Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2026 Pazar

Philadelphia - Şehrin Karekteri

Ben çocukken, ama gerçekten bacak kadarken, televizyonda Muhammed Ali’nin boks maçları yayınlanırdı. ABD’de yapılan bu maçlar saat farkı nedeniyle hep sabahın körüne denk gelir, bütün Türkiye ertesi gün uykusuz, Muhammed Ali’nin, Foreman’ı nasıl nakavt ettiğini konuşurdu.

24 Mart 1975’te, işte böyle bir maçta, Muhammed Ali Chuck Wepner isimli bir boksörle karşılaşıyordu.

Maçın tartışmasız favorisi, elbette ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali’ydi. Wepner, sadece sahne dolduran bir figüran gibi duruyordu.

Ancak dokuzuncu rauntta Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki, Ali bir anlığına kendini yerde buldu.

Görenler gözlerine inanamıyordu.

Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki
Ali, sonra ayağa kalktı ve maçı on beşinci rauntta teknik nakavtla kazandı, hatta yere düştüğünde “Wepner ayağıma bastı ve beni itti” falan dedi ama İngilizce deyişiyle “the damage was done”. Yani iş işten geçmişti. Wepner gibi gariban bir boksör, koca Muhammed Ali’yi devirmişti.

Bu maçı elbette sadece uykusuz Türkler izlemiyordu. Los Angeles’ta bir tiyatrodaki kapalı devre yayınında, daha henüz 28 yaşında bir genç de, bütün dünya ile birlikte Ali yere devrildiğinde aynı heyecanı yaşamıştı.

Sonradan düşündü, demek şan, şöhret ile birlikte gelen favorilik, her zaman başarıyı garantilemiyordu. Çalışan ve inanan bir boksör, rakibi ne kadar ünlü ve ne kadar favori olursa olsun, bir değişiklik yaratabiliyordu.

Akşam eve gittiğinde hemen işe koyuldu ve gariban boksörü, şanlı, şöhretli rakibi karşısında galibiyete taşıyan bir film senaryosu yazmaya başladı.

Bu senaryoyu film stüdyolarına götürdü, ancak bir şartı vardı. Filmde, başroldeki boksörü kendisi oynamak istiyordu. Başrol oynamasını kabul etmeyen, ya da fikri güzel bulsalar da senaryoyu daha deneyimli bir ekibin yazmasını isteyen stüdyolar senaryoyu reddetmişlerdi.

Sonunda prodüktörler Irwin Winkler ve Robert Chartoff, United Artists’in distribütörlüğüyle filmi çekmeyi kabul ettiler.

Başrolde de senaryonun yazarı Sylvester Stallone oynayacaktı.

Böylece çocukluğumun filmi Rocky doğmuş oldu.

Hatırlarsanız, Rocky filminde öykü Philadelphia’da geçer. Ancak film “Philadelphia’da geçen bir öykü” değil, Philadelphia, öykünün ta kendisi.

Philadelphia’nın klasik, mütevazı ama inatçı bir ruhu var. ABD’nin kuruluş mitleri burada doğmuş, zaten önceki yazılarda değinmiştik, Independence Hall, Liberty Bell, ama aynı şehir aynı anda mavi yakalı mahalleleri, sert mizahı, düz konuşan insanları, “kimse bize bir şey hediye etmedi” hissini de taşıyor.

Rocky’nin karakteri de tam buradan çıkıyor.

Kendini kanıtlamaya mecbur hisseden bir şehirle kendini kanıtlamaya mecbur bir adam.

Rocky’nin dünyası “parlak vitrinler” değil, küçük dükkanlar, dar sokaklar, sabahın ayazı, ucuz salonlar, kasaplar, manavlar… Philadelphia’yı o 70’lerin daha sert, daha yıpranmış haliyle bir çalışan şehir olarak gösteriyor. Bu da filmi romantik değil, fazlasıyla dürüst yapıyor.

Koşu sahnelerinin pazar, dükkanlar ve insanlarla South Philly tarafına girmesi, şunu anlatıyor: Rocky’nin antrenmanı “özel koç ve steril salon” değil. Adam şehrin içinde çalışıyor, şehir de ona direnç veriyor.

Rocky eşittir Philadelphia olunca, elbette şehirde birkaç Rocky noktası bulunuyor.

Sevgili kardeşim Ahmet'le
bir "Eye of the Tiger" anımız
Bunların en önemlisi Philadelphia Güzel Sanatlar müzesine tırmanan uzun merdivenlerin zirvesindeki Rocky heykeli. 

Bu merdivenler filmde sadece güzel bir koşu rotası değil, “aşağıda kimse değilsin, yukarıda ise bir anlığına biri oluyorsun” demenin bir sembolü. Ve o zirvede Rocky’nin kolları havadayken, sanki “ben kazandım” değil de “Philadelphia bugün kendini iyi hissetti” diyorsun, çünkü aynı noktada Philadelphia skyline’ının çok güzel bir görünümü var.

Son günlerde biraz fazla edebi oldum, farkındayım. Yaşıma verin artık 😜

Philadelphia’nın kendi ismiyle anılan, mükemmel bir sokak lezzeti vardır sevgili arkadaşlar. İsmi Philly Cheesesteak.

1991’de ilk kez New York’ta, Penn Station’da yemiştim bu cheesesteak’i. Hani bazı tatlar vardır, daha ilk lokmada beynine “tamam, ben buraya yerleşiyorum” diye mesaj yollar… Ben de aynen öyle olmuştum. Ortalık koşuşturma, tren anonsları, kalabalık, acele… Ben ise elimde sıcak ekmek, içinden taşan et ve erimiş peynirle, bir anlığına bütün şehri susturmuştum. Malum, midem çöp tenekesi gibi çalıştığından sokak yemeklerine zaafım vardır, o gün de Penn Station’ın ortasında “bu iş ciddi” diyerek deli gibi mutlu olmuştum. Şimdi yerinde yemek de bugüne denk gelince, öykü kendi kendini tamamladı.

Philadelphia Skyline
Philly’nin efsane sokak yemeği cheesesteak’in güzelliği gösterişsiz bir matematik olması. İnce dilim ya da kıyıma yakın doğranmış biftek sacın üstünde cızırdar, soğanla aynı yağın içinde kızarır, üstüne peynir konur ve birkaç saniye içinde her şey tek bir sıcak, tuzlu, yağlı mutluluğa dönüşür. Ekmek meselesi kritiktir. Klasik olan uzun, yumuşak ama dışı hafif kabuklu bir roll, içi eti ve peyniri tutacak kadar süngerimsi, yoksa iki ısırıkta dağılır. Peynir tarafında da biraz “mezhep” farkı var. Kimi Cheez Whiz, kimisi provolone ya da American peyniri tercih ediyor. Son yıllarda ise daha keskin ve daha karakterli “Cooper Sharp” çok öne çıkıyor.

Bu sandviç bir “tarif” değil, daha çok bir refleks. Sac kızgın olacak, et hızlı pişecek, spatulayla kıtır kıtır doğranıp toparlanacak, peynir en son üstte eriyip ete yapışacak, sonra hepsi tek hamlede ekmeğe alınacak. Soğan istersen “with”, istemezsen “without” gibi kısa konuşacaksın, çünkü sıra varsa kimse kimsenin yaşam koçluğu yapmasını istemez. Yerken de bıçak-çatal aranmayacak. Cheesesteak’in doğru servis şekli, bir eliyle tutup diğer eliyle damlayanları yakalamak. Bu bir öğle yemeği değil, küçük bir şehir ritüeli.

Cheesesteak’in tarihi de Rocky gibi, “şık bir icat” değil, sokakta doğmuş bir refleks.

1930’larda South Philly’de, İtalyan kökenli Pat Olivieri’nin bir sosisli arabası varmış. Rivayete göre bir gün “hot dog’dan sıkıldım” deyip ızgaraya ince doğranmış dana eti ve soğan atmış, sonra da bunu bir ekmeğin içine doldurmuş.

Kokuyu alan bir taksi şoförü “bana da yap” deyince, olay öğle yemeğinden çıkıp yeni bir şehir yemeğine dönüşmüş. Bu başarı da Olivieri’lerin işini büyütüp Pat’s King of Steaks’e giden yolu açmış.

İlginç taraf şu ki, Cheesesteak’in ilk hali aslında “cheese”siz bir steak sandwich. Peynirin sonradan eklendiği, hatta işin Olivieri tarafının anlattığına göre American peynirin 1951’de eklendiği söyleniyor.

Cheez Whiz ise 1950’lerin sonlarına doğru (zaten peynirin kendisi 1952’de piyasaya çıkmış) “hızlı eriyor, kolay sürülüyor” diye yaygınlaşıp kültleşmiş.

Kısaca cheesesteak’in “peynir mezhepleri” sonradan geliyor. Temel çekirdek, 1930’ların o sac üstü et-soğan ikilisi.

Bu arada bu sandviç şehir içinde büyüdükçe “rakip köşe” efsanesi de doğmuş. Pat’s’in karşısına 1966’da Geno’s açılmış ve 9th & Passyunk köşesi bir anda “Philly’de cheesesteak tartışmasının sahnesi”ne dönüşmüş.

Biz Philly Cheesesteak’i Shay’s Steaks’te yedik.

Philadelphia Cheesesteak
Shay’s Steaks’in olayı klasik cheesesteak’i biraz daha premium çizgide tutması. Menülerinde ribeye ve Cooper Sharp gibi malzemeleri özellikle öne çıkarmışlar, hatta Cooper Sharp’lı ribeye ve yumurta gibi daha “dolu” kombinasyonları da var. Bizim de yediğimiz ilk restoranlarını Center City’de (16th & Race civarı) açmışlar. Aile işi vurgusu da güçlü. Şiddetle öneriyorum. Çalışanlar da çok iyi - ki Amerika’da size hıyarlık yapıp, sinirinizi kaldırmayacak garson bulmak çok zordur.

Philadelphia turumuzu Shay’s’te tamamladık.

Philadelphia, klasik Amerikan şehirlerinden çok farklı. Zaman zaman kendimi Avrupa’da bile hissettiğim oldu. Mimarisi, insanları, parkları, yemekleri fazlasıyla kendine özgü bir yer.

Biz hepimiz gezerken çok zevk aldık. Amerikan tarihinin başlangıcı olması özellikle benim çok ilgimi çekti.

Philadelphia, Amerika’ya ilk kez geliyorsanız, gidin, görün diyebileceğim bir yer değil. New York, Los Angeles, Las Vegas, Miami, Chicago falan elbette size daha ilginç gelecektir, ancak butik bir gezi planında Philadelphia’nın olması neredeyse bir şart.

Devam edeceğiz.

4 Şubat 2026 Çarşamba

Bağımsızlığın Başladığı Yer

1492’den çok önce, M.S. 1000 yılı civarında Vikingler - özellikle Leif Erikson’un adıyla anılır - Kuzey Atlantik üzerinden Grönland hattını aşarak bugünkü Kanada’da Newfoundland’daki L’Anse aux Meadows’a ulaştı. L’Anse aux Meadows’ta bulunan yerleşim kalıntıları bu teması somut biçimde doğrular. Ancak bu erken temas kalıcı, kitlesel ve sürekli bir sömürgeleştirmeye dönüşmedi.

Bağımsızlığın başladığı yer
Avrupa’nın Amerika’yla düzenli bağ kurması ve kıtayı sistemli biçimde “haritaya” sokması 1492’de Kolomb’un Karayipler’e varışıyla başladı. 16. yüzyıldan itibaren İspanya ve Portekiz başta olmak üzere Avrupa güçleri, Amerika’da sömürge imparatorlukları kurdu. Altın ve gümüş arayışı, Hristiyanlaştırma ve imparatorluk rekabeti bu yayılmanın motoruydu. Hastalıklar yerli nüfusu felaket ölçüsünde azaltırken; zorla çalıştırma, şiddet ve köleleştirme süreci bu yıkımı derinleştirdi. Atlantik köle ticareti kolonilerin emek ihtiyacını karşılayan acımasız bir sisteme dönüştü.

Kuzey Amerika’da ise İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar daha çok yerleşimci koloniler kurarak tarım, ticaret ve liman şehirleri etrafında yeni toplumlar inşa ettiler.

17. ve 18. yüzyıllarda özellikle İngiliz kolonileri ekonomik olarak büyüdükçe, siyasi olarak Londra’ya bağımlılık daha görünür hale geldi. Koloniler vergi ödüyor ama İngiliz Parlamentosu’nda temsil edilmiyordu. “Temsil olmadan vergi olmaz” (no taxation without representation) tepkisi bu gerilimin özeti oldu.

1773’te Boston Tea Party ile sembolleşen direniş, Britanya’nın sert karşı önlemleriyle tırmandı. Yerel milisler, boykotlar ve propaganda savaşları kolonileri ortak bir çizgiye itti. Aydınlanma düşüncesinden etkilenen önderler, başta George Washington, Thomas Jefferson ve Benjamin Franklin gibi isimler, doğal haklar, halk egemenliği ve özgürlük kavramlarını öne çıkardı.

1775’te silahlı çatışmalar başladı, 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi ilan edildi ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı, on yıllardır biriken ekonomik-siyasi gerilimi sömürge düzenini bitiren bir kopuşa dönüştürdü.

Özetle, Kaptan Swing ve Profesör Oklitus’un da yardımlarıyla (!) Amerika Birleşik Devletleri kuruldu.

Bugün ABD, Kongre, Senato, Temsilciler Meclisi, Bob Menendez falan dediğimizde, aklımıza hemen Washington kenti gelir, ancak Washington’un başkent olması, ABD’nin kuruluşundan yaklaşık çeyrek yüzyıl sonrasına denk gelir.

İşin aslı ABD kurulduğunda başkent Philadelphia şehriydi. Bağımsızlık bildirgesi 4 Temmuz 1776’da burada yazılıp, ilan edildi. Amerikalıların kutladığı Fourth of July, yani Bağımsızlık Günü buradan gelir. Bence daha da önemlisi, ABD’nin varoluşunun belki de en önemli dayanağı olan anayasası da 1787 yılında Philadelphia’da yazılıp, kabul edildi.

Philadelphia’yı “tarihin ağır abisi” yapan şey, tam da bu. Independence Hall dediğiniz yer bir bina değil; “Burası bir şeylerin geri dönüşsüz hâle geldiği oda.” Britanya’yla sorun “çay vergisi” falan gibi görünen bir maddeden çıkmış olabilir, ama mesele aslında çok tanıdık. Vergiyi koyan var, söz hakkı veren yok, kuralları yazan var, bedelini ödeyen başkaları var.

“Temsil olmadan vergi olmaz” lafı, kulağa Amerikan klişesi gibi gelse de, bizim topraklarda da çok iyi tanıdığımız bir hissi tarif ediyor: Senin adına karar alınıyor ama sen masada yoksun. O yüzden Philadelphia’daki tartışmaları okurken ya da o salonlarda dolaşırken, insan ister istemez “Bu işin bir benzeri bizde de var” diyor. Bağımsızlık kavgası her ülkede aynı elbiseyi giymiyor belki, ama aynı kemik sesi çıkarıyor. Meşruiyet, egemenlik, dış baskı ve içeride birlik olma süreçleri.

Şimdi gelelim popüler kültür köprüsüne: Eğer National Treasure’ı izlediyseniz, “tarihi yer” denilen şeylerin bir anda “kaçış planı, şifre, gizli geçit” gibi eğlenceli şeye dönüştüğünü bilirsiniz. Film size Philadelphia’yı sadece “müze turu” diye satmaz; “Burada bir sır var” hissi verir. Türk okuru için bu tür bir giriş gerçekten işe yarar, çünkü biz de tarihi, çoğu zaman “ders” olarak değil, “öykü” olarak severiz.

Burada Blek ve Kaptan Swing damarına bağlanmak da mümkün. O İtalyan çizgi romanlarının Amerika Bağımsızlık Savaşı atmosferine yaslanması boşuna değildir. Orman milislerinin Britanya kırmızı ceketlilerine, küçük birliklerin büyük imparatorluğa kafa tutması… Hepsi “zayıfın güçlüye direnmesi” anlatısının en iyi paketlenmiş halidir. Prof. Oklitus’un bir yerlerde, olasılıkla Pennsylvania-Philadelphia hattında Ben Franklin’le yan yana gelmesi de bu yüzden akılda kalıyor. Çünkü Franklin, o dönemin hem “bilim adamı” hem “PR’cısı” hem “diplomatı”, yani bizdeki tabirle, tek kişilik kurumuydu.

Independence Hall’u gezerken aklımdan bunlar geçti.

Varşova’daki sefaletimizin ardından, bir Emirates uçuşu bizi New York’a getirmişti. Amerika’ya giriş işlemleri çok kısa sürdü. Dışarda ise sevgili kardeşim Ahmet bizi bekliyordu.

JFK’den, Belt Parkway’i aldık ve Brooklyn’de bir Taco Bell’de yiyecek takviyesi yaptıktan sonra, Verrazzano köprüsünden geçerek Staten Island’a, oradan da New Jersey’e, Ahmet’in malikanesine ulaştık.

Bu araba yolculuğumuzu ve eve ulaştıktan sonraki bir kaç saati yarım yamalak hatırlıyorum. Hayatımda çok az bu kadar yorulmuştum. Hemen uyuduk ve ertesi gün Ahmet ve sevgili karısı ile Philadelphia’ya ulaştık.

İlk iş olarak da Independence Hall’a geldik.

Independence Hall’un etrafındaki düzen, binaların ölçeği, bahçelerin sakinliği insana “Amerika burada doğdu” hissini zorla dayatmıyor. Tam tersine, sanki “Gel, bir bak, bütün olan bitene burada karar verdiler” diyor.

Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazıldığı oda restorasyon altında olduğundan ne yazık ki gezme şansımız olmadı.

Liberty Bell
O odanın birkaç adım ötesinde ise Liberty Bell (Özgürlük Çanı) var, malumunuz, çatlağıyla meşhurdur. Bu çatlak meselesi de çok iyi bir metafordur.

Bu çanın bir kopyasını Washington DC’deki Union Station’da görmüştüm. Aslını görmek tabii ki daha özel.

Bu çan 1752’de Londra’da dökülmüş ve Philadelphia’ya getirilmiş. İlk kullanımı zamanlarında bile çatlakmış. Yani sorun büyük ihtimalle döküm hatası ve metal alaşımındaymış.

Daha sonra Philadelphia’da John Pass ve John Stow isimli iki yerel demirci çanı yeniden eritmiş ve tamir etmeye çalışmış. Zaten bugün çanın üzerinde gördüğünüz “Pass and Stow” isimleri buradan gelir.

Çan, bu küçük çatlakla yıllarca kullanılmış, ancak 1846’da, George Washington’un doğum günü için çalınırken çatlak ani biçimde büyümüş. Çanı bir kez daha onarmayı denemişler. Çatlağı ilerlemesini durdurmak için onu bilerek genişletmişler. Bugün görünen o meşhur kalın çatlak, işte bu “tamir”in sonucu.

Kongre
Özgürlük iddiası fazlasıyla büyük olsa da, daha doğarken çatlaklar başlar. Kölelik meselesi, kızılderililerin kaderi, “herkes eşittir” cümlesinin kimleri kapsadığı… Bunlar daha ilk günden tartışmalı bir hale gelir.

Özetle Philadelphia size hem destanı hem de kusuru aynı anda gösteriyor. Bu da onu “Amerikan propagandası” olmaktan çıkarıp gerçek bir tarih sahnesine dönüştürüyor.

Aynı komplekste ilk kongre yerleşkeleri de var. Senato, House of Representatives yani Temsilciler Meclisi, bugünkü Washington DC’deki devasa görkemli binadan çok farklı. Arka arkaya dizili birkaç sıra, hepsi o. Komitelerin toplandığı odalar ise bizim yemek odası kadar yerler.

Kişisel görüşüm, Amerikalıların eleştirilecek çok ama çok yönleri bulunur, ancak bir konuda onlara hakettikleri payeyi vermemiz gerekir ki, anayasalarına, özgürlüklerine tam farkında olmadan da olsa bağlıdırlar, sahip çıkarlar, korurlar ve severler.

Ben çok zevk alsam da, Independence yerleşkesi herkese gelin, görün diyebileceğim bir yer değil. Tarihe ilgisi olanlar eminim zevk alarak gezecektir, ancak tipik turistik bir Amerika gezisi için ya gelmeyin, ya da biraz hızlı bir biçimde gezin derim.

Philadelphia, tipik bir Amerika kenti değil, bence çok farklı, gezmesi çok zevkli bir yer.

Philadelphia daha bitmedi, devam edeceğiz.

27 Ekim 2025 Pazartesi

Riga

Riga’da saat gece 10.30 olmuştu ama hava hala aydınlıktı. Her seferinde aynı şaşkınlık, güneş batmak bilmez gibiydi. Biliyorum, bu işin bilimsel açıklaması çok karmaşık değil. Dünya’nın eksen eğikliği yüzünden yaz aylarında kuzey yarımkürede günler uzuyor, güneş ufkun altına tam olarak inmiyor. Ama ne kadar bilsem de, hala etkilenmeden duramıyorum.

Saat 22:00
Kuzey Kutbu’na bu kadar yaklaşmışken “beyaz gece” denen o garip fenomeni yeniden yaşamak, insana garip bir huzur veriyor. Güneşin batmadığı bir şehirde yürümek, zamanın anlamını kaybetmek gibi… Gece mi oldu, sabah mı doğdu, artık fark etmiyor. Gökyüzü hep açık renkli kalıyor.

Sevgili kızım gecenin o saatinde McDonalds yemek istemişti. Eh, emir demiri kesermiş, biz de Riga’nın merkezindeki McDonald’s’a gittik. Yemeğimizi bitirdiğimizde saat gece 11’i bulmuştu. Hava biraz daha kararır gibi olsa da rahat rahat kitap okuyabileceğiniz kadar aydınlıktı.

Riga, bildiğiniz üzere Latvia’nın, ki bizde Latvia dendiğini önceki yazılarımda söylemiştim, başkenti.

Latvia, Baltık Denizi kıyısında, Estonya ile Litvanya arasında sıkışmış küçük ama karakterli bir ülke. Yüzölçümü İsviçre kadar, ama ormanları, gölleri ve sessizliğiyle bambaşka bir dünya. Başkent Riga, hem kuzeyin soğuk havasını hem de Orta Avrupa’nın zarafetini bir arada taşıyor. Sokaklarında dolaşırken bir yanda Art Nouveau binaları, diğer yanda Sovyet döneminden kalma sert bloklar gözümüze çarpıyor. Geçmişle bugünün tuhaf ama estetik bir bileşimi gibi bir şehir.

Tarih boyunca Latvia, hep büyük güçlerin arasında kalmış bir ülke. Almanlar, İsveçliler, Ruslar, sağdan sayın siz… Herkes bir dönem hükmetmiş, ama Latvialılar bir şekilde kendi dillerini, müziklerini ve o içe dönük Baltık karakterini korumuş. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yeniden bağımsız olduklarında, sanki sessiz ama kararlı bir nefes almışlar. Bugün Avrupa Birliği üyesi, ama hala kendi temposunda yaşayan, acele etmeyen bir ülke. Baltıklar yazılarım boyunca söz ettiğim Sovyet DNA’sı ise elbette fazlasıyla hissediliyor.

Riga ise, bir yandan kuzeyin soğuk disiplinini taşırken, öte yandan eski bir ticaret limanının gizli sıcaklığına sahip. Daugava Nehri şehri ikiye bölüyor; bir tarafında cam kuleler, öbür yanında geçmişe direnen taş evler. Sokaklarda yürürken her köşe, sanki tarihle bugünün uzlaşmaya vardığı bir sınır çizgisi. Riga, Orta Çağ’dan kalma sessiz bir gururla duruyor: süslemeli cepheler, Gotik kiliseler ve sabahın ilk ışığında sessizce açılan kafeler.

Ama bu şehir sadece taş ve tarih değil. Riga’nın havasında tuhaf bir özgürlük var. O Sovyet gölgesinden sıyrılmış ama hala temkinli bir özgürlük. İnsanlar sakin, hatta soğuk görünebilir, ama gözlerinde bir yorgun bilgelik var. Belki de defalarca yıkılıp yeniden inşa edilmenin getirdiği bir durağanlık. Küçük barlarda çalan caz müziğiyle, gecenin yavaş yavaş uzadığı yaz akşamlarıyla, Riga insanı içten içe büyülüyor.

Güneşi batırmaya çalıştığımız nokta Riga’nın kalbindeki Özgürlük Anıtı - Brīvības piemineklis. Daugava’nın nemli rüzgarı yüzüne vururken arka planda yükselen o zarif sütun, aslında ülkenin hafızası. 1935’te, Latvia’nın bağımsızlığının ilk döneminde, savaşta ölenleri anmak için dikilmiş. Bu anıt aynı zamanda “biz hala buradayız” demenin taştan hali.

Barut Kulesi
En tepesinde, üç yıldız tutan bir kadın figürü var. Adı Milda. Her yıldız Latvia’nın üç bölgesini temsil ediyor: Kurzeme, Vidzeme ve Latgale. Sovyet döneminde Milda’ya bakmak bile bir direniş sembolüymüş. İnsanlar sessizce gelip çiçek bırakır, sözcüklere dökemedikleri bir gururu ona emanet edermiş.

Otelden nehir kıyısına yürürken Riga’nın eski şehir surlarından kalma Barut Kulesini (Pulvertornis) gördük. Bu kule bir zamanlar şehrin savunma hattının parçasıymış, şimdi ise sessiz bir hatıra, kırmızı tuğlalarıyla geçmişe tutunmuş bir gövde gibi. 14. yüzyıldan beri ayakta. Adı üstünde, eskiden barut deposu olarak kullanılıyormuş. II. Dünya Savaşı sırasında ağır hasar almış, ama restorasyonla koruma altına alınmış. Bugün içinde Latvia Savaş Müzesi var.

Akşamüstü güneşi tuğlalara vurduğunda, kule sanki yanıyormuş gibi parlıyor. Biz o an tam karşısındaydık. Bayraklar rüzgarda dalgalanıyor, sokak lambaları yeni yanmış. Kulenin cephesinde birkaç yerde orijinal top gülleleri duvarın içinde bırakılmış. Riga halkı, geçmişi unutmasın diye onları özellikle sökmemiş. Savaşın izlerini süs gibi kullanmak, Latvia’nın “acıyla barışık” tarih anlayışına çok uygun.

Katedral Meydanı
Riga’yı gezmeye Riga Katedrali’nin (Rīgas Doms) avlusundan, yani Katedral Meydanı’ndan (Doma laukums) başladık. Burası sadece Riga’nın değil, tüm Baltık bölgesinin kalbi gibi. Nehir kıyısına yakın, şehrin en eski taşları burada başlıyor. Bir yandan kilise çanlarının yankısı, öbür yandan sokak müzisyenlerinin melodileri… Riga’nın farklı sesleri, tam burada birbirleriyle karışıyor.

Katedral, 1211 yılında inşa edilmeye başlanmış, düşünün, o günlerde henüz Haçlı Seferleri’nin yankıları sürüyormuş. O dönemin Livonya Piskoposu Albert, bu katedral ile şehrin ruhani ve politik merkezini oluşturmak istemiş. Mimarisi tek bir tarza ait değil; çünkü Riga’nın tarihi gibi, katedral de defalarca değişmiş. Romanesk’le başlamış, Gotik’le büyümüş, Barok ve Art Nouveau dokunuşlarıyla bugünkü haline gelmiş. Her taşında ayrı bir çağın izi var; kulesine baktığında insan zamanın katmanlarını görüyor gibi.

Doma Laukums, yani Katedral Meydanı, Riga’nın tam kalbinde, geniş, taş döşeli ve her daim bir hareket içinde. Söylediklerine göre bu meydan kışın Noel pazarına dönüşüyormuş.

Üç Kardeşler
Üç Kardeşler (Trīs brāļi), Latvia’daki en eski konut yapıları topluluğu ve Riga’nın mimari belleğinin neredeyse canlı bir müzesi. Üç bina, aynı ailedenmiş gibi yan yana dizilmiş ama her biri farklı bir yüzyıldan geliyor, zaten bu yüzden onlara “Üç Kardeşler” diyorlar.

En soldaki en yaşlı kardeş, yani sarı renkli bina, 15. yüzyıl sonlarında yapılmış. Üzerindeki 1644 tarihi insanı yanıltabilir, o tabela sonradan eklenmiş. Bu yapı, Riga’da Orta Çağ’ın tipik tüccar evlerinden biri: zemin kat dükkan, üst katlar ise yaşam alanı.

Ortadaki beyaz bina 17. yüzyıldan, Rönesans tarzının Riga’ya girdiği dönemi temsil ediyor. Cephedeki kemerli nişler, süslemeli alınlıklar ve küçük kulecikler, o dönemin Avrupa’daki estetik heyecanı.

Üçüncü bina ise en gençleri. 18. yüzyıl Barok döneminde yapılmış. Bu kardeşlerin en süslüsü o. Burjuva zarafetini anlatıyor.

Efsaneye göre bu üç bina, kuşaklar boyunca aynı ailenin soyundan gelen üç kardeş tarafından yapılmış. Her biri, kendi çağının imkanlarına göre evini inşa etmiş. Bir anlamda, Riga’nın tarihi bu üç cephede özetleniyor: sade Orta Çağ, zarif Rönesans, gösterişli Barok.

Bugün “Üç Kardeşler”, Latvia Mimarlık Müzesi’nin de ev sahipliğini yapıyor. Ama asıl güzelliği, bu yapay müze düzeninden değil, o sarı duvarlara vuran sabah güneşi.

İsveç Kapısı
Biraz ilerde Riga’nın İsveç Kapısı (Zviedru vārti), yani Swedish Gate var. Bu kapı, Eski Şehir’in (Vecrīga) en karakteristik geçitlerinden biri. 1698 yılında Riga hala İsveç Krallığı’nın egemenliği altındayken inşa edilmiş. Riga, o dönem “İsveç’in incisi” diye anılıyormuş. Başka bir deyişle, Baltık ticaretinin ve askeri gücün sembolüymüş.

Kapı, şehrin savunma duvarlarının bir parçasıymış. Askerî amaçla inşa edilse de daha sonra şehrin içiyle dış mahalleleri birbirine bağlayan bir geçit haline gelmiş. Yani bugün rahatça geçtiğimiz o taş kemer, üç yüzyıl önce askerlerin postallarıyla, tüccar arabalarıyla, belki de kar fırtınasıyla tanışmış bir yermiş.

Söylenene göre kapının üzerinde bir zamanlar idam edilmiş bir kadının ruhu dolaşırmış, çünkü o kadın bir askere aşık olmuş. Asker, şehrin düşmanıymış. Kadın ihanetten idam edilmiş, askerse bir daha dönmemiş. O yüzden akşam saatlerinde, sessizlik çöktüğünde, bu dar geçitten geçerken bir fısıltı duyarsan şaşırma diyorlar.

Sabah güneşi taş duvarlara vurduğunda açık renk sıvalar parlıyor, çok etkileyici bir görünüm ortaya çıkıyor. Gerçekten görülmeye değer.

Kara Kafalılar Evi
House of the Blackheads (Melngalvju nams), yani Kara Kafalılar Evi Riga’nın en görkemli yapılarından biri. Şehrin tam kalbinde, Belediye Meydanı’nda (Rātslaukums) yer alıyor.

Kara Kafalılar, Orta Çağ’da Riga’da yaşayan bekar Alman tüccarlardan oluşan bir lonca. Adını, koruyucu azizleri Aziz Mauritius’tan almış. Aziz Mauritius, Mısır kökenli bir Romalı asker olduğu için “kara kafalı” lakabıyla tanınıyormuş. Bu tüccarlar Riga’nın ticaretini, kültürünü ve hatta politik etkisini yüzyıllarca yönlendirmiş. Binayı ilk olarak 1334’te inşa etmişler ama bugünkü hali 16. yüzyılın sonlarında aldığı o görkemli Gotik-Rönesans karışımı cepheyle tanınır hale gelmiş.

Cephedeki saat, burç sembolleriyle süslü gök haritası ve ince süslemeler, neredeyse bir katedral titizliğinde yapılmış. Her heykelin bir anlamı var: adalet, ticaret, barış ve denizciliği simgeliyor. Binanın içi ise o dönemdeki balolar, toplantılar ve hatta Prusya krallarıyla yapılan anlaşmalara sahne olmuş.

Ancak bu güzellik uzun süre hayatta kalamamış: II. Dünya Savaşı’nda tamamen yıkılmış. Sovyet döneminde kalıntıları bile kaldırılmış.

Binanın bugünkü hali 1999’da birebir aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş. Yani yapı “yeniden doğmuş” bir Riga efsanesi.

Başta Riga, bütün Baltık başkentleri gerçekten cazibeli, etkileyici kentler. Ancak bunları görmek yetmiyor, bir de yaşamın havasını koklamak şart. Gezmeyi seven biti olarak kesinlikle görmenizi öneririm.

Üç başkenti kıyaslamak gerekirse, farklar gerçekten çok küçük. Ben Vilnius’u, cazibe sırasında en sona koyuyorum. Bana biraz fazla modern, snob geldi. Tallinn ve Riga arasında bir seçim yapmak zor ancak ben oyumu Riga’dan yana kullanıyorum. Riga sanki baltıkların cazibesini en iyi sergileyen başkent.

Baltıklar’da yemekler bana çok özel gelmedi. Ancak unutmayın, ben şahsım deniz mahsullerine alerjik biriyimdir, o yüzden bunları tadamadım. Jelena ve 🐝Mezzy🐝 yedikleri balıklardan öyle çok mutlu olmadılar.

Alkolü seviyorsanız Baltıklar bir cennet. Haliyle şarap yok ama o kadar çeşitli likör ve brandy var ki, sert alkol düşkünleri gerçekten mutlu olacaklardır.

Trafikte insanlar birbirlerine saygılı, ancak yollar çok kötü. Sovyet zamanlarından bugüne çok ciddi bir değişiklik olmamış gibi.

Nordik halk gerçekten güzel bir ırk, o yüzden insanlar gerçekten alımlı ve cazibeli. Ancak o Sovyet alışkanlıkları hala sürüyor. O yüzden zaman zaman insan ilişkilerinde zorluk yaşanılabiliyor.

Sonuç olarak mutlaka görün, ancak günlerinizi ayırmayın. Her başkente bir gün fazlasıyla yetecektir.

Sevgi ile kalın.

12 Ağustos 2025 Salı

Tallinn

Latvia’nın başkenti Riga’ya Krakow üzerinden aktarmalı uçuyorduk. Yazılarımı okuyorsanız bileceksinizdir, hayatımın üç yılı Krakow’da geçti o yüzden bu güzel kentin içini, dışını oldukça iyi bilirim.

🐝Mezzy🐝 ve Jelena’nın ise Krakow’a ilk gelişleriydi. Sevgili karımla birlikte ikimizin ayrı ayrı ya da sadece birimizin bulunduğu bir şehri daha listemize ekleyip, nötralize etmiştik.

Krakow
Balice’deki havaalanından bir Bolt yolculuğu ile Krakow’a ulaştık. Kızlarla şehir meydanını ve Wawel Kalesi ve Sarayı’nı gördük, Hard Rock Cafe’de bir şeyler yiyip, içtik.

Krakow gibi güzel bir kenti böyle yarım güne sığdırmak istemem, o yüzden detayları başka bir ziyaretimize bırakıp, Baltık gezimize devam edelim.

Bir Ryanair uçuşu bizi Riga’ya getirdi. Havaalanından bir araba kiralayıp, otelimize geldik. Çok fazla sağa sola bakmadan odamıza çıkıp uyuduk. Çünkü önümüzdeki iki gün çok yorucu geçecekti.

Latvia, bir Baltık gezisi için çok kullanışlı bir konumda. Litvanya’nın kuzeyinde, Estonya’nın güneyinde kalıyor ve her iki ülkeye de dört saatlik araba yolculuğu uzaklığında. Biz de merkezi üssümüzü Riga’ya kurup, geri kalan iki ülkeye buradan gitmeye karar verdik. Estonya ve Litvanya’ya trenle de gitmek mümkün yalnız seyahat süresi bir iki saat uzayabiliyor. Zamanımızın azlığından araba kiralamak bize daha kolay geldi.

Ertesi sabah uyanıp, rotamızı Estonya’nın başkenti Tallinn’e çevirdik ve gaza bastık.

Bütün Baltıklar’da bir limana çıkmayan her yol neredeyse bir köy yolu gibi. Tek şerit gidiş-geliş insanın canını çıkarıyor. Saatler boyunca kamyon sollamaktan bir hal oldum. Hız limitleri de anlamsız biçimde, anlamsız yerlere konulmuş. Ben cidden limitlere fazlasıyla dikkat ederek araba kullanırım, buna rağmen iki günde üç ceza yedim/yemişim.

Tallinn’e geldik, ancak arabayı park etmek bir dert. Kapalı parklar SMS ile ödeme kabul ediyorlardı, başka bir yöntem varsa da biz çözemedik. Bir Estonya telefon numaramız olmadığı için mecburen cadde üzerindeki, parkometre ile çalışan park alanlarında dolaşıp, boş bir yer bulmaya çalıştık.

Boş bir yer bulunca da bu kez parkı ödeyebilmek için bozuk para peşinde koşmaya başladık. Yalvar yakar beş Euro bozdurabildik. Hepsini attığımızda ise bize gönlü bol bir doksan dakika süre verdi.

Dört saattir arabadaydık ve karnımız acıkmıştı. Tallinn’in eski kent merkezinde güzel bir restoran bulduk ve oturduk.

Bir aile işletmesi. Anne, baba, bir genç oğlan, bir de genç kız. Fotokopi makinesinden çıkmış gibi birbirlerine benziyorlar.

Bize genç oğlan bakıyor. Geldi, nazikçe selamladı, siparişimizi verdik, tamam deyip gitti. Sonrasında Jelena menüye bakarken salata ile birlikte ısmarladığı tavuğun yanında patates de yemeye karar verdi.

Garsonu çağırdı, “Ben tavuğun yanına bir de patates istiyorum” dedi.

Garsonun ağzı burnu oynamaya başladı. Seri halde “No! No! No!” diyor. “Oğlum neyin ‘no’ su?” diye sorduk. “Patates mi yok?”. Bu duymamış gibi “No! No! No!” demeye devam ediyor. “No possible!”

Sonra düşündü, düşündü, “No change” dedi. Jelena “Oğlum biz bir şey değiştirmiyoruz, sadece fazladan bir patates istiyoruz” dedi. Bu hala spastik bir biçimde ağzını, yüzünü oynatıyor, “No” ’lamaya devam ediyor, “No possible can’t do it/Mümkün değil, yapamam” falan diyor.

Acaba anlamadı, uyuşturucu, karı falan mı istiyoruz zannetti diye düşündüm. “Potato”, “Krumpir”, “Kartoffel” falan dedim garanti olsun diye, o hala geri “I know but not possible, system” diye yırtınıyor, elindeki POS makinesine benzeyen şeyi gösteriyor.

İçimden o itoğluitin elindeki makineyi alıp, ağzından içeri sokmak geldi, “Hadi…” dedim. 

Üç kişinin çalıştığı parmak kadar restoran zaten, kıytırık sistemin siparişe bir patates ekleyemiyorsa, getir patatesi, parasını ayrı veririz. Yok yapamıyorsan da “I’m sorry” de, git. Ne öyle kuyruğu kapıya sıkışmış kedi yavrusu gibi kendini yırtıyorsun?

Görünüşe göre müşterilerin sadece bir kez sipariş verme hakları var. Bir değiştirmeye kalksınlar, restoran personeli “Release the dogs” oluyor böyle.

Sonunda patates geldi ama adamda hala sanki böbreğini istemişiz havası var. Bizim sinirlendiğimizi görünce, kız garson ile değiştiler, bize kız bakmaya başladı.

Yemekten sonra 🐝Mezzy🐝 bir dondurma söyledi, Jelena da başka bir tatlı. Kız bunları getirdi ve “Çorba da var” dedi. Ne alakaysa, hiç birimiz anlamadık ama üstelemedik. Anlaşılan restoran tekin bir yer değildi. Hesabı ödeyip, ayrıldık.

Daha Tallinn’i görememiştik bile. Park yerinin süresi dolduğu için arabaya döndük.

Arabanın başında şöyle yüz kiloluk bir kadın var. Elinde çantası, bize ceza kesiyor. “Yettik bacım, dur, yazma” dedim, yüzüme bile bakmadan yazmaya devam etti. Bir yerlere yazıyor, kağıdı yırtıyor, katlıyor, damgalıyor, çantasına koyuyor, başka bir defteri açıyor, yine yazıyor, imzalıyor…

İşi bitince “No English” dedi, ‘Russkiy?” diye sordu, Jelena “Da” dedi. Kadın Rusça biliyor musun diye sormasına, Jelena’nın da biliyorum demesine rağmen, iki saniye önce bilmiyorum dediği İngilizce ile devam etti “You are late”. Geç kaldınız diyor. “Ne kadar geç kaldık?” diye sordum, kadın saatine baktı “Beş dakika” dedi. “Bacım zaten beş dakikadır senin işinin bitmesini bekliyoruz” dedim, cevap keskin bir "No!". 

Kadın Nuh diyor, peygamber demiyor. Ben biraz daha miyavladım, işe yaramadı. Kadın, adi bir plastik içinde bir kağıt verdi. Otuz Euro. Kağıdın üzerinde bir IBAN numarası var, “Buraya yatır” dedi.

“Bu yaptığın doğru değil" dedim. "Dünyanın hemen her yerinde süre dolduğunda en az on beş dakika beklenilir. Biz zamanında geldik, sen hala bize ceza yazıyorsun”.

Kadın yüzüme bile bakmadı, “Ödersin…” dedi. Ben de “Tamam öderim…” dedim…

Geçen yazımda değindiğim “Sovyet Geni” meselesini daha iyi anladınız sanırım.

Arabayı başka bir park yerine götürdük, bu kez on Euro attık. İki saat kadar gezme vaktimiz vardı.

Tallinn’le teşviki mesaimiz iyi başlamamıştı, ancak eski şehrin içlerine gittikçe kanaatimiz değişmeye başladı. Merkez o kadar güzel bir yer ki anlatamam.

İlk durağımız Viru Kapısı oldu. Tallinn’in eski şehri surlarla çevrili ve bu kapı resmi olarak şehre giriş noktası. Ortaçağ’da Rusya, İskandinavya ve Batı Avrupa’dan tüccarlar, soylular ve gezginler bu kapıdan geçerlermiş, bu da Viru Kapısı’nı kültürlerin kesiştiği bir nokta haline getirirmiş.

Viru Kapısı
Zaten Tallinn’e gelirseniz, mutlaka, neredeyse şehrin maskotu olan bu kapıyı göreceksinizdir.

Tallinn’in surları, şehri savunmak için 13.–16. yüzyıllar arasında inşa edilmiş. Bu duvarlar hâlâ Avrupa’daki en iyi korunmuş şehir surları arasında ve yaklaşık 1,9 kilometrelik kısmı bugün de ayakta.

Bu surlar boyunca yürüyerek Tallinn Eski Şehir’deki en ünlü ve en fotojenik ara sokaklardan biri olan St. Catherine’s Passage (Katariina Käik) geçidine ulaştık.

Bu sokak, orta çağdan kalma taş duvarları, kemerleri ve el sanatları atölyeleriyle insanı birkaç yüzyıl geriye gönderiyor. Bir yanında 13. yüzyıldan kalma Dominik Manastırı’nın kalıntıları, diğer yanında cam üfleyicilerden deri ustalarına kadar hâlâ çalışan zanaatkârlar var. Dar taş döşeli yolda yürürken, hem geçmişin lonca kültürünü hem de bugünün turistik cazibesini aynı karede görebiliyorsunuz.

Catherine’s Passage
Geçit, adını 14. yüzyılda burada bulunan ancak Reform hareketleri sırasında yıkılan St. Catherine Kilisesi’nden almış. Üstteki kemerler binaları ayakta tutmak için yapılmış, ama aynı zamanda sokakta mistik bir tünel hissi veriyor. Taşların arasında dolaşırken 15. yüzyıldan kalma bir kaldırım taşına basma ihtimaliniz yüksek. Rivayete göre geceleri kemerlerin altından hâlâ eski manastır rahiplerinin fısıltıları duyuluyormuş.

Bir yürüyüş sonrasında Tallinn’in kalbi sayılan Belediye Meydanı’na (Raekoja plats) geldik. Söylenene göre burası 600 yıldır şehrin buluşma noktası olarak kullanılıyormuş. Meydanın en baskın silueti ise 1400’lerin başında inşa edilmiş Tallinn Belediye Binası. Avrupa’da tamamen gotik tarzda korunmuş tek belediye binası buymuş. Kulesinin tepesindeki “Old Thomas” (Vana Toomas) figürü, yüzyıllardır Tallinn’in simgesi haline gelmiş. Orta Çağ’dan beri meydanda pazarlar, kutlamalar ve törenler yapılırmış. Bugün ise her yer açık hava kafelerine restoranlarla dolu.

Tallinn Belediye Binası
Biz denemedik ama Belediye Binası’nın içine girip hem tarihi salonları görmek hem de kuleye çıkarak Eski Şehir’in kırmızı çatılı manzarasını izlenebiliyormuş.

Bu meydan gerçekten çok güzel sevgili arkadaşlar. İster tarihe, ister fotoğraf çekmeye, ister sadece bir kahve molasına ilgi duyun, yolunuz mutlaka buraya düşüyor.

Yokuş yukarı, gerçekten canımızı çıkaran bir yürüyüşle Toompea Kalesi’ne ulaştık. Burası, Tallinn’in tepesinde asırlardır kentin yönetim merkezi olmuş bir yapı kompleksi. 13. yüzyılda Danimarkalılar tarafından inşa edilmiş ve hem stratejik bir savunma noktası hem de bölgenin idari üssü olarak kullanılmış. Yüzyıllar boyunca Livonya Tarikatı, İsveç Krallığı ve Rus İmparatorluğu gibi farklı güçlerin elinde kalmış. Her dönem, kalenin mimarisine kendi izini bırakmış ve böylece bugünkü, Orta Çağ surlarından barok cephelere uzanan haline kavuşmuş.

Toompea Kalesi
Bugün kale, Estonya Parlamentosu’na (Riigikogu) ev sahipliği yapıyor. Pembe barok cepheli ana bina 18. yüzyılda Rus döneminde eklenmiş. Ancak hala 14. yüzyılda yapılmış Pikk Hermann Kulesi varlığını koruyabilmiş. Estonya bayrağı her sabah burada göndere çekiliyor.

Estonya halkının büyük çoğunluğu çok fazla dini konulara takılmıyor. Resmi istatistiklerde nüfusun yarısından fazlası kendini “dinsiz” olarak tanımlamış. Yine de ülkedeki en yaygın mezhep, kuzeydeki diğer Baltık komşularında olduğu gibi Luthercilik. Ortodoksluk ise daha çok Rus kökenli nüfus arasında yaygın ve bu durum, tarih boyunca kültürel ve siyasi gerilimlerin bir kaynağı olmuş.

Alexander Nevsky Katedrali işte bu gerilimin tam göbeğinde duruyor. 1894–1900 yılları arasında, Estonya hâlâ Rus İmparatorluğu’nun bir parçası iken inşa edilmiş. Çarlık yönetimi, bu görkemli Rus Ortodoks katedralini adeta “biz buradayız” mesajı vermek için tam da Toompea Kalesi’nin karşısına kondurmuş. Soğan kubbeleri, beyaz taş süslemeleri ve altın yaldızlı mozaikleriyle dikkat çeken kilise, Estonlar için uzun süre işgalin simgesi olmuş.

Sevgili karım Ortodoks olunca, ister istemez Rusların tarafını tutuyoruz ve içeri giriyoruz elbette.

İçine girdiğinizde sizi altın ikonalarla dolu devasa bir ikonostas, ağır tütsü kokusu ve derin bir sessizlik karşılıyor. Bir de fotoğraf çekmeye kalktığınızda yerinden fırlayıp, size hırlayan görevli - tecrübeyle sabittir. Ne olursa olsun fazlasıyla güzel, bir o kadar da ihtişamlı bir kilise burası.

Arabaya geri dönerken çok acil bir tuvalete gitme gereksinimi zuhur eyledi. Normalde hiç böyle krizlere girmem ancak hava öyle sıcaktı ki, gün boyunca 🐝Mezzy🐝 ile elimizde birer şişe su, yarısını içiyor, yarısını serinlemek için kafamızdan aşağı döküyorduk. İçtiğim litrelerce su artık biz buradayız demeye başlamıştı.

Etrafta tuvalet yoktu. Bir restorana “Tuvaleti kullanabilir miyim?” diye sordum, garson bana hırladı. Mağazalara falan sordum, heyhat.

Sonunda ne olduğunu tam kestiremediğim bir mekana geldim. Bahçede ve içerde masalar vardı ama bir restorana benzemiyordu. İçeri girince tütsü kokuları, rahibeler ve kilise müziği ile bir anda ‘Ameno’ oldum. Belli ki dinsel bir mekandı. Dönüp, dışarı çıkacakken bir rahibe “Yardımcı olabilir miyim?” diye seslendi. Eh, madem sordu, söylemekte bir sakınca olmaz diye düşündüm “Tuvaleti şeyedecektim”.

Bütün güler yüzü ile “Tabii ki” dedi. Bana koca bir anahtar verip, tuvaletin yerini tarif etti.

Tuvalet daha ziyade bir müzeyi andırıyordu. Ortaçağ dekorları, kandiller, tütsüler…

Tek problem, ortada tuvaletin kendisi yoktu. Etrafa bakıp, tuvalet olarak kullanılmaya uygun tek obje olan demir bir küveti gözüme kestirdim. Eğer burası değilse İsa beni affetsin deyip, çişimi yaptım.

Rahibe aynı güler yüzüyle anahtarı benden aldı ve güzel bir akşam diledi. Ben de karşılık verip, girdiğimden hem daha huzurlu, hem daha rahat bir biçimde mekandan ayrıldım.

Dört saatlik bir araba yolculuğu ile Riga’ya döndük. Malum kutup bölgesine yakın, aylardan da Temmuz olunca gece saat onda bile hava henüz kararmamıştı. Riga’nın alış-veriş caddesinin karşısındaki cafelerden birine oturduk. Sesi bet ama gitarı güzel çalan bir cengaverden bol bol classic rock dinledik ve otelimize döndük.

Tallinn için söyleyecek çok şey var sevgili arkadaşlar.

Bir kere tartışmasız çok güzel bir eski şehri var. Avrupa’nın Belarus ve Ukrayna hariç her ülkesinde bulunmuş biri olarak bu kadar güzelini az gördüm diyebilirim.

Tallinnlilere gelince, oraya bir yere küçük bir soru işareti koyuyorum. Kötü değiller ama ne diyorum, sovyet DNA’sı…

Devam edeceğiz,

10 Ağustos 2025 Pazar

Baltıklar'a Doğru

Baltıklar üç tane devletten oluşan bir bölge sevgili arkadaşlar. Bu ülkeler Litvanya, Estonya ve Latvia’dır. Latvia’nın Türkçesi Letonya’dır. Ancak ben, Baltıklar yazı dizisi boyunca, okuma akışı için ‘Latvia’ adını kullanacağım. Bu ülkeler çok küçüklerdir - günümüzdeki toplam nüfusları altı milyon kişi, 1990’larda ise sekiz milyon kadardı. Batı'da alaycı söylemlerde Baltık ülkeleri için ‘Çivava ülkeler’ gibi küçümseyici benzetmeler yapılır. Bildiğiniz üzere Çivava’lar küçük boyutlu bir köpek ırkıdır.

Yıl 1996, bir iş gezisi için Litvanya’ya gitmem gerekiyordu. Bir arkadaş, benden bir hafta kadar önce Klaipeda’ya gitmiş, ilk teması başlatmıştı. Yola çıkmadan arayıp, “Buralardan bir şey ister misin?” diye sordum. “Su” dedi. Önce anlamadım, “Ateş suyu mu?” falan diye şakadan sordum. “Yok su, bildiğimiz su, Pınar Şaşal falan” dedi.

Litvanya’da içecek su yoktu!

Klaipeda, 1996

Oraya gittiğimizde şaşkınlığım daha da artmıştı. Klaipeda’daki birkaç mağazada vitrinler bomboştu. Boş tahta raflar!

Baltıklılar çok güzel, çok yakışıklı bir halk, ancak üzerlerine giydikleri giysiler besleme çocuklarınki gibiydi.

Binalar bakımsız, arabalar eski, yıpranmış, otel odasında ise zamanın popüler müzik dinleme aparatı Discman’in adaptörünü fişe taktığımda sigortalar atıyordu.

Kısacası ülkede her şey dökülüyordu.

Bunun iki önemli istisnası hemen gözüme çarpmıştı.

İlki, Vilnius ve Klaipeda arasındaki otoyoldu. Bu kadar düzgün, bu kadar bakımlı bir otoyolu ne İsviçre’de, ne Amerika’da görmüştüm. Ülke sürünürken, F1 pistlerinden bile daha güzel bir otoyol, arka planla ciddi bir kontrast oluşturuyordu.

Bunun da fazlasıyla geçerli bir sebebi vardı. Bir cümle ile anlatmak gerekirse, benim zamanımın tarih kitaplarında bir klişe haline gelmiş “Rusların sıcak denizlere inme arzusu!”

Rusya, Sovyetler, artık neresinden bakarsanız çok büyük bir ülkeydi - Rusya halen dünyanın en büyük ülkesidir. Bir ülkenin can damarı ise denizle olan bağlantısıdır. Hem ticaret, hem de askeri bakımdan bir denize ulaşmak hayati önem taşır.

Haritaya bakarsanız Sovyetler Birliği’nin denizle bağlantısı, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, doğuda Pasifik Okyanusu, güneyde Karadeniz, kuzeybatıda ise Baltık Denizi’dir.

Bunlardan Kuzey Buz Denizi yılın önemli bir bölümünde donar. Murmansk Limanı ise Gulf Stream’in etkisiyle yıl boyu buz tutmaz ve bu nedenle bir istisna oluşturur. Ancak Murmansk’tan Avrupa’ya ulaşmak için batı ülkelerinin yakınından geçen, oldukça uzun bir rotayı izlemek gerekir. Üstelik Murmansk’tan Baltıklar’a gelebilmek için yine batı ülkelerinin, hukuken kontrol etmeseler de, burunlarının dibindeki dar suyollarından geçmek şarttır.

Doğudaki Pasifik bağlantısı ticaret ve askeri olarak önem taşıyan Avrupa ve Afrika gibi bölgelere çok uzaktır. Buralardan yola çıkan bir savaş gemisi ya da denizaltının Avrupa’ya ulaşması aylar alır.

Karadeniz’in problemi ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi çerçevesinde Türkiye’nin kontrolünde bulunan boğazlardır. Türkiye’nin aynı zamanda bir NATO ülkesi olması, Rusların rahatını elbette biraz daha fazla kaçırır.

Baltık Denizi öyle sıcak bir deniz olmasa da, Kuzey Buz Denizi’nin yanında Karayipler gibi kalır. Danimarka ve İsveç etrafındaki boğazlara gelene kadar, Almanya, Polonya gibi kuzey Avrupa’nın önemli bir bölümüne doğrudan ulaşım sağlar.

Hal böyle olunca, Sovyetler Birliği 1940’ta Baltık devletlerini işgal ederek ilhak etmiştir.

Dikkat edelim: Varşova Paktı’nın üyeleri olmalarına rağmen Polonya, Macaristan ve Çekoslovakya Sovyetler Birliği’nin bir parçası değildi, iyi kötü bağımsız devlet statülerini koruyorlardı. Baltık ülkeleri Litvanya, Estonya ve Latvia ise bunlar gibi bağımsız değildi. Yukarıda anlattığım coğrafi önemleri nedeniyle doğrudan Sovyetler Birliği’ne katılmış, onun birer cumhuriyeti hâline gelmişlerdi.

Bu devletlerin Sovyetler Birliği bünyesindeki bir numaralı görevleri ise birer liman olarak işlev görmeleriydi. İşte bu yüzden limanlara ulaşan otoyollar bu kadar bakımlı ve kullanışlıydılar.

Bugün, eğer Rusya ile Batı arasında bir savaş çıkarsa ilk hedefin Baltıklar olacağında kimsenin bir kuşkusu yoktur. Ruslar baltıkları kaybetmeyi, hele geçmişte uzun yıllar boyu kendi vasalları saydıkları bu ülkelerin NATO’ya girmelerini hiçbir şekilde kabüllenemediler.

Litvanya’daki zamanın bakımsızlığına ve olanaksızlığına kontrast ikinci istisna ise bu ülkedeki alkollü içkilerin çeşitliliği ve bolluğuydu.

Zaten soğuk yüzünden insanların dışarı çıkamadıkları bu ülkede eğlence adına yapacak çok az şeyden biri içmek olunca, alkol bu kadar yaygınlaşmış. İnsanların kafayı çekince, “Bu adamların burada ne işi var?” gibi bölücü, anarşist sorular sormaması elbette Rusların da işine gelmiş ve alkole pek karışmamışlar. Aksine, örneğin 1985’te, Moldova’da, Gorbaçov’un alkol karşıtı kampanyası bağ sökümleri ve ağır kısıtlamalara yol açmıştı.

Rusların Baltık devletlerine çökmelerinin başka bir sonucu olmuş, ki bu benim kişisel gözlemlerime dayanan bir fenomen sevgili arkadaşlar. Sovyetler bu bölgeyi o kadar kasmışlar ki, Sovyet Mantalitesi, Baltıklıların DNA’sına işlemiş. O yüzden yine Sovyet Bloku ülkeleri olan Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti falan Avrupa Birliği’ne girdiklerinde çabuk sayılabilecek bir biçimde entegre olmuşken, Baltıklılar bu Sovyet genleri yüzünden bence hala biraz zorluk çekiyorlar.

Bu Sovyet genleri nedir, biraz açayım.

Sosyalist ya da Komünist sistemde rekabetten çok koruma olduğundan yapılan işin kalitesi, doğruluğu ve bütünlüğü çok fazla önem taşımaz. Örneğin bir çamaşırhanede çalışan Sovyet işçisinin görevi, çamaşırları makineye doldurup, yıkama düğmesine basmaksa, bunları yaptıktan sonra makinenin çalışıp, çalışmamasının bir önemi yoktur. Örneğin sular kesilmiş, çamaşırlar yıkanmamışsa bile, iki saat bekleyip, kirli çamaşırları yıkandı diye geri gönderir. Daha da komiği, yıkanacak çamaşır yoksa bile, görevim bu diyerek, boş makineyi düğmesine basarak çalıştırıp, yıkamanın bitmesini bekler.

Sırbistan ne Sovyetler Birliği’nin, ne de Varşova Paktı’nın bir parçasıydı, ancak orada bile bu fenomeni fazlasıyla yaşadım. Bazen sevgili karımın da komünistliği tutar, benzeri sebeplerle birbirimize gireriz.

Baltıklarda bu eski Sovyet mantalitesi hala fazlasıyla mevcut. Bu da seyahatimiz boyunca zaman zaman beni çileden çıkardı. Neyse, sırası geldiğinde anlatırım.

