Bir önceki gün dünyanın ikinci en yüksek binası Merdeka 118’in yetmiş beşinci katında şarap içmiş, ondan birkaç gün önce de dünyanın en yüksek binası Burj Khalifa’ya çıkmıştık. Buna rağmen Petronas Kuleleri’nin Kuala Lumpur siluetindeki yeri bambaşkaydı.
Merdeka 118 daha yüksek olabilir ama Petronas Kuleleri şehrin simgesidir.
Paris’in Eyfel Kulesi, New York’un Özgürlük Heykeli, İstanbul’un Kız Kulesi varsa Kuala Lumpur’un da Petronas Kuleleri var.
Hem de iki tane!
Dünyanın en yüksek ikizleri.
Petronas İkiz Kuleleri, 451,9 metre yüksekliğinde ve 88 katlı. 1998’de tamamlandıklarında dünyanın en yüksek binaları unvanını Chicago’daki Sears Tower’dan, bugünkü adıyla Willis Tower’dan aldılar. Bu unvanı 2004’te Taipei 101’e devrettiler; 2010’da da Taipei 101’in yerini Burj Khalifa aldı.
Yani “Burj Khalifa’dan önce dünyanın en yüksek binası Petronas Kuleleri’ydi” demek tam olarak doğru değil. Araya Taipei 101 giriyor.
Fakat Petronas Kuleleri hala dünyanın en yüksek ikiz kuleleri.
Kulelerin mimarı Arjantinli Cesar Pelli. Her kulenin kat planı, üst üste bindirilmiş iki karenin oluşturduğu sekiz köşeli bir yıldıza dayanıyor. Farklı kültürlerde de görülen bu şekil, Petronas Kuleleri’nin tasarımında İslam sanatındaki Rub el Hizb motifi üzerinden yorumlanmış; birlik, uyum, istikrar ve akılcılık gibi kavramları temsil ediyor.
Paslanmaz çelik ve camdan oluşan dış cepheye uzaktan bakınca bu geometrik ayrıntıyı fark etmek kolay değil ama yukarıdan bakıldığında kulelerin planı açıkça ortaya çıkıyor.
İki kule 41’inci ve 42’nci katlar arasında bulunan iki katlı bir köprüyle birbirine bağlanmış. Yaklaşık 170 metre yükseklikteki Skybridge yalnızca turistlerin fotoğraf çektirdiği bir geçit değil. Kulelerden birinde acil durum yaşanması halinde diğerine geçiş sağlayan tahliye sisteminin de bir parçası.
Kulelerin resmi tarihçesine göre proje 1992’de başlamış, temel kazıları 1993’te, üst yapının inşaatı 1994’te başlamış ve kuleler 1996’da dış cepheleriyle birlikte tamamlanmış. Resmi açılış ise 1999’da yapılmış. Her kulenin temelinde 54 saat boyunca aralıksız dökülen yaklaşık 13 bin 200 metreküp beton var.
Dubai’deki “Yapın anasını satayım” mimarisinin aksine Petronas Kuleleri bana gösterişli ama zarif göründü.
Gökdelen olduklarını saklamıyorlardı ama çevrelerindeki bütün yapılara hakaret ederek de bağrınmıyorlardı.
Ben Petronas Kuleleri’ni ilk kez 1999 yapımı Entrapment filminde görmüştüm.
Filmde Sean Connery, Robert “Mac” MacDougal adında dünyaca ünlü ve yaşını başını almış bir sanat hırsızını canlandırır. Catherine Zeta-Jones ise Virginia “Gin” Baker adında, görünüşte onu yakalamaya çalışan ama aslında ne tarafta olduğu pek belli olmayan bir sigorta araştırmacısıdır.
Bu arada, filmin üzerinden çeyrek yüzyıldan fazla zaman geçti. Bu aşamada spoiler uyarısına pek gerek yok diye düşünüyorum.
Gin, Mac’i tuzağa düşürmek için onunla birlikte çalışmaya başlar. İkili önce çok değerli bir Çin maskesini çalar, ardından işin çapını biraz büyütüp sekiz milyar dolarlık bir soygun planlar. Senaryoya göre Petronas Kuleleri’ndeki International Clearance Bank’ın bilgisayar sistemi, 1999’dan 2000’e geçilirken Y2K, yani Milenyum Hatası nedeniyle birkaç saniyeliğine savunmasız kalır. Gin ile Mac de bu kısa aralıkta binlerce küçük işlemi Gin’in hesabına yönlendirerek sekiz milyar doları çalarlar.
Plan elbette beklenildiği gibi gitmez.
Alarmlar çalar, güvenlik görevlileri peşlerine düşer ve ikili kulelerin arasında asılı ışık kablolarının üzerinden diğer kuleye geçmeye çalışırlar. Kablolardan biri kopunca, Catherine Zeta-Jones aşağı sarkar, Sean Connery onu kurtarır ve fizik kanunları bir Hollywood filmi uğruna kısa süreliğine izne ayrılır.
Petronas Kuleleri filmin son bölümünün başlıca kahramanı haline gelir.
Sean Connery ile Catherine Zeta-Jones’un kulelerin arasında dolaştığını gördükten sonra insan doğal olarak Skybridge’e çıkmak istiyor.
Biz de istiyorduk.
Fakat önce kahve içmemiz gerekiyordu.
![]() |
| Vizemiz yok... |
Petronas Kuleleri’nin altındaki Suria KLCC alışveriş merkezine girip Bacha Coffee’yi bulduk. Kafenin boş masalarından birine oturmaya çalışırken garsonlardan biri fırtına gibi yanımıza geldi ve bizi girişteki bir bankonun önüne sürükledi.
Herhalde masada bir sorun olduğunu düşündük. Ancak sorun masa değil, bizdik.
Görevli adlarımızı sordu.
Söyledik.
Ardından soyadlarımızı sordu.
“Eğer oturmak için vize gerekiyorsa yanımızda yok” dedim. Şakamdan etkilenmedi. Adlarımızı ve soyadlarımızı bir iPad uygulamasına girdi. Bir şeyler işaretledi, başka bir ekrana geçti, oraya da bir şeyler yazdı. Pasaport numaramızı, annemizin kızlık soyadını ve son altı ay içinde ziyaret ettiğimiz ülkeleri sormamasına şükrettik. Bir de sosyalizmin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü sormadı.
Yaklaşık on dakika süren kayıt işleminin ardından bir masaya götürüldük. Oturur oturmaz “Kahve” dedim. Garson beni duymazdan gelip uzaklaştı. Bir süre sonra elinde Meydan Larousse kalınlığında bir kitap yığınıyla geri döndü.
Bunların kahve menüsü olduğunu anlamamız biraz zaman aldı.
Dünyanın her tarafından geldiği iddia edilen yüzlerce kahve vardı. Brezilya, Kolombiya, Kenya, Etiyopya, Arabistan, Orta Amerika ve Asya kahveleri sayfalar boyunca sıralanıyordu. Bunların yanında romantik, mistik veya doğrudan anlamsız isimler taşıyan onlarca karışım bulunuyordu.
Ben Kolombiya kahvesi söyledim.
Jelena “Aztek” isimli bir kahve seçti.
🐝Mezzy🐝 sıcak çikolata istedi.
Kahvelerin gerçekten Kolombiya’dan gelip gelmediğini, Azteklerle ne ilgisi olduğunu bilmiyorduk. Zaten Kolombiya’dan gelse de gelmese de aradaki farkı anlayabilecek durumda değildik. Biz yalnızca birer fincan kahve istiyorduk.
Asya’daki geleneksel yarım saatlik bekleme süresinin ardından garson geri döndü. Elinde üç tane bakır renkli, uzun ağızlı devasa ibrik vardı. Her biri en az bir litre sıvı alacak kadar büyüktü.
İbriklerden biri benim, biri Jelena’nın, biri de 🐝Mezzy🐝’nin önüne bırakıldı.
Masamız bir anda küçük çaplı bir petrol rafinerisine dönüştü.
![]() |
| Küçük çaplı bir petrol rafinerisi |
Belki ibriklerin büyüklüğü menünün 438’inci sayfasının altındaki küçük harflerle yazıyordu. Belki kahve edebiyatını daha dikkatli okumamız gerekiyordu. Fakat insan yine de garsonun biraz sağduyu göstermesini bekliyor.
Bir yetişkinin tek başına bir litre kahve içmesi pek olası değildir. Bir çocuğun bir litre sıcak çikolata içmesi ise tıbbi bir deney sayılır.
Garson “Her ibrikten dört-beş fincan çıkıyor, üçünüz için iki tane yeterli olabilir” diyebilirdi. Demedi. Sipariş verilmişti. Görevi siparişi getirmekti.
İçip içemeyeceğimiz, kafein zehirlenmesi geçirip geçirmeyeceğimiz veya 🐝Mezzy🐝’nin sıcak çikolatanın etkisiyle Petronas Kuleleri’ne tırmanıp tırmanmayacağı onu ilgilendirmiyordu.
Herkes kendi kahvesinden birer fincan içti.
Geride kalan iki buçuk litreyi masada bırakıp hesabı istedik.
Yaklaşık 30 dolar.
Gündüz gözüyle soygun!
Bir gün önce Batu Caves’deki maymunların yapamadığını bu gösteriş budalası kahve mağazası yapmıştı. Burada herkes gülümsüyordu ama işin aslı, bize tıslayan maymunlar bunlardan çok daha dürüsttü.
Kuala Lumpur’da sevdiğimiz pek çok şey Asya kültürünün nezaket, sabır ve uyum tarafını gösteriyordu. Bu kahve deneyimi ise aynı kültürün biçime bazen içerikten daha fazla önem veren yönünü özetliyordu.
Siparişte ne yazıyorsa onu getir. Müşterinin gerçekten ne istediğini sorma. Yanlış anlaşılma varsa gülümse ama paranı da al.
Sonuçta üç litre kahve masaya ulaşmıştı. Görev tamamlanmıştı.
ZUS Coffee’de yarım saat beklediğimiz iki sıradan kahveyi özlemle hatırladım. En azından onlar yalnızca yavaştı. Burası hem yavaş hem pahalı hem de kendini beğenmişti.
Kahve soygunundan sağ çıktıktan sonra Petronas Kuleleri’nin ziyaretçi merkezine gittik.
Bütün biletler tükenmişti. Skybridge’e ve 86’ncı kattaki seyir terasına çıkamayacaktık.
🐝Mezzy🐝 biraz hayal kırıklığına uğradı.
“Sen birkaç gün önce dünyanın en yüksek binasının tepesine çıktın. Bunu kaçırman çok büyük bir kayıp sayılmaz” dedim.
Ardından ona kimsenin ikincileri hatırlamadığını söylemeyi düşündüm. Aklımda herkesin bildiği “Ay’a ayak basan ikinci insanın adını kimse hatırlamaz” klişesi vardı. Sonra Ay’a ayak basan ikinