Her neslin böyle yerleri var. Bugün gençler arasında en moda olanlardan biri Dubai.
![]() |
| Dubai |
Jelena’yla Dubai’ye on küsür yıl önce gitmiştik. Güzel de vakit geçirmiştik. Şehirde görülecek şeyler, iyi restoranlar ve insanı hayrete düşüren binalar vardı. Fakat dürüst olmak gerekirse, Dubai’ye hiçbir zaman tam anlamıyla ısınamadım.
Paranın satın alabildiği şeylerin etkileyici olduğu tartışılmaz. Dubai’nin sorunu, paranın satın alabileceği her şeyi aynı anda almaya çalışması.
Şehri planlayan adam Las Vegas’a gitmiş, Bellagio’nun havuzlarını görmüş:
“Yapın anasını satayım!” demiş.
New York’a gitmiş, gökdelenleri görmüş:
“Dikin anasını satayım!”
Başka bir yerde monoray görmüş:
“Getirin anasını satayım!”
![]() |
| "Living my best life!" 😂 |
Dubai’yi bu yüzden çok rüküş bulurum.
Şehir sizi etkilemek için sürekli bağırıyor. En yüksek bina, en büyük alışveriş merkezi, en pahalı otel, en gösterişli çeşme, en yapay ada… Dubai’de hiçbir şey yalnızca güzel olmakla yetinmiyor; mutlaka dünyanın en bir şeyi olmak istiyor.
Bana sorarsanız şehrin bir ruhu yok. Ama emir demiri keser. 🐝Mezzy🐝 Dubai’yi görmek istiyorsa görecektik. Hatta görsün diye seyahat programımızı epey eziyetli hale getirmiştik.
On üç yıl önce gördüğüm Dubai Havalimanı da paranın satın alabileceği en göz alıcı yerlerden biriydi. Rüküştü ama etkileyiciydi. Uçaktan indiğiniz andan itibaren mermerler, ışıklar ve lüks mağazalar size yanlışlıkla bir saraya gelmişsiniz hissi veriyordu.
Bu nedenle terminal binasına girdiğimizde biraz şaşırdım.
Hatırladığım ihtişamdan eser yoktu. Burası küçük, yorgun ve sıradan bir havaalanına benziyordu. Birkaç dakika boyunca Dubai’nin aradan geçen yıllarda parasını kaybetmiş olabileceğini düşündüm. Sonra gerçeği anladık.
Biz Dubai’ye değil, Sharjah’ya inmiştik.
![]() |
| On küsür yıl önce Dubai'de... |
O kişi yine ben şahsım olmakta.
Saat sabahın beşi civarındaydı ve güneş henüz doğmamıştı. Terminalden dışarı adım attığımız anda yüzümüze görünmez bir duvar çarptı. Sanki dev bir fırının kapağını açmışlardı. Hava karanlık olmasına rağmen sıcaklık 40 dereceyi buluyordu. Birkaç saniye içinde insanın gömleği sırtına yapışıyor, gözlükleri buğulanıyor ve dışarıda yaşamanın aslında çok da gerekli olmadığına karar veriyordu.
Bir Uber çağırdık ve 🐝Mezzy🐝’nin Dubai’de en çok görmek istediği yere, Burj Khalifa’ya doğru yola çıktık.
Sabah altıda Burj Khalifa’nın çevresinde hayat henüz başlamamıştı. Dışarıda beklemek sıcaktan mümkün değildi. Biz de binanın altındaki Dubai Mall’a girdik.
Dubai’de alışveriş merkezleri yalnızca alışveriş merkezi değiller. Bunlar her anlamıyla şehrin iklim kontrollü kamusal alanları. Dışarıda yürüyemediğiniz için bir yerden diğerine klimalı binaların, geçitlerin ve koridorların içinden ulaşırsınız. Avrupa şehirlerinde insanlar meydanlarda, parklarda ve kaldırımlarda buluşur. Dubai’de ise hayatın önemli bir kısmı alışveriş merkezlerinde geçer.
Fakat sabahın o absürt saatinde bütün mağazalar kapalıydı. Kilometrelerce uzanan koridorlarda güvenlik görevlileri, temizlikçiler ve bizim gibi ne yapacağını bilmeyen birkaç yolcu dışında kimse yoktu. Güvenlik görevlilerine yalvar yakar açık bir yer sorduk. Sonunda, sabah için börek çörek hazırlayan Filipinli çalışanların bulunduğu bir kahveciyi tarif ettiler.
Kahveciyi bulup koca birer kahve söyledik. Hayatımız kurtuldu.
Dubai’de mağazalarda, otellerde, restoranlarda, taksilerde ve şantiyelerde karşılaştığınız çalışanların büyük bölümü başka ülkelerden gelir. Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Filipinler, Nepal ve daha pek çok ülke… Şehrin görünen yüzünde Emirlik vatandaşları, çalışan yüzünde ise dünyanın dört bir yanından gelmiş göçmenler vardır.
Dubai’nin “vergisiz cennet” olarak anılması da bu çekim gücünün önemli nedenlerinden biri.
Bunun daha doğru ifadesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nde bireylerden gelir vergisi alınmaması. Ülkede yüzde 5 KDV, bazı ürünlerde özel tüketim vergileri ve şirketler için kurumlar vergisi bulunuyor; yani hiçbir verginin olmadığı bir yer değil. Yine de maaşından gelir vergisi kesilmeyen bir ülkede çalışmak, dünyanın pek çok yerinden gelen insanlar için önemli bir avantaj. BAE hükümetinin vergi sayfası da sistemi bu şekilde açıklıyor. Kusuruma bakmayın, can sıkıcı bir vergi uzmanı gibi konuşmaya başladım.
Kahvelerimizi içerken yavaş yavaş mağazaların ışıkları yanmaya başlamıştı. Dubai Mall uyanıyordu.
Dubai Mall alışveriş yapılacak bir binadan çok, kendi ekonomisi ve iklimi olan kapalı bir şehir.
Resmi bilgilerine göre içinde 1.200’den fazla mağaza ve 200’ün üzerinde yeme içme noktası var. Bununla da yetinmemişler; dev bir akvaryum, olimpik ölçülerde buz pateni pisti, sinemalar, çocuk eğlence alanları, yapay şelaleler ve hemen dışında müzikle hareket eden Dubai Fountain bulunuyor. Bir insanın çölde buz pateni yapması veya köpekbalıklarını seyretmesi için mantıklı bir neden olmayabilir. Dubai’nin cevabı basit: Yapabiliyorsak neden yapmayalım? Dubai Mall’un resmi tanıtımı, bu devasa yapının boyutlarını oldukça iyi özetliyor.
Bir süre dolaştıktan sonra Burj Khalifa’nın gözlem katlarına çıkmak için biletlerimizi aldık.
Burj Khalifa’yı beğenip beğenmemeniz ayrı bir tartışma konusu, ancak binanın mühendislik başarısını inkar etmek mümkün değil.
![]() |
| Süper hızlı asansör |
Binanın planı yukarıdan bakıldığında Y harfine benziyor. Üç kanat yükseldikçe kademeli olarak geri çekiliyor. Bu şekil yalnızca estetik bir tasarım değil, dev yapının rüzgar karşısında dengede kalmasına da yardımcı oluyor. Gökdelen, çölde açan Hymenocallis isimli bir çiçekten ve İslam mimarisindeki geometrik desenlerden esinlenerek tasarlanmış.
Fakat benim ilgimi binanın yüksekliğinden çok, gündelik ihtiyaçların o yüksekliğe nasıl taşındığı çekiyor. Örneğin 150’nci katta sifonu çektiğinizde ne oluyor? Musluktan su nasıl geliyor? Bütün binanın tepesinden bodruma kadar kesintisiz bir boru mu uzanıyor? Alt kattaki tuvalette oturan adamın üzerine yukarıdan gelen her şey saatte 400 kilometreye yakın bir hızla mı düşüyor - vergi uzmanlığından fizik öğretmenliğine terfi ettim: v = √(2gh), g ≈ 10 m/s²?
Neyse ki mühendisler bu konuyu bana bırakmamış.
![]() |
| 800 metrede... |
Bu arada sürekli “Burj Khalifa” deyip duruyoruz. Oysa adı Türkçeleştirildiğinde karşımıza gayet tanıdık iki sözcük çıkıyor: “Burç Halife”. Basitçe “Halife Kulesi” demek. İnşaatı boyunca “Burj Dubai” diye bilinen yapı, açılışında dönemin BAE Devlet Başkanı Şeyh Halife bin Zayid el-Nehyan’ın onuruna yeniden adlandırılmış.
Asansöre bindik.
Asansör delicesine hızlıydı. Burj Khalifa’daki hızlı asansörlerden bazıları saniyede yaklaşık 10 metre yol alıyor. Başka bir deyişle, siz “Kulaklarım neden tıkandı?” diye düşünürken küçük bir apartman boyu yükselmiş oluyorsunuz. Duvarlardaki ışık ve görüntü gösterisini izlerken hareket ettiğinizi pek hissetmiyorsunuz; yalnızca kulaklarınız size yerden hızla uzaklaştığınızı haber veriyor.
Gözlem katına çıktığımızda Dubai ayaklarımızın altındaydı.
Yukarıdan bakınca şehir, mimarın masasındaki dev bir makete benziyordu. Gökdelenler, otoyollar ve kavşaklar cetvelle çizilmiş gibiydi. Çölün ortasında yükselen binalar, uzaktan birbirlerinden kopuk adalar gibi görünüyordu. Dubai’ye yerdeyken yönelttiğim “birbirinden bağımsız şeyleri yan yana koymuşlar” eleştirim, yukarıdan bakınca daha da belirginleşiyordu.
Ama manzara nefes kesiciydi.
Uzakta Palm Jumeirah’yı görebiliyorduk. Deniz doldurularak yapılmış, palmiye biçimindeki dev ada gökyüzünden çok daha kolay anlaşılıyor. Proje 2001’de başlatılmış. Basra Körfezi’ne yaklaşık beş kilometre uzanan ve 560 hektarlık bir alanı kaplayan ada; gövde, dallar ve bunları çevreleyen hilal biçimindeki dalgakırandan oluşuyor. Gövdesinde apartmanlar, oteller ve alışveriş alanları, dallarında özel villalar, dış hilalinde ise lüks tatil köyleri bulunuyor. Projeyi geliştiren Nakheel’in bilgilerine göre bugün yaklaşık 25 bin kişi burada yaşıyor.
Adayı denizden gelen dalgalara karşı koruyan hilal biçimindeki dalgakıran yaklaşık 11 kilometre uzunluğunda. Çöl kumu inşaata uygun olmadığı için ada, deniz tabanından çıkarılan kum ve milyonlarca ton kayayla oluşturulmuş. Yani Dubai yalnızca denizin üzerine ev yapmamış; önce evleri koyabileceği yeni bir kara parçası üretmiş. The View at the Palm’ın proje tarihçesi, işin mühendislik boyutunu ayrıntılı biçimde anlatıyor.
Burj Khalifa’dan aşağı indik ve bir Uber çağırdık.
Aracın modeline ve rengine baktım ama plakasını kontrol etmedim. Tam o sırada aynı model ve renkte bir otomobil önümüzde durdu. Şoföre:
“Uber?” diye sordum.
“Yes” dedi.
Bindik.
Birkaç yüz metre gittikten sonra şoför dönüp:
“Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.
“Sen bilmiyor musun?” dedim.
“Hayır.”
“Ama Uber olduğunu söyledin?”
“Uber sayılır. Sizi aynı fiyata götüreceğim.”
O anda yanlış arabaya bindiğimizi anladım. Bizim için gelen gerçek Uber şoförü muhtemelen hala buluşma noktasında bizi arıyordu. Kendimi kötü hissettim ama artık ilk çağırdığım aracı iptal etmek zorundaydım.
Şoföre ne kadar istediğini sordum. Bana Uber’de görünen fiyatın yaklaşık iki katını söyledi.
“Neden?”
“Bu rahat bir taksi.”
Sanki çağırdığımız Uber bizi deveyle götürecekti.
“Kenara çek, iniyoruz” dedim.
Adam bir anda şaşırdı.
“Ama… Neden?”
“Kenara çek.”
“Tamam, tamam. Uber fiyatına götürürüm.”
Dubai’de paranın satın alabildiği her şeyi görmüştük. Belli ki biraz yüzsüzlük de doğru pazarlıkla indirimli alınabiliyordu.
Havaalanına döndüğümüzde bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Geliş terminali mütevazıydı tamam ancak gidiş salonu çok daha kötü durumdaydı. Binlerce yolcuya karşılık oturulabilecek yalnızca sınırlı sayıda sandalye vardı. Klima yetersizdi. Telefon şarj etmek için yerde duran, bütün prizleri dolu derme çatma bir uzatma kablosunun etrafında insanlar toplanmıştı. Ağır bir koku geliyordu. Bazı yolcular çıplak ayakla oturuyor, bazıları yere uzanıyordu. Kalabalığın içinde uzun süre bakışlara maruz kalmak da bizi rahatsız etmişti.
Beni asıl öfkelendiren oradaki insanların kim olduğu veya nasıl giyindiği değildi. Milyarlarca dolarlık bir havacılık ve turizm düzeninin, o insanlara oturacak sandalye, çalışır klima ve telefonlarını şarj edecek priz sağlayamamasıydı. Birkaç kilometre ötede dünyanın en yüksek binasını, buz pistini ve dev akvaryumu yapabiliyorsunuz ama havaalanındaki yolcuya temel ihtiyaçlarını sunamıyorsunuz.
Dubai ile Sharjah arasındaki tezat, bütün gün gördüklerimizi özetliyordu.
Bir tarafta mermer, gökdelen, yapay ada ve dünyanın en büyükleri… Diğer tarafta yerdeki uzatma kablosunun başında priz sırası bekleyen yüzlerce insan.
Üç saat kadar bu ortamda bekledikten sonra nihayet Kuala Lumpur’a gidecek Air Arabia uçağına bindik. Air Arabia, Sharjah’yı ana üslerinden biri olarak kullanan düşük maliyetli bir havayolu. Şirketin kendi bilgilerine göre buradan Orta Doğu, Afrika, Avrupa ve Asya’daki çok sayıda noktaya uçuyor.
Pegasus’tan sonra başka bir düşük maliyetli havayoluna binmek bende doğal olarak travma sonrası stres bozukluğu yaratmıştı. Uçağa yaklaşırken dar koltukları, olmayan yemekleri ve yeni bagaj sürprizlerini düşünüyordum.
Fakat Air Arabia bizi şaşırtacaktı.
Dubai geride kalırken şehir hakkındaki fikrim değişmemişti. Hala rüküş, hala ruhsuz, hala birbiriyle yarışan dev projelerin tesadüfi toplamı gibi görünüyordu.
Ama hakkını teslim etmek gerekiyor.
Paranın satın alabildiği şeyler arasında Dubai’den daha etkileyici çok az yer var.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder