dümdüz inşaa edilmişti. Renkler ise canlı sarı, kırmızı, pembe, tipik liman renkleri.

Köprünün alt katının da altından yürüyüp, diğer tarafına geçtik. Burada bir gurup martı, ölü bir balığı yiyiyorlardı. Biz gelince keyifleri kaçtı, hep beraber havalanıp birkaç metre ileriye kondular ve bizim gitmemizi beklemeye başladılar.

Alt katı kullanarak köprüyü geçtik ve benim için Porto gezimizin belki de en ilginç bölümünün yer aldığı, Gaia bölgesine ulaştık.

Kentin bu bölgesi, gümrükte bir duty-free shop'ın şarap rafı gibi. Birçok ünlü Porto şarabı imalatçısı, nehir boyunca bir-iki kilometrelik bir şerite sıra sıra dizilmiş.

Biraz şarap ile aranız varsa, Sandeman'i bilirsiniz, ya da en azından duty-free shop'ların baş köşesinde görmüşsünüzdür. Pelerinli, şapkalı, haydut kılıklı bir logosu vardır. Jelena, Zorro ismini takmıştı Sandeman'e.

Cockburn, Ferreira, Calem, Churchill, Dow, Croft, Graham's, Taylor's hep bilinen Porto şarap markaları.

Yine dikkatinizi çektiyse birçok marka Portekiz yerine Anglo-Sakson isimleri. Bunun nedeni ise Porto şarabının dağıtımının yüzyıllar boyu Britanyalılar tarafından yapılması. Örneğin Sandeman aslında İskoç kökenli bir marka.

Porto şarabı, Fransız Bordeaux (Bordo) ve Bourgogne (Burgonya) şarapları kadar eski ve köklü bir şarap. Sadece ve sadece Douro vadisinin üzümlerinden yapılıyor. Dünya üzerinde bir iki yerde Porto tarzı şarabı Porto adı altında satsalar da Avrupa'da Douro Vadisinden gelmeyen bir şarabı Porto diye etiketleyemezsiniz. AB anayasasında yazılıdır böyle şeyler :)

Yine benzer tatta, Portekiz'in Madeira adasında da Madeira Şarabı yaparlar (Cristiano Ronaldo'nun memleketi). Porto diye etiketleyemeseler de, Madeira'li birkaç arkadaşın sayesinde bu şarabı da bol bol tattım. Douro üzümlerini üzme pahasına, bence lezzeti aynı derecede güzel.

Ferreira mahzeni
Bütün şarap tipleri gibi Porto şarabı da detaylarıma girdikçe ayrışıp karmaşıklaşır. Ancak en basitinden başlarsak, Porto şarabı denince akla kan kırmızı, tatlı ve alkol derecesi normal şaraba göre yüksek bir içecek gelir. Porto şarabının, daha az popüler de olsa beyaz ve/veya sek türleri de var tabii ki.

Porto genelde tatlı yada peynirle içilir. Ben aperitif, tatlı, peynir, digestif, sizin anlayacağınız her yerde, her zaman ve her şey ile içiyorum :)

Porto şarabının kaynağı üzümler Douro vadisinde yetişseler de tek bir çeşit üzüm değil, oldukça çok çeşitli. Bu yazıyı yazarken şöyle bir baktım, içinden sadece bir tanesi tanıdık geldi, Tempranillo, o da sevdiğim bir kaç İspanyol şarabından.

Söylediklerine göre Douro vadisi, nehir Ve tepeleri ile üzüm yetiştirmek için çok uygun bir mikro-iklim oluşturuyormuş. Ben Portekizlilerin yalancısıyım.

Porto şarabının öyküsü işte bu üzümlerin toplanmasıyla başlar.

Üzümler bazı yerlerde hala ayakla yada presle ezildikten sonra üzüm suları eskiden altı düz, tipik teknelerle nehir boyunca, bugün tankerlerle Porto'ya taşınır. Bugün Porto'da, nehir kıyısında hala bu ilginç tekneleri görmek mümkün.

Üzüm suları Shipper adı verilen, az önce bahsettiğim markaların depolarına girer ve şarabın yıllanma aşaması başlar.

Porto şarabının geleneksel şaraplardan en önemli farkı fortified, yani "destekli", "takviyeli" olmasıdır arkadaşlar.

Çok kimyasına girmeden takviyeli ne demek, anlatmaya çalışayım.

Bildiğiniz üzere şarap mayalanmış bir içkidir. Yani maya adı verilen minik bakteriler üzüm suyu içindeki şekeri alkole çevirir, bildiğimiz şarap oluşur.

Normal şarabın aksine, Porto şarabına üretimin belli bir aşamasında üzüm brandy'si katılır.

Brandy, mayalanmış meyvelerin damıtılmasından sonra elde edilen yüksek alkollü likörlerin genel adıdır. Şarap üretimi olan her yerde, şarap için sıkılan üzümlerin artıklarını damıtılması suretiyle yapılan değişik isimli brandy'ler bulunur. Cognac (Konyak), Armagnac (Armanyak), Grappa, Marc hep bu tarz brandy'lerdir. Porto üretiminde ise renksiz, tatsız, katıksız artık üzüm ürünü bir brandy kullanılır.

Portoya katılan bu üzüm brandy'sinin iki önemli işlevi vardır. Üzüm brandy'si, içerdiği yüksek alkol sayesinde maya bakterilerini belli bir süre sonra tüm şekeri alkole çevirmeden öldürür. İşte bu kalan şekerin sayesinde Porto şarabı tatlı kalır ve meyve meyve kokar. Takviyenin İkinci işlevi ise alkol seviyesini artırmaktır.

Porto şarapları değişik biçimde yıllandırılır.

Vintage Porto
Yıllandırma işlemi aslında mayalanma işleminin devamıdır. Yıllanma esnasında en önemli faktörlerden biri şarabın ne kadar oksijenle temas ettiğidir. Hava ile temas, hedeflenen tad ve dokuya ulaşabilmek için çok dikkatli ayarlanması gereken bir işlemdir. Bir şarabın mantarını açın, yani havayla temas etmesini sağlayın ve bir hafta bekleyin. Mükemmel sirke elde edersiniz mesela :)

En pahalı, sofistike tatlı Porto şarabı, şişede yıllanan Vintage dedikleri türdür. Vintage Porto, sadece bir yılın hasatı üzümlerinin suyunun, bir-iki sene büyük fıçılarda bekledikten sonra şişelere konup kırk seneye kadar yıllandırılmasıyla yapılır. Şişelerde yıllanan bu Porto, havayla neredeyse hiç temas etmez, o yüzden çok yavaş evrilir. Tadı da bir o kadar güzel olur.

Tawny adı verilen diğer bir tür ise ambere çalan kırmızı renkte bir şaraptır. Tawny Porto, oksijen ile teması en fazla sağlayan, göreceli olarak küçük fıçılarda uzun sayılabilecek bir süre yıllanır.

Kırmızı ve beyaz reserva
Ruby, yani Yakut Portolar ise kan kırmızı, tatlı ve en çok tüketilen Porto türüdür. Ruby Porto'lar ya metal konteynerlerde, ya da çok büyük tahta fıçılarda, oksijen ile göreceli olarak az temas halinde, çok uzun olmayan bir yıllanma süresi geçirir.

Her şarapta olduğu gibi, üreticinin kullandığı fıçıların yaşı, üzümlerin harmanları, üzüm sapı, çöpü miktarı ve baharatları Portoları birbirinden ayırmakta.

Yazıp yazmamakta tereddütteydim ama yazalım hadi, eskiden Porto"ya bir texture (tekstçır), yani doku katmak için fıçılara domuz bacağından tutun, toptan bir tavşana kadar çeşitli hayvan parçaları atarlarmış. Ancak bu işlem şimdilerde yasak, endişelenmeyin :)

Yine bir not, dikkat ettiyseniz, "fortified", "towny", "ruby" hep Anglo-Saxon kökenli sözcükler.

Ferreira mahzeni
Gaia'da hemen her üretici küçük bir ücret karşılığı sizi mahzenlerinde bir tur yaptırıyor. Bana kalsa muhtemelen Duty-Free yıldızı Sandeman'a ya da Taylor's 'a girecekken, sevdiğimiz bir Portekizli arkadaşımızın yönlendirmesiyle Ferreira mahzenlerinde bir tur aldık.

Çok da iyi ettik.

Bir kere Ferreira tamamen Portekiz kökenli bir üretici, üstüne, çok iyi organize edilmiş turları, ve turun sonunda mükemmel şarap tatma olanakları ile bizi çok mutlu etti. Erkek arkadaşlarıma tavsiyem, karınız hamile iken gitmeniz. Benim gibi, karınızın da şarap tatma hakkını kullanıp "duble" yapabilirsiniz :) Garip Jelena o güzelim şarapları koklayamadı bile...

Ferreira'da şarap tadiyorum
Ferreira'dan mutlu bir biçimde ayrıldık ve köprüye geri onca yolu yürümemek için bu kez nehir kıyısı boyunca giden teleferiği almaya karar verdik.

Bileti alırken de, satıcı kız bize ücretsiz Porto şarabı tatmak için iki kupon uzattı. "Ver bacım, ver..." dedim. Bu sürpriz "degüstasyon" dedikleri şarap tatma fırsatı, ertesi günkü planlarımız içinde hak ettiği yerini aldı :)

Teleferiğe atladık ve bir taraftan ayaklarımıza inen siyah suları boşaltırken, bir taraftan da manzaranın tadını çıkarmaya başladık. Bu manzara izleme amacı teleferikleri Portekizliler her nedense çok seviyor, bir benzerine yine Lizbon'da binmiştik.

Teleferik bizi bu kez köprünün üst katının başında bıraktı. Buradan yürüyerek sabahın son hedefine doğru yola koyulduk.

El Corte Inglés (El Kort İngleş) adlı alışveriş merkezi bütün Porto havamı bozdu. Yemyeşil cam cephesiyle devada modern bir yapı. İçi klasik, aklınıza gelen uluslararası markaların bulunduğu, birini görünce hepsini görmüş sayılacağınız devasa bir AVM. Porto'nun o güzelim klasik havasının üzerine sifonu çekin sizin anlayacağınız. Neyse ki, antik merkezin havasını bozmayacak kadar uzakta.

Jelena, Melissa ve arkalarında şarapçılar
Akşamki yemeğin ağırlığı hala üzerimizde olsa da, yaşamaya devam edebilmemiz için yine de birşeyler yememiz gerekiyordu. Alış veriş merkezindeki bir fast-food restoranına gittik. Jelena, dünkü salatanın büyüklüğünden ağzı yanmış, salatadan vazgeçip, "Ben sadece bir çorba içeceğim." dedi. Ben de bir hamburger söyledim.

Ve tarih tekerrüre devam etti.

Jelena kafasından büyük bir tas, daha doğrusu bir kazan balık çorbasıyla döndü masaya. Benim hamburgerin de sadece adı hamburger. Yarım kilo köfte, pilav, patates, salata, sos, vesaire, vesaire...

Gece
Karnımız tok, sırtımız pek, kendimizi Avenida dos Aliados meydanına attık. Burası, Porto'nun görülmeye değer yerlerine giden yolların kesiştiği kritik bir meydan. Hemen aşağısı zaten Dom Luis I köprüsü. Biraz güneyinde, yine tipik bir alış-veriş caddesi olan Rua Santa Catarina (Rua Santa Katarina), kuzeyinde yüksek kulesiyle Clérigos (Klerigos) Kilisesi ile hemen ilerisindeki Porto katedrali ve batısında ise São Francisco Kilisesiyle Palacio da Bolsa'nın bulunduğu bölge yer almakta.

Porto'da kilise ve katedral darlığı yok arkadaşlar. İberya yarımadasının bir özelliği, herkes oldukça dinine bağlı katolik. O yüzden bunun izlerini her yerde görebiliyorsunuz.

Porto'da gezdiğimiz kiliseler, Avrupa'nın gerisindekilerden fazlaca farklı değil. Yine de görmeye değer.

Güneşi, limanda, köprünün hemen altında bir restoranda batırdık. Soğuktan, uzun bir süre açık havada yemek yiyememiştik. Porto'nun yirmi derece sıcağı çok güzel denk geldi. Bir sokak çalgıcısı yanı başımızda gitarı ile tatlı tatlı şarkı söylerken muhteşem bir şarapla akşam yemeğimizi yedik. Akşamı fazla uzatmadan otele döndük ve uyuduk.

Gezilerimizin neredeyse her zaman kendisini tekrarlayan bir rutini vardır. İlk gün hep çok yürüyüşlü ve yorucu geçer. İkinci gün ise çok daha verimli ve hızlıdır.

Çünkü ikinci güne ulaştığımızda, Jelena kentin minik bir krokisini kafasına yerleştirmiş olur. Saatlerce yürüdüğümüz yerlere kestirmeden birkaç dakikada ulaşır, bir metro yada tramvayla kenti baştan başa geçebiliriz.

Porto'da da durum aynıydı. Otelden çıktık ve bir iki sağ-sol'dan sonra cart diye Rua Santa Catarina caddesine geldik. Burada bir kaç yüzyıl yaşındaki Cafe Majestic'de oturup bir kahve içtik. Daha sonra yine bir minik sağ-sol, ve hop, köprüye geldik. Köprüyü geçtik ve zırt diye Santa Clara (Santa Klara) kilisesinde bulduk kendimizi. Bu kilisenin bahçesinden antik kent ve limanın çok güzel bir manzarasını görebilirsiniz.

Cafe Majestic
Öğle yemeği için yine El Corte Inglés'e gittik. Jelena bir kazan balık çorbası, ben de tepeleme pilavlı, patatesli, salatalı "hafif" bir hamburger yedim. Sonrasında da ikinci şarap tatma seansını yaptık.

Günün son gezisi olan Atlantik Okyanusuna gitmek için özel bir taşıt kullanmaya karar verdik.

En azından yüz yaşında bir tramvay. Dışı sarı, içi kahverengi ahşap. Hala eski kullanım konsolu üzerinde, çalışır vaziyette kurulmuştu.

Oturacak yerler dolduğu için en arkaya, tramvayın ters yöne gelirken kullanıldığı kumandaların olduğu bölüme geçtik. Güzel bir manzara eşliğinde Douro nehri boyunca batıya, nehrin okyanusa döküldüğü noktaya doğru yol almaya başladık.

Yüz yaşında bir tramvay
Okyanus kıyısındaki kentler genellikle koyların ya da iç denizlerin kenarındadır, çünkü okyanusun açık kesimi o kadar azgın, o kadar sert koşullara sahiptir ki, bu noktalara yerleşmek çok zordur.

Porto'da, şehrin merkezi, nehrin biraz iç kesimlerine kurulmuş, ve nehrin okyanusa döküldüğü nokta iki tane dalgakıranla koruma altına alınmış.

Bu iki dalgakıranın arasındaki su sanki bir çarşaf gibi dümdüz. Okyanusa bakan taraflarında ise insan boyundan büyük dalgalar patlıyor. Dalgakıranın hemen başında dalgaların ve rüzgarın yürüyenleri alıp götürebileceğini gösteren tehlike işaretleri var.

Doğanın gücünü gösterdiği noktalarda çok fazlaca etkilenirim. Örneğin bir volkanın ağızında, bir uçurumun yanında, bir mağaranın içinde, bir şelalenin altında, konuşmadan öyle durur, anlamsız anlamsız bakarım etrafa.

Jelena ve Melissa okyanus kıyısında
Okyanusun gerçek halini gördüğüm bu dalgakıranın ucundaki Farol Molhe do Douro isimli deniz fenerinde de aynı duyguya kapıldım. Bizden başka sadece bir çift, taa en uca kadar yürümüşlerdi. Ne bizi, ne rüzgarı, ne de okyanusun ulvi gücünü farkettiklerini sanmıyorum. Gençlik ateşi, gözlerini kapamış, şapır şupur öpüşüyorlardı. Biz onlar yokmuş gibi davrandık, onlar da olasılıkla benim dakikalarca aval aval dalgalara bakmamı görmezden geldi.

Porto'daki son akşam yemeğimizi, ilk akşam yemeğimizi yediğimiz restoranda yedik. Yiyeceklerin boyutlarını bildiğimizden, ikimiz için sadece bir kişilik sipariş verdik.

Sürpriz doğum günü
Bu yemek aynı zamanda Jelena için de baş başa geçirdiğimiz erken bir doğum günü yemeği oldu. Gerçek doğum gününde iş arkadaşları ona bir sürpriz hazırlamışlardı. Benim rolüm de baş başa yemeğe gidiyoruz diyerek Jelena'yı kandırıp, partinin yapılacağı yere götürmekti. Bunu bildiğim için doğum gününü ben erkenden, Porto'da kutlamış oldum.

Öyküyü tamamlama bakımımdan, döndükten sonra Jelena'ya sürprizi başarıyla gerçekleştirdik. Hayatımızın bundan sonrasının nasıl olacağı da yavaş yavaş netleşmeye başladı. Doğum günü Jelena'nın olsa da, pastanın üzerinde henüz doğmamış kızımız Melissa'nın ismi yazılıydı. Hediyeler de hep Melissa içindi. Melissa'nın ilk arabasını da almış olduk. Pembe, klasik bir "convertible" :)

Porto'dan sımsıcak duygular ve çok güzel anılarla ayrıldık. Portekiz'e yolunuz düşerse ilk görmeniz gerekli yer derim. Mimarisi, insanları, yemekleri ve en önemlisi Şarapları ile size unutulmaz bir tatil yaşatacaktır.

Mezzy'nin cabrio arabası
Porto'nun, bizim fazla takılmadığımız ama bazılarınızın ilgisini çekebilecek başka bir ilginç özelliği ise futbol. Hemen herkes bir futbol tutkunu. Konuştuğumuz herkes İsviçre'de yaşadığımızı öğrendiklerinde, hemen bize dört-sıfırlık Basel galibiyetini hatırlattı.

Yine bir not, Fenerbahçeli Raul Meireles ve Bruno Alves hep Porto'lu. İlginizi çekerse Magellan'da olasılıkla Porto'da doğmuş, ancak kesinlikle Porto'da yetişmiş ünlü bir isim.

Porto klübünün stadyumu Estadio do Dragao ziyaret edilebiliyor. Biz gitmedik, ancak Madrid'deki Real Madrid stadyumu ve müzesini referans alabilirsek, ilginç olabileceğini söyleyebilirim.

Sevgiler...

Kuala Lumpur: Önce Bürokrasi, Sonra Nezaket

Pegasus’un üzerimizde bıraktığı psikolojik hasardan sonra Air Arabia uçağına biraz tedirgin bindik. Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kual...