Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Önce Bürokrasi, Sonra Nezaket

Pegasus’un üzerimizde bıraktığı psikolojik hasardan sonra Air Arabia uçağına biraz tedirgin bindik.

Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kuala Lumpur’a uçacaktık. Önümüzde yaklaşık yedi buçuk saatlik bir yolculuk vardı ve bizi taşıyacak uçak tek koridorlu bir Airbus A321neo LR’dı.

Jet çağının ilk uzun mesafe uçuşlarında Boeing 707 gibi dar gövdeli uçaklar kullanılmış olsa da günümüzde uzun mesafe denince insanın aklına iki koridorlu, geniş gövdeli uçaklar geliyor. Dar gövdeli bir uçakla yaptığım son uzun mesafe yolculuğu, on küsür yıl önce Amerika’nın batı kıyısından doğu kıyısına uçtuğum bir Boeing 757 seferiydi.

Kuala Lumpur'dayız
Basitçe anlatırsak Air Arabia’nın Airbus A321neo LR’ı, travmatik Pegasus uçuşunun kahramanı Airbus A321’in bagajına menzilini uzatmak için birkaç ilave yakıt deposu takılmış haliydi. Bu yüzden tek koridorlu bir uçakta yedi buçuk saat geçirmek, Pegasus deneyiminin hemen ardından pek iç açıcı görünmüyordu.

Benim açımdan uçağın teknik özelliklerinden daha önemli bir mesele vardı. Dizlerim ön koltuğa çarpacak mıydı?

Çarpmadı.

Hatta şaşırtıcı derecede rahat oturduk. Koltuk aralığı yeterliydi, uçak temizdi, kabin görevlileri son derece nazikti. Yemek de düşük bütçeli bir havayolundan beklediğimizden çok daha iyiydi. Bir önceki uçuşta istediğimiz yemeğin büyük bölümünü alamadığımızı düşünürsek, önümüze konan sıcak ve yenilebilir her şey bize zaten Michelin yıldızlı restoran hizmeti gibi gelecekti. Fakat Air Arabia’nın yemeği yalnızca Pegasus’la kıyaslandığında değil, kendi başına da gayet güzeldi.

Uçakta alkol servisi yoktu.

Bu bazı yolcular için yedi saatlik uçuşun en korkutucu bölümü olabilir ama biz meseleyi büyütmedik. Sonuçta bir Arap havayoluyla uçuyorduk ve şirketin kendi kuralları vardı. Zemzem suyu sıkmadılar ama uçak havalanmadan önce hoparlörlerden Arapça bir yolculuk duası okundu. Ardından İngilizce açıklaması yapıldı. Dua bittikten sonra motorlar hızlandı ve Sharjah’nın ışıkları altımızda küçülmeye başladı.

Pegasus bizi Dubai’ye getirirken yolculuğu mümkün olduğunca tatsız hale getirmeye çalışmıştı. Air Arabia ise tam tersini yaptı. Uçak tek koridorluydu ama koltuklar rahattı. Havayolu düşük bütçeliydi ama çalışanları güler yüzlüydü. Alkol yoktu ama güzel yemek vardı.

Demek ki bazı şeylerin ucuz olması için mutlaka kötü olması gerekmiyordu.

Bunu Pegasus’a da bir ara biri söylemeliydi.

Geceyi uçakta geçirdik. Uyuduk, uyandık, bir şeyler yedik, tekrar uyuduk. Saatler sonra Kuala Lumpur’a indik. Asya’ya geri dönmüştüm. Son ziyaretimin üzerinden on altı yıl geçmişti ve dünyaya açılan ilk kapımız Malezya olacaktı.

Uçaktan son derece olumlu duygularla indik.

Bu duygular Kuala Lumpur Havalimanı’na girene kadar devam etti.

Pasaport kontrolüne doğru yürüdük. Birkaç farklı sıra vardı ve tabelaların neredeyse tamamında “Foreign Passports” yazıyordu. Yani yabancı pasaportlar. Biz de yabancı olduğumuza göre bu sıralardan herhangi birine girebilirdik diye düşündük.

Düşünmemeliydik.

Hangi sıranın ne için olduğu belli değildi. İnsanlar bir sıraya giriyor, sonra başka bir görevli onları diğer sıraya gönderiyordu. Ayrı ayrı başlayan kuyruklar ileride birleşiyor ve sonunda aynı gişelere ulaşıyordu. Bütün sistemi uzun uzun inceledikten sonra vardığım sonuç şuydu:

Sıralar farklıydı ama aslında aynıydı.

Yarım saat kadar bekledikten sonra nihayet sıra bize geldi. Pasaportlarımızı görevliye uzattık.

Görevli pasaportlara baktı, sonra bize baktı.

“Did you scan the QR code?” diye sordu.

“What QR code?” dedim.

Kenardaki başka bir bölümü işaret etti.

Meğer ülkeye girmeden önce bir form doldurmamız gerekiyormuş. Formu doldurabilmek için de oradaki karekodu telefonla okutacakmışız.

Telefonları çıkardık. Karekodu okuttuk.

Çalışmadı.

Bir daha denedik.

Yine çalışmadı.

Akşamın Manşeti
Başka bir açıdan denedik. Telefonu yaklaştırdık, uzaklaştırdık, ekranın parlaklığını değiştirdik. Karekoda anlayış göstermesi için fırsat verdik.

Karekod bizi istemiyordu.

Bugünkü resmi uygulamanın adı Malaysia Digital Arrival Card, yani MDAC. Malezya Göçmenlik Dairesinin resmi sistemine göre yabancı ziyaretçilerin bu formu ülkeye varmadan önceki üç gün içinde doldurması gerekiyor. Bunu önceden bilenler muhtemelen uçaktan inip pasaport kontrolünden sakince geçiyordu.

Biz bilmiyorduk.

Biz bu ritüeli havalimanına indikten sonra, çalışmayan bir karekodun önünde keşfediyorduk.

Form bana eskiden Doğu Bloku ülkelerine girerken doldurduğumuz evrakları hatırlattı. Nereye gideceksin, nerede kalacaksın, neden geldin, kaç gün kalacaksın, yanında ne var, hayatının amacı nedir?

Tek eksik, sosyalizmin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü sormalarıydı.

Karekodla anlaşamayınca duvarın kenarına yerleştirilmiş terminallere yöneldik. Bilgisayarların başında bizim gibi ne yapacağını anlamaya çalışan insanlar vardı. Boş bir terminal bulduk ve formu doldurmaya başladık.

Bilgisayarın faresi aşırı hassastı. Parmağınızı bir milimetre oynattığınızda imleç ekranın öbür tarafına fırlıyordu. Bir kutucuğa tıklamak, sineği havada iki parmağınızla yakalamaya benziyordu. İmleci istediğiniz yere getiriyor, tam tıklayacakken hedefi kaçırıyordunuz.

Formun tasarımcısı insanların işini kolaylaştırmak gibi bir amaç taşımıyordu. Belli ki yazılımı hazırlarken kendisine verilen talimat şuydu:

“Bu ülkeye gerçekten girmek isteyenler biraz emek versin.”

En büyük eğlence tarih girmekti.

Takvim açılıyordu ama yılı doğrudan yazamıyordunuz. Önce ayın adına çift tıklamak gerekiyordu. Sonra yıllar onar yıllık gruplar halinde görünüyordu. Niye yılı girmek için ay isimlerine çift tıklamak gerektiği gibi felsefi konulara hiç girmedim. Zaten yılı girmek için ay isimlerine tıklamak gerektiğini de tesadufen, sinirle ekranın orasına burasına tıklarken keşfetmiştim. 

Doğum tarihime ulaşabilmek için geçmişe doğru tekrar tekrar tıklamak zorundaydım.

Ben zaten yaşlandığımı biliyordum. Malezya devleti bunu bana bir bilgisayar ekranı aracılığıyla yeniden hatırlatıyordu.

Yalnızca doğum tarihi de yetmiyordu. Pasaportun veriliş tarihi ve son kullanma tarihi de aynı yöntemle giriliyordu. Üç kişi olduğumuz için toplam dokuz ayrı tarih girmemiz gerekiyordu. Her tarih yaklaşık beş dakika sürüyordu. Yalnızca takvimlerle mücadelemiz neredeyse bir saate yaklaştı.

Sonra konaklayacağımız adresi yazdık.

Form hangi eyalette kalacağımızı sordu.

Malezya’ya hayatımızda ilk kez gelmiştik. Otelimizin Kuala Lumpur’da olduğunu biliyorduk. Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu nereden bilecektik?

Otelde bir şeyler içtik
Meğer Kuala Lumpur herhangi bir eyaletin içinde değilmiş. Malezya’nın on üç eyaletine ek olarak üç Federal Bölgesi bulunuyor ve Kuala Lumpur bunlardan biri. Formda aramamız gereken seçenek “Wilayah Persekutuan Kuala Lumpur”, yani Kuala Lumpur Federal Bölgesiymiş. Bu idari yapıyı Malezya’nın resmi tanıtım sayfasından sonradan öğrendim.

Havalimanında ise öğrenme yöntemimiz daha ilkeldi:

Menülerdeki seçeneklere tek tek bakıp en az yanlış görüneni işaretledik.

Sonunda formları tamamladık. Bilgisayar bize bir onay verdi. Yeniden pasaport kontrolüne döndük ve bir kez daha sıraya girdik.

Yarım saat daha bekledik.

Sıra bize geldiğinde görevli bir arkadaşıyla sohbet ediyordu. Pasaportlarımızı aldı ama yüzümüze bakmadı. Sohbetine devam ederken sayfaları çevirdi. Sonra başını kaldırmadan kamerayı işaret etti.

Kameraya baktık.

İki parmağımızı parmak izi cihazının üzerine koyduk.

Bir süre bekledik.

Görevlinin sohbeti devam ediyordu.

Bir noktadan sonra işlemlerin sıradaki aşamalarını zihnimde tamamlamaya başladım:

Parmak izi…

Kan grubu…

İdrar tahlili…

Çocukluk anıları…

İlkokul öğretmenimizin kızlık soyadı…

Neyse ki bunların hiçbirini istemediler. Pasaportlara damgalar vuruldu ve resmen Malezya’ya girdik.

Havalimanındaki bu bürokratik karşılama bizi Kuala Lumpur hakkında biraz endişelendirmişti. Fakat pasaport kontrolünden çıkıp insanlarla konuşmaya başladığımız anda dünya tamamen değişti.

Karşımıza çıkan herkes nazikti.

Yol sorduğumuz insanlar yalnızca yönü göstermekle kalmıyor, doğru yere gittiğimizden emin olmak için bizimle birlikte birkaç adım yürüyordu. İngilizce hemen her yerde rahatlıkla konuşuluyordu. Tabelalar anlaşılırdı, insanlar yardımseverdi ve kimse bizimle konuşurken yüzünü buruşturmuyordu.

İlk izlenimler
Malezya’nın resmi dili Malayca ama hükümetin resmi dil sayfasında da belirtildiği gibi İngilizce özellikle ticaret ve iş hayatında son derece yaygın. Kuala Lumpur’da ilk birkaç saat içinde bunu açıkça gördük. İngilizce konuşmak için özel birini aramak gerekmiyordu. Taksiciden otel görevlisine, mağaza çalışanından garsona kadar herkesle rahatça anlaşabiliyorduk.

Kendimizi neredeyse Londra’da hissettik.

Yalnızca hava çok daha sıcaktı, insanlar çok daha güler yüzlüydü ve taksiler insanın bütün parasını almaya çalışmıyordu.

Malezya’da herkes Grab kullanmamızı söylüyordu. Grab, Güneydoğu Asya’nın Uber’i sayılır. Fakat telefonlarımızda Bolt da çalışıyordu ve fiyatı daha ucuz görünüyordu. Bolt’tan bir araç çağırdık ve otele doğru yola çıktık.

Malezya’da trafik soldan akıyor.

Bunu bilmek başka, içinde bulunmak başka bir şey. Araca her binişinizde beyniniz birkaç saniyeliğine itiraz ediyor. Kavşağa girerken yanlış yöne baktığınızı düşünüyor, karşıdan gelen arabaların tamamının intihara meyilli olduğuna karar veriyorsunuz. Sonra yanlış tarafta olanın onlar değil, sizin alışkanlıklarınız olduğunu hatırlıyorsunuz.

Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı şehir merkezinden epey uzakta. Sabah trafiği başlamadan yola çıktığımız için rahat ilerledik. Yol boyunca palmiye ağaçları, geniş otoyollar, modern binalar ve bitmek bilmeyen yeşillikler gördük.

Otele vardığımızda saat sabah altı civarındaydı.

Yedi saatlik uçuş, havalimanındaki karekod savaşı, dokuz ayrı tarih ve iki pasaport kuyruğundan sonra insanlığımızın son kırıntılarını da kaybetmiştik.

Odaya çıktık ve uyuduk.

Gözlerimi açtığımda saat akşam altıydı.

Kuala Lumpur’daki ilk günümüzün büyük bölümünü uyuyarak geçirmiştik ama önümüzde çözmemiz gereken ciddi bir sorun vardı:

Çoraplarımı unutmuştum.

İnsan Asya seyahatine çıkarken pasaportunu, telefonunu, şarj cihazını ve kredi kartlarını defalarca kontrol ediyor. Çoraplar daha alt düzey bir ayrıntı gibi görünüyor. Fakat yanınıza hiç çorap almadığınızı fark ettiğiniz anda medeniyetin aslında ne kadar kırılgan bir yapı olduğunu anlıyorsunuz.

Otelin yakınında büyük bir alışveriş merkezi bulduk. Kuala Lumpur’da alışveriş merkezi bulmak zaten zor değil. Şehir bazen birbirine yollarla bağlanmış dev alışveriş merkezlerinden oluşuyormuş gibi görünüyor.

Bir mağazaya girdim ve çorap aramaya başladım.

Benim ölçümde yalnızca tek bir marka vardı:

“Bum Socks!”

İngilizcede “bum” kelimesi dilenci, serseri, aylak veya evsiz anlamına gelebiliyor. İngiliz İngilizcesinde ise doğrudan kıç demek.

BUM
Yani önümde iki seçenek vardı:

Dilenci Çorapları.

Veya Popo Çorapları.

Çorapsız dolaşmaktan daha iyi olduklarına karar verip aldım.

Fakat markanın adı çorabın üst kısmına büyük harflerle yazılmıştı. İnsanların ayak bileklerime bakıp hakkımda yanlış bir kanaate varmasını istemediğim için çorapları aşağı doğru buruşturarak giydim. Böylece hem ayaklarım korunmuş oldu hem de kimse kıçımın reklamını yaptığımı düşünmedi.

Akşamın en önemli manşeti sevgili kızımın doğum günüydü.

Neredeyse annesi kadar!
🐝Mezzycik🐝 12 yaşına basıyordu. Böyle günlerde her anne-baba gibi duygusallaşmıştık elbette ama beni en çok etkileyen, kızımın göz açıp kapayıncaya kadar büyüyerek genç bir kıza dönüşmüş olmasıydı. Daha dün avucuma sığacak kadar küçüktü ve bana boş gözlerle bakıyordu. Şimdi boyu neredeyse annesi kadar.

Ailevi doğum günü geleneğimiz uyarınca 🐝Mezzy🐝’yi Hard Rock Cafe’ye götürdük. Bu kez sahne Kuala Lumpur’du. Dışarıda tropikal bir şehir, içeride yüksek sesli müzik, duvarlarda gitarlar ve masamızda doğum günü kutlaması vardı.

Günün nasıl başladığını düşündüm.

Tek koridorlu bir uçakta okunan duayla yola çıkmıştık. Çalışmayan bir karekodla kavga etmiş, yaşımı bilgisayara kabul ettirmek için takvimde geçmişe doğru defalarca tıklamış, Kuala Lumpur’un hangi eyalette olduğunu bulmaya çalışmış, pasaport polisinin sohbetinin bitmesini beklemiş ve sonunda üzerinde “Bum” yazan çoraplar satın almıştım.

Şimdi ise Hard Rock Cafe Kuala Lumpur’da Mezzy’nin doğum gününü kutluyorduk.

Seyahat dediğimiz şey biraz da buydu zaten. Evde olsanız birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan bu olayların tamamı, başka bir ülkede aynı günün hikayesine dönüşüyordu.

Mutlu Yıllar Canım Kızım

Kutlamadan sonra otelimize döndük. Şehrin merkezindeki gösterişli otellerden biriydi. Devasa bir lobisi, yüksek tavanları ve canlı piyano müziği vardı. Birer içki alıp oturduk. Piyanist çalmaya devam ederken günün yorgunluğu yavaş yavaş üzerimizden kalktı.

Kuala Lumpur ilk karşılaşmamızda bize iki farklı yüzünü göstermişti.

Havalimanındaki sistem bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmıştı.

Ülkenin insanları ise kendimizi evimizde hissettirmek için ellerinden geleni yapıyordu.

İlk günün sonunda kazanan insanlar oldu.

Kuala Lumpur’u sevmeye başlamıştık.

Daha şehri görmeden.


11 Eylül 2026 Cuma

Dubai: Paranın Satın Alabildiği Her Şey

Benim çocukluğumda Acapulco, Monte Carlo ve Beyrut gibi yerlerin adı geçince akan sular dururdu. Bunlar yalnızca şehir değil, birer kavramdı. Zenginlik, şöhret, güzel kadınlar, smokinli erkekler, kumarhaneler, yatlar ve gece hayatı… Oralara giden insanın sıradan biri olamayacağı düşünülürdü.

Her neslin böyle yerleri var. Bugün gençler arasında en moda olanlardan biri Dubai.

Dubai
Dubai’ye gittiyseniz, mümkünse Burj Khalifa’nın önünde çekilmiş bir fotoğrafınızı yayınlamanız gerekiyor. Bir elinizde telefon, arkanızda gökdelen, altına da “Living my best life” veya benzeri bir şey… Yoksa pasaportunuza Birleşik Arap Emirlikleri damgası vurulmasının pek anlamı kalmıyor.

Jelena’yla Dubai’ye on küsür yıl önce gitmiştik. Güzel de vakit geçirmiştik. Şehirde görülecek şeyler, iyi restoranlar ve insanı hayrete düşüren binalar vardı. Fakat dürüst olmak gerekirse, Dubai’ye hiçbir zaman tam anlamıyla ısınamadım.

Paranın satın alabildiği şeylerin etkileyici olduğu tartışılmaz. Dubai’nin sorunu, paranın satın alabileceği her şeyi aynı anda almaya çalışması.

Şehri planlayan adam Las Vegas’a gitmiş, Bellagio’nun havuzlarını görmüş:

“Yapın anasını satayım!” demiş.

New York’a gitmiş, gökdelenleri görmüş:

“Dikin anasını satayım!”

Başka bir yerde monoray görmüş:

“Getirin anasını satayım!”

"Living my best life!" 😂
Sonra dünyanın değişik yerlerinde hoşuna giden ne varsa sipariş etmiş ve bunların hepsini çölde aynı alana serpiştirmiş. Ortaya birbirinden bağımsız fikirlerin, binaların, yolların, havuzların ve alışveriş merkezlerinin dev bir kolajı çıkmış.

Dubai’yi bu yüzden çok rüküş bulurum.

Şehir sizi etkilemek için sürekli bağırıyor. En yüksek bina, en büyük alışveriş merkezi, en pahalı otel, en gösterişli çeşme, en yapay ada… Dubai’de hiçbir şey yalnızca güzel olmakla yetinmiyor; mutlaka dünyanın en bir şeyi olmak istiyor.

Bana sorarsanız şehrin bir ruhu yok. Ama emir demiri keser. 🐝Mezzy🐝 Dubai’yi görmek istiyorsa görecektik. Hatta görsün diye seyahat programımızı epey eziyetli hale getirmiştik.

On üç yıl önce gördüğüm Dubai Havalimanı da paranın satın alabileceği en göz alıcı yerlerden biriydi. Rüküştü ama etkileyiciydi. Uçaktan indiğiniz andan itibaren mermerler, ışıklar ve lüks mağazalar size yanlışlıkla bir saraya gelmişsiniz hissi veriyordu.

Bu nedenle terminal binasına girdiğimizde biraz şaşırdım.

Hatırladığım ihtişamdan eser yoktu. Burası küçük, yorgun ve sıradan bir havaalanına benziyordu. Birkaç dakika boyunca Dubai’nin aradan geçen yıllarda parasını kaybetmiş olabileceğini düşündüm. Sonra gerçeği anladık.

Biz Dubai’ye değil, Sharjah’ya inmiştik.

On küsür yıl önce Dubai'de...
Sharjah, Dubai’nin bir mahallesi veya ikinci terminali değil, Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan yedi emirlikten biri. Air Arabia’nın ana üslerinden biri olan Sharjah Uluslararası Havalimanı, özellikle düşük maliyetli uçuşların önemli merkezlerinden. Dubai’ye uçak bileti aldığınızı sanarken kendinizi komşu emirlikte bulabiliyorsunuz. Aslında bilette her şey açıkça yazıyor. Yeter ki bileti alan kişi zahmet edip havaalanının adına baksın.

O kişi yine ben şahsım olmakta.

Saat sabahın beşi civarındaydı ve güneş henüz doğmamıştı. Terminalden dışarı adım attığımız anda yüzümüze görünmez bir duvar çarptı. Sanki dev bir fırının kapağını açmışlardı. Hava karanlık olmasına rağmen sıcaklık 40 dereceyi buluyordu. Birkaç saniye içinde insanın gömleği sırtına yapışıyor, gözlükleri buğulanıyor ve dışarıda yaşamanın aslında çok da gerekli olmadığına karar veriyordu.

Bir Uber çağırdık ve 🐝Mezzy🐝’nin Dubai’de en çok görmek istediği yere, Burj Khalifa’ya doğru yola çıktık.

Sabah altıda Burj Khalifa’nın çevresinde hayat henüz başlamamıştı. Dışarıda beklemek sıcaktan mümkün değildi. Biz de binanın altındaki Dubai Mall’a girdik.

Dubai’de alışveriş merkezleri yalnızca alışveriş merkezi değiller. Bunlar her anlamıyla şehrin iklim kontrollü kamusal alanları. Dışarıda yürüyemediğiniz için bir yerden diğerine klimalı binaların, geçitlerin ve koridorların içinden ulaşırsınız. Avrupa şehirlerinde insanlar meydanlarda, parklarda ve kaldırımlarda buluşur. Dubai’de ise hayatın önemli bir kısmı alışveriş merkezlerinde geçer.

Fakat sabahın o absürt saatinde bütün mağazalar kapalıydı. Kilometrelerce uzanan koridorlarda güvenlik görevlileri, temizlikçiler ve bizim gibi ne yapacağını bilmeyen birkaç yolcu dışında kimse yoktu. Güvenlik görevlilerine yalvar yakar açık bir yer sorduk. Sonunda, sabah için börek çörek hazırlayan Filipinli çalışanların bulunduğu bir kahveciyi tarif ettiler.

Kahveciyi bulup koca birer kahve söyledik. Hayatımız kurtuldu.

Dubai’de mağazalarda, otellerde, restoranlarda, taksilerde ve şantiyelerde karşılaştığınız çalışanların büyük bölümü başka ülkelerden gelir. Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Filipinler, Nepal ve daha pek çok ülke… Şehrin görünen yüzünde Emirlik vatandaşları, çalışan yüzünde ise dünyanın dört bir yanından gelmiş göçmenler vardır.

Dubai’nin “vergisiz cennet” olarak anılması da bu çekim gücünün önemli nedenlerinden biri.

Bunun daha doğru ifadesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nde bireylerden gelir vergisi alınmaması. Ülkede yüzde 5 KDV, bazı ürünlerde özel tüketim vergileri ve şirketler için kurumlar vergisi bulunuyor; yani hiçbir verginin olmadığı bir yer değil. Yine de maaşından gelir vergisi kesilmeyen bir ülkede çalışmak, dünyanın pek çok yerinden gelen insanlar için önemli bir avantaj. BAE hükümetinin vergi sayfası da sistemi bu şekilde açıklıyor. Kusuruma bakmayın, can sıkıcı bir vergi uzmanı gibi konuşmaya başladım.

Kahvelerimizi içerken yavaş yavaş mağazaların ışıkları yanmaya başlamıştı. Dubai Mall uyanıyordu.

Dubai Mall alışveriş yapılacak bir binadan çok, kendi ekonomisi ve iklimi olan kapalı bir şehir.

Resmi bilgilerine göre içinde 1.200’den fazla mağaza ve 200’ün üzerinde yeme içme noktası var. Bununla da yetinmemişler; dev bir akvaryum, olimpik ölçülerde buz pateni pisti, sinemalar, çocuk eğlence alanları, yapay şelaleler ve hemen dışında müzikle hareket eden Dubai Fountain bulunuyor. Bir insanın çölde buz pateni yapması veya köpekbalıklarını seyretmesi için mantıklı bir neden olmayabilir. Dubai’nin cevabı basit: Yapabiliyorsak neden yapmayalım? Dubai Mall’un resmi tanıtımı, bu devasa yapının boyutlarını oldukça iyi özetliyor.

Bir süre dolaştıktan sonra Burj Khalifa’nın gözlem katlarına çıkmak için biletlerimizi aldık.

Burj Khalifa’yı beğenip beğenmemeniz ayrı bir tartışma konusu, ancak binanın mühendislik başarısını inkar etmek mümkün değil.

Süper hızlı asansör
Temel için kazı çalışmalarına 2004’te başlanmış, bina 4 Ocak 2010’da açılmış. Yerden sivri ucuna kadar 828 metre yüksekliğinde. Resmi bilgi föyünde 200 kat bulunduğu, bunların 160’ının kullanılabilir olduğu belirtiliyor. Yapımında 330 bin metreküp beton ve 39 bin ton çelik kullanılmış. Binayı Chicago merkezli Skidmore, Owings & Merrill tasarlamış. Tasarımın başındaki isim ise Adrian Smith - yok, yok, Iron Maiden’in gitaristi Adrian Smith değil!

Binanın planı yukarıdan bakıldığında Y harfine benziyor. Üç kanat yükseldikçe kademeli olarak geri çekiliyor. Bu şekil yalnızca estetik bir tasarım değil, dev yapının rüzgar karşısında dengede kalmasına da yardımcı oluyor. Gökdelen, çölde açan Hymenocallis isimli bir çiçekten ve İslam mimarisindeki geometrik desenlerden esinlenerek tasarlanmış.

Fakat benim ilgimi binanın yüksekliğinden çok, gündelik ihtiyaçların o yüksekliğe nasıl taşındığı çekiyor. Örneğin 150’nci katta sifonu çektiğinizde ne oluyor? Musluktan su nasıl geliyor? Bütün binanın tepesinden bodruma kadar kesintisiz bir boru mu uzanıyor? Alt kattaki tuvalette oturan adamın üzerine yukarıdan gelen her şey saatte 400 kilometreye yakın bir hızla mı düşüyor - vergi uzmanlığından fizik öğretmenliğine terfi ettim: v = √(2gh), g ≈ 10 m/s²?

Neyse ki mühendisler bu konuyu bana bırakmamış.

800 metrede...
Burj Khalifa’nın içinde elektrik dağıtım merkezlerini, su depolarını, pompaları ve havalandırma sistemlerini barındıran yedi adet çift kat yüksekliğinde mekanik bölüm var. Su, tek seferde 800 metre yukarı pompalanmıyor; farklı seviyelerdeki tanklar ve pompalar aracılığıyla kademeli olarak dağıtılıyor. Binanın su sistemi günde ortalama 946 bin litre su sağlıyor. Dubai’nin sıcak ve nemli havasında klimaların ürettiği yoğuşma suyu bile toplanıyor; yılda yaklaşık 15 milyon galon su geri kazanılarak çevredeki peyzajın sulanmasında kullanılıyor. Binanın resmi yapı ve tesisat bilgileri insanın “gökdelen” dediği şeyin aslında dikey bir şehir olduğunu gösteriyor.

Bu arada sürekli “Burj Khalifa” deyip duruyoruz. Oysa adı Türkçeleştirildiğinde karşımıza gayet tanıdık iki sözcük çıkıyor: “Burç Halife”. Basitçe “Halife Kulesi” demek. İnşaatı boyunca “Burj Dubai” diye bilinen yapı, açılışında dönemin BAE Devlet Başkanı Şeyh Halife bin Zayid el-Nehyan’ın onuruna yeniden adlandırılmış.

Asansöre bindik.

Asansör delicesine hızlıydı. Burj Khalifa’daki hızlı asansörlerden bazıları saniyede yaklaşık 10 metre yol alıyor. Başka bir deyişle, siz “Kulaklarım neden tıkandı?” diye düşünürken küçük bir apartman boyu yükselmiş oluyorsunuz. Duvarlardaki ışık ve görüntü gösterisini izlerken hareket ettiğinizi pek hissetmiyorsunuz; yalnızca kulaklarınız size yerden hızla uzaklaştığınızı haber veriyor.

Gözlem katına çıktığımızda Dubai ayaklarımızın altındaydı.

Yukarıdan bakınca şehir, mimarın masasındaki dev bir makete benziyordu. Gökdelenler, otoyollar ve kavşaklar cetvelle çizilmiş gibiydi. Çölün ortasında yükselen binalar, uzaktan birbirlerinden kopuk adalar gibi görünüyordu. Dubai’ye yerdeyken yönelttiğim “birbirinden bağımsız şeyleri yan yana koymuşlar” eleştirim, yukarıdan bakınca daha da belirginleşiyordu.

Ama manzara nefes kesiciydi.

Uzakta Palm Jumeirah’yı görebiliyorduk. Deniz doldurularak yapılmış, palmiye biçimindeki dev ada gökyüzünden çok daha kolay anlaşılıyor. Proje 2001’de başlatılmış. Basra Körfezi’ne yaklaşık beş kilometre uzanan ve 560 hektarlık bir alanı kaplayan ada; gövde, dallar ve bunları çevreleyen hilal biçimindeki dalgakırandan oluşuyor. Gövdesinde apartmanlar, oteller ve alışveriş alanları, dallarında özel villalar, dış hilalinde ise lüks tatil köyleri bulunuyor. Projeyi geliştiren Nakheel’in bilgilerine göre bugün yaklaşık 25 bin kişi burada yaşıyor.

Adayı denizden gelen dalgalara karşı koruyan hilal biçimindeki dalgakıran yaklaşık 11 kilometre uzunluğunda. Çöl kumu inşaata uygun olmadığı için ada, deniz tabanından çıkarılan kum ve milyonlarca ton kayayla oluşturulmuş. Yani Dubai yalnızca denizin üzerine ev yapmamış; önce evleri koyabileceği yeni bir kara parçası üretmiş. The View at the Palm’ın proje tarihçesi, işin mühendislik boyutunu ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Burj Khalifa’dan aşağı indik ve bir Uber çağırdık.

Aracın modeline ve rengine baktım ama plakasını kontrol etmedim. Tam o sırada aynı model ve renkte bir otomobil önümüzde durdu. Şoföre:

“Uber?” diye sordum.

“Yes” dedi.

Bindik.

Birkaç yüz metre gittikten sonra şoför dönüp:

“Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

“Sen bilmiyor musun?” dedim.

“Hayır.”

“Ama Uber olduğunu söyledin?”

“Uber sayılır. Sizi aynı fiyata götüreceğim.”

O anda yanlış arabaya bindiğimizi anladım. Bizim için gelen gerçek Uber şoförü muhtemelen hala buluşma noktasında bizi arıyordu. Kendimi kötü hissettim ama artık ilk çağırdığım aracı iptal etmek zorundaydım.

Şoföre ne kadar istediğini sordum. Bana Uber’de görünen fiyatın yaklaşık iki katını söyledi.

“Neden?”

“Bu rahat bir taksi.”

Sanki çağırdığımız Uber bizi deveyle götürecekti.

“Kenara çek, iniyoruz” dedim.

Adam bir anda şaşırdı.

“Ama… Neden?”

“Kenara çek.”

“Tamam, tamam. Uber fiyatına götürürüm.”

Dubai’de paranın satın alabildiği her şeyi görmüştük. Belli ki biraz yüzsüzlük de doğru pazarlıkla indirimli alınabiliyordu.

Havaalanına döndüğümüzde bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Geliş terminali mütevazıydı tamam ancak gidiş salonu çok daha kötü durumdaydı. Binlerce yolcuya karşılık oturulabilecek yalnızca sınırlı sayıda sandalye vardı. Klima yetersizdi. Telefon şarj etmek için yerde duran, bütün prizleri dolu derme çatma bir uzatma kablosunun etrafında insanlar toplanmıştı. Ağır bir koku geliyordu. Bazı yolcular çıplak ayakla oturuyor, bazıları yere uzanıyordu. Kalabalığın içinde uzun süre bakışlara maruz kalmak da bizi rahatsız etmişti.

Beni asıl öfkelendiren oradaki insanların kim olduğu veya nasıl giyindiği değildi. Milyarlarca dolarlık bir havacılık ve turizm düzeninin, o insanlara oturacak sandalye, çalışır klima ve telefonlarını şarj edecek priz sağlayamamasıydı. Birkaç kilometre ötede dünyanın en yüksek binasını, buz pistini ve dev akvaryumu yapabiliyorsunuz ama havaalanındaki yolcuya temel ihtiyaçlarını sunamıyorsunuz.

Dubai ile Sharjah arasındaki tezat, bütün gün gördüklerimizi özetliyordu.

Bir tarafta mermer, gökdelen, yapay ada ve dünyanın en büyükleri… Diğer tarafta yerdeki uzatma kablosunun başında priz sırası bekleyen yüzlerce insan.

Üç saat kadar bu ortamda bekledikten sonra nihayet Kuala Lumpur’a gidecek Air Arabia uçağına bindik. Air Arabia, Sharjah’yı ana üslerinden biri olarak kullanan düşük maliyetli bir havayolu. Şirketin kendi bilgilerine göre buradan Orta Doğu, Afrika, Avrupa ve Asya’daki çok sayıda noktaya uçuyor.

Pegasus’tan sonra başka bir düşük maliyetli havayoluna binmek bende doğal olarak travma sonrası stres bozukluğu yaratmıştı. Uçağa yaklaşırken dar koltukları, olmayan yemekleri ve yeni bagaj sürprizlerini düşünüyordum.

Fakat Air Arabia bizi şaşırtacaktı.

Dubai geride kalırken şehir hakkındaki fikrim değişmemişti. Hala rüküş, hala ruhsuz, hala birbiriyle yarışan dev projelerin tesadüfi toplamı gibi görünüyordu.

Ama hakkını teslim etmek gerekiyor.

Paranın satın alabildiği şeyler arasında Dubai’den daha etkileyici çok az yer var.

4 Eylül 2026 Cuma

On Beş Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

On Altı Yıl Sonra Asya: Daha Başlamadan Yorulduğumuz Yolculuk

Asya’ya gitmek beni her zaman heyecanlandırır. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı, emin değilim. Belki alıştığım dünyanın dışında kalması, belki Avrupa’da kolay kolay karşılaşamayacağınız dinlerin, yemeklerin ve yaşam biçimlerinin aynı sokakta birbirine karışması… Belki de Asya’nın, insanın başına ne geleceğini kestiremediği bir yer olması.

Sonuncusu, bu yolculuk açısından özellikle doğru çıktı.

Singapur
Raffles Hotel, The Long Bar'da
Singapore Sling içerken
Asya’ya en son on beş yıl önce gitmiştim. Aradan geçen zamanda dünya değişti, ben değiştim, Asya çok daha hızlı değişti. Bir zamanlar Batılı turistlerin “egzotik ve ucuz” diye anlattığı kıta, bugün ekonomisiyle, teknolojisiyle, dev şehirleriyle ve giderek büyüyen özgüveniyle dünyanın ağırlık merkezlerinden biri haline geldi. Avrupa yaşlanıp kendi içinde ne yapacağını düşünürken Asya, bütün gürültüsü ve karmaşasıyla geleceğe doğru koşuyor.

Gerçi “Asya” deyip geçmek de büyük haksızlık. Tayland ile Güney Kore’nin, Çin ile Singapur’un veya Malezya ile Endonezya’nın aynı kültüre ait olduğunu söylemek, İsviçre ile Sicilya’yı aynı yer saymaya benzer. Ben bugüne kadar Tayland, Singapur, Hong Kong, Güney Kore ve Çin’i görmüştüm. Her ülkede farklı bir dünyayla karşılaşmış, her seferinde de bildiğimi sandığım bazı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kalmıştım.

Yine de önceki seyahatlerimden zihnimde kalan bazı ortak izlenimler vardı. Örneğin, karşılaştığım insanların önemli bir bölümü doğrudan “hayır” demeyi sevmiyordu. Söylediğinize katılmasalar bile gülümsüyor, başlarını sallıyor, insanı her konuda anlaşmış olduğu yanılgısına sürüklüyorlardı. Bazen söylediklerinizi anlamadıklarında da tekrar etmenizi istemiyor, yine gülümseyip başlarını sallıyorlardı. Siz konuşmanın başarıyla sonuçlandığını düşünüp oradan ayrılıyor, yarım saat sonra hiçbir şeyin anlaşılmadığını fark ediyordunuz.

Singapur’da bayağı posh bir et restoranındaydık. Garson kıza siparişimi verirken, “Bacım, domatese alerjim var, n’olur koymasınlar.” dedim.

“Okey, mister.” dedi.

Aradan yirmi dakika geçti, kız steakimi getirdi.

“No tomato, mister.”

Etin üzerinde bir domates yığını vardı.

“But there are tomatoes on my steak!” dedim.

“Yes, no tomato.” diye teyit etti.

Domateslere öylece bakakaldım, gülsem mi, ağlasam mı bilemedim.

Çin
Çin Seddi
Batı kültürünün doğrudanlığına alışmış biri için bu durum zaman zaman fazlasıyla can sıkıcı olabiliyor. Ancak dürüst olmak gerekirse, bizim açık sözlülük dediğimiz şeyin de dünyanın başka yerlerinde kabalık olarak algılanabileceğini kabul etmek gerekiyor. Kültürel farklılıkların en zor tarafı, karşı tarafın davranışlarını kendi kurallarımıza göre değerlendirmemiz. Ben bunu teorik olarak gayet iyi biliyorum. Pratikte ise kahvemi yarım saat beklediğimde bütün kültürel anlayışım bir anda buharlaşıyor.

Bir süre sonra, size söylenenleri sorgulamadan kabul etmemeyi öğreniyorsunuz. Bunun bazen tuhaf sonuçları oluyor.

Hong Kong’da koca bir otelin 70’inci katında falandık. Gecenin bir köründe Jelena beni sarsarak uyandırdı:

“Kalk Bugi, yangın var!”

“Ne yangını, bre žena?” diye kalktım. Çişim gelmişti, tuvalete gittim. Jelena arkamdan, “Böyle zamanda tuvalete mi gidilir?” diye bağrınıyordu.

Biraz kendime gelince dikkat kesildim. Cayır cayır alarm zilleri çalıyordu.

Geri döndüğümde gülmekten kendimi alamadım. Jelena tiptop giyinmiş, Bangkok’tan aldığı Jimmy Choo çizmelerini koyduğu çantayı da eline almış, tahliyeye hazır durumda bekliyordu.

“Dur hele” dedim. “bunların alarmına öyle hemen icabet edilmez.”

Telefonu alıp resepsiyonu aradım. Görevliye, “Alarm çalıyor; gerçekten yangın mı var?” diye sordum.

“Hayır, yangın yok. Yanlışlıkla çaldı.” dedi.

Yatağa dönüp uykumuza devam ettik. Bu arada binlerce kişi patır patır yangın merdiveninden aşağı koşuşturuyordu.

Tayland-Bangkok
Jelena'nın Hong Kong'da
kullandığı tahliye kıyafeti
Asya’daki bazı yerlerde biçimin içeriğin önüne geçtiğini düşünmüşümdür. Her şeyin bir töreni, bir prosedürü ve doğru kabul edilen bir görüntüsü vardır; fakat o şeyin gerçekten işe yarayıp yaramadığı bazen ikinci planda kalır. Bir formu doldurmanız gerekir ama form anlaşılmazdır. Bir sıra oluşturulur ama kimse o sıraya uymaz. Bir hizmet büyük bir nezaketle sunulur ama bir türlü gelmez. İnsanlar size gülümser ama o gülümsemenin arkasında ne düşündüklerini anlamanız mümkün değildir.

Elbette bütün bunlar benim sınırlı deneyimlerimden kalan izlenimler. Milyarlarca insanı ve onlarca ülkeyi tek bir torbaya koyup “Asyalılar şöyledir” demek hem yanlış hem de gülünç olur. Zaten bu seyahatte karşılaşacağımız Malezyalılar, özellikle de Kuala Lumpur’dakiler, daha ilk günden bazı önyargılarımızı paramparça edecekti.

Asya’nın yemekleri ise başlı başına bir macera.

Avrupa veya Amerika’daki “Asya restoranlarında” yediğiniz yemeklerle, yemeğin doğduğu ülkedeki hali her zaman birbirine benzemiyor. Batı’daki restoranlar tarifleri yerel damak tadına göre değiştiriyor. Baharatı azaltıyor, sosu koyulaştırıyor, tanınmayacak malzemeleri menüden çıkarıyor. Sonra siz gerçek yemeği görünce şaşırıyorsunuz.

Bazı insanlar önlerine gelen şeyin içinde ne olduğunu sormamayı tercih ediyor. Bu, kimi zaman çok akıllıca bir yaklaşım. Fazla merak, iştahın düşmanıdır. Ne yediğinizi öğrenmeden önce tadına bakarsanız çok sevebileceğiniz bir şeyi, içindekileri öğrendikten sonra ağzınıza bile sürmeyebilirsiniz. Üstelik damak alıştıktan sonra Asya mutfakları gerçekten olağanüstüdür. İyi pişirilmiş Japon eti, Malezya yemekleri, Endonezya baharatları ve sokakta karşınıza çıkan küçük restoranlar, seyahatin en güzel anılarından bazılarını yaratabilir.

Benim açımdan en büyük sorun şaraptır. Asya’nın birçok yerinde iyi şarap bulmak kolay değildir; bulduğunuz şarap da bazen ya kötü saklanmış ya gereğinden fazla soğutulmuş ya da insana üzüm bağını satın alıyormuş hissi verecek kadar pahalıdır. Neyse ki Japonların sakesi var. İnsan gerektiğinde uyum sağlamayı bilmeli.

Singapore
Bir Budist Tapınağı
Asya’ya duyduğum ilginin bir diğer nedeni dinleridir. Budizm, Hinduizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük, Avrupa’da büyümüş birinin alıştığı düşünce sistemlerinden çok farklı dünyalar açar. Tapınaklar, wat’lar ve stupalar yalnızca ibadet yerleri değildir; insanın zaman, ölüm, doğa ve evrenle ilişkisine dair bambaşka anlayışların mimariye dönüşmüş halidir. Avrupa’daki büyük katedraller insana Tanrı’nın kudretini hissettirir. Asya’daki bazı tapınaklarsa sanki insanla görünmeyen dünya arasındaki sınırı inceltir.

Eski seyahatlerden daha dün olmuş gibi hatırladığım tuhaf görüntüler de var. Çin’de insanların boğazlarını büyük bir kararlılıkla temizledikten sonra sokağa tükürmeleri, Seul Havalimanı’nda gördüğümü hatırladığım tükürme kapları… Aradan yıllar geçtiği için hafızam bazı ayrıntıları büyütmüş veya birbirine karıştırmış olabilir. Ancak Asya’nın bana her zaman, alıştığım davranış kurallarının geçici olduğunu hatırlattığı kesin.

Tayland-Bangkok
Bir Budist Stupası
Bu kez Asya’ya gitme fikrinin arkasındaki asıl güç 🐝Mezzy🐝’ydi. Malezyalı bir YouTuber’ı takip ediyor ve onun yaşadığı ülkeyi görmek istiyordu. Çocukların dünyayı tanıma biçimleri bizimkinden farklı. Biz bir ülkeyi tarih kitaplarından, filmlerden veya gazetelerden merak ederdik. Onlar bir insanı ekranda izliyor, onun yediği yemekleri, gittiği alışveriş merkezlerini, kullandığı kelimeleri görüyor ve bir süre sonra o uzak ülkeyle kişisel bir bağ kuruyorlar.

🐝Mezzy🐝 Malezya’yı görmek istiyorsa görecektik.

Fakat biz basit bir Zürih–Kuala Lumpur uçuşuyla yetinecek kadar aklı başında insanlar değildik.

Araya Dubai’yi, Bali’yi ve Doha’yı sıkıştırarak normal bir insanın tek veya iki uçuşla tamamlayacağı yolculuğu küçük çaplı bir dayanıklılık testine çevirdik. Seyahat boyunca tam on bir kez havaalanına girecek, çıkacak, aktarma yapacak veya pasaport kuyruğunda bekleyecektik.