Ruslar birlikte yaşaması en zor halklardan biridir sevgili arkadaşlar. Çok sevdiğim Rus arkadaşlarımı elbette tenzih ederim ama çoğunluk olarak kendini beğenmiş, kaba, sert, acımasız ve bunu daha fazla üzerine basarak söyleyemem, ukala bir yapıları vardır. Birçok kişi bunu Rusların büyük bir imparatorluğun mirasçıları olmalarına bağlar ama örneğin biz de yüzyıllarca uygar dünyanın yarısını yönetmemize rağmen öyle kaba, gaddar bir millet değilizdir.

Rusça’da, hadi biraz alçak gönüllülük yaparak söyleyeyim, birkaç küfür bilirim. Bunların tümünü Rusya’da değil, Baltıklar’da öğrendim. Baltıklılar Ruslardan o kadar nefret etmişler ki, küfür ederken kendi dillerini değil, Rusça’yı kullanırlar. “Suka”, “Blyat”, “Pizdets”, “Govno” gibi sözcükleri Baltıklar’da bol bol duyarsınız.

Klaipeda’da bir barda Litvanyalı birkaç kişiyle beraber içiyoruz, dikkatimi çekti, Litvanyalılar içki almaya giderken kafalarını kaldırıp, baş ve işaret parmaklarıyla bir daire yaparak, tıp-tıp diye boğazlarına vuruyorlardı. “Bu ne?” diye sorduğumda, Ruslardan kalma bir alışkanlık olduğunu söylediler. Baltıklarda konuşlu Rus askerlerinin boğazlarında birer dövme bulunurmuş. İçki istediklerinde bu dövmenin üzerine tıp-tıp diye vurup, para vermeden içkilerini alırlarmış.

İçkilerin bolluğunda yukarıda bahsetmiştim. Detaylarını önceki yazılarımda anlattığım birçok sarhoşluk anım vardır Klaipeda’da. Altmış yaşında kadınlarla dans etmişliğim, sürüne sürüne odama çıkıp, pantolonumun sadece bir paçasını çıkararak uyuduğum, içki diye bulaşık suyu içtiğim zamanlar olmuştur. Detaylarıyla çok başınızı ağrıtmayayım, sadece Starka isimli içkiden uzak durmanızı tavsiye ederek bu konuyu sonlandırayım.

Kar!
Litvanya’dayken hava çok soğuktu sevgili arkadaşlar. Otelden ilk çıktığımızda soğuktan yürüyememiştim. Bir elli metre sonra kendimi bir bara atıp, bir konyak söylemiş, burnumu kadehe sokup, ısıtmıştım. Gideceğim yere ulaşana kadar bar-hopping ile, konyak takviyesi yaparak ulaşmıştım.

İşin komiği, yerli kızlar ince bir kazak ve mini etekle dolaşıyordu. Onlara baktıkça bana daha fazla üşüme geliyordu.

Her yer karla kaplıydı. Şehirdeyken asfaltı neredeyse hiç görmemiştim. Ancak kar öyle ilk aklınıza gelecek şekilde beyaz, üzerine basınca gırç diye ayakkabılarınızın battığı bir kar değildi. Baltıklarda gördüğüm kar, rengi açık kahverengiye dönmüş, aylarca erimeden kaldığı için betondan daha sert bir halde katılaşmış, acayip bir kardı. Yollar ve kaldırımları ayırmak imkansız olduğundan arabalar ve yayalar tahmini ölçümlerle birbirlerine yol veriyordu.

Bu katı karda yürümek de imkansızdı. Her beş dakikada bir düşüyordum. Orada birkaç aydır bulunan bir arkadaş “Klaipeda’dayken zamanımın yüzde altmışını ‘yatay’ olarak geçirdim” demişti.

Ertesi gün toplantıya giderken takım elbise, resmi ayakkabı falan tip-top bir halde odadan çıktım. Lobide yukarıda bahsettiğim, gelirken su getirmemi isteyen arkadaşı gördüm. Üzerinde yeşil kar parkası, kot pantolon ve komando botları vardı. Beni iki dirhem bir çekirdek görünce güldü. Bir daha takım elbise falan giymedim elbette.

İşte otuz küsür seneden sonra, bu duygu ve düşüncelerle yönümüzü Baltıklar'a çevirdik.

Devam edeceğiz.

28 Haziran 2025 Cumartesi

Vadi Rum

Thomas Edward Lawrence, 16 Ağustos 1888'de Galler’in Tremadog kasabasında doğdu. Annesi Sarah Junner, İrlandalı soylu bir ailenin hizmetçisiydi; babası ise evli bir İngiliz aristokrat olan Sir Thomas Chapman idi. Chapman, dört çocuğunun annesi olan eşini terk ederek Sarah Junner’la birlikte yaşamaya başlamıştı. Ancak evlenmedikleri için Lawrence, dönemin toplumuna göre nikahsız bir birliktelikten doğmuştu.

Vadi Rum
Chapman ve Sarah, skandal yaratmamak için sürekli yer değiştirerek İngiltere’de farklı şehirlerde “Bay ve Bayan Lawrence” adıyla yaşadılar. Thomas Edward, babasının soyadı olan Chapman yerine annesinin seçtiği Lawrence soyadını aldı.

Bu aile durumu, Lawrence’ın çocukluğu boyunca sosyal baskılara maruz kalmasına ve toplumdan belli ölçüde uzak kalmasına neden olmuştu. Bu dışlanma duygusunun, sonuçları ileride geliştirdiği bağımsızlık, isyan ruhu, ve otoriteyle çatışma eğilimi üzerinde etkili olacaktı.

Lawrence, Oxford Üniversitesi’nde tarih ve arkeoloji eğitimi aldı. Mezuniyet tezinde Orta Doğu’daki Haçlı kalelerini inceledi ve bu süreçte Arapça öğrendi. Mezuniyetinin ardından Osmanlı topraklarında, özellikle Suriye ve Ürdün bölgelerinde arkeolojik kazılara katıldı.

Lawrence, Oxford mezunu genç bir arkeolog olarak, British Museum adına yürütülen kazılara katılmak üzere Karkamış’a (Carchemish), bugünkü Gaziantep’e geldi. Orada çalışan yerli Araplar arasında, genç bir çocuk dikkatini çekti. Selim Ahmed, ya da halk arasında "Dubba" veya "Dahoum" lakabıyla anılan bu gençle aralarında bir arkadaşlık başladı.

Bu arkadaşlık, İngiliz tarihçilerin sugar coat ettikleri şekilde romantik bir ilişki, Lawrence da latent (gizli) yada repressed (represe/baskılanmış) homoseksüel veya aseksüeldir.

İşin aslı bunlar gecelerini birlikte geçiren, birbirlerinin elbiselerini giyen, çölde el ele gezen, Lawrence’ın mektup ve kitaplarında Dahoum’a olan arzusunu, sevgisini ve aşkını belirttiği aleni bir çifttir. Kısaca Lawrence represe homoseksüel falan değil, basbayağı ibnedir.

Yanılmıyorsam Fatih Altaylı, bir keresinde Lawrence için yanlış küfürü kullanarak “Bu pezevenk” demişti. Doğrusunun altını çizelim…

Tarihçiler, Lawrence’ın yazılarında açıkça homoseksüel olduğunu belirtmediğinden dolayı “Kesin bir şey söyleyemeyiz” falan derler, sanki 1910'larda birisi “Ben ibneyim, Dahoum da dün akşam beni düdükledi!” falan diye yazabilirmiş gibi.

Ayrıca Dahoum ilk ve tek de değildir. Vincent W. Yorke, Lawrence’ın Oxford yıllarından yakın arkadaşıdır. Aralarında geçen bazı mektuplarda Lawrence’ın yoğun duygusal ifadeler kullandığı görülür. Bu ilişki de, bazı akademisyenler tarafından platonik aşk olarak değerlendirilmiştir.

Lawrence, yine Türklerin eline geçip, fantastik bir biçimde önce kamçılanıp, sonrasında düdüklendiğini ima eden bir şeyler yazmıştır. Ancak birçok tarihçi bunun, Lawrence’ın bir fantezisi olduğuna neredeyse emindir.

İşin aslı, Lawrence, ibnemiydi, değilmiydi, bizi ilgilendirmez. Ancak bu Arap çocuğa duyduğu aşk yüzünden Araplar’ı büyük bir tutkuyla Osmanlı'ya karşı isyana teşvik etmiş ve başarılı da olmuştur. Yani bir pipi uğruna kim bilir ne güneşler batmıştır.

Lawrence, bu isyan sırasında Araplar’ı örgütlemiş, bizzat onlara katılarak hem taktik, hem de özellikle patlayıcı kullanımı üzerinde operasyonel destek sağlamıştır.

O yıllarda II. Abdülhamit’in Müslümanlar Hacca rahat gitsin diye Suriye’den Mekke’ye uzanan bir demiryolu projesi başlatmıştı. Malumunuz, Mekke, Medine falan Osmanlının Hicaz isimli eyaletinin şehirleriydi, ondan dolayı bu demiryoluna “Hicaz Demiryolu” ismi verilmişti.

Bu projeyi Ümmet-i Muhammed, yani İslam Dünyası finanse etmekteydi.

Demiryolu Medine’ye kadar inşa edilmiş, ancak hiç bir zaman Mekke’ye ulaşamamıştı.

Savaş esnasında ise bu demiryolu üzerinden hacılar değil, askerler taşınıyordu.

İsyan boyunca Lawrence ve Arap birlikleri, Hicaz demiryolu üzerindeki köprüleri, istasyonları, rayları havaya uçurmuş, trenlere saldırmıştır.

Araplara İngiliz hükümeti ve Lawrence tarafından verilen söz, yani isyanın temeli, bağımsız bir Arap devletiydi.

Ancak, Lawrence, daha İngiliz hükümeti tarafından görevlendirilmeden, Suriye Fransızlara, Irak İngilizlere, Filistin de İsrailliler’e söz verilmişti. Yani Araplar bağımsızlık yerine babayı alacaklardı.

Çoğumuzun en azından ismini bildiği Sykes-Picot Anlaşması, Birinci Dünya Savaşı sırasında 1916 yılında gizlice imzalanan ve Osmanlı topraklarının savaş sonrası paylaşımını planlayan İngiltere ve Fransa arasındaki gizli bir anlaşmadır. Anlaşmaya sonradan Rusya Çarlığı da dâhil olmuştur. Bu anlaşma, Arap topraklarının paylaşımının belgesiydi. Sykes-Picot Anlaşmasını hep bize karşı yapılmış gibi düşünürüz, ancak bu anlaşmadan en büyük kazığı Araplar yemiştir.

İşin güzeli, Lawrence en başından beri Araplar’a bağımsızlık falan verilmeyeceğini birinci elden biliyordu. Buna rağmen isyan boyunca Araplara yalan söyledi. Demek ki yurt sevgisi, Araplara duyduğu yakınlıktan daha önce gelmekteymiş.

Lawrence, başta Seven Pillars of Wisdom kitabında, bu sözde “ikileme” değinmiş, “Arada kaldım, şimdi ne yapacağım, ben bu Arapları çok seviyorum” falan şeklinde sayfalarca miyavlamış olsa da, Arapları bağımsızlık vaatleriyle kandırıp, Osmanlı’yla ölümüne savaştırırken gözünü bile kırpmamıştır.

Savaş bitince Lawrence, belki biraz da vicdan azabı sonucu, Araplar’a yardım olsun diye, Emir Faysal’ın Paris Konferansında söz almasını falan sağlamıştır ama, at, Üsküdar ve Yalova Kaymakamı durumları tabii.

Sonunda bildiğiniz üzere, bütün Arap dünyası saçma sapan sınırlarla krallara ve diktatörlere bırakılmış, Filistin ise bütün topraklarını kaybetmiş çoğu da kendi istekleriyle.

Araplar’ın bağımsızlığı bizde çok büyük bir ihanet gibi algılanır. Halbuki aynı mücadeleyi Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar gibi halklar da vermiştir. Yani Arapların isyanında bence anlaşılmayacak bir şey yok. Adamların kendi ülkeleri, kendi toprakları. Biz gidip, çökmüşüz.

Problemim, bu isyan sırasında katlettikleri Türklerle.

Bugünkü konumuzla bağlantılı bir örnek.

Lawrence’a, Deraa bölgesinde, Halep’ten gelen Osmanlı birliklerinin kaçışı sırasında bazı Arap sivillerini öldürüldüğü bilgisi ulaşır. Araplar, bu sözde katliamı yapan Türk askerlerine saldırır, 250 askeri esir alırlar. Lawrence’ın kimine göre Araplar’a göz yumarak, kimine göre bizzat kendisi emir vererek, bazılarına göre de kendi silahını kullanarak bu esirleri acımasızca katleder.

Lawrence, kitabında bu katliam için şöyle der:

“O sabah 250 Türk esiri vardı. Akşama sadece birkaç tanesi kaldı. Çoğu kılıçla, bazıları da kurşunla öldürüldü.”

Bu, Lawrence yalakaları tarafından nasıl paketlenirse paketlensin, aleni bir savaş suçu ve bunun yazılı itirafıdır.

Esir alınıp, katledilen bu Türk birliğinin, daha önce yaptığı sivil Arap katliamı hakkında ise tek bir delil, döküman, tanık yoktur. Sadece Lawrence’ın söylediklerine dayanır.

Araplar’a kızdığım başka bir husus ise başta Filistinliler, bunların, üzerine vazife olmayan işlere kalkıp, Kıbrıs Rumları’nı, Ermeniler’i, Türkiye’ye karşı desteklemelerindedir. İnanın problemim Ermeniler’le, Rumlar’la değil. Onların tepkileri hem beklenebilir, hem de anlaşılabilir - haklı haksız tartışmasına girmiyorum. Beni sinirlendiren, Araplar’ın kendilerini ortaya atıp, zeybeklik yapmaları. Sonra da Gazze, mazze diye bunların arkasında duruyoruz.

Savaş sonrası Lawrence İngiltere’ye döner, kimliğini değiştirerek İngiliz Ordusu’nda bir süre çalışır, sonunda da bir motosiklet kazasında ölür.

Çoğunuz, Lawrence of Arabia filmini izlemişsinizdir. 1962 yapımı, başrollerini Peter O’Toole ve Omar Şerifin oynadığı, sinema tarihinin en büyük ve en etkileyici epik yapımlarından biridir. Gerçek olaylara dayansa da, filmde tarihî kurgu ve dramatizasyon ön plandadır.

Filmde Lawrence uzun, güzel görünümlü, baskın karakterli biri olarak canlandırılır, halbuki gerçek Lawrence 1.65m boyunda, içedönük, utangaç bir kişiliktir. Yine filmde Lawrence’ın Araplar’a ihaneti bir iç çatışma olarak gösterilse de, Sykes–Picot Anlaşması’na hiç değinilmez. Halbuki bu anlaşma, Araplar’a atılan en büyük, en kazlın kazıktır.

Tarih böyle. Dönelim günümüze…

Jelena'nın CV'si için...
Petra’dan ayrıldıktan sonra direksiyonu Jelena aldı. Şakadan, “CV’me, Arap çöllerinde araba kullandı diye yazmam lazım” diyerek, bizi Vadi Rum’a götürdü. Yol tehlikeli değildi ama bir lastik patlasa yada motor hık dese kaldınız orada. Ne doğru düzgün telefon çekiyor, ne de etrafta bir kul var. Her yer dağ taş! Yol boyunca sadece bir arabayla karşılaştık. Neyse ki, bir sorun yaşamadan, kazasız belasız hedefimize ulaştık.

Ürdün’deki son ziyaret noktamız olan Vadi Rum, buram buram Lawrence of Arabia kokan bir yer.

Vadi Rum, Amman’a dört buçuk saat uzaklıkta, çöl ve kayalıklardan oluşmuş bir vadi. Burada kumlar ve kayalar hep kırmızı. Bu yüzden de, başta bilim kurgu, birçok film için doğal bir set olarak kullanılmış. The Martian, Dune, Star Wars: The Rise of Skywalker, Aladdin, Transformers: Revenge of the Fallen, Prometheus, Red Planet gibi filmlerin gezegen sahneleri hep burada çekilmiş.

Elbette ki, Lawrence of Arabia da Vadi Rum’da filme alınmış.

Hicaz demiryolundan kalanlar
Vadi Rum’un ziyaretçi merkezine ulaşmadan hemen önce çöl ortasında bırakılmış lokomotif ve vagonları görüyorsunuz. Bunlar Hicaz Demiryolu’nun kalıntıları. Başka bir deyişle, Abdülhamit’in yapıp, Lawrence’ın patlattığı demiryolu araç ve rayları.

Sevgili kızıma bunların Türkler’e ait olduğunu söylediğimde, “N’apalım yani” olduğunu hissettim. Ben, Viyana’dan Bakü’ye, Sırbistan’dan Arap çöllerine, “Bunu Türkler yapmış”, “Burada Türkler şunlarla savaşmış” diye anlattıkça sevgili kızım bunları olağan şeyler olarak görmeye başlamış. Büyüyünce, olan bitenin boyutlarını anlayacak elbette.

Hicaz demiryolundan ayrılıp, Vadi Rum’un ziyaretçi merkezinin bulunduğu binanın nizamiyesine geldik. Bariyerin önünde herhalde bir görevli, çünkü üniforması yok, Arap giysileri içinde, bize gelip, felaket bir İngilizce ile bir numara istedi. Anlamadım. “Ne numarası?” diye bir daha sordum. “Number rezervasyon… Number rezervasyon…” diye defalarca tekrarladı, ama bu arada heyecanla konuşuyor, sesini yükseltiyor, oraya buraya koşup, geri geliyor.

Lawrence Springs
Tur rezervasyonunu Get Your Guide ile yapmıştık. Onun bir onay kodu var. O kodu gösterdim, bizimkisi hala bağıra çağıra “No! No! Number rezervasyon” diyor. Telefon numaramı verdim, hala “Number rezervasyon…”

"No number rezervasyon” dedim, o da yine aynı heyecanla “Tikıt bay, tikıt bay” dedi. Demek number rezervasyonunuz yoksa bilet alıyormuş sunuz. “Alırız” dedim, “Kaç para?” Adam başı beş dinar falan gibi küçük bir meblağ imiş. Yine pasaportlara baktılar, biletimizi verdiler ve kapıyı açtılar.

Vadi Rum muhteşem bir yer sevgili arkadaşlar. Petra dahil, Ürdün’ün gördüğüm en güzel ziyaret bölgesi. Ancak Ürdünlüler diğer ziyaret noktalarını ne kadar akıllıca tasarımlayıp, liyakatli çalışanlarla donatılmışsa, Vadi Rum da o kadar kötü tasarımlanıp, bir kelime İngilizce konuşamayan tuhaf adamlarla doldurulmuş.

Vadi Rum köyü denen yerde ne normal standardlarda bir şeyler yiyebileceğiniz, ne de akıllı bir kahve içebileceğiniz bir yer var. Kirli, harabe denebilecek bir iki kafemsi mekan, hepsi o.

Bir bakkalın gölgesine sığınıp, rehberimizi aradık. Buluşma yeri olan kafe bir inşaat sahası. Resmen içinde badanacıların kovaları, iskeleleri falan var. İçeri giremiyorsunuz, çünkü kapıda size dişlerini göstererek hırlayan koca bir köpek var.

Red Sand Dune
Neyse rehberimizle inşaat halindeki kafenin park yerinde buluştuk. Vadi Rum’u arabanızla gezemiyorsunuz, mutlaka bir rehbere ihtiyacınız var.

Turlar çoğunlukla ciplerle yapılıyor. Toyota’ların arkasına iki sıra bank koyuyorlar ve açıkta oturarak geziyorsunuz.

Rehberimiz, Vadi Rum’un yerlisi bir Bedevi’ydi. Çok iyi İngilizce ve Fransızca konuşuyordu. `İki karısı, dört de çocuğu varmış. Güneş batımı turu için bizden başka müşterisi olmadığından, yanına iki çocuğunu da almış, hep beraber geziyoruz.

Vadi Rum’un ziyaret noktalarına ulaşmadan bile insan etkileniyor sevgili arkadaşlar. İnanılması güç bir manzara. Kıpkırmızı kumlar, koyu kırmızı taştan tepeler ve masmavi bir gökyüzü. Kaya formasyonları insanın düşlerinin sınırını zorluyor. Benim ağızım açık kaldı, öyle bakındım.

İlk ziyaret noktamız Lawrence Springs dedikleri, çöl ortasındaki bir minik kaynak oldu.

Ark
Lawrence, Seven Pillars of Wisdom adlı kitabında bu kaynaktan dolaylı olarak söz etmiş. Arap isyanı sırasında buradan geçtiği, burada su içtiği ya da birliklerini burada dinlendirdiği söyleniyor.

Vadi Rum’daki ikinci ziyaret noktamız Red Sand Dune ismindeki kum tepesiydi.İsminden de anlaşılacağı üzere burada kum gerçekten kıpkırmızı. Oldukça yüksek, simetrik yüzeyli bir tepe. İnsanlar burada snowboard ile kum üzerinde kayıyorlar.

🐝Mezzy🐝 burayı çok sevdi. Tepenin zirvesine çıkıp, yuvarlanarak aşağı iniyordu. Çok güzel vakit geçirdik. Sonrasında bir kanyona, oradan bir Bedevi kampına, oradan da kayaların bir ark oluşturduğu çok ilginç bir formasyona gittik.

Vadi Rum'da günbatımı
Gezimizi, vadideki bir güneş batımı noktasında bitirdik. Her güneş batımı güzeldir, ancak Vadi Rum bir başka tabii…

Vadi Rum içinde çok daha fazla ziyaret noktası var, ancak kısıtlı zamanımız yüzünden biz hafif ekspresi bir tur aldık. Yarım gün süren turlar var. Hatta geceyi vadideki kamplardan birinde geçirebilirsiniz. Doğayla aranız iyiyse, biraz da formdaysanız, daha uzun süreli alternatifleri değerlendirebilirsiniz. Geceyi çölde, yıldızların altında geçirmek insanın kulağına fazlasıyla romantik geliyor ancak duyduklarıma dayanarak söyleyeyim, geceler çok soğuk oluyormuş. Bir de yemekler için çok fazla nefesinizi tutmayı diyorlar. Bilginiz olsun.

Vadi Rum, Ürdün’de bulunduğum en görmeye değer yer. Vaktiniz azsa iki saatlik, çoksa tarım günlük, bir doğa aşığıysanız da gecelik bir ziyaret düşünebilirsiniz.

Önümüzdeki yazıyla Ürdün gezimizi bitireceğiz.

Şimdilik sevgi ile kalın❤️

20 Haziran 2025 Cuma

Petra

Hz. Adem’in (Adam) cennetten kovulduktan sonra Dünya’da Şit (Seth) adında bir oğlu oldu. Hz. Şit’in soyundan Hz. İdris (Enoch), onun soyundan da Hz. Nuh (Noah) geldi. Hz. Nuh’un Sam (Shem) isimli bir oğlu oldu. Hz. Sam’ın soyundan ise Hz. Hud (Hud) ve Hz. İbrahim (Abraham) geldi.

Petra'dayız...
Hz. Lut (Lot), Hz. İbrahim’in yeğeni/akrabasıdır.

Hz. İbrahim’in İsak (Isaac) ve İsmail (Ishmael) adında iki oğlu oldu.

Kutsal kitaplara göre Yahudiler Hz. İsak’ın, Araplar da Hz. İsmail’in soyundan gelmişlerdir.

Hz. İsak’ın Yakup (Jacob) isimli bir oğlu oldu. Hz. Yakup’un bir diğer adı da İsrail’dir.

Hz. Yakup’un Yusuf (Joseph) isimli bir oğlu oldu - Hz. Yusuf, Tevrat'ta geçen Mısır veziri Yusuf’tur, Hristiyanlıkta geçen Hz. Meryem’in eşi Yusuf (Joseph) ile karıştırılmamalıdır.

Hz. Yakup’un soyundan Hz. Harun (Aaron) ve küçük kardeşi Hz. Musa (Moses) geldi.

Hz. Yakup’un soyundan gelen peygamberler arasında Hz. Davut (David) ve oğlu Hz. Süleyman (Solomon), Hz. İlyas (Elijah) ve öğrencisi Elyesa (Elisha), Hz. Yunus (Jonah), Hz. Zekeriya (Zachariah) ve oğlu Yahya (John the Baptist) yer alır.

Aynı soydan gelen Hz. Harun’un soyundan ise Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa’nın (Jesus) geldiğine inanılır.

Bunlar, kutsal kitaplarda Yahudilere gönderildiğine inanılan peygamberlerdir.

Araplar’ın soyağacının başlangıcı olan Hz. İsmail’e dönelim.

Hz. İsmail, Hz. İbrahim ve Hz. Hacer’in oğludur. Babasıyla Mekke’de, Kabe’yi inşa etmiştir.

Hz. İsmail’in on iki oğlu olmuş, ancak biz bunlardan ikisine değineceğiz.

Bunlardan ilki Kaydar (Kedar), ondan sonra Adnan, Maadd, Fihr (Kureyş’in atası), Haşim, Abdulmuttalib ve Abdullah aracılığıyla Hz. Muhammed’e ulaşan bir soy zinciri oluşmuştur.

Hz. İsmail’in bir diğer oğlu Nebayot (Nebaioth) ise Nebatiler’in atasıdır.

Nebatiler, bugünkü Ürdün’de yaşamıştır. Başkentleri ise ünlü Petra şehridir. Petra, bizim de bugünkü ziyaret noktamız.

Size elbette gezimizi anlatacağım ancak gelin, anlatmaya yukarıda başladığım Orta Doğu öykümüze biraz daha devam edelim.

Nebatiler, kronolojiden de anlaşılacağı üzere Arap olsalar da Müslüman değillerdi. İslam henüz dünyaya gelmemişti. Nebatiler, çok tanrılı (politeist) bir inanca sahiplerdi. Başka bir deyişle putperesttiler.

Rivayete göre Nebatiler’in gözleri ışıldarmış 😄

Sizlere anlattığım Peygamberlerin özet soyağacı bir-iki farkın dışında tüm kutsal kitaplarda büyük oranda ortaktır. Elbette Hz. Muhammed, diğer dinlerden sonra geldiği düşünülünce, Yahudilik ve Hristiyanlık’ta ismi geçmez ve bunun sonucu tanınmaz. Yine İslam’da peygamber sayılan bazı kişilikler diğer dinlerde deneyimli ve bilge olarak görülseler de peygamber olarak kabul edilmezler. Zaten “Peygamber” sıfatı, İslam’da “Allah’ın Elçisi” anlamındadır, ve günahlardan arınmış, ilahi görevlerle sorumlu kılınmış kişiler olarak kabul edilir. Diğer dinlerde ise peygamberler, insani zaafları olabilen, daha çok bildiğimiz insana yakın kişiliklerdir.

Ve yine geleneksel hatırlatmamı yapmış olayım. Bu kez de sadeliği bilerek doğruluğun biraz üzerinde tuttum. Yazdıklarımın bazıları şurada kabul edilir, burada kabul edilmez, bazıları rivayettir, bazıları yazılmıştır, bazıları “kimine göre” böyledir falan. Lütfen mazur görün.

Gelelim Petra’ya…

Benim çocukluğumda dünyanın yedi harikası vardı. Mısır Piramitleri, Artemis Tapınağı, İskenderiye Feneri, vesaire. Değişen zamanlar, bu yedi harika bugünlerde “Antik Dünya’nın Yedi Harikası” olmuş, “Dünya’nın Yedi Harikası” olarak da hala ayakta bulunan aşağıdaki yedi yeni harikayı seçmişler:

Çin Seddi
Petra Antik Kenti
Kurtarıcı İsa Heykeli (Cristo Redentor)
Machu Picchu
Chichén Itzá Maya Piramidi
Kolezyum (Colosseum)
Tac Mahal (Taj Mahal)

Bunlardan Tac Mahal ve Machu Picchu dışındakileri görme şansımız oldu.

Gördüğünüz üzere Petra, bir dünya harikası kabul ediliyor. Haksız da değiller. Şimdiye kadar gördüğümüz en etkileyici yerlerden biriydi.

Petra deyince çoğumuzun aklına kayalara oyulmuş o bina yüzü geliyor ama Petra aslında koca bir kent sevgili arkadaşlar.

Petra MÖ 4. yüzyılda kurulmuş ve kısa sürede Levant ile Arabistan arasında önemli bir ticaret merkezi hâline gelmiş. Baharat, tütsü ve ipek gibi malların kuzeye taşındığı güzergâhlarda yer alan Petra, stratejik konumu ve su mühendisliği becerisi sayesinde çölde bir uygarlık kurmayı başarmış.

Romalılar M.S. 106 yılında Petra’yı topraklarına katmış. Ancak zamanla ticaret yollarının değişmesi ve büyük depremler nedeniyle şehir önemini kaybetmiş ve Orta Çağ'da Batı dünyası Petra’nın yerini unutmuş. Şehir sadece çevredeki Bedevi kabilelerce bilinir hâlde kalmış.

Petra 1812 yılında İsviçreli bir bilim adamı olan Johann Ludwig Burckhardt tarafından keşfedilmiş. Burckhardt, önce Arapça öğrenmiş ve Petra’yı bulana kadar İbrahim bin Abdullah ismiyle, Müslüman kılığında bölgede dolaşmış.

Petra, bugünkü Musa Vadisi’nde (Wadi Musa) yer alıyor ve Amman’a üç buçuk saat falan uzaklıkta. Amman’dan Petra’ya direkt otobüsler var. Gelirseniz aklınızda olsun, bu otobüsler hem çok ucuz, hem de çok rahat. Ancak kısıtlı zamanımız nedeniyle biz araba ile gelmeyi tercih ettik. Yol düzgün ancak manzara Lut Gölü yolu kadar güzel değil. Zaten yolun ismi ‘Desert Highway” yani “Çöl Yolu”, ve bu tanımlamayı fazlasıyla hak ediyor.

Petra’ya giriş ücreti ise şimdiye kadar gittiğimiz ziyaret noktalarının en pahalısı. Eğer Ürdün’e günübirliğine geldiyseniz, giriş adam başı 120 Euro! Bu abartılı fiyat, çoğunlukla İsrail’e gelip, yakınken Petra’yı da bir görelim diyenler için koyulmuş diye düşünüyorum. Eğer Ürdün’de bir günden fazla kaldıysanız ücret adam başı 65 Euro’ya düşüyor. 12 yaş altı çocuklar her iki alternatifte de ücretsiz. Petra’yı ikinci ve üçüncü günlerde de ziyaret etmek istiyorsanız, gerçekten çok ufak bir fark ödüyorsunuz. Bu bir günden fazla ziyareti kapsayan biletler Vadi Musa’da kalanlar için ilginç olabilir. Bir de gece etkinliği var, ancak dikkat. Geliş, dönüş ve konaklamanızı iyice ayarlamadan bu gece işine kalkmayın. Petra, Sırpça'da dedikleri gibi “U pizdu materinu”, yani annesinin cinsel organında bir yerde. Akşam geri dönerken araç bulamayıp, çölde, ayazda kalabilirsiniz.

Petra, çölün ortasında olmasına rağmen ortalıkta yeterli yeşil bitki popülasyonu var. Ancak hava gerçekten sıcak ve bayağı yol yürümek gerekiyor. O yüzden gelirlen yanınıza mutlaka bol bol su, güneş kremi ve rahat ayakkabılarınızı alın. Bir de erken gelmeye gayret edin. Öğlen güneşi tahammül edilmez olabiliyor.

Petra’ya ulaştığımızda arabayı hemen kapının önüne, yolun kenarına bıraktık. Sonradan fark ettik ki aşağıda bir yerde ziyaretçiler için bir park yeri yapmışlar ama işaret falan hak getire. Arabanın başına bir iş gelmedi ancak gelirseniz park yerini bulup, arabanızı buraya bırakmanızı öneririm.

Pasaportumuzu gösterdik, biletimizi aldık ve içeri girdik. Şehir alanı çok büyük ve antik bölüme ulaşmak için bayağı yol yürümeniz gerekiyor. Eğer isterseniz elektrikli golf arabaları küçük bir ücret karşılığında sizi Petra’nın göbeğine kadar götürüyor. Biz daha eğlenceli bir toplu taşım yöntemi kullandık ve elektrikli golf arabaları yerine at kiraladık. Malum, Petra bir Indiana Jones noktası. Sean Connery ile Harrison Ford’un oynadığı The Last Crusade burada çekilmiş, bize de bu yolu at üstünde kat etmek yakışırdı.

Böylece Mahşerin Üç Atlısı konumunda Sig’e kadar at üstünde gittik. 🐝Mezzy🐝’nin atı ona kafa attı, Jelena’nın atı da az daha onu aşağı atacaktı ama olur o kadar. Ben şahsım ise atalarımdan aldığım feyzle yolculuğumuzu olaysız tamamladım. Türk olduğumu duyunca zaten atçı dizginleri bana bırakmıştı.

Mahşerin Üç Atlısı
Yine atçıya ismin ne diye sordum, İngilizce konuşuyoruz, bana “İsmail” dedi, ama İsmail’i önce İngilizcedeki gibi Iş-ma-yıl diye telaffuz edip, sonra doğrusunu hecelemeye başladı. “Benim amcamın adı da İsmail, nasıl söylenir bilirim, merak etme.” dedim.

Böylece “Mahşerin Üç Atlısı” şeklinde yolumuza devam ettik.

Atlar sizi merkeze değil, “Sig” adı verilen kanyonun başına kadar getiriyor. Ufak bir not. Bu “Sig” kelimesini bazı yerlerde "Siq" şeklinde yazıyorlar, siz duyduğunuzda sonundaki “g” harfini mutlaka kafanızda kendiniz iliştirin, yoksa insanın aklı çok başka yerlere gidiyor.

Sig muhteşem bir kanyon sevgili arkadaşlar. Kıpkırmızı kayalar, ama sanki küp biçiminde kesilip, üst üste konularak doğal bir duvar haline getirilmiş. Güneş ışığı ve gölgelerle inanması güç bir manzara sunuyorlar.

El Hazne
Sig’in sonunda ise Petra denildiğinde akla gelen o muhteşem yapı var. Nebati’ler bu yapıyı oymaya tepeden başlayıp, aşağıya doğru inmişler. Bu yapıya El-Hazne (Hazine) diyorlar, ancak aslında devasa bir mezar.

Elbette bol bol resim çektik.

Petra’da gezilecek çok yer var, ancak bol bol yürüme ve tırmanma gerekiyor. Bazı yerlere, özellikle manastıra at yada eşekle çıkmak mümkün.

Ürdün’deki son günümüzde göreceğimiz son bir doğa harikasına zaman kalsın diye ziyaretimizi biraz erken bitirdik ve atlarımıza binip, geri ziyaretçi merkezine ulaştık. Biraz susuzluğumuzu giderip, bol bol ıvır-zıvır alarak Ürdün ekonomisine katkımızı sağladıktan sonra arabamıza binip, yola koyulduk.

Petra’yı görmeyi tavsiye ediyor musun diye sorarsanız, sizlere cevabım “Hayır, bir dünya harikasını görmeyin” olmayacak herhalde. İnsanlar sadece Petra’yı görebilmek için dünyanın bir ucundan geliyor, siz de gelin, görün.

Devam edeceğiz.

Philadelphia - Şehrin Karekteri

Ben çocukken, ama gerçekten bacak kadarken, televizyonda Muhammed Ali’nin boks maçları yayınlanırdı. ABD’de yapılan bu maçlar saat farkı ned...