Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2026 Cuma

Kuala Lumpur: Trafik, Durian ve Tanrılar

Kuala Lumpur’u daha doğru dürüst görmeden sevmiştik.

Havalimanı bizi ülkeye almamak için elinden geleni yapmış, insanlar ise bütün bu kötü başlangıcı birkaç saat içinde unutturmuştu. İlk gecemizi Hard Rock Cafe’de 🐝Mezzy🐝’nin doğum gününü kutlayarak, ardından da otelin devasa lobisinde piyano eşliğinde birer içki içerek tamamlamıştık.

Ertesi sabah erkenden uyandık.

Öncelikle kahve içmemiz gerekiyordu. Benim için kahve, tatil programının bir parçası değil, insanlarla konuşmaya başlamadan önce yerine getirilmesi gereken medikal bir zorunluluktur.

Otelin yakınında Malezya’nın en yaygın yerel kahve zincirlerinden ZUS Coffee’yi bulduk.

Modern bir şehir
ZUS, ilk şubesini 2019’da Kuala Lumpur’da açmış ve kısa sürede ülkenin her tarafına yayılmış Malezyalı bir marka. Şirketin kendi tarihçesine göre amacı kaliteli kahveyi lüks olmaktan çıkarıp günlük bir ihtiyaç haline getirmekmiş.

Bu konuda aynı fikirdeydik.

İki kahve ve 🐝Mezzy🐝 için bir milkshake söyledik.

Yarım saat sonra geldiler.

Kahveyi lüks olmaktan çıkarmışlardı ama hız konusunda henüz kesin bir karar vermemişlerdi.

Asya’nın bazı yerlerinde hizmet “yavaş ama emin adımlarla” işliyor. Siparişiniz unutulmamıştır. Kimse size hayır dememiştir. Herkes gülümsemektedir. Yalnızca siparişinizin size ulaşmak gibi bir acelesi yoktur.

Buna çok da şaşırmadık. Kahvelerimizi içip çevremize bakmaya başladık.

Kuala Lumpur son derece modern bir şehir. Geniş caddeler, gökdelenler, büyük oteller, alışveriş merkezleri ve binaların arasından geçen yükseltilmiş monoray hatları var. Fakat Dubai’den farklı olarak şehir yalnızca modern görünmek için kurulmuş hissi vermiyordu.

Dubai’de binalar birbirleriyle yarışıyor ve sürekli “Bana bak!” diye bağrınıyordu.

Kuala Lumpur’da ise cam kulelerin hemen yanında eski dükkanlar, camiler, Çin tapınakları, Hindu mabetleri ve yemek tezgahları var. Hayat sokaklarda akıyor. İnsanlar kaldırımlarda yürüyor, küçük lokantalarda yemek yiyor ve klimalı bir alışveriş merkezine girmeden de var olabiliyor.

Kuala Lumpur moderndi ama steril değildi.

Şehrin bir ruhu vardı.

Ne yazık ki bu ruhun büyük bölümü trafikte mahsur kalmıştı.

Kuala Lumpur’un trafiği o güne kadar gördüğüm en kötü trafiklerden biriydi. Birkaç kilometrelik yolculuk rahatlıkla yarım saat sürüyordu. Bu, turistlerin yakınabileceği küçük bir rahatsızlık değildi. Şehirde yaşayanların günlük hayatını ve ziyaretçilerin bütün programını belirleyen gerçek bir engeldi.

Haritada birbirine yakın görünen iki noktayı aynı gün içinde ziyaret etmeyi planlıyor, sonra aralarında yalnızca dört kilometre olduğunu görüp rahatlıyorsunuz.

Rahatlamayın.

Dört kilometre, Kuala Lumpur’da bir mesafe değil, bir zaman dilimi.

Şehrin bu soruna karşı geliştirdiği akıllıca bir uygulama dikkatimi çekti. Otellerin, alışveriş merkezlerinin ve büyük binaların çoğunun önünde özel yolcu alma ve indirme alanları vardı. Grab, Bolt ve taksiler doğrudan bu bölümlere giriyordu. En azından yolcularını bekleyen araçlar caddenin ortasında durup zaten felç olmuş trafiğe yeni bir felç eklemiyordu.

Sonradan Bali’ye gidince Kuala Lumpur trafiğine haksızlık ettiğimi anlayacaktım.

Fakat o sırada henüz Bali’yi görmemiştim.

Kuala Lumpur’un bugünkü halini anlamak için geçmişine biraz bakmak gerekiyor.

Şehir, Dubai gibi birilerinin çölde cetvelle çizip sıfırdan kurduğu bir yer değil. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında kalay madenleri çevresinde büyümeye başlamış. Sin Sze Si Ya Tapınağının arşivine göre 1857’de bölgeye ilk büyük Çinli madenci grupları gelmiş; Klang ve Gombak nehirlerinin birleştiği noktada dükkanlar ve yerleşimler kurulmuş. Hastalıklar, seller, yangınlar ve iç savaşlarla uğraşan küçük maden kasabası zamanla bugünkü metropole dönüşmüş. Aynı arşiv, Kuala Lumpur’un doğuşunu Çinli madenciler, Malay yöneticiler ve ticaret yollarının ortak hikayesi olarak anlatıyor.

Malezya’nın geçmişi de aynı ölçüde katmanlı.

Malay Yarımadası yüzyıllar boyunca Çin ile Hindistan, daha sonra da Doğu Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaret yollarının ortasında kalmış. Yaklaşık 1400’de kurulan Malakka Sultanlığı bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelmiş ve İslam bu dönemde hızla yayılmış. Malakka 1511’de Portekizlilerin, 1641’de Hollandalıların kontrolüne geçmiş. 1824’te yapılan İngiliz-Hollanda Antlaşmasıyla İngiliz etkisi belirleyici hale gelmiş. Japon işgalinin ardından bağımsızlık hareketi hızlanmış; Malaya Federasyonu 1957’de bağımsızlığını kazanmış, bugünkü Malezya ise 1963’te kurulmuş. Bu tarih sıralaması Malezya hükümetinin resmi tarih sayfasında ayrıntılı biçimde anlatılıyor.

Bu kadar farklı halkın ve imparatorluğun aynı yerde iz bırakması, Kuala Lumpur’un sokaklarında açıkça görülüyordu.

İlk durağımız Jalan Alor Food Street oldu.
Durian

Sokağı görmeden önce kokusunu aldık.

Durian.

Durian, Güneydoğu Asya’da “meyvelerin kralı” olarak anılıyor. Dışı dikenli, içi yumuşak ve kremamsı. Onu sevenler tadını vanilya, badem, karamel ve muhallebi karışımına benzetiyor. Sevmeyenler ise kokusunu lağım, çürümüş soğan, ayak kokusu ve birkaç gündür güneşte bekleyen ceset arasında bir yere yerleştiriyor.

Ben ikinci gruptayım.

Çürümüş bir ceset duriandan daha güzel kokabilir. En azından cesedin meyve olduğunu iddia eden kimse yoktur.

Buna rağmen Güneydoğu Asya’da insanlar duriana bayılıyor. Meyveyi büyük bir iştahla yiyor, tatlılara, dondurmalara ve içeceklere katıyorlar. Kokusu o kadar güçlü ki bazı otellerin, toplu taşıma araçlarının ve kapalı alanların girişinde durian getirmenin yasak olduğunu belirten tabelalar görüyorsunuz.

Sigara içmek yasaktır.

Evcil hayvan giremez.

Durian getirmeyin.

Meyvenin toplum içindeki yeri aşağı yukarı böyle.

Jalan Alor boyunca Malezya, Çin ve Tayland yemekleri sunan lokantalarla tezgahlar ve bunların önüne dizilmiş plastik masa ve sandalyeler vardı. Sokak akşamları çok daha kalabalık oluyormuş ama öğlen saatinde bile yeterince hareketliydi. Bir restorana oturup Malezya yemeklerinden söyledik.

Yemekleri çok sevdik.

Malezya mutfağı ülkenin kendisi gibi Malay, Çin ve Hint etkilerinin birbirine karıştığı bir mutfak. Baharatlı, kokulu ve Avrupa’daki “Asya restoranlarında” yediğimiz yemeklerden çok daha farklı.

Bazı yemeklerin içinde ne olduğunu sormamak daha iyi olabilirdi ama damak tadımız biraz alışınca hepsi son derece lezzetli geliyordu.

Şarap ise comme ci, comme ça.

Yani içilebiliyordu.

Bu aşamada beklentilerimizi düşük tutmayı öğrenmiştik.

Yemekten sonra Central Market’a gittik. Burası Kuala Lumpur’da gezilecek yerleri sıralayan hemen her listenin üst taraflarında bulunuyor. Turizm broşürleri yerel sanatçıların ürünlerinin, el sanatlarının ve hediyelik eşyaların satıldığı tarihi bir pazar olarak tanımlıyor. Binanın geçmişi 1888’e kadar uzanıyor; başlangıçta yaş sebze, et ve balık satılan sıradan bir pazar yeriymiş. Bugün ise restore edilmiş, klimalı bir turistik alışveriş alanı. Tourism Malaysia’nın Kuala Lumpur rehberi de Central Market’ı şehrin tarihi duraklarından biri olarak tanıtıyor.

Bana sorarsanız biraz abartılmış.

İçinde hediyelik eşya, kumaş, resim, takı ve turistik ıvır zıvır satılan eski ve oldukça ilkel bir alışveriş merkeziydi. Hoştu ama Kuala Lumpur’a gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer olarak neden bu kadar öne çıkarıldığını anlayamadım.

Belki sorun bendeydi.

Dubai Mall’da köpekbalıkları ve buz pateni pisti gördükten sonra alışveriş merkezlerinden beklentilerim gereksiz yere yükselmiş olabilirdi.

Dışarı çıktığımızda sıcak ve nem yeniden üzerimize çöktü.

Malezya’da bizim anladığımız anlamda dört mevsim yok. Kuala Lumpur Ekvator’un yalnızca birkaç derece kuzeyinde. Dolayısıyla takvimin kış veya yaz göstermesi günlük hayatta büyük bir fark yaratmıyor. Malezya Meteoroloji Dairesi ülkenin iklimini yıl boyunca birbirine yakın sıcaklık, yüksek nem ve bol yağışla tanımlıyor. Esas değişiklik sıcaklıkta değil, kuzeydoğu ve güneybatı musonlarıyla yağışın miktarında ve yönünde yaşanıyor. Resmi iklim açıklaması durumu bu şekilde özetliyor.

Bizim açımızdan bilimsel açıklama daha kısaydı:

Hava çok sıcaktı.

Ayrıca çok nemliydi.

Yürüdükçe tişörtüm sırtıma yapışıyor, yüzümden ter akıyor ve gezilecek yerlerin tamamının neden yan yana inşa edilmediğini merak ediyordum.

O günkü programımızın geri kalanı tapınaklara ayrılmıştı.

Sin Sze Si Ya Tapınağı
Malezya’nın dışarıdan bakıldığında biraz kafa karıştıran bir dini ve hukuki yapısı var. İslam ülkenin resmi dini ama Malezya yalnızca şeriatla yönetilen bir ülke değil. Federal anayasa İslam’ı federasyonun dini olarak tanımlarken diğer dinlerin barış içinde uygulanabileceğini de belirtiyor. Ülkede sivil mahkemelerin yanında şeriat mahkemeleri de bulunuyor. Bu mahkemelerin yetkisi yalnızca Müslümanları ve anayasanın kendilerine bıraktığı belirli dini, ailevi ve kişisel konuları kapsıyor. Yani ülkeye giren turist kendisini bir anda dini hukuk düzeninin içinde bulmuyor. Malezya hükümetinin resmi din açıklaması da bu çoğul yapının anayasal temelini anlatıyor.

Sokakta gördüğümüz hayat da bunu doğruluyordu. Başörtülü kadınlar, başı açık kadınlar, mini etekler, bol kıyafetler, kısa şortlar ve askılı bluzlar aynı kaldırımda yan yana yürüyordu. Kafamdaki katı İslam ülkesi görüntüsüyle karşılaşmadık.

Malezya nüfusunun çoğunluğu Müslüman ama ülke aynı zamanda büyük Budist, Hristiyan ve Hindu topluluklarına sahip. 2020 nüfus sayımına göre halkın yüzde 63,5’i Müslüman, yüzde 18,7’si Budist, yüzde 9,1’i Hristiyan ve yüzde 6,1’i Hindu. Kuala Lumpur ise ülke ortalamasından da daha çeşitli. Malezya İstatistik Dairesinin nüfus sayımı bu dağılımı açıkça gösteriyor.

Sin Sze Si Ya Tapınağı
Bu yüzden birkaç sokak içinde cami, Taoist tapınağı ve Hindu mabedi görmek şaşırtıcı olmadı.

İlk olarak Sin Sze Si Ya Tapınağına gittik.

Dar sokakların arasına saklanmış küçük ve sevimli bir Taoist tapınağıydı. Pekin’de gördüğümüz büyük Taoist tapınaklarıyla boy ölçüşecek bir ihtişamı yoktu ama zaten çekiciliği de buradan geliyordu. Şehrin ortasında, kırmızı fenerler, tütsü dumanları, altın renkli yazılar ve tanrı heykelleri arasında sakin bir köşe oluşturuyordu.

Tapınağın geçmişi Kuala Lumpur’un geçmişiyle neredeyse aynı yaşta. Çinli lider Yap Ah Loy, 1864’te Seng Meng Lee’nin ruhunu Kuala Lumpur’daki küçük bir sunağa getirmiş. İç savaşın ardından 1873’te tapınak için arazi bağışlamış ve bugünkü yapının ilk hali 1875’te tamamlanmış. Seng Meng Lee daha sonra Sin Sze Ya adıyla tanrılaştırılmış. Yap Ah Loy ve taraftarları onun ruhunun kendilerini savaşta koruduğuna inanıyormuş. Tapınağın kendi tarih arşivinde bu hikaye bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Burası yalnızca Çin’den ithal edilmiş bir dini yapı değildi. Kuala Lumpur’un kurulmasına yardım eden Çinli madencilerin, tüccarların ve liderlerin yerel hafızasıydı.

Küçüktü ama karakteri vardı.

Sonraki durağımız Sri Maha Mariamman Tapınağıydı.

Sri Maha Mariamman Tapınağı
1873’te kurulan bu yapı, Kuala Lumpur’da hala kullanılan en eski Hindu tapınağı. Girişindeki gopuram, yani kat kat yükselen renkli kule, onlarca Hindu tanrısı, koruyucu ruh, kahraman ve hayvan figürüyle kaplıydı. Dışarıdan bakınca taş bir yapıdan çok, tanrıların birbirlerinin üzerine çıkarak gökyüzüne ulaşmaya çalıştığı dev bir heykel yığınına benziyordu. Şehrin resmi kültür rehberi de tapınağı Kuala Lumpur’un en eski Hindu mabedi olarak tanımlıyor.

Ben Hindu tapınaklarını son derece ilginç buluyorum. Hinduizmde tanrılar yalnızca uzakta oturan ciddi varlıklar değil. Evleniyor, çocuk sahibi oluyor, savaşıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor, farklı bedenlerde dünyaya dönüyor ve zaman zaman birbirlerinin işlerine karışıyorlar. Her heykelin, her rengin, her el hareketinin ve her hayvanın ayrı bir anlamı var.

Fakat Hindu tapınaklarında beni rahatsız eden küçük bir ayrıntı bulunuyor.

Ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyor.

Ayakkabı çıkarmaya prensip olarak karşı değilim. Sorun, yüzlerce insanın çıplak ayakla yürüdüğü zeminin bazen ıslak, bazen çamurlu ve çoğu zaman yeterince temiz görünmemesi. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz beynim dünyadaki bütün bakteri, mantar ve ayak hastalıklarını alfabetik sırayla listelemeye başlıyor.

Benim ziyaret ettiğim bazı Hindu tapınakları, Budist ve Taoist tapınaklarına kıyasla biraz daha dağınık ve bakımsız görünüyordu. Bunun bütün Hindu tapınakları için geçerli olduğunu iddia etmiyorum. Yalnızca benim ayaklarımın başına gelenlerden söz ediyorum.

Sri Maha Mariamman Tapınağı
Tapınağa giren kadınlardan omuzlarını ve bacaklarını örtmeleri, bazen de saçlarını toplamaları isteniyordu. Hava dayanılmaz derecede sıcaktı. Jelena ile 🐝Mezzy🐝 üzerlerine verilen örtüleri giymek istemeyip dışarıda kalmaya karar verdiler.

Ben ayakkabılarımı çıkarıp tek başıma girdim.

Bu tür kuralların en ilginci daha sonra Bali’de ziyaret edeceğimiz başka bir Hindu tapınağında karşımıza çıkacaktı.

Tapınağın girişinde adet gören kadınların içeri girmesinin yasak olduğu yazıyordu.

Bunun nasıl kontrol edildiğini hala merak ediyorum.

Kan damlalarını mı takip ediyorlar?

Yoksa bu iş için özel olarak eğitilmiş köpekleri mi var?

Din ve bürokrasi bir araya geldiğinde insanın aklına iyi şeyler gelmiyor.

Sri Maha Mariamman’ın içi dış cephesinden daha sakindi. Renkli tanrı heykelleri, çiçekler, yağ lambaları ve tütsüler arasında insanlar sessizce dua ediyordu. Tapınak ana tanrıça Mariamman’a adanmıştı. Şehrin Tamil Hindu topluluğu için yalnızca ibadet yeri değil, aynı zamanda önemli bir kültür merkeziydi.

Tapınağın başka bir özelliğini ise ertesi gün daha iyi anlayacaktık. Kuala Lumpur’daki büyük Thaipusam kutlamalarında süslü tören arabası buradan yola çıkıyor ve binlerce inananın eşliğinde Batu Caves’e kadar ilerliyor. Tourism Malaysia’nın festival rehberine göre bu tören şehrin en önemli Hindu geleneklerinden biri.

Biz de ertesi gün Batu Caves’e gidecektik.

Fakat henüz oradaki 272 basamağı, dev Hindu heykelini ve mağaranın içindeki tapınakları düşünüyorduk.

En önemlisi, maymunları yeterince dikkate almamıştık.

Bu büyük bir hataydı.

Otele döndük ve uyuduk.

Ertesi gün öğretmenlerimiz maymunlar olacaktı.

23 Ağustos 2026 Pazar

Balkanlar'ı Anlamak

Her yolculuğun sonunda insanın bavulunda birkaç hediyelik eşya, telefonunda yüzlerce fotoğraf, aklında ise birbirine karışmış onlarca anı kalıyor.

Benim için Balkanlar hep daha farklı oldu.

Balkanlar'a her gelişimde sadece şehirleri gezmem, insanları da anlamaya çalışırım. Benim için Dubrovnik, Mostar, Trebinje, ya da Niş birbirinden bağımsız şehirler değil, bu ilginç coğrafyada insanları birbirine bağlayan kesişim noktalarıdır. Bu nedenledir ki, dönüş yolunda hepsi tek bir büyük hikayenin parçaları gibi görünmeye başlarlar.

Hırvatistan - Dubrovnik
Haritaya baktığınızda Balkanlar hepimize fazlasıyla karmaşık görünür. Küçük ülkeler, sürekli değişmiş sınırlar, birbirine benzeyen ama aynı zamanda birbirinden farklı milletler... Oysa oralarda birkaç gün geçirince insan sınırları unutuyor. Aynı kahveyi içiyorsunuz, aynı böreği yiyorsunuz, aynı şarkıları duyuyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz ezan okunuyor. Birkaç kilometre sonra çan sesleri geliyor. Biraz daha ilerleyince Ortodoks ikonaları karşınıza çıkıyor. O an anlıyorsunuz ki bu coğrafyayı birbirinden ayıran şey çoğu zaman milletlerden çok din olmuş.

Balkan gezilerim boyunca Katoliklik, Ortodoksluk ve İslam'ın Balkanlar'ın karakterini nasıl şekillendirdiğini her defasında daha net gördüm. Aynı dili konuşan insanlar farklı kiliselere gidiyor. Aynı köyde yaşayan aileler farklı dini geleneklerle büyüyor. Yüzyıllar boyunca yaşanan çatışmaların büyük bölümünün arkasında da aslında bu kimlikler var. Dışarıdan bakınca milliyet ön planda görünüyor ama biraz yakından bakınca dinin çok daha belirleyici olduğunu hissediyorsunuz.

Dil meselesi ise ayrı bir hayranlık konusu oldu. Jelena yanımda olmasa Hırvatça ile Sırpça arasındaki farkların büyük bölümünü hiç fark etmeyecektim. Ben tek bir dil duyuyordum. O ise bazen tek bir kelimeyi, bazen telaffuzu, bazen kullanılan alfabeyi gösteriyordu. Yolculuğun sonunda kendi kendime şunu söyledim: Dil neredeyse aynı kalmış. Değişen daha çok siyaset olmuş.

Bosna Hersek - Mostar
Aslında Balkanlar'ın son iki yüz yılı biraz da iki büyük etkinin hikayesi gibi. Bir tarafta Rusya'nın Slav ve Ortodoks dünyası üzerindeki etkisi, diğer tarafta Avusturya'nın Orta Avrupa ve Katolik kültürü... İkisi de bu coğrafyayı kendi tarafına çekmeye çalışmış. Ortada ise aynı dağlarda yaşayan Balkan halkları kalmış. Sırplar, Karadağlılar, Makedonlar ve büyük ölçüde Bulgarlar kendilerini Slav dünyasının doğal bir parçası olarak görüyor. Hırvatlar ve Slovenler daha çok Orta Avrupa'ya bakıyor. Romenler ise Balkanlar'ın ortasında neredeyse İtalyanca'yı andıran Latin kökenli bir dil konuşuyor. Yunanlar zaten başlı başına ayrı bir medeniyet. Arnavutlar ise hala tam olarak nereye koyacağınızı bilemediğiniz kendilerine özgü bir halk. Coğrafya ortak. Tarih ortak. Ama kimlikler birbirinden oldukça farklı.

Eski Yugoslavya ise bütün bunların üzerine kurulmuş ilginç bir deneydi. Dilleri birbirine son derece benzeyen, ama dinleri ve tarihleri birbirinden farklı halkları tek bir devlet altında bir arada tutmaya çalıştı. Burada en büyük kredi elbette Tito’ya gider.

Tito’nun başarısı belki de insanların birbirini sevmesini sağlamak değildi. Birlikte yaşayabilmelerini sağlamaktı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı savaşan Partizan hareketinin lideri olarak büyük saygı kazanmıştı. Sovyetler Birliği'nin doğal müttefiki olması beklenirken Stalin'e boyun eğmedi. Bağlantısızlar Hareketi'ni kurarak Doğu ile Batı arasında üçüncü bir yol seçti. Bugün geriye dönüp bakınca bunun ne kadar zor bir denge olduğunu daha iyi anlıyorum.

Sırbistan - Niş
Tito’nun Yugoslavyası Soğuk Savaş döneminin doğu bloku ülkelerinde yaşayan insanlar için bir rüya sayılırdı. Yakından tanıdığım bir Polonyalı, annesi ve babasının tek dileğinin Yugoslavya’ya yerleşmek olduğunu söylerdi. Çocukluğumda Almanya’dan Türkiye’ye araba ile gelen gurbetçiler Yugoslavya’da yolların çok güzel, çok bakımlı olduklarını anlata anlata bitirtemezlerdi. Denizi, güneşi, doğası, ekonomisi, modern yaşamı ile Yugoslavya gerçekten güzel bir ülkeydi. Aynı zamanda önemli bir askeri ve siyasi güçtü.

Sonrası malum işte…

Tito öldüğünde onu bir arada tutan ortak hikaye de yavaş yavaş dağılmaya başladı. Yerini eski kimlikler, eski hesaplar ve eski korkular aldı. Yugoslavya'yı bölen şey aslında diller değildi. Diller aynı kaldı. İnsanların kendilerini tanımlama biçimleri değişti.

Bir Türk olarak Eski Yugoslavya’nın dağılışı beni fazlasıyla etkilemiştir sevgili arkadaşlar. Burada bizi düşündürmesi gereken dinamikler olduğunu düşünürüm.

Osmanlı'nın izleri ise bütün Balkanlar’a yayılmış durumda. Bosna'da bir köprü, Hırvatistan'da bir han, Sırbistan'da bir hamam... Bazen bir cami, bazen bir saat kulesi, bazen bir çeşme, bazen taş döşeli bir çarşı.

Osmanlı Balkanlar'a İstanbul'un fethinden çok önce geçmişti. 1389’daki Birinci Kosova Muharebesi bizim tarih kitaplarında çok ayrıntılı anlatılmaz ama Sırbistan’da Sultan Murad, Kosova Savaşı nedeniyle son derece iyi bilinen bir padişahtır. Aynı savaşta Sultan Murad’ı öldürdüğü kabul edilen Sırp şövalyesi Miloš Obilić ise Sırp destanlarının ve popüler kültürünün en önemli kahramanlarından biri haline gelmiş. Bu hikaye, Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand'ı öldürerek Birinci Dünya Savaşı'na giden süreci ateşleyen Gavrilo Princip ile birlikte ailemizin popüler kültüründe önemli bir yer tutar. 😜

Osmanlı yaklaşık beş yüz yıl boyunca Balkanlar’da hüküm sürdü. Bana öyle geliyor ki temel öncelikleri bugünkü ulus devletler gibi herkesi birbirine benzetmek değildi. Vergi toplansın, ticaret yürüsün, düzen bozulmasın... Çoğu zaman bununla yetinmişler.

Elbette bunun acı istisnaları vardı. Devşirme sistemi bunların en önemlisiydi. Yüzlerce aile çocuklarını kaybetti. Yeniçeriler Osmanlı'nın en seçkin askerleri oldular ama bunun bedelini Balkan aileleri ödedi. Bugün bile Sırbistan’da, hemen her kafanada, gece ilerleyip, alkol seviyesi yükseldiğinde acıklı bir Yeniçeri şarkısı çalar. Tarihin bizim için güzel taraflarını anlatırken bunları da unutmamak gerekiyor.

Bir de itiraf edeyim... Osmanlı paşalarının Balkan kızlarına olan ilgisini okuyunca ister istemez gülümserim. Demek ki zevk sahibi adamlarmış. Ben de malumunuz, geleneği bozmadım. 😄 Kızmaca yok, Balkan kızları dünyanın en güzel, en çekici kızlarıdır.

Balkanlar'dan dönerken yanımda yüzlerce fotoğraf getirdim ama galiba en değerli hatıra onların hiçbiri değildi. Aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirine ne kadar benzeyebildiğini ve bazen ne kadar kolay ayrılabildiğini kendi gözlerimle görmekti. Belki de bu yüzden artık ülkeleri değil, insanları geziyorum. Bir köprüyü, bir kaleyi, bir müzeyi yıllar sonra unutabilirsiniz. Ama Mostar'daki dalgıcı, Dubrovnik'teki Nişli garsonu, Trebinje'de Milica'nın anısına kaldırdığımız rakija kadehini ya da takside söylenen eski bir şarkıyı kolay kolay unutmuyorsunuz.

Sanırım seyahat etmemin gerçek sebebi de bu.

Yeni ülkeler görmek değil.

İnsanları biraz daha anlayabilmek.

18 Ağustos 2026 Salı

Dalmaçya Kıyıları

Arabayı kiralamaya gitmek kolaydı da, geri bırakmak biraz çileli oldu. Bunun biraz komik, biraz saçma bir sebebi var. Dubrovnik’te benzinci bulmak bir mesele sevgili arkadaşlar. Arabayı bırakıp, depoyu doldur, kredi kartımıza ekle dedik, sert bir “Ne, ne, ne!” cevabı aldık. Ne yapalım, geri şehre dönüp Google Maps'ten bir benzinci bulmaya çalıştık ama nafile. Tek yön yollar, girilmesi için özel izin gerektiren bölgeler ve sabırsız Hırvat sürücüler yüzünden en az bir saat dolandıktan sonra bir benzinci bulduk. Depoyu doldurduktan sonra arabayı Hotel Rixos’a bıraktık.

Bir taksi bulup, eski şehre doğru yola koyulduk. Jelena Sırpça konuştuğunda, elbette aksanından Sırp olduğunu anlıyorlardı, yine de taksici nezaketen “Nerelisin?” diye sordu. Jelena “Niş” deyince, şoför “Nişka Banja, topla voda” diye Niş’ten, bizdeki oyun havası ayarında bir şarkıyı söylemeye başladı. Hep beraber güldük. Bu şarkıyı düğünümüzde de çalmışlardı. Mevzusu vardır yani!

Kendimize arka sokaklarda, taş duvarları, tahta masalarıyla oldukça cazibeli bir Hırvat restoranı bulduk. Mükemmel Hırvat şarapları eşliğinde Jelena ile baş başa bir akşam yemeği yedik. Bu “baş başa” ifadesini birkaç kez tekrarlayacağım, lütfen bunu hafife almayın sevgili arkadaşlar. Son on bir yıldır çok fazla beceremediğimiz bir şey bu!

Ertesi günü denize ayırmaya karar vermiştik
Ertesi günü denize ayırmaya karar vermiştik. Ne de olsa Adriyatik'e kadar gelmiş, ama henüz Adriyatik'i gerçekten yaşamamıştık.

Sabah erkenden limana gidip bir önceki gün ayarladığımız tekne turuna katıldık. Bu turu da ben İngilizce konuşarak ayarlamıştım. Tur operatörü Marija ben de anlayayım diye Hırvatça’dan İngilizceye dönmüş, iş İngilizceye dökülünce de Jelena tembellik edip, organizasyonu bana yıkmıştı.

Tekne limandan ayrılırken Dubrovnik surları yavaş yavaş arkamızda küçülmeye başladı.

Şehre denizden bakınca insan buranın niçin yüzyıllar boyunca ele geçirilmesinin bu denli zor olduğunu daha iyi anlıyor. Kayalıkların üzerine kurulmuş surlar, yukarıdan bakıldığında bile insana güven veriyor.

Rotamız Dubrovnik'in hemen kuzeybatısındaki Elafiti Adaları'ydı.

İlk durağımız Koločep oldu. Sonra adını ilk kez duyduğum küçük bir adaya uğradık. Herhalde Šipan adasıydı. Günün son adası ise Lopud oldu.

Adriyatik'e uzaktan bakınca insan bu adaların rastgele denize serpilmiş kayalar olduğunu düşünüyor. Oysa her birinin yüzlerce, hatta binlerce yıllık bir öyküsü var.

Ara sokaklarda bir Hırvat Restoranı

Bildiğiniz üzere Hırvatistan’ın bu bölgesine Dalmaçya derler. Dubrovnik de işte bu tarihi Dalmaçya kıyılarının en güzel şehirlerinden biri.

Dalmaçya denince benim kuşağımın aklına ilk gelen şey elbette 101 Dalmaçyalı oluyor. Bir itiraf: Çocukken Dalmaçya'nın gerçekten bir yer olduğunu değil, sadece Disney'in uydurduğu bir isim olduğunu zannederdim. Meğer o siyah benekli köpekler isimlerini tam da bu kıyılardan alıyormuş.

Dalmaçya kıyıları tarih boyunca Adriyatik'in en önemli deniz yollarından biri olmuş. Antik Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler, Osmanlılar... Hepsi bir dönem bu kıyılardan geçmiş. Bu adalar da kimi zaman korsanlardan saklanan gemilere sığınak, kimi zaman tüccarların uğrak limanı, kimi zaman da Dubrovnik Cumhuriyeti'nin denizdeki ileri karakolları olmuş.

Bugün ise aynı adalara bambaşka bir amaçla gidiyoruz. Eskiden gemiler burada güvenli bir liman arıyordu; şimdi biz güzel bir plaj, serin bir deniz ve birkaç saatlik huzur arıyoruz. Tarih değişiyor ama insanlar hâlâ aynı koylara sığınıyor.

Koločep, Elafiti Adaları'nın en küçük yerleşim adalarından biri. En ilginç özelliği ise motorlu taşıt bulunmaması. Arabalar yok. Otobüs yok. Sadece dar patikalar, taş evler ve çam ağaçları…

İnsan daha tekneden iner inmez şehrin gürültüsünü geride bıraktığını hissediyor. Burada zaman dünyanın gerisine göre biraz daha yavaş akıyor.

İkinci durağımız ise Šipan adası oldu. Tekneden bakınca bile Dalmaçya kıyılarının neden bu kadar meşhur olduğu anlaşılıyor. Turkuaz deniz. Çam ormanları. Bembeyaz kayalıklar. Küçük balıkçı iskeleleri. Bütün manzara sanki biri fazla uğraşmadan ama çok zevkli bir şekilde resmetmiş gibi duruyor.

Lopud ise günün en hareketli durağıydı. Bugün plajlarıyla tanınsa da, 15. ve 16. yüzyıllarda Dubrovnik Cumhuriyeti'nin önemli denizcilik merkezlerinden biriymiş. O dönemde burada onlarca gemi sahibi aile yaşıyor ve deniz ticaretinden büyük servetler kazanıyormuş. Bugün ise o zenginlikten geriye taş konaklar, eski kiliseler ve manastırlar kalmış.

Lopud'un en meşhur yeri ise hiç şüphesiz Šunj Plajı. Adriyatik kıyılarında kum plajı bulmak çok kolay değil. Çoğu yerde çakıl taşları hakim. Šunj ise ince kumu sayesinde özellikle ailelerin gözdesi olmuş.

Bu adalar bana İtalya’daki Como gölünü hatırlattı. Orada da bol bol yeşilliklerin arasındaki köyler, göl kıyısındaki restoranlar, bir de tabii ki fazladan George Clooney var. Bu köylerin birinden, üzerinde Melissa yazan bir melek almıştık. Bir yıl sonra da Melissa geldi. O melek hala 🐝Mezzy🐝’nin baş ucunda asılıdır.

Dubrovnik'e dönerken kıyıya uzun uzun baktım. Dalmaçya kıyılarının güzelliği tek bir şehirden kaynaklanmıyor. Asıl güzellik, bütün kıyı boyunca devam eden o uyumda. Bir tarafta kayalıklar, bir tarafta çam ağaçları ve aralarına serpilmiş küçük kasabalar. Onların önünde ise onlarca ada.

İnsan haritaya bakınca bunların neden bu kadar önemli olduğunu tam anlayamıyor. Ama denizin üzerinde ilerlerken cevap kendiliğinden geliyor.

Akşam Dubrovnik'e döndüğümüzde şehir bu kez bize ilk günkü kadar yabancı gelmiyordu. Aynı sokaklardan bir kez daha yürüdük, aynı taşlara bastık, ilk gün turist gibi baktığımız yerleri bu kez biraz daha tanıdık bir gözle seyrettik. Sanırım bir şehri gerçekten sevmeye başladığınız an tam da bu oluyor. Artık nerede olduğunuzu öğrenmeye çalışmıyorsunuz, orada olmaktan keyif alıyorsunuz.

Bir marketten güzel bir Hırvat şarabı ile birkaç Hırvat peyniri alıp otele döndük. Akşamı da karımla baş başa geçirdik.

Dubrovnik’teki son günümüz Ürdün’de çölde geçirdiğimiz günlerden daha sıcaktı. Bir kaç kez cengaverlik yapıp, balık limanına, surlara gitmeye falan kalktık ama ikimiz de nefes nefese, sıcaktan sırık sıklam olup, hemen vaz geçtik.

Yine ara sokaklarda bir restoran bulup, bahçesine kamp kurduk. Sabah erken olmasına rağmen ben kendime bir şarap söyledim, Jelena da bir meyve suyu. Ancak anlamadığım bir sebepten Jelena siparişini İngilizce vermişti. Olasılıkla istemsiz olarak benim arkamdan konuştuğu için.

Garson siparişimizi getirdiği anda Jelena da kardeşi Milan’la telefonda konuşuyordu. Garson önce bir şaşırdı, kulağıma eğilip, “Madam hangi dilde konuşuyor?” diye sordu. Ben “Sırpça” deyince “Sırbistandan mısınız?” diye sordu. “Yok dedim, ben Türküm, karım Sırp”. Bu kez “Sırbistan’ın neresinden?” diye sordu, ben de şakayla “A be Niş be” dedim.

A be Niş be
Garson sevincinden dört köşe “Ben de Nişliyim” dedi. Milan’la konuşması biten Jelena ile başladılar Sırpça kaynatmaya. Sonra `İngilizce’ye döndüler, hep beraber Niş anılarımızı paylaştık. Bir sonraki şarap kadehim bayağı dolu geldi!

Dubrovnik’te son durağımız Hard Rock Cafe oldu. Son Hırvat şarabımı da burada içtim.

Bizi havaalanına götürecek otobüsün durağını sora sora bulduk. Her sorduğumuz kişi bize “Yüz metre ilerde” diyor, yüz metre yürüdükten sonra bir kez daha soruyor, yine “Yüz metre ilerde” cevabını alıyorduk. Bu ölüm yürüyüşü neyse ki son buldu ve kendimizi klimalı otobüse zor attık.

Havaalanında Jelena belki Hz. İsa’yı görürüm diye bir sağa sola bakındı ama St. Peter herhalde ona “Daha vaktin var” dedi ve göremedi.

EasyJet ile yine bir sorun yaşamadan Basel’a ulaştık. İki buçuk saat sonra da evimizdeydik.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Mostar, Počitelj ve Trebinje...

Dubrovnik'te geçirdiğimiz güzel günün ardından ertesi sabah erkenden Hotel Rixos’a gidip, bir araba kiraladık. Bize bir BMW X1 verdiler. X1 modelini ilk kez kullanıyorduk. Çok konforlu ve hızlı bir araba. Jelena da, ben de çok memnun kaldık.

BMW kiraladığımızın altını özellikle çiziyorum. Çünkü birkaç yıl önce buralara geldiğimde hurda bir Peugeot ile geziyordum ve o araba yüzünden başıma gelmedik iş kalmamıştı. Dağlarda kurda kuşa yem oluyordum. Bu kez "Nyet" dedim. "Ağız tadıyla kullanabileceğimiz bir araba yoksa gitmiyorum."

Dubrovnik ve Mostar’ın arası haritaya baktığınızda çok kısa görünüyor. Ancak Balkanlar'da yolculuk etmek hiçbir zaman sadece bir yerden başka bir yere gitmek olmuyor. Yolun kendisi de en az varacağınız şehir kadar hikaye anlatıyor.

Dubrovnik'ten ayrıldıktan kısa süre sonra sınıra ulaşmıştık. Aynı sınır kapısından önceki kez geçtiğimde Hırvatistan’dan ayrılıp, hangi ülkeye girdiğimi öğrenmek için sınırdaki polise “Burası ne sınırı?” diye sormuş, hayatımı kurtaran cevabı almıştım. "Hırvatistan sınırı." Neyse ki biraz ilerdeki pasaport kontrolünde buranın Bosna sınırı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu kez tecrübelerime dayanarak Jelena’ya “Burası Bosna sınırı” dedim.

Mostar Çarşısı
Adriyatik kıyıları arkamızda kalmaya başlamıştı. Yol yavaş yavaş dağların arasına giriyor, manzara değişiyor ama güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyordu. Birkaç kilometre önce denizin mavisini seyrederken, şimdi taş dağların ve yemyeşil vadilerin arasından ilerliyorduk.

Bosna sınırını geçtikten sonra insan ilk bakışta büyük bir değişiklik hissetmiyor. Aynı coğrafya, benzer insanlar, benzer diller... Ama içerilere doğru ilerledikçe atmosfer yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Çan kuleleri yerlerini minarelere bırakıyor, kahvenin kokusu değişiyor. Çarşılardaki bakırcılar, taş evler, küçük camiler... İnsan farkına varmadan Osmanlı'nın izlerini fark etmeye başlıyor.

Mostar'a yaklaştıkça trafik biraz yoğunlaşmıştı. Arabayı park edip, şehrin merkezine doğru yürürken önce dükkanlar, kafeler ve hediyelik eşya satan küçük mağazalar karşımıza çıktı.

Açık konuşayım, Mostar benim için en az köprüsü kadar Boşnak böreğiyle de önemliydi. Hatta dürüst olmak gerekirse, o an börek köprünün biraz önüne bile geçmişti. Çarşıdaki ilk börekçiye girdik. Jelena da, ben de kendimize börek ve cevapcici söyledik. Patlayana kadar yedik.

Çarşıya girdiğinizde köprüyü hemen göremiyorsunuz. Birkaç dar sokaktan geçiyor, çarşının içine karışıyorsunuz. Sonra bir köşeyi dönüyorsunuz…

Ve bir anda Mostar Köprüsü bütün ihtişamıyla karşınızda duruyor.

Stari Most
Fotoğraflarını yüzlerce kez görmüş, videolarını binlerce kez izlemiştim.

Ama bazı eserler vardır ki, ne kadar fotoğrafını görürseniz görün, ilk karşılaşmanız yine de insanı etkiler. Mostar Köprüsü benim için tam da öyle oldu.

İlk düşündüğüm şey güzelliği değil, cesaretiydi. Beş yüz yıl önce kim bu koca yapıyı o günün koşullarıyla nasıl hesapladı, nasıl inşa etti?

Kanuni, nehir geçişini kolaylaştırmak için “Buraya bir köprü yapıla!” diye buyurmuş. Yapım görevi, Mimar Sinan'ın yetiştirdiği mimarlardan Mimar Hayreddin'e verilmiş. Rivayete göre Hayreddin, köprü çökerse idam edileceğini düşündüğü için iskeleler sökülmeden önce günlerce uyuyamamış. Doğru mudur, bilinmez.

Sonra da köprünün iki ucuna birer Deli Dumrul koyup, geçenlerden para almaya başlamışlar.

Türk olduğum için Mostar Köprüsü'nü biraz sahiplenmem beklenebilir. Ama köprünün önünde durunca insanın aklına milliyet değil, mühendislik geliyor. Beş yüz yıl önce bilgisayar yok, hesap makinesi yok, modern malzemeler yok... Buna rağmen bugün bile zarafetiyle insanı hayran bırakan bir eser ortaya çıkarmışlar.

Ne yazık ki köprünün hikayesi sadece inşa edilmesinden ibaret değil.

1993 yılında Bosna Savaşı sırasında Hırvat Savunma Konseyi'nin topçu ateşi sonucu köprü yıkılmış. Düşünsenize, beş yüz yıldan fazla ayakta kalan bir eser birkaç saat içinde Neretva'nın sularına gömülmüş.

Bugün gördüğümüz köprü ise aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş hali. Belki de bu yüzden insana sadece güzel değil, biraz da hüzünlü geliyor.

Sonuçta köprüler insanları birbirine bağlamak için yapılır. Yıkıldıklarında ise sadece taşlar değil, insanlar arasındaki bağlar da zarar görüyor.

Mostar'ın en ilginç geleneklerinden biri ise köprüden atlayan dalgıçlar.

Yaklaşık yirmi dört metre yükseklikten buz gibi Neretva Nehri'ne atlıyorlar. Ama hemen değil. Önce turistler toplanıyor, fotoğraflar çekiliyor, şapkaya para atılıyor. Kalabalık büyüyor. Dalgıç yukarıda bekliyor. Tam "Herhalde vazgeçti." derken… Kendini boşluğa bırakıyor.

Birkaç saniye sonra buz gibi suyun içinden çıkıp kıyıya yüzüyor.

Ben mi? Valla yemez. Bana bütün Mostar'ı verseler yine de atlamam.

Mostar'da dikkatimi çeken bir başka şey ise Türk turist sayısı oldu.

Dalgıçlardan biri iki kadının önünde kendini yırtıyordu “You are pathetic! You said you would pay, now you don’t” yani “Bu yaptığın aptalca. Para vereceğim dedin, vermiyorsun”. Kadınlardan biri cevap verdi “Ay ben niye para verecekmişim? Devlet ödesin bunların parasını”. Bacım Türk. Hem de bayağı dini bütün Türklerden.

Yine bir Türk cengaver, karısı mı, sevgilisi mi, yanındaki kadının köprü arkada, fotoğrafını çekerken bağrınıyordu “Ört lan, bacakların gözüküyor”

Çarşıda dolaşırken zaman zaman Türkçe konuşmayan birine rastlamak zorlaşıyordu. Hemen herkes Türk’tü. Kadınların çoğu hediyelik ıvır-zıvırın peşinde bir dükkandan diğerine koşuşturuyor, erkekler de onları beklerken sigaralarını içiyordu.

Bu Türk işgalinin sebeplerini tahmin etmek zor değil.

Bosna-Hersek Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Osmanlı mirası her yerde hissediliyor, camiler, ezan sesi, Türk kahvesi, helal yemek bulma kolaylığı… Özellikle muhafazakar Türk turist için Mostar, yabancı bir ülkeden çok tanıdık bir şehir gibi hissettiriyor. Hatta bazı lokantalarda garson size Türkçe hitap edince insan bir an menüye bakıyor. "Yanlışlıkla Eminönü’ne mı geldik?" diye düşünmeden edemiyor.

Mostar'dan ayrılırken köprüye son bir kez daha baktım.

Beş yüz yıldır insanları birbirine bağlamak için orada duruyor. Bazen yıkılıyor, sonra yeniden yapılıyor.

Belki de güzel köprülerin kaderi budur.

İnsanlara sadece karşı kıyıya geçmeyi değil, yeniden bir araya gelmenin de mümkün olduğunu hatırlatırlar.

Mostar'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Počitelj'e çevirdik.

Počitelj
Eğer Mostar Bosna'nın en hareketli tarihi şehriyse, Počitelj tam tersi. Sanki biri beş yüz yıl önce zamanı durdurmuş da, şehir o günden beri kimseyi rahatsız etmeden olduğu yerde bekliyormuş gibi.

Dar taş sokaklar, Osmanlı evleri, küçük camisi ve tepedeki kalesiyle tam bir açık hava müzesi. Sırplar böyle köylere “Etno-Selo/Ethno-Village” diyorlar.

Počitelj’de turist var ama Mostar'daki kalabalığın yanında yok denecek kadar az. Arabayı park edip sokaklarda ağır ağır dolaştık. Arada bir birkaç turist geçiyor, sonra şehir yeniden kendi sessizliğine dönüyordu.

Počitelj bana eski Anadolu kasabalarını hatırlattı. Belki de bu yüzden kendimi yabancı hissetmedim. İnsan bazen bin kilometre uzakta olmasına rağmen tanıdık bir yerde yürüdüğünü hissediyor.

Günün son durağı ise Trebinje oldu.

Jelena'nın annesi Milica yıllarca bize burayı anlatmış, "Mutlaka görün." demişti. Her seferinde "Bir dahaki gelişimizde." diye ertelemiştik.

Sonra...

Bir gün, ansızın Milica’yı kaybettik, bir dahaki gelişe demenin bir önemi kalmadı.

Şehir merkezindeki meşhur Hotel Platani'ye oturduk. Milica'nın anısına birer rakija söyledik.

Hotel Platani'ye oturduk
Trebinje, Mostar'ın hareketliliğinden sonra insana iyi geliyor. Daha sakin, daha yavaş, daha günlük bir şehir. Bosna-Hersek’in Republica Srpska, yani Sırp bölgesinde. O yüzden Mostar kadar Osmanlı havası alamıyorsunuz. Bu kentte turistten çok kendi insanlarının yaşadığı hissediliyor.

Akşam Dubrovnik'e doğru yola çıktığımızda bir gün içinde üç farklı şehir gezmiştik.

Mostar...

Počitelj...

Trebinje...

Üçü birbirine birkaç kilometre uzaklıkta. Ama her biri bambaşka bir ruh taşıyor. Bosna-Hersek'ten ayrılırken aklımda en çok köprü kalmıştı.

Ama kalbimde… galiba fazlaca Trebinje vardı.

Akşam güneşi dağların arkasında kaybolurken yeniden Dubrovnik yolundaydık. Gün boyunca yüzlerce fotoğraf çekmiştim. Bosna-Hersek'ten yanımda fotoğraflardan çok hislerle ayrıldım. Galiba güzel yolculukların insana bıraktığı en kalıcı hatıra da bu oluyor.

7 Ağustos 2026 Cuma

Dubrovnik

Adriyatik'in üzerinden alçalmaya başladığımızda ilk dikkatimi çeken şey denizin rengiydi. Açıkçası fotoğraflarda gördüğümüz o klasik kartpostallardan çok da farklı görünmüyordu, aynı mavi, aynı berraklık. Sahil boyunca dizili kıvrım kıvrım koylar ve kıyının hemen yakınına dizili güzelim adalar.

Ancak uçak piste yaklaştıkça kırmızı kiremitli evler, çıplak kayalıklar ve masmavi deniz aynı kareye sığmaya başlayınca insan bunun sıradan bir Akdeniz şehri olmadığını hissediyor.

Dubrovnik gerçekten nevi şahsına münhasır bir şehir sevgili arkadaşlar.

Birkaç yıl önce Bosna’dan kiraladığım külüstür bir araba ile Dubrovnik’e gelip, birkaç saat geçirmiştim. Mostar yakınlarına gelip, Mostar yerine Dubrovnik’e gitmeye karar verdikten sonra, yolda kaybolup, istemeden en kısa değil, en çaresiz yolu seçerek sahil boyunca bu güzelim manzarayı ağzım açık izlemiştim. Zaman zaman arabayı kenara çekip bir-iki fotoğraf çekmiş, ama çoğunlukla güneş batımının o güzelim renklerinin tadını çıkarmıştım.

Zaten bu yüzden değil miydi ki yeniden buralara gelmiştim?

Dubrovnik Surları
Hırvatistan gerçekten çok güzel bir ülke sevgili arkadaşlar. Burada görecek, keşfedilecek çok şey var.

Dubrovnik Havaalanı oldukça küçük ama son derece düzenli. Birkaç gün için geldiğimizden öyle denkimiz, valizimiz, sandığımız yoktu. Ufacık çantamızı uçakta, baş üstü dolaplara bile koymamış, koltukta aramıza sıkıştırmıştık. Uçaktan çıktığımız gibi kendimizi havaalanının dışında bulduk.

Daha kapının önünde Jelena tabelalardan birine bakıp gülümsedi. "Ne oldu?" diye sordum, “Dönüşte belki Hz. İsa’yı görürüz” diye gülmeye devam etti. Anlamadığımı görünce devam etti:

“Hırvatistan’da havaalanına ‘Zračna luka’ derler” dedi, “Yani ‘Semavi Kapı’!”

Ben de ister istemez güldüm. Düşününce daha iyi anladım. Gerçekten de Sırbistan’da havaalanına ‘Aerodrom’ derler.

İşte eski Yugoslavya'yı Jelena ile gezmenin en güzel taraflarından biri bu. Ben bir tabela görüyorum, o bana o tabelanın arkasındaki dili, kültürü anlatıyor. Aynı yemeği yiyoruz, o bana çocukken annesinin o yemeği nasıl hazırladığını anlatıyor.

Bazen ikimizi de gülümseten kültürel benzerlikler buluyoruz. Örneğin Bosna’da popüler bir isim olan ‘Şaban’, eski Yugoslavya’da da bizdeki gibi şaşkın, sarsak birini hatırlatıyor. Ahlak düzeyini biraz düşürmek pahasına ‘siktir’ sözcüğü de her iki dilde aynı anlamda kullanılıyor.

Kısacası aynı sokakta yürüyoruz ama aslında iki farklı Dubrovnik görüyoruz.

Belki de bu yüzden aynı geziyi yapıp eve iki farklı hikayeyle dönüyoruz.

Sırpça ve Hırvatça birbirine o kadar yakın ki insanlar rahatlıkla anlaşabiliyor. Ama bazen tek bir kelime bile yıllar içinde yollarının ne kadar farklılaştığını göstermeye yetiyor. Hırvatçanın bence en görünür farklılıklarından biri Latin alfabesiyle yazılması. Sırbistan'da Latin alfabesi günlük hayatta çok yaygın olsa da resmi alfabe Kiril. Kiril alfabesi aynı zamanda birçok Sırp için kültürel kimliğin önemli bir parçası ve bunu tabelalarda, resmi yazışmalarda, hatta günlük hayatta sık sık görüyorsunuz.

Şehir merkezine doğru giderken ilk hissettiğim şey Dubrovnik'in düşündüğümden çok daha Batılı olduğu oldu. Sonuçta Balkanlardaydık ama sanki aynı zamanda biraz İtalya’da, biraz Malta’daydık. Bazen biraz da Avusturya'da.

Bunun sebebini anlamak çok uzun sürmedi.

Dubrovnik, yüzyıllar boyunca Ragusa Cumhuriyeti adıyla yaşamış bağımsız bir şehir devleti. Deniz ticareti sayesinde zenginleşmiş, Akdeniz'in önemli limanlarından biri haline gelmiş. Ragusalılar Osmanlı ile savaşmak yerine çok daha pragmatik bir yol seçmişler. Yıllık haraç ödeyerek Osmanlı hakimiyetini tanımış, karşılığında ticari ve siyasi özerkliklerini büyük ölçüde korumuşlar. Osmanlı da, “Param geliyor, ticaret dönüyor, bundan kelli Ragusalılarla uğraşılmaya!” demiş.

Belki de o pragmatik siyasetin de payıyla Dubrovnik yüzyıllar boyunca bağımsız karakterini koruyabilmiş. Bugün gördüğümüz şehir elbette tarihi boyunca depremler, yangınlar ve savaşlar geçirmiş ama surların içindeki Ragusa'nın karakteri son derece güçlü bir biçimde günümüze kadar korunabilmiş.

Otele eşyalarımızı bırakır bırakmaz kendimizi eski şehrin taş sokaklarına attık.

İlk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu. Aslında binlerce turist vardı; restoranlar, kafeler doluydu. Ama şehir bağırmıyordu.

Dubrovnik Sokakları
Daracık sokaklarda yürürken insan sürekli yukarı bakıyor. Bir yanda çamaşırlar asılı, diğer yanda üç yüz yıllık taş evler. Birkaç adım sonra küçük bir meydan, sonra yine merdivenler, sonra yine taş.

Dubrovnik'in güzelliği kendi başlarına ünlenmiş birkaç binadan değil, bütünün yarattığı atmosferden geliyor.

Merkezi bu kadar cazip bir şehirle daha önce hiç karşılaşmamıştım. Ana caddede değil de bir Orta Çağ filminin setinde yürüyormuşuz gibiydi. Aynı taşın tonlarına bürünmüş binalar, cilalanmış gibi parlayan zemin, sağa sola açılan daracık sokaklar... Kendimi tekrarlamak pahasına, gerçekten hayret verici bir güzellik.

Hayatımda Game of Thrones'un tek bir bölümünü bile izlemedim. Muhtemelen Dubrovnik'e gelip bunu söyleyen nadir turistlerden biriyim. Çünkü şehir resmen Game of Thrones ile yaşıyor.

Her köşe başında bir rehber elinde tabletle "Bu sahne burada çekildi." diye anlatıyor. Dükkanların vitrinlerinde demir tahtlar, ejderhalar, taçlar.

Diziyi izleyenler için Dubrovnik adeta kutsal bir hac merkezi olmuş.

Ben ise insanların neden bu kadar heyecanlandığını anlamaya çalışan turist rolündeydim.

Eski şehrin dışında dünya markalarının da içinde olduğu çok sayıda, deniz tatili odaklı oteller var. Ancak biz eski şehrin merkezinde, biraz tarihi, biraz kültürel bir otel seçtik. Yarım milenyum yaşında, gerçekten güzel bir apartman otel. Taş duvarlı bir yatak odamız, yine zevkle döşenmiş bir oturma odamız vardı. Bir de hiç kullanmayacağımız bir mutfak.

Hırvatistan Katolik kimliği çok güçlü bir ülke. Dubrovnik de bundan fazlasıyla nasibini almış. Eski şehirde neredeyse her köşede karşınıza bir kilise, hatta bazen bir katedral çıkıyor.

Bir ara Jelena küçük bir kiliseye girmek istedi. Ben de peşinden girdim. İçeride uzun uzun dolaştıktan sonra bahçedeki birçok kilisede görebileceğiniz küçük bir mağazaya girdi ve elinde küçük bir ikonla çıktı. Açıkçası biraz şaşırdım. İkon geleneği daha çok Ortodoks dünyasıyla özdeşleşmiştir. Katolik kiliselerinde de elbette ikonlar vardır ama Ortodoks inancındaki kadar merkezi bir yer tutmazlar.

Jelena gülümsedi. "Beğendim."

Zaten bazen en mantıklı açıklama budur.

Yemek konusunda ise Dubrovnik beni iki farklı duygu arasında bıraktı.

Bir taraftan gerçekten çok kaliteli restoranlar var. Etler, tatlılar, ben yiyemesem de deniz ürünleri… Hepsi gayet başarılı.

Diğer taraftan ise insan zaman zaman kendini Avrupa'nın herhangi bir turistik şehrinde hissediyor. Pizza, burger, madem Avrupadayız, makarna yerine pasta…

Elbette bunları bulacaksınız, burada çok sorun yok. Ancak benim için Balkan mutfağı cevapcici, burek, pljeskavica demek.

Neyse ki biraz ara sokaklara girince bu Balkan lezzetlerini bulmak zor olmuyor.

Hırvat şarapları ise bir içim su.

Hırvat şaraplarıyla ilk kez Niş’te tanışmıştım. Bana bir bardak Dingaç ikram ettiler. O sıralarda Niş’te ağzımın tadına uygun şarap bulmakta güçlük çekiyordum. Sırp arkadaşlar bana habire Vranac’ı tavsiye ediyor, Vranac kötü bir şarap olmasa da öyle başımı döndürmüyordu. Elbette sonraları Prokupac gibi tam benlik şarapları keşfetmiş olsam da, ilk günlerdeki Vranac teröründen sonra Dingaç gerçekten dünyamı aydınlatmıştı.

Dubrovnik’te birkaç kez Dingaç içtim elbette ancak bir şişesinin fiyatı iyi bir Margaux’dan pahalı olduğu için istediğim kadar tadamadım.

Hard Rock Cafe Dubrovnik
Diğer Hırvat şaraplarını da bol bol denedikten sonra Hırvatistan’ın bir şarap ülkesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Dubrovnik'te genelde fiyatlar üzerinde kısa süreli bir kimlik bunalımı yaşadım. Bir ara hesabı görünce içimden "Herhalde yanlışlıkla Yugoslav Dinarı yazmışlar." diye geçirdim. Sonra fark ettim ki hayır...

Euro'ydu.

Hırvatistan eskisi kadar ucuz değil. Hatta bazı yerlerde insan kendini İsviçre'den ayrılmamış gibi hissediyor.

Buna karşılık söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var. Yollar mükemmel, trafik işaretleri, yön tabelaları son derece anlaşılır. Kartla ödeme neredeyse her yerde mümkün. Turist olarak hayatınızı kolaylaştıran ne varsa düşünmüşler.

Gün boyunca birkaç kez 🐝Mezzy🐝’yi aradık. Belgrad’taki arkadaşı Nera’yı dayısının evine davet etmiş. İki arkadaş Niş’te parti yapıyorlardı. 🐝Mezzy🐝 bizle kısa ve net konuşuyordu:

“Her şey yolunda, hiçbir problem yok, şimdi bırakın da Nera’yla oynayalım…”

Akşam üzeri surların üzerinden Adriyatik'e bakarken günün nasıl geçtiğini anlamadım.

Belki de güzel şehirlerin ortak özelliği budur. İnsana sürekli bir şey göstermeye çalışmazlar.

Sadece yürürsünüz. Ve zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz.

Ertesi sabah erkenden yola çıkacaktık. Rotamız bu kez Bosna-Hersek’ti. Ama Mostar…

O bambaşka bir hikaye.

12 Nisan 2026 Pazar

Doğu Kıyısının Las Vegas'ı.... mı?

Herhalde hepimiz Las Vegas’ı biliriz. Işıltılı neonlar, temalı lüks oteller ve en önemlisi kumar, içki ve karı…

İşte bugünkü ziyaret noktamız olan Atlantic City de ABD’nin doğu kıyısının Las Vegas’ı sayılır.

Atlantic City
İşin doğrusu, Las Vegas’a batının Atlantic City’si dememiz gerekir. Çünkü Las Vegas daha kaktüsleriyle, çıngıraklı yılanlarıyla ıssız bir çölken Atlantic City bütün şatafatıyla kötü alışkanlıklarına düşkün ziyaretçilerini ağırlıyordu. Kıyıdaki Steel Pier yani Çelik İskele’ye “Ülkenin Gösteri Vitrini” ismi verilmişti. Zamanın parlak isimleri, Frank Sinatra, Duke Ellington, Louis Armstrong falan hep Atlantic City’de sahneye çıkarlardı.

Eminim herkes çocukken oynamıştır, Monopoly isimli bir masa oyunu vardı. Benim şahsen çok oynamışlığım vardır. Bu oyunun en pahalı mülklerinden biri Boardwalk isimli gayrimenkuldü - Türkçesi başka bir şeydi elbette, Kadıköy, Barbaros Bulvarı falan gibi, şimdi tam hatırlayamadım.

İşte Monopoly’deki Boardwalk karesi, Atlantic City’nin meşhur Boardwalk’ından esinlenmiştir.

Bu yol o kadar ünlüdür ki, hakkında şarkılar yazılmış, filmler çekilmiş, TV dizileri yapılmış. Bir yanı okyanus, diğer yanı neonlu, ışıklı oteller, insan bu geniş yolda yürürken ister istemez etkileniyor.

Under the Boardwalk isimli bir şarkı vardır. Bruce Willis bile cover’lamıştı.

Under the Boardwalk özel olarak Atlantic City için yazılmamış. Ama Atlantic City’nin üstüne cuk oturuyor. Çünkü boardwalk kültürü zaten başlı başına bir Amerikan numarası. Üstte ışıklar, dondurma, müzik, kikirdemeler. Altta rutubet, yorgun tahta, gizli öpüşmeler ve hafif bir çürüme hissi. Şarkı kağıt üstünde AC’ye ait olmayabilir, ama gördükten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki ruhen epey Atlantic City.

Boardwalk
İşin aslı, Boardwalk ihtişam ya da romantizm için tasarlanmamış. Otel sahiplerine sahilde yürüyenlerin içeri taşıdığı kumlardan gına gelince bu yolu yapmışlar.

Atlantic City, Absecon Adası üzerinde kurulmuş 19. yüzyıl sahil sayfiyelerinden biriydi.

Sonrasında demiryolu gelmiş. Demiryolu gelince de bir Red Kit öyküsü gibi, insanlar gelmiş, arkalarından da para akmaya başlamış. Philadelphia’dan ve Amerika’nın kuzeydoğusundaki diğer şehirlerden kıyıya ulaşmak kolaylaşınca Atlantic City hızla büyümüş, kısa süre içinde bir sahil kasabasından ciddi bir tatil merkezine dönüşmüş. Şehir, otelleri, iskeleleri, eğlence yerleri ve Steel Pier gibi cazibe noktalarıyla kısa sürede kalabalıkların akın ettiği bir sayfiye merkezi olmuş.

Alkol yasağı döneminde ise Atlantic City’nin şöhreti bambaşka bir yere oturmuş. Kent yolsuzluk, gece hayatı ve kaçak içkinin neredeyse su gibi aktığı bir yer haline gelmiş.

1913 ile 1941 arasında şehre hakim olan siyasi patron Nucky Johnson döneminde yerel yönetim ile organize suç tamamen iç içe geçmiş.

Bu Nucky Johnson enteresan biriymiş sevgili arkadaşlar. Adam prensipte gangstermiş, ama işlerini klasik gangsterler gibi yeraltında değil, bayağı aleni biçimde yürütüyormuş. Zaten şu lafı oldukça meşhur. “Bizde viski de var, şarap da var, kadın da var, şarkı da var, slot makineleri de.” Yani "Bizde herkes için bir şeyler var, sen yeter ki gel” diyor.

Bu arkadaş Ritz-Carlton otelinin dokuzuncu katındaki bir penthouse’ta yaşıyormuş, o yüzden lakabı “Czar of the Ritz” yani “Ritz’in Çarı” olmuş. Sokağa çıktığında yakasında bir karanfille gezermiş.

Johnson, Atlantic City’yi bir nevi günümüzün otellerindeki toplantı ve konferans merkezi olarak da kullanmış. Ancak konuklar CV’leri göz önüne alındığında, günümüzün CEO, CFO falan gibi yöneticilerinden biraz farklıymış. Rivayete göre Johnson yönetimindeki Atlantic City, Al Capone ve Bugs Moran gibi isimlerin de yer aldığı yeraltı dünyası toplantılarına ev sahipliği yapmış.

Onun döneminde Atlantic City, içki kaçakçılığı için önemli bir limana dönüşmüş. Hatta bir vakada kaçak içki çatışmasında bir kaçakçıyı öldüren dört Sahil Güvenlik görevlisi bile yerel savcının yönlendirmesiyle saldırı suçlamasıyla tutuklanmış.

Gözünü sevdiğimin Amerika’sı…

Nucky Johnson’un sonu da başlı başına bir ironi. Bunca yıl kenti fiilen yöneten adam, öyle filmlerdeki gibi kurşunlanarak ya da bir gece ansızın ortadan kaldırılarak değil, bildiğin vergi kaçakçılığından 1941’de mahkum olmuş ve dört yıl hapis yatmış. Sonu, bu bakımdan, Al Capone’unkine fazlasıyla benziyor.

Atlantic City öyküsünün bir sonraki kahramanı hiçbirimize yabancı değil. Kim bu derseniz, bizim Trump.

Trump şehrin kuruluşuna ve bir kumar merkezi olmasına çok katkıda bulunmamış, ancak Atlantic City Atlantic City olunca "Açılın, bu işi bilen ben şahsım geliyorum" deyip, dalmış şehre.

Hem de bayağı iddialı bir biçimde…

İnsanlık şatafat, debdebe, lüks nedir görsün misali, hemen faaliyete geçmiş.
🐝Mezzycik🐝 Atlantic Okyanusu Kıyısında

Üç ayrı büyük mülkü almış. Boardwalk üzerindeki Trump Plaza, marina tarafındaki Trump’s Castle/Trump Marina ve devasa Trump Taj Mahal. Bunlar sadece yatırım değil, şehrin siluetine soyadını kazıma girişiminin bir parçası olmuş.

Burada Taj Mahal oldukça özel bir yer tutuyor çünkü hem en büyük kibir gösterisi hem de en büyük finansal yarası bu devasa kompleks olmuş.

Trump, Atlantic City’de batmış, batmış çıkmış. En sonunda 2009 yılında yelkenleri suya indirmiş, şu meşhur Chapter 11 kapsamındaki iflas korumasına başvurmuş. İflas süreci ilerlerken, acı bir ironi, kontrollerini kaybettiği bu binaların harabeye dönmüş olmaları yüzünden, Trump, binaların üzerinde hala duran ismini kaldırmak için başvurmuş.

Trump’ın bir zamanlar en büyük gösteri mabedi olan Taj Mahal, bugün Hard Rock Hotel & Casino Atlantic City adıyla yaşıyor. Biz de akşamımızı bu mekanda geçirdik.

Hard Rock Hotel
Hard Rock Hotel gerçekten insanı etkileyen, ihtişamlı bir casino. Bizzat birkaç gün kaldığım Hard Rock Hotel Las Vegas'tan çok daha güzel.

Ancak tipik bir Amerika klasiği, mekanlar gerçekten göz alıcı, ihtişamlı, para dökülüp mükemmel hale getirilmiş olsalar da, içine koydukları garson, resepsiyonist gibi personelin kalitesi yerlerde sürünür. Ağızınız açık o şatafatı izleyip vay anasını dersiniz, ama sadece oturup bir kahve söyleyene kadar. Garson kılığında dünyadan habersiz cahil bir hıyar gelir, sinirinizi kaldırır. O akşam da aynısı oldu tabii. Sevgili arkadaşlarımızla oturup geçireceğimiz yarım saatlik güzel zamanın içine etti dangalak bir garson.

Bu konu hakkında edeceğim bir kaç kelam daha var ama yazının sonuna bırakalım. Sadece şu kadarını söyleyeyim, bu gelişimde Amerika'yı oldukça yıpranmış, alt yapısı eskimiş, insan ilişkileri fazlasıyla zayıflamış buldum.

Hard Rock Hotel'in muazzam bir müzik memorabilia koleksiyonu var. Hepsini tek tek inceledik. Okyanus soğuğuna rağmen Boardwalk'ta biraz yürüdük. 🐝Mezzycik🐝 kumsala bile çıktı, okyanus kıyısında yürüdü.

İkinci gecemizde jetlag yavaş yavaş vurmaya başlamıştı. Akşamımızı bir kadeh şarapla bitirip, eve döndük.

15 Şubat 2026 Pazar

Philadelphia - Şehrin Karekteri

Ben çocukken, ama gerçekten bacak kadarken, televizyonda Muhammed Ali’nin boks maçları yayınlanırdı. ABD’de yapılan bu maçlar saat farkı nedeniyle hep sabahın körüne denk gelir, bütün Türkiye ertesi gün uykusuz, Muhammed Ali’nin, Foreman’ı nasıl nakavt ettiğini konuşurdu.

24 Mart 1975’te, işte böyle bir maçta, Muhammed Ali Chuck Wepner isimli bir boksörle karşılaşıyordu.

Maçın tartışmasız favorisi, elbette ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali’ydi. Wepner, sadece sahne dolduran bir figüran gibi duruyordu.

Ancak dokuzuncu rauntta Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki, Ali bir anlığına kendini yerde buldu.

Görenler gözlerine inanamıyordu.

Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki
Ali, sonra ayağa kalktı ve maçı on beşinci rauntta teknik nakavtla kazandı, hatta yere düştüğünde “Wepner ayağıma bastı ve beni itti” falan dedi ama İngilizce deyişiyle “the damage was done”. Yani iş işten geçmişti. Wepner gibi gariban bir boksör, koca Muhammed Ali’yi devirmişti.

Bu maçı elbette sadece uykusuz Türkler izlemiyordu. Los Angeles’ta bir tiyatrodaki kapalı devre yayınında, daha henüz 28 yaşında bir genç de, bütün dünya ile birlikte Ali yere devrildiğinde aynı heyecanı yaşamıştı.

Sonradan düşündü, demek şan, şöhret ile birlikte gelen favorilik, her zaman başarıyı garantilemiyordu. Çalışan ve inanan bir boksör, rakibi ne kadar ünlü ve ne kadar favori olursa olsun, bir değişiklik yaratabiliyordu.

Akşam eve gittiğinde hemen işe koyuldu ve gariban boksörü, şanlı, şöhretli rakibi karşısında galibiyete taşıyan bir film senaryosu yazmaya başladı.

Bu senaryoyu film stüdyolarına götürdü, ancak bir şartı vardı. Filmde, başroldeki boksörü kendisi oynamak istiyordu. Başrol oynamasını kabul etmeyen, ya da fikri güzel bulsalar da senaryoyu daha deneyimli bir ekibin yazmasını isteyen stüdyolar senaryoyu reddetmişlerdi.

Sonunda prodüktörler Irwin Winkler ve Robert Chartoff, United Artists’in distribütörlüğüyle filmi çekmeyi kabul ettiler.

Başrolde de senaryonun yazarı Sylvester Stallone oynayacaktı.

Böylece çocukluğumun filmi Rocky doğmuş oldu.

Hatırlarsanız, Rocky filminde öykü Philadelphia’da geçer. Ancak film “Philadelphia’da geçen bir öykü” değil, Philadelphia, öykünün ta kendisi.

Philadelphia’nın klasik, mütevazı ama inatçı bir ruhu var. ABD’nin kuruluş mitleri burada doğmuş, zaten önceki yazılarda değinmiştik, Independence Hall, Liberty Bell, ama aynı şehir aynı anda mavi yakalı mahalleleri, sert mizahı, düz konuşan insanları, “kimse bize bir şey hediye etmedi” hissini de taşıyor.

Rocky’nin karakteri de tam buradan çıkıyor.

Kendini kanıtlamaya mecbur hisseden bir şehirle kendini kanıtlamaya mecbur bir adam.

Rocky’nin dünyası “parlak vitrinler” değil, küçük dükkanlar, dar sokaklar, sabahın ayazı, ucuz salonlar, kasaplar, manavlar… Philadelphia’yı o 70’lerin daha sert, daha yıpranmış haliyle bir çalışan şehir olarak gösteriyor. Bu da filmi romantik değil, fazlasıyla dürüst yapıyor.

Koşu sahnelerinin pazar, dükkanlar ve insanlarla South Philly tarafına girmesi, şunu anlatıyor: Rocky’nin antrenmanı “özel koç ve steril salon” değil. Adam şehrin içinde çalışıyor, şehir de ona direnç veriyor.

Rocky eşittir Philadelphia olunca, elbette şehirde birkaç Rocky noktası bulunuyor.

Sevgili kardeşim Ahmet'le
bir "Eye of the Tiger" anımız
Bunların en önemlisi Philadelphia Güzel Sanatlar müzesine tırmanan uzun merdivenlerin zirvesindeki Rocky heykeli. 

Bu merdivenler filmde sadece güzel bir koşu rotası değil, “aşağıda kimse değilsin, yukarıda ise bir anlığına biri oluyorsun” demenin bir sembolü. Ve o zirvede Rocky’nin kolları havadayken, sanki “ben kazandım” değil de “Philadelphia bugün kendini iyi hissetti” diyorsun, çünkü aynı noktada Philadelphia skyline’ının çok güzel bir görünümü var.

Son günlerde biraz fazla edebi oldum, farkındayım. Yaşıma verin artık 😜

Philadelphia’nın kendi ismiyle anılan, mükemmel bir sokak lezzeti vardır sevgili arkadaşlar. İsmi Philly Cheesesteak.

1991’de ilk kez New York’ta, Penn Station’da yemiştim bu cheesesteak’i. Hani bazı tatlar vardır, daha ilk lokmada beynine “tamam, ben buraya yerleşiyorum” diye mesaj yollar… Ben de aynen öyle olmuştum. Ortalık koşuşturma, tren anonsları, kalabalık, acele… Ben ise elimde sıcak ekmek, içinden taşan et ve erimiş peynirle, bir anlığına bütün şehri susturmuştum. Malum, midem çöp tenekesi gibi çalıştığından sokak yemeklerine zaafım vardır, o gün de Penn Station’ın ortasında “bu iş ciddi” diyerek deli gibi mutlu olmuştum. Şimdi yerinde yemek de bugüne denk gelince, öykü kendi kendini tamamladı.

Philadelphia Skyline
Philly’nin efsane sokak yemeği cheesesteak’in güzelliği gösterişsiz bir matematik olması. İnce dilim ya da kıyıma yakın doğranmış biftek sacın üstünde cızırdar, soğanla aynı yağın içinde kızarır, üstüne peynir konur ve birkaç saniye içinde her şey tek bir sıcak, tuzlu, yağlı mutluluğa dönüşür. Ekmek meselesi kritiktir. Klasik olan uzun, yumuşak ama dışı hafif kabuklu bir roll, içi eti ve peyniri tutacak kadar süngerimsi, yoksa iki ısırıkta dağılır. Peynir tarafında da biraz “mezhep” farkı var. Kimi Cheez Whiz, kimisi provolone ya da American peyniri tercih ediyor. Son yıllarda ise daha keskin ve daha karakterli “Cooper Sharp” çok öne çıkıyor.

Bu sandviç bir “tarif” değil, daha çok bir refleks. Sac kızgın olacak, et hızlı pişecek, spatulayla kıtır kıtır doğranıp toparlanacak, peynir en son üstte eriyip ete yapışacak, sonra hepsi tek hamlede ekmeğe alınacak. Soğan istersen “with”, istemezsen “without” gibi kısa konuşacaksın, çünkü sıra varsa kimse kimsenin yaşam koçluğu yapmasını istemez. Yerken de bıçak-çatal aranmayacak. Cheesesteak’in doğru servis şekli, bir eliyle tutup diğer eliyle damlayanları yakalamak. Bu bir öğle yemeği değil, küçük bir şehir ritüeli.

Cheesesteak’in tarihi de Rocky gibi, “şık bir icat” değil, sokakta doğmuş bir refleks.

1930’larda South Philly’de, İtalyan kökenli Pat Olivieri’nin bir sosisli arabası varmış. Rivayete göre bir gün “hot dog’dan sıkıldım” deyip ızgaraya ince doğranmış dana eti ve soğan atmış, sonra da bunu bir ekmeğin içine doldurmuş.

Kokuyu alan bir taksi şoförü “bana da yap” deyince, olay öğle yemeğinden çıkıp yeni bir şehir yemeğine dönüşmüş. Bu başarı da Olivieri’lerin işini büyütüp Pat’s King of Steaks’e giden yolu açmış.

İlginç taraf şu ki, Cheesesteak’in ilk hali aslında “cheese”siz bir steak sandwich. Peynirin sonradan eklendiği, hatta işin Olivieri tarafının anlattığına göre American peynirin 1951’de eklendiği söyleniyor.

Cheez Whiz ise 1950’lerin sonlarına doğru (zaten peynirin kendisi 1952’de piyasaya çıkmış) “hızlı eriyor, kolay sürülüyor” diye yaygınlaşıp kültleşmiş.

Kısaca cheesesteak’in “peynir mezhepleri” sonradan geliyor. Temel çekirdek, 1930’ların o sac üstü et-soğan ikilisi.

Bu arada bu sandviç şehir içinde büyüdükçe “rakip köşe” efsanesi de doğmuş. Pat’s’in karşısına 1966’da Geno’s açılmış ve 9th & Passyunk köşesi bir anda “Philly’de cheesesteak tartışmasının sahnesi”ne dönüşmüş.

Biz Philly Cheesesteak’i Shay’s Steaks’te yedik.

Philadelphia Cheesesteak
Shay’s Steaks’in olayı klasik cheesesteak’i biraz daha premium çizgide tutması. Menülerinde ribeye ve Cooper Sharp gibi malzemeleri özellikle öne çıkarmışlar, hatta Cooper Sharp’lı ribeye ve yumurta gibi daha “dolu” kombinasyonları da var. Bizim de yediğimiz ilk restoranlarını Center City’de (16th & Race civarı) açmışlar. Aile işi vurgusu da güçlü. Şiddetle öneriyorum. Çalışanlar da çok iyi - ki Amerika’da size hıyarlık yapıp, sinirinizi kaldırmayacak garson bulmak çok zordur.