Bugün geriye bakınca bu programı hazırlayan kişiyle ciddi biçimde konuşmak istiyorum. Ne yazık ki o kişi ben şahsım olmakta.

Yolculuğun ilk etabı otobüsle başladı. Ardından trene binip Zürih Havalimanı’na gittik. Uçağın kalkmasına birkaç saat vardı. Havaalanlarında beklerken yapılabilecek şeylerin sayısı sınırlıdır: mağazalara bakabilir, gereksiz derecede pahalı bir şeyler yiyebilir veya içebilirsiniz. Ben üçüncü seçeneği değerlendirdim. Uçağa bindiğimizde henüz Asya’ya doğru havalanmamıştık ama ben seyahatin havasına yeterince girmiş, hatta pratik olarak sarhoş olmuştum.

İlk uçuşumuz Pegasus’la Zürih’ten İstanbul’a, Sabiha Gökçen Havalimanı’naydı. Sabiha Gökçen benim hafızamda hiçbir zaman huzurla özdeşleşmiş bir yer değildir. Oraya her gelişimde kendimi, aynı anda taşınmaya karar vermiş birkaç milyon insanın ortasında kalmış gibi hissederim.

Bir sonraki uçuşumuz eski terminalden kalkacaktı. Bina kalabalık, sıcak ve havasızdı. Doğru dürüst yiyecek veya içecek alabileceğimiz yalnızca iki büfe vardı. Jelena, nereden çıktıysa, Adana kebap aşermeye başlamıştı. Ne yazık ki bu acayip yerde kebap mebap bulmak imkansızdı. Biz de kebabı bırakıp yenilebilir bir sandviç aramaya başladık. Onu bile zar zor bulduk.

Terminalde beklerken 🐝Mezzy🐝, duvardaki dev Atatürk fotoğrafını gördü ve kim olduğunu sordu.

Benim için yolculuğun en güzel anlarından biri daha Asya’ya varmadan orada yaşandı. Ona Atatürk’ün yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmadığını; bir asker, devlet adamı ve devrimci olarak yıkılmış bir imparatorluğun ardından yepyeni bir ülkenin kurulmasına öncülük ettiğini anlattım. Eğitimden hukuka, kadınların toplumsal konumundan yazı devrimine kadar Türkiye’yi modern dünyaya yaklaştırmak için gerçekleştirdiği değişikliklerden söz ettim.

Ona, Atatürk’ün bana göre bütün zamanların en büyük liderlerinden biri olduğunu söyledim. Bu elbette nesnel bir ölçüm değil, sadece benim düşüncem. Ama bazı fikirlerinizi çocuklara aktarırken tarafsız bir ansiklopedi gibi davranmanız da gerekmiyor. Ne düşündüğünüzü söyler, neden öyle düşündüğünüzü anlatırsınız.

🐝Mezzy🐝 büyük bir ilgiyle dinledi. Ben de bundan büyük mutluluk duydum. İnsanın kendi çocuğuyla tarihten konuşması, üstelik onun gerçekten merak ettiğini görmesi, bir seyahatte karşılaşılabilecek en değerli anlardan biri. Havasız terminali, kötü sandviçi ve yaklaşan işkenceyi birkaç dakikalığına unuttum.

Pegasus kısa süre sonra gerçek hayata dönmemizi sağladı.

Kabin valizlerimizin izin verilen ölçüleri birkaç santimetre aştığı gerekçesiyle bizden yaklaşık 150 euro istediler. “Birkaç santimetre” dediğim gerçekten birkaç santimetreydi. Aynı görevlinin kısa süre sonra bir sanduka büyüklüğünde bir valizin kabine girmesine izin verdiğini gördüm. Demek ki sorun valizin büyüklüğü değil, valizin Pegasus çalışanıyla kurduğu kişisel ilişkiydi.

Uçakta menünün yarısı yoktu. Koltuklar rahatsızdı. Servis düzensizdi. Yolculuğun bu kısmı, havayolu taşımacılığından çok havada gerçekleştirilen toplu bir sabır deneyi gibiydi.

Yetmezmiş gibi yaşlı bir İngiliz kadınla papaz olduk. Bizi, kendisini ‘itip kakmakla’ suçladı. Kadını bilerek itip kakmamıştık. Fakat kalabalık kabinde herkes birbirinin kişisel alanına istemeden giriyordu. Zaten Pegasus uçağında kişisel alan, menüde bulunmayan ürünlerden biriydi.

Bir süre sonra uyumayı başardım. Uykum çok uzun sürmedi. Arkamızdaki sırada oturan genç bir çift beni uyandırıp horladığımı söyledi. Muhtemelen ilişkilerinin başlarındaydılar. İnsanların yeni bir ilişkiye başladıklarında birbirlerine ne kadar medeni, cesur ve ilkeli olduklarını gösterme çabaları vardır. Herhalde beni uyandırarak toplumsal bir sorunu çözmüş oldular.

Horladığım doğruydu. Ancak uçakta horlayan tek kişi ben değildim. Kabinin yarısı motor sesiyle rekabet halindeydi. Yine de tartışmayı büyütmedim. Dubai’de geçireceğimiz zaman zaten sınırlıydı, bu sürenin bir bölümünü Birleşik Arap Emirlikleri polisinin misafiri olarak geçirmek istemiyordum. Medeni bir insan gibi özür diledim, arkama döndüm ve içimden hiç medeni olmayan şeyler söyledim.

Böylece, daha ilk gerçek durağımıza varmadan otobüse ve trene binmiş, birkaç havaalanı görmüş, sarhoş olmuş, kötü sandviç yemiş, Atatürk’ü anlatmış, valizler için 150 euro ödemiş, yaşlı bir İngiliz kadınla tartışmış ve horladığım için uykumdan uyandırılmıştım.

Asya seyahatimiz henüz başlamamıştı.

Fakat ben şimdiden eve dönmek için kaç uçuş gerektiğini hesaplamaya başlamıştım.

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Sosyal Medyaya Bir Süre Ara Verdik

Son zamanlarda sosyal medyadaki varlığımız, hayatımızı kolaylaştıran ya da güzelleştiren bir şey olmaktan çıkıp ciddi sorunların kaynağı hâline gelmeye başladı. Tek tek bakıldığında bile rahatsız edici olan olaylar üst üste gelince, sonunda sosyal medya ile aramıza ciddi bir mesafe koymaya karar verdik.

Her şey farklı biçimlerde karşımıza çıktı.

Miras konusunda anlaşmazlık yaşadığım bir kişi, haklarımdan vazgeçmem için üzerimde baskı kurmaya çalıştı. Bunun için işi sosyal medya platformlarındaki arkadaş listelerimi tek tek arayıp benim ne kadar kötü bir insan olduğumu anlatmaya kadar götürdü. Hukuki bir anlaşmazlığın, sosyal medya üzerinden yürütülen bir iftira, karalama ve baskı kampanyasına dönüşebildiğini görmek oldukça tatsızdı.

Yakın zamanda taşındığımız için çok sayıda mobilya, eşya ve ekipman sattık. İlanlara gelen telefonların ve mesajların şaşırtıcı bir bölümü gerçek alıcılardan değil, dolandırıcılardan geliyordu. Amaçları çoğu zaman bizi çeşitli bağlantılara yönlendirmek, birtakım bilgiler vermeye ikna etmek ve sonunda banka hesaplarımıza erişebilecekleri kimlik ve giriş bilgilerini ele geçirmekti.

Jelena ise kendilerini “yatırım danışmanı” olarak tanıtan kişiler tarafından dolandırıldı. Kredi kartından para çekildi ve konu polise intikal etti. Polis hala bu kişilerin peşinde.

Benim Meta hesabım ele geçirildi. Hesabı ele geçirenler kendi reklamlarını yayınlayarak binlerce franklık reklam harcaması yaptılar.

Bunlarla da kalmadı.

Fidye ödememiz için ölüm tehditleri aldık. İsviçre’ye yerleşmek isteyen ve kendilerine sponsor olmamızı talep eden kişilerden tehditler geldi. Jelena’dan, sözde büyü yapabilmek için mücevherlerinin fotoğraflarını isteyen falcılar bile çıktı.

Hesaplarımızın kopyalanması, videolarımızın deepfake yöntemleriyle taklit edilmesi, hakkımızda sahte ve mahrem görüntüler üretilmesi ihtimali ya da tehdidi, romantik amaçlarla yaklaşıyormuş gibi yapan kişiler… Bir süre sonra insan kimin gerçekten iletişim kurmak istediğini, kimin başka bir hesabı olduğunu anlamakta zorlanıyor.

Bu girişimlerin önemli bir kısmında, bize ulaşan kişilerin kullandıkları numaralar, profiller, konuşma /yazma tarzları, veya kendi beyanları özellikle Afrika’daki çeşitli ülkelere işaret ediyordu. Internette kimlik ve konum taklit etmenin son derece kolay olduğunu bildiğimiz için, bunların kişilerin gerçek konumlarını ne ölçüde yansıttığını elbette bilemeyiz. Asıl mesele zaten nereden geldikleri değil, sosyal medyanın kötü niyetli insanların dünyanın herhangi bir yerinden özel hayatınıza ulaşmasını inanılmaz derecede kolaylaştırmış olması.

Bütün bunların dışında, sosyal medyanın kendisi de artık bize eskisi kadar keyif vermemeye başlamıştı. Zaman içinde insanların hayatlarını paylaştığı bir ortamdan çok, herkesin kendisini olduğundan daha başarılı, daha mutlu, daha zengin veya daha önemli göstermeye çalıştığı bir vitrine dönüştüğü hissine kapıldık. Sürekli bir gösteriş, poz verme ve rol yapma hali… Facebook ve Instagram bizim için giderek daha sevimsiz bir yer olmaya başladı.

Bir noktada aile içinde huzurumuz kaçtı.

Sonunda “Buna gerçekten ihtiyacımız var mı?” diye sorduk.

Cevabımız hayır oldu.




Bu nedenle Facebook, Instagram ve benzeri sosyal medya hesaplarımızı kapattık ya da devre dışı bıraktık. Ben yalnızca reklam vermek amacıyla kullandığım yeni bir Facebook hesabı açtım. Bu hesap kişisel kullanım için değil ve arkadaşlık isteklerini kabul etmiyorum.

Peki ya bu blog?

Blog başka.

Burayı kesinlikle yaşatacağım.

Çünkü burası bizim için yalnızca insanların ne yaptığımızı görmesini sağlayan bir sosyal medya hesabı değil. Yıllar içinde gezilerimizin, yaşadıklarımızın, küçük maceralarımızın ve anılarımızın bir arşivine dönüştü. Bir anlamda kendi hayatımızın günlüğü.

Şimdilik bu anıları paylaşacağımız Facebook ya da Instagram gibi başka platformlarımız olmayacak. Belki ileride fikrimiz değişir, belki sosyal medya dünyası değişir. Bilmiyorum.

Ama şimdilik biraz daha sessiz, biraz daha özel ve umarım biraz daha huzurlu bir internet hayatını tercih ediyoruz.

Sadece merak eden dostlarımız bilsin istedim.

23 Ağustos 2026 Pazar

Balkanlar'ı Anlamak

Her yolculuğun sonunda insanın bavulunda birkaç hediyelik eşya, telefonunda yüzlerce fotoğraf, aklında ise birbirine karışmış onlarca anı kalıyor.

Benim için Balkanlar hep daha farklı oldu.

Balkanlar'a her gelişimde sadece şehirleri gezmem, insanları da anlamaya çalışırım. Benim için Dubrovnik, Mostar, Trebinje, ya da Niş birbirinden bağımsız şehirler değil, bu ilginç coğrafyada insanları birbirine bağlayan kesişim noktalarıdır. Bu nedenledir ki, dönüş yolunda hepsi tek bir büyük hikayenin parçaları gibi görünmeye başlarlar.

Hırvatistan - Dubrovnik
Haritaya baktığınızda Balkanlar hepimize fazlasıyla karmaşık görünür. Küçük ülkeler, sürekli değişmiş sınırlar, birbirine benzeyen ama aynı zamanda birbirinden farklı milletler... Oysa oralarda birkaç gün geçirince insan sınırları unutuyor. Aynı kahveyi içiyorsunuz, aynı böreği yiyorsunuz, aynı şarkıları duyuyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz ezan okunuyor. Birkaç kilometre sonra çan sesleri geliyor. Biraz daha ilerleyince Ortodoks ikonaları karşınıza çıkıyor. O an anlıyorsunuz ki bu coğrafyayı birbirinden ayıran şey çoğu zaman milletlerden çok din olmuş.

Balkan gezilerim boyunca Katoliklik, Ortodoksluk ve İslam'ın Balkanlar'ın karakterini nasıl şekillendirdiğini her defasında daha net gördüm. Aynı dili konuşan insanlar farklı kiliselere gidiyor. Aynı köyde yaşayan aileler farklı dini geleneklerle büyüyor. Yüzyıllar boyunca yaşanan çatışmaların büyük bölümünün arkasında da aslında bu kimlikler var. Dışarıdan bakınca milliyet ön planda görünüyor ama biraz yakından bakınca dinin çok daha belirleyici olduğunu hissediyorsunuz.

Dil meselesi ise ayrı bir hayranlık konusu oldu. Jelena yanımda olmasa Hırvatça ile Sırpça arasındaki farkların büyük bölümünü hiç fark etmeyecektim. Ben tek bir dil duyuyordum. O ise bazen tek bir kelimeyi, bazen telaffuzu, bazen kullanılan alfabeyi gösteriyordu. Yolculuğun sonunda kendi kendime şunu söyledim: Dil neredeyse aynı kalmış. Değişen daha çok siyaset olmuş.

Bosna Hersek - Mostar
Aslında Balkanlar'ın son iki yüz yılı biraz da iki büyük etkinin hikayesi gibi. Bir tarafta Rusya'nın Slav ve Ortodoks dünyası üzerindeki etkisi, diğer tarafta Avusturya'nın Orta Avrupa ve Katolik kültürü... İkisi de bu coğrafyayı kendi tarafına çekmeye çalışmış. Ortada ise aynı dağlarda yaşayan Balkan halkları kalmış. Sırplar, Karadağlılar, Makedonlar ve büyük ölçüde Bulgarlar kendilerini Slav dünyasının doğal bir parçası olarak görüyor. Hırvatlar ve Slovenler daha çok Orta Avrupa'ya bakıyor. Romenler ise Balkanlar'ın ortasında neredeyse İtalyanca'yı andıran Latin kökenli bir dil konuşuyor. Yunanlar zaten başlı başına ayrı bir medeniyet. Arnavutlar ise hala tam olarak nereye koyacağınızı bilemediğiniz kendilerine özgü bir halk. Coğrafya ortak. Tarih ortak. Ama kimlikler birbirinden oldukça farklı.

Eski Yugoslavya ise bütün bunların üzerine kurulmuş ilginç bir deneydi. Dilleri birbirine son derece benzeyen, ama dinleri ve tarihleri birbirinden farklı halkları tek bir devlet altında bir arada tutmaya çalıştı. Burada en büyük kredi elbette Tito’ya gider.

Tito’nun başarısı belki de insanların birbirini sevmesini sağlamak değildi. Birlikte yaşayabilmelerini sağlamaktı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı savaşan Partizan hareketinin lideri olarak büyük saygı kazanmıştı. Sovyetler Birliği'nin doğal müttefiki olması beklenirken Stalin'e boyun eğmedi. Bağlantısızlar Hareketi'ni kurarak Doğu ile Batı arasında üçüncü bir yol seçti. Bugün geriye dönüp bakınca bunun ne kadar zor bir denge olduğunu daha iyi anlıyorum.

Sırbistan - Niş
Tito’nun Yugoslavyası Soğuk Savaş döneminin doğu bloku ülkelerinde yaşayan insanlar için bir rüya sayılırdı. Yakından tanıdığım bir Polonyalı, annesi ve babasının tek dileğinin Yugoslavya’ya yerleşmek olduğunu söylerdi. Çocukluğumda Almanya’dan Türkiye’ye araba ile gelen gurbetçiler Yugoslavya’da yolların çok güzel, çok bakımlı olduklarını anlata anlata bitirtemezlerdi. Denizi, güneşi, doğası, ekonomisi, modern yaşamı ile Yugoslavya gerçekten güzel bir ülkeydi. Aynı zamanda önemli bir askeri ve siyasi güçtü.

Sonrası malum işte…

Tito öldüğünde onu bir arada tutan ortak hikaye de yavaş yavaş dağılmaya başladı. Yerini eski kimlikler, eski hesaplar ve eski korkular aldı. Yugoslavya'yı bölen şey aslında diller değildi. Diller aynı kaldı. İnsanların kendilerini tanımlama biçimleri değişti.

Bir Türk olarak Eski Yugoslavya’nın dağılışı beni fazlasıyla etkilemiştir sevgili arkadaşlar. Burada bizi düşündürmesi gereken dinamikler olduğunu düşünürüm.

Osmanlı'nın izleri ise bütün Balkanlar’a yayılmış durumda. Bosna'da bir köprü, Hırvatistan'da bir han, Sırbistan'da bir hamam... Bazen bir cami, bazen bir saat kulesi, bazen bir çeşme, bazen taş döşeli bir çarşı.

Osmanlı Balkanlar'a İstanbul'un fethinden çok önce geçmişti. 1389’daki Birinci Kosova Muharebesi bizim tarih kitaplarında çok ayrıntılı anlatılmaz ama Sırbistan’da Sultan Murad, Kosova Savaşı nedeniyle son derece iyi bilinen bir padişahtır. Aynı savaşta Sultan Murad’ı öldürdüğü kabul edilen Sırp şövalyesi Miloš Obilić ise Sırp destanlarının ve popüler kültürünün en önemli kahramanlarından biri haline gelmiş. Bu hikaye, Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand'ı öldürerek Birinci Dünya Savaşı'na giden süreci ateşleyen Gavrilo Princip ile birlikte ailemizin popüler kültüründe önemli bir yer tutar. 😜

Osmanlı yaklaşık beş yüz yıl boyunca Balkanlar’da hüküm sürdü. Bana öyle geliyor ki temel öncelikleri bugünkü ulus devletler gibi herkesi birbirine benzetmek değildi. Vergi toplansın, ticaret yürüsün, düzen bozulmasın... Çoğu zaman bununla yetinmişler.

Elbette bunun acı istisnaları vardı. Devşirme sistemi bunların en önemlisiydi. Yüzlerce aile çocuklarını kaybetti. Yeniçeriler Osmanlı'nın en seçkin askerleri oldular ama bunun bedelini Balkan aileleri ödedi. Bugün bile Sırbistan’da, hemen her kafanada, gece ilerleyip, alkol seviyesi yükseldiğinde acıklı bir Yeniçeri şarkısı çalar. Tarihin bizim için güzel taraflarını anlatırken bunları da unutmamak gerekiyor.

Bir de itiraf edeyim... Osmanlı paşalarının Balkan kızlarına olan ilgisini okuyunca ister istemez gülümserim. Demek ki zevk sahibi adamlarmış. Ben de malumunuz, geleneği bozmadım. 😄 Kızmaca yok, Balkan kızları dünyanın en güzel, en çekici kızlarıdır.

Balkanlar'dan dönerken yanımda yüzlerce fotoğraf getirdim ama galiba en değerli hatıra onların hiçbiri değildi. Aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirine ne kadar benzeyebildiğini ve bazen ne kadar kolay ayrılabildiğini kendi gözlerimle görmekti. Belki de bu yüzden artık ülkeleri değil, insanları geziyorum. Bir köprüyü, bir kaleyi, bir müzeyi yıllar sonra unutabilirsiniz. Ama Mostar'daki dalgıcı, Dubrovnik'teki Nişli garsonu, Trebinje'de Milica'nın anısına kaldırdığımız rakija kadehini ya da takside söylenen eski bir şarkıyı kolay kolay unutmuyorsunuz.

Sanırım seyahat etmemin gerçek sebebi de bu.

Yeni ülkeler görmek değil.

İnsanları biraz daha anlayabilmek.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Dubrovnik'e Doğru

Çoğu gezimizi aylar öncesinden planlar, uçak biletlerini alır, otelleri seçer, görülecek yerlerin bir listesini hazırlarız. Özellikle burada, İsviçre’de birçok tanıdığımız daha gitmeden üçüncü gün öğlen ne yiyeceklerini bile planlar.

Ancak Dubrovnik seyahatimiz öyle olmadı.

İşin aslı Temmuz ayı için plan çok farklıydı. Jelena, 🐝Mezzy🐝 ile birlikte Sırbistan'a gidecekti. Ancak işlerimizde beklenmedik bir gelişme yaşandı ve Jelena'nın benle birlikte İsviçre'de kalması gerekti. İnsanın kendi işini yapmasının güzel tarafları olduğu kadar böyle sürprizleri de oluyor. Bazen bütün planları tek bir yoğun hafta sonu değiştirebiliyor.

🐝Mezzy🐝 Niş'te
Her neyse, bu yeni gelişme bize iki seçenek bıraktı. Ya 🐝Mezzy🐝 de bizle birlikte İsviçre’de kalacak, ya da on yaşındaki kızımız tek başına yolculuğa çıkacaktı. Daha da ilginci, ikinci seçeneği 🐝Mezzy🐝’ye anlattığımızda, aramızdaki en rahatı yine Mezzy oldu. Biz "Acaba korkar mı?", "Son anda vazgeçer mi?" diye düşünürken sevgili kızımın aklı bambaşka yerdeydi. Çünkü yolculuktan önce halletmemiz gereken çok önemli bir işi vardı. Cebinde nakit parayla dolaşmasını istemediğimden 🐝Mezzy🐝’ye ilk banka hesabını açtıracak, banka kartı ile hesabındaki parayı kullanmasını sağlayacaktık.

Hesabı açtırırken içim bir tuhaf oldu. Daha dün bisikletine düşmeden binmeye çalışıyordu, şimdi benle, "Kartın günlük limiti ne olsun?" diye pazarlık ediyor. Aslında, kart benim değil, doğrudan kızımın. Üzerinde de kocaman "Melissa Nezahat Nalci" yazıyor. Evet, günlük limiti sadece yirmi Frank. Atla deve değil tabii ama mesele limit değil. O kart artık onun. Bir babayı duygulandıran anlar hep böyle beklenmedik yerlerden geliyor.

Swiss'in refakatsiz çocuk prosedürü gerçekten çok pratik. Her şeyi telefonda hallettik. Görevli son derece profesyoneldi ama belli ki her ihtimali tek tek değerlendiriyordu.

"Daha önce hiç uçağa bindi mi?"

"Birkaç kez."

"Birkaç derken?"

“Üç kıta. Avrupa, Amerika ve Asya."

Adam kısa bir durakladı.

"Peki tek başına hiç seyahat etti mi?"

"Hayır."

"Korkar mı?"

🐝Mezzy🐝’ye bir kez daha sorduk.

"Niye korkayım?”

Görevli başka bir seçenek olduğunu söyledi.

"Yanına bir görevli otursun mu? Yol boyunca onla ilgilensin."

Mezzy'nin cevabı hiç düşünmeden geldi.

“Yok."

“Neden?"

"Rahat rahat iPad izlemek istiyorum.”

O anda anladım ki bizim endişelendiğimiz şeylerle çocukların endişelendiği şeyler bambaşka. Benim aklım yolculuğun tamamındaydı. 🐝Mezzy🐝’nin derdi ise uçakta rahat rahat iPad’ini izlemekti.

Konu orada kapandı.

Sonra hangi dilleri konuştuğunu sordular. "İngilizce ve Fransızca ana dili gibi." dedik. Bunu söylerken ister istemez gururlandım. Çünkü gerçekten öyle.

🐝Mezzy🐝’ye sorarsanız Almanca, Türkçe, Sırpça ve Latince de konuşuyor. Aslında çok da haksız sayılmaz. Almancası düşündüğümden çok daha iyi. Hatta okul notlarına bakılırsa matematikten sonra en başarılı dersi sayılır. Türkçede uzmanlık alanı hala "Baba". Sırpçada en sevdiği kelime “keks”, yani pasta. Latincede ise bütün kariyeri şimdilik "Ave" ile sınırlı. Ama teknik olarak bakarsanız... konuşuyor mu? Konuşuyor.

Beraber Zürih havaalanına ulaştık. Swiss, 🐝Mezzy🐝’nin boynuna kağıttan bir kese astı, içine de pasaportunu, boarding card’ını ve yalnız seyahat belgesini koydu.

🐝Mezzy🐝'nin boynuna bir kese astılar
Sağ olsunlar, sevgili kızımı kapıya kadar götürmeme izin verdiler. Güvenlikten geçebilmem için özel bir boarding pass hazırladılar. Sonrasında 🐝Mezzy🐝 işi devraldı. Kendi başına ekranlardan kapımızın numarasını buldu. İşaretlere bakarak bizi kapıya doğru götürmeye başladı. Güvenlikten geçtik ve pasaport kontrolüne ulaştık. 🐝Mezzy🐝 pasaportunu kendisi gösterdi, nereye gideceğini söyledi. Ben de pasaportumu gösterip, geçici olarak İsviçre’den çıktım, beraber kapıya gittik.

Ben ise özellikle hiçbir şeye karışmadım. Bakalım benden yardım istemeden nereye kadar gidecek diye merak ediyordum. Canım kızım, beni bir kez bile mahcup etmedi.

Uçuşa vaktimiz vardı. Kapıdaki bara oturduk, sevgili kızımla bir şeyler yedik ve içtik, bu arada Niş’e indiğinde eğer tek başına pasaport kontrolünden geçmesi gerekirse, nereye gideceğini, hangi pasaportunu göstereceğini ve polisin sorularını nasıl yanıtlayacağını prova ettik.

Boarding başladığında sıraya girdik. Daha beş dakika geçmeden Melissa Nezahat Nalcı’nın kapıda görevlilerle temasa geçmesini isteyen bir anons duyduk. Sıradan çıkıp, görevlilere yaklaştığımızda orta yaşlı bir görevli kendini tanıtıp, 🐝Mezzy🐝’ye “Ben özel şoförünüzüm, sizi uçağa götüreceğim” dedi. Ben olsaydım... Yarım saat sırada bekle, valizini sürükleye sürükleye uçağa kadar yürü, sonra merdivenleri nefes nefese çık. Bu küçük maymun ise uçağa özel limuziniyle gidiyordu.


Görevli boarding card'ını okuttuktan sonra, dışarda bekleyen bir araca bindiler.

Doğru dürüst bir sarılıp, öpüp, iyi yolculuklar bile diyememiştim. Uzaktan “Seni çok seviyorum canım kızım” diye bağırdım. Gözümde bir-iki damla yaşla geri, check-in bölgesine döndüm. Her ihtimale karşı, uçak kalkana kadar havaalanında bekleyecektim.

İyi yolculuklar bile diyememiştim
Uçak havalandıktan sonra insanın içinde tuhaf bir boşluk oluyor. Akıl mantık size her şeyin yolunda olduğunu söylüyor. Uçağın nerede olduğunu uygulamadan görebiliyorsunuz. İniş saatini biliyorsunuz. Karşı tarafta Dayısı bekliyor. Eğer kaybolursa Niş Havaalanı’ndaki görevlilere neye benziyor, üzerinde hangi giysiler var hemen gösterebilsin diye bir fotoğrafını çekip, Milan’a göndermiştim. Her şeyi planlamıştık. Ama yine de insanın içindeki o küçük baba sesi susmuyor. "Acaba sıkıldı mı?", "Bir şey yedi mi?", "Pasaport kontrolünde bir sorun çıkar mı?"

Geri dönüş yolundayken telefon çaldı.

“İndim."

Hepsi bu.

Sanki mahallede arkadaşına gitmiş gibi.

O an fark ettim ki bütün stresi ben yapmıştım. 🐝Mezzy🐝'nin umurunda bile değildi.

Mezzy güvenli bir şekilde Niş'e ulaştıktan sonra biz de kalan işlerimizi toparladık. 🐝Mezzy🐝’nin dönmesine daha birkaç gün vardı. Son aylar hem Jelena, hem de benim için oldukça yorucu geçmişti. Restoran, yeni projeler, günlük koşturmaca, biraz da özel hayatın karmaşası derken farkında olmadan epey yıpranmıştık. Bir akşam birbirimize baktık.

"Hazır Mezzy yokken iki günlüğüne bir yerlere kaçalım mı?"

Mardin uzun zamandır aklımdaydı. Jelena'nın da Süryani kiliselerini görmesini hep istemiştim. Hz. İsa’nın konuştuğu dil olan Aramiceyi kitaplardan okumak başka, bugün hala o dilde yapılan bir ayini dinlemek bambaşka bir şey olmalıydı. Eski taş manastırlar, Ortodoks geleneği, Mezopotamya'nın o kendine has atmosferi... Tam onun seveceği bir gezi olacaktı.

Sonra oturup takvime baktık.

Üç gün.

Yol dahil.

Olmayacaktı.

Telefonu elime aldım. Booking uygulamasını açtım.

"Nereye gidelim?"

Bazen insan saatlerce araştırır, onlarca otel inceler, yüzlerce yorum okur. Bu kez öyle olmadı. Yaklaşık on dakika sonra Dubrovnik'te bir otelimiz vardı. Hayat bazen gerçekten bu kadar basit olabiliyor.

İşin komik tarafı, Jelena Dubrovnik'e benden daha az yabancı değildi. Eski Yugoslavya’nın bir parçası olmasına rağmen en son yaklaşık otuz beş yıl önce gelmiş. Ben ise üç yıl kadar önce Bosna gezim sırasında yarım günlüğüne sınırı geçip Dubrovnik'in havasını şöyle bir koklayıp geri dönmüştüm. Şimdi dönüp bakınca daha iyi anlıyorum ki yarım gün, Dubrovnik gibi bir şehir için ancak fragman sayılabilir.

Bu kez gerçekten şehri yaşayacaktık.

Tek bir endişem vardı.

EasyJet.

Çünkü EasyJet ile papaz olmuştuk.

Bizi uzun zamandır takip edenler Kopenhag maceramızı hatırlayacaktır. Hatırlamayanlar için, EasyJet bizi, tamamen kendi hatalarından kaynaklanan bir sebeple uçağa almamıştı. Biz de o günden beri hukuki mücadele veriyoruz. Dolayısıyla ilişkimiz biraz... mesafeli.

Seyahatten birkaç gün önce ChatGPT ile konuşurken bana verdiği tavsiyelerden biri hala aklımda.

"Be boringly Swiss at the gate."

Hayatım boyunca çok tavsiye aldım. "Daha az çalış.", "Daha çok uyu.", "Spor yap." Ama ilk defa yapay zekadan "Kapıda sıkıcı derecede İsviçreli ol." tavsiyesi alıyordum.

Biz de aynen öyle yaptık.

Valizleri birkaç kez ölçtük. Belgeleri tekrar tekrar kontrol ettik. Kapıya uçuştan iki saat önce geldik. Kimseyle tartışmadık. Kimseye espri yapmadık. Görevli ne dediyse yaptık. Kısacası hayatımda hiç olmadığım kadar İsviçreli davrandım.

Ve işe yaradı.

Hiçbir sorun yaşamadan uçağa bindik.

Dubrovnik'e doğru havalandık.

14 Temmuz 2026 Salı

Amerika: İlk Aşk mı, Eski Dost mu?

Amerika’dan ayrılırken kendimi birbirinden oldukça farklı düşünceler içinde buldum. Belki de bu yüzden bu yazıyı yazmak sandığımdan daha zor oldu.

Amerika benim için hiçbir zaman sıradan bir ülke olmadı. Hayatımda uzun süre yaşadığım ilk yabancı ülkeydi. Bu yüzden Amerika ile aramda hep farklı bir bağ oluştu. Yurt dışında yaşamayı, çalışmayı, farklı bir kültürün içine girmeyi ilk kez orada öğrendim. Belki de bu yüzden, daha sonra gördüğüm onlarca ülkeyi farkında olmadan hep Amerika ile kıyasladım.

Bu yazının amacı Amerika’yı eleştirmek değil. Bunu ne bilgi birikimim ne de deneyimimle yapabilecek durumdayım. Elli eyaletten oluşan, kıta büyüklüğünde bir ülkeyi birkaç seyahatle değerlendirmek zaten mümkün değil. Bunlar sadece yaklaşık otuz yıl boyunca yaptığım ziyaretlerde edindiğim kişisel izlenimler. Bir başkasının Amerika’sı bambaşka olabilir.

Amerika’ya ilk gidişimde hissettiğim duygu bugün bile aklımda.

2007
Manhattan’ın gökdelenleri… Sonu gelmeyen otoyollar… Üzerimden alçaktan geçen Concorde… Hiç durmayan trafik… Dünyanın her yerinden gelmiş insanlar… Amerika bana sadece büyük bir ülke gibi görünmedi. Dünyanın merkezindeymişim hissini verdi. O yıllarda bu ülkenin ürettiği enerjiyi kelimelerle anlatmak zordu. Sadece zengin değildi. Sadece güçlü değildi. Sürekli ileriye giden, üreten, kendine güvenen ve geleceği şekillendirdiğine inanan bir toplum hissediyordunuz.

İlk ziyaretimin üzerinden yıllar geçti. Sonra tekrar gittim. Ve yıllar boyunca defalarca geri döndüm. Los Angeles’ı, San Diego’yu gördüm, Las Vegas’ta kumar oynadım, Miami, Chicago, Orlando sokaklarında yürüdüm, New York’a defalarca döndüm. Grand Canyon gibi insanı adeta küçük hissettiren doğa harikalarını gezdim. Rock müziğin doğduğu şehirleri, caz kulüplerini, çocukluğum boyunca Amerikan filmlerinde gördüğüm yerleri kendi gözlerimle görmek büyük bir keyifti. Amerika’nın doğasını da, şehirlerini de, kültürünü de başka hiçbir ülkeyle kıyaslamak kolay değil. Bence dünyada mutlaka görülmesi gereken ülkelerden biri olmaya devam ediyor.

1990
Ancak yıllar geçtikçe ilginç bir şey fark etmeye başladım.

Her yeni ziyaretimde edindiğim o ilk his biraz daha zayıflıyordu.

Belki Amerika değişiyordu.

Belki ben değişiyordum.

Belki de ikimiz birden…

İlk başlarda bunun nedenini tam olarak anlayamadım. Sonra dikkat etmeye başladım. Bana göre ülke artık eskisi kadar bakımlı görünmüyordu. Otoyolların önemli bir kısmı beklediğimden kötü durumdaydı. Toplu taşıma sistemi ise beni daha da şaşırttı. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip bir ülkede metro istasyonlarının, trenlerin ve genel organizasyonun bu kadar eski ve dağınık olmasını beklemiyordum. Bana göre Avrupa’nın birçok büyük şehri bu konuda Amerika’nın önüne geçmiş durumda.

Kendimi de eskisi kadar güvende hissetmedim. Bu tamamen kişisel bir his olabilir ama sokaklarda dolaşırken eskiden hissettiğim rahatlığı bulamadım. Sanki ülkenin genel havasında tarif etmesi zor bir değişim vardı. O ilk ziyaretimde hissettiğim dinamizm yerini yavaş yavaş başka bir duyguya bırakıyordu.

Fakat beni en çok düşündüren değişim altyapıda değil, insanlardaydı.

2002
Gençliğimde tanıdığım Amerikalılar bana daha idealist görünürdü. Dünyayı çok iyi tanıyorlardı demiyorum. Belki biraz saf, belki fazla iyimser insanlardı. Ama aynı zamanda nazik, yardımsever ve kendilerine güvenen bir halleri vardı. O güveni bağırarak göstermeye çalışmıyorlardı.

Son seyahatlerimde ise farklı bir tabloyla karşılaştım. Yine altını çizmek isterim ki bu bir genelleme değil, sadece benim karşılaştığım insanların bıraktığı izlenim. Daha gergin, daha tartışmacı ve daha agresif bir tavır hissettim. İnsanlar sanki birbirlerine daha az tahammül ediyor, daha çabuk sinirleniyor ve daha kolay sertleşiyordu. Sokakta, mağazada ya da herhangi bir soru sorduğunuzda zaman zaman neredeyse üzerinize hırlarcasına cevap veren insanlarla karşılaştık. Yardım etmek isteyenler elbette vardı ama geçmişte hissettiğim sıcaklığı daha az buldum.

2003
İlginçtir ki bu olumsuz tablonun en büyük istisnası yine polislerdi. Amerika’da bugüne kadar karşılaştığım polislerin neredeyse tamamı son derece saygılı, anlayışlı ve yardımseverdi. Medyada izlediğimiz görüntüler bambaşka bir tablo çiziyor olabilir ama benim kişisel deneyimim bunun tam tersiydi.

Ne yazık ki restoranlarda aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Hayatım boyunca bu kadar kötü garsonluk deneyimini başka bir ülkede yaşamadım. Burada kastettiğim hata yapmaları değil. Herkes hata yapabilir. Sorun, hizmet anlayışının yerini para pazarlığının almış olmasıydı. Bazı yerlerde kendinizi müşteri gibi değil, cebinizdeki son birkaç doları da almaya çalışan insanların karşısında hissediyorsunuz.

Atlantic City’deki Hard Rock Cafe bunun en ilginç örneklerinden biriydi.

Garson masamıza birkaç bardak musluk suyu getirdi. Birkaç dakika sonra bizim “check-in” yapmadığımızı fark etti ve hiçbir açıklama yapmadan su bardaklarını önümüzden aldı. Bugün bile tam olarak neye check-in yapmamız gerektiğini bilmiyorum. Otele check-in yapılır, uçağa check-in yapılır ama bir bar masasına check-in yapıldığını ilk kez orada duydum. Üstelik ortada oturmadan önce check-in yapmamız gerektiğini söyleyen bir tabela da, bizi yönlendiren bir görevli de yoktu. Kendimizi bedava musluk suyu içmeye çalışan insanlar gibi hissettirdiler. Daha sonra arkadaşımız gerekli işlemi yaptı ve sonunda tekrar musluk suyu içme hakkına sahip olduk.

2018
Aynı garsondan bir kadeh Merlot istedim. “Merlot” kelimesini üç kez tekrar etmeme rağmen anlamadı. Sonunda sevgili Gülay “Merlot” kelimesini Amerikan usulü telaffuz ederek garsonu mutlu etti de sipariş verebildik. “Merlot” telaffuzumu anlamaması için bir neden yoktu elbette. “Albuquerque” ya da “Iroquois” demiyordum; altı üstü bildiğimiz “Merlot”. İşin ilginci, bana hıyarlık eden bu garsonun Merlot’nun bir üzüm çeşidi olduğunu bildiğinden bile emin değilim. Büyük olasılıkla onu sadece bir şarap adı sanıyordu.

New York’taki Hard Rock Cafe’de yaşadığımız başka bir olay ise hala aklımı kurcalıyor.

Garson kendisini tanıttı ve Litvanya kökenli olduğunu söyledi. Sohbet başlasın diye bildiğim birkaç Litvanca kelime söyledim ama belli ki hiçbirini anlamadı. Ardından Jelena kendisinin Sırbistan’dan geldiğini söyledi. Garson bunun üzerine Jelena’ya dönüp, “Rusya Baltık ülkelerini ilhak etmeden önce Litvanya’yı görmek istiyorum. Umarım Litvanya’ya bir şey olmaz ama aksi sizin hoşunuza giderdi tabii.” dedi.

Önce ne demek istediğini anlayamadım. Rusya’nın Litvanya’yı ilhakı bir Sırp’ı niye sevindirecekti ki?

Sonra fark ettim.

“Serbia” kelimesini “Siberia” olarak anlamıştı.

Yani Jelena’yı Rus sanıyordu. O yüzden Rusya, Litvanya’yı alırsa Jelena sevinecekti.

O anda yaptığı yorum bir anda anlam kazandı. Dünyanın dört bir yanından turist ağırlayan New York’un merkezindeki bir restoranda çalışan bir garsonun Sırbistan ile Sibirya’yı karıştırması beni gerçekten şaşırttı mi? Açıkçası pek değil.

Yemeğin sonunda kendisine on dolarlık bahşiş bıraktım.

Teşekkür edeceğini düşündüm.

Bunun yerine bana Amerika’da bahşişin resmi olarak yüzde yirmi olduğunu anlatmaya başladı.

İşte burada kültürel bir fark görüyorum. Bahşiş, hizmetten sonra gelir, hizmetin ön şartı değildir.

Benim yetiştiğim kültürde bahşiş, memnuniyetin ifadesidir. Güzel bir hizmet alırsanız teşekkür etmek için gönüllü olarak verirsiniz. Miktarını siz belirlersiniz. Vermek zorunda değilsiniz.

Eğer miktarını başkası belirliyorsa, vermediğinizde size hesap soruluyorsa ya da kendinizi suçlu hissetmeniz bekleniyorsa bunun adı artık bahşiş değildir. Bu, resmi olmayan bir servis vergisidir.

Minnettarlığın yüzdesi olmaz.

Ama tam da “Amerika değişmiş.” diye düşünmeye başladığınız anda biri çıkıp bütün teorinizi bozuyor.

Bir benzin istasyonunda kahve almak istedim. Kahve tamamen self-servis sistemindeydi. O kadar çok aroma, şurup ve seçenek vardı ki istediğim kahveyi nasıl hazırlayacağımı şaşırdım. Orada çalışan görevli hiç mecbur olmadığı halde yanıma geldi, hangi aromaların ne olduğunu tek tek anlattı ve birlikte tam istediğim kahveyi hazırladık. Bunu yapmak zorunda değildi. Ama yaptı.

Bir başka unutamadığım olay ise New York’taki M&M’s Store’da yaşandı.

🐝Mezzy🐝 kedilerinin fotoğrafının basılı olduğu M&M’lerden yaptırmak istiyordu. Jelena bu seçeneği fark etmediği için normal siparişi vermişti. Durumu anlayınca 🐝Mezzy🐝 gözyaşlarını tutamadı. O sırada mağazada çalışan genç bir kadın geldi. 🐝Mezzy🐝’nin elinden tuttu, onu fotoğraf bölümüne götürdü, birlikte fotoğrafı seçtiler, resmi düzenlediler ve sonra hiçbir şey olmamış gibi onu tekrar eski sıradaki yerine getirdi. Ne ekstra ücret istedi, ne acele etti, ne de “kurallar böyle” dedi. Sadece küçük bir kızın hayalini gerçekleştirmek için birkaç dakikasını ayırdı.

🐝Mezzy🐝’nin yüzündeki mutluluğu tarif etmem mümkün değil.

İşte Amerika’nın en zor tarafı da bu.

Bir saat önce size sebepsiz yere kaba davranan bir insanla karşılaşıyorsunuz.

Bir saat sonra ise hiç tanımadığınız biri, küçük kızınızın gününü güzelleştirmek için elinden geleni yapıyor.

Hangisi gerçek Amerika?

Bence ikisi de.

Bu yüzden Amerika hakkında kesin hükümler vermekten özellikle kaçınıyorum. Elli eyaletten oluşan, yüz milyonlarca insanın yaşadığı, dünyanın her köşesinden göç almış bu kadar büyük bir ülkeyi birkaç seyahatle değerlendirmek mümkün değil. Ben sadece kendi Amerika’mı anlatıyorum.

İlk kez gittiğimde beni büyüleyen o enerji bugün hala tamamen kaybolmuş değil. Hala dünyanın en etkileyici milli parkları orada. Hala girişimcilik ruhu orada. Hala dünyanın en önemli üniversitelerinden bazıları orada. Hala müziği, sineması, teknolojisi ve doğasıyla insanı etkileyen bir ülke.

Ama, şu anda aramızda olmayan bir arkadaşın deyimiyle “The Crumbling Empire” artık bana eskisi kadar kendinden emin görünmüyor.

Belki Amerika değişti.

Belki ben değiştim.

Belki de ikimiz de…

Bildiğim tek şey şu. Amerika’yı tek bir cümleyle anlatamazsınız. Ne “harika” diyebilirsiniz, ne de “kötü”. Bu kadar büyük, bu kadar güçlü ve bu kadar farklı bir ülke, tek bir yargıya sığmaz.

Ve belki de onu ilginç yapan tam olarak budur.

Kim bilir… Belki yirmi yıl sonra yine gider, bu yazıyı tamamen farklı duygularla yeniden yazarım.

Sevgi ile kalın❤️

Kuala Lumpur: Önce Bürokrasi, Sonra Nezaket

Pegasus’un üzerimizde bıraktığı psikolojik hasardan sonra Air Arabia uçağına biraz tedirgin bindik. Dubai’den, daha doğrusu Sharjah’dan Kual...