Philadelphia turumuzu Shay’s’te tamamladık.

Philadelphia, klasik Amerikan şehirlerinden çok farklı. Zaman zaman kendimi Avrupa’da bile hissettiğim oldu. Mimarisi, insanları, parkları, yemekleri fazlasıyla kendine özgü bir yer.

Biz hepimiz gezerken çok zevk aldık. Amerikan tarihinin başlangıcı olması özellikle benim çok ilgimi çekti.

Philadelphia, Amerika’ya ilk kez geliyorsanız, gidin, görün diyebileceğim bir yer değil. New York, Los Angeles, Las Vegas, Miami, Chicago falan elbette size daha ilginç gelecektir, ancak butik bir gezi planında Philadelphia’nın olması neredeyse bir şart.

Devam edeceğiz.

4 Şubat 2026 Çarşamba

Bağımsızlığın Başladığı Yer

1492’den çok önce, M.S. 1000 yılı civarında Vikingler - özellikle Leif Erikson’un adıyla anılır - Kuzey Atlantik üzerinden Grönland hattını aşarak bugünkü Kanada’da Newfoundland’daki L’Anse aux Meadows’a ulaştı. L’Anse aux Meadows’ta bulunan yerleşim kalıntıları bu teması somut biçimde doğrular. Ancak bu erken temas kalıcı, kitlesel ve sürekli bir sömürgeleştirmeye dönüşmedi.

Bağımsızlığın başladığı yer
Avrupa’nın Amerika’yla düzenli bağ kurması ve kıtayı sistemli biçimde “haritaya” sokması 1492’de Kolomb’un Karayipler’e varışıyla başladı. 16. yüzyıldan itibaren İspanya ve Portekiz başta olmak üzere Avrupa güçleri, Amerika’da sömürge imparatorlukları kurdu. Altın ve gümüş arayışı, Hristiyanlaştırma ve imparatorluk rekabeti bu yayılmanın motoruydu. Hastalıklar yerli nüfusu felaket ölçüsünde azaltırken; zorla çalıştırma, şiddet ve köleleştirme süreci bu yıkımı derinleştirdi. Atlantik köle ticareti kolonilerin emek ihtiyacını karşılayan acımasız bir sisteme dönüştü.

Kuzey Amerika’da ise İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar daha çok yerleşimci koloniler kurarak tarım, ticaret ve liman şehirleri etrafında yeni toplumlar inşa ettiler.

17. ve 18. yüzyıllarda özellikle İngiliz kolonileri ekonomik olarak büyüdükçe, siyasi olarak Londra’ya bağımlılık daha görünür hale geldi. Koloniler vergi ödüyor ama İngiliz Parlamentosu’nda temsil edilmiyordu. “Temsil olmadan vergi olmaz” (no taxation without representation) tepkisi bu gerilimin özeti oldu.

1773’te Boston Tea Party ile sembolleşen direniş, Britanya’nın sert karşı önlemleriyle tırmandı. Yerel milisler, boykotlar ve propaganda savaşları kolonileri ortak bir çizgiye itti. Aydınlanma düşüncesinden etkilenen önderler, başta George Washington, Thomas Jefferson ve Benjamin Franklin gibi isimler, doğal haklar, halk egemenliği ve özgürlük kavramlarını öne çıkardı.

1775’te silahlı çatışmalar başladı, 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi ilan edildi ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı, on yıllardır biriken ekonomik-siyasi gerilimi sömürge düzenini bitiren bir kopuşa dönüştürdü.

Özetle, Kaptan Swing ve Profesör Oklitus’un da yardımlarıyla (!) Amerika Birleşik Devletleri kuruldu.

Bugün ABD, Kongre, Senato, Temsilciler Meclisi, Bob Menendez falan dediğimizde, aklımıza hemen Washington kenti gelir, ancak Washington’un başkent olması, ABD’nin kuruluşundan yaklaşık çeyrek yüzyıl sonrasına denk gelir.

İşin aslı ABD kurulduğunda başkent Philadelphia şehriydi. Bağımsızlık bildirgesi 4 Temmuz 1776’da burada yazılıp, ilan edildi. Amerikalıların kutladığı Fourth of July, yani Bağımsızlık Günü buradan gelir. Bence daha da önemlisi, ABD’nin varoluşunun belki de en önemli dayanağı olan anayasası da 1787 yılında Philadelphia’da yazılıp, kabul edildi.

Philadelphia’yı “tarihin ağır abisi” yapan şey, tam da bu. Independence Hall dediğiniz yer bir bina değil; “Burası bir şeylerin geri dönüşsüz hâle geldiği oda.” Britanya’yla sorun “çay vergisi” falan gibi görünen bir maddeden çıkmış olabilir, ama mesele aslında çok tanıdık. Vergiyi koyan var, söz hakkı veren yok, kuralları yazan var, bedelini ödeyen başkaları var.

“Temsil olmadan vergi olmaz” lafı, kulağa Amerikan klişesi gibi gelse de, bizim topraklarda da çok iyi tanıdığımız bir hissi tarif ediyor: Senin adına karar alınıyor ama sen masada yoksun. O yüzden Philadelphia’daki tartışmaları okurken ya da o salonlarda dolaşırken, insan ister istemez “Bu işin bir benzeri bizde de var” diyor. Bağımsızlık kavgası her ülkede aynı elbiseyi giymiyor belki, ama aynı kemik sesi çıkarıyor. Meşruiyet, egemenlik, dış baskı ve içeride birlik olma süreçleri.

Şimdi gelelim popüler kültür köprüsüne: Eğer National Treasure’ı izlediyseniz, “tarihi yer” denilen şeylerin bir anda “kaçış planı, şifre, gizli geçit” gibi eğlenceli şeye dönüştüğünü bilirsiniz. Film size Philadelphia’yı sadece “müze turu” diye satmaz; “Burada bir sır var” hissi verir. Türk okuru için bu tür bir giriş gerçekten işe yarar, çünkü biz de tarihi, çoğu zaman “ders” olarak değil, “öykü” olarak severiz.

Burada Blek ve Kaptan Swing damarına bağlanmak da mümkün. O İtalyan çizgi romanlarının Amerika Bağımsızlık Savaşı atmosferine yaslanması boşuna değildir. Orman milislerinin Britanya kırmızı ceketlilerine, küçük birliklerin büyük imparatorluğa kafa tutması… Hepsi “zayıfın güçlüye direnmesi” anlatısının en iyi paketlenmiş halidir. Prof. Oklitus’un bir yerlerde, olasılıkla Pennsylvania-Philadelphia hattında Ben Franklin’le yan yana gelmesi de bu yüzden akılda kalıyor. Çünkü Franklin, o dönemin hem “bilim adamı” hem “PR’cısı” hem “diplomatı”, yani bizdeki tabirle, tek kişilik kurumuydu.

Independence Hall’u gezerken aklımdan bunlar geçti.

Varşova’daki sefaletimizin ardından, bir Emirates uçuşu bizi New York’a getirmişti. Amerika’ya giriş işlemleri çok kısa sürdü. Dışarda ise sevgili kardeşim Ahmet bizi bekliyordu.

JFK’den, Belt Parkway’i aldık ve Brooklyn’de bir Taco Bell’de yiyecek takviyesi yaptıktan sonra, Verrazzano köprüsünden geçerek Staten Island’a, oradan da New Jersey’e, Ahmet’in malikanesine ulaştık.

Bu araba yolculuğumuzu ve eve ulaştıktan sonraki bir kaç saati yarım yamalak hatırlıyorum. Hayatımda çok az bu kadar yorulmuştum. Hemen uyuduk ve ertesi gün Ahmet ve sevgili karısı ile Philadelphia’ya ulaştık.

İlk iş olarak da Independence Hall’a geldik.

Independence Hall’un etrafındaki düzen, binaların ölçeği, bahçelerin sakinliği insana “Amerika burada doğdu” hissini zorla dayatmıyor. Tam tersine, sanki “Gel, bir bak, bütün olan bitene burada karar verdiler” diyor.

Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazıldığı oda restorasyon altında olduğundan ne yazık ki gezme şansımız olmadı.

Liberty Bell
O odanın birkaç adım ötesinde ise Liberty Bell (Özgürlük Çanı) var, malumunuz, çatlağıyla meşhurdur. Bu çatlak meselesi de çok iyi bir metafordur.

Bu çanın bir kopyasını Washington DC’deki Union Station’da görmüştüm. Aslını görmek tabii ki daha özel.

Bu çan 1752’de Londra’da dökülmüş ve Philadelphia’ya getirilmiş. İlk kullanımı zamanlarında bile çatlakmış. Yani sorun büyük ihtimalle döküm hatası ve metal alaşımındaymış.

Daha sonra Philadelphia’da John Pass ve John Stow isimli iki yerel demirci çanı yeniden eritmiş ve tamir etmeye çalışmış. Zaten bugün çanın üzerinde gördüğünüz “Pass and Stow” isimleri buradan gelir.

Çan, bu küçük çatlakla yıllarca kullanılmış, ancak 1846’da, George Washington’un doğum günü için çalınırken çatlak ani biçimde büyümüş. Çanı bir kez daha onarmayı denemişler. Çatlağı ilerlemesini durdurmak için onu bilerek genişletmişler. Bugün görünen o meşhur kalın çatlak, işte bu “tamir”in sonucu.

Kongre
Özgürlük iddiası fazlasıyla büyük olsa da, daha doğarken çatlaklar başlar. Kölelik meselesi, kızılderililerin kaderi, “herkes eşittir” cümlesinin kimleri kapsadığı… Bunlar daha ilk günden tartışmalı bir hale gelir.

Özetle Philadelphia size hem destanı hem de kusuru aynı anda gösteriyor. Bu da onu “Amerikan propagandası” olmaktan çıkarıp gerçek bir tarih sahnesine dönüştürüyor.

Aynı komplekste ilk kongre yerleşkeleri de var. Senato, House of Representatives yani Temsilciler Meclisi, bugünkü Washington DC’deki devasa görkemli binadan çok farklı. Arka arkaya dizili birkaç sıra, hepsi o. Komitelerin toplandığı odalar ise bizim yemek odası kadar yerler.

Kişisel görüşüm, Amerikalıların eleştirilecek çok ama çok yönleri bulunur, ancak bir konuda onlara hakettikleri payeyi vermemiz gerekir ki, anayasalarına, özgürlüklerine tam farkında olmadan da olsa bağlıdırlar, sahip çıkarlar, korurlar ve severler.

Ben çok zevk alsam da, Independence yerleşkesi herkese gelin, görün diyebileceğim bir yer değil. Tarihe ilgisi olanlar eminim zevk alarak gezecektir, ancak tipik turistik bir Amerika gezisi için ya gelmeyin, ya da biraz hızlı bir biçimde gezin derim.

Philadelphia, tipik bir Amerika kenti değil, bence çok farklı, gezmesi çok zevkli bir yer.

Philadelphia daha bitmedi, devam edeceğiz.

Kuala Lumpur: Maymunlar, Mağaralar ve 007

Ertesi günün kahramanı maymunlar olacaktı. Başımıza gelecekleri henüz bilmiyorduk ama Batu Caves’e gitmeden önce konuştuğumuz herkes bizi uy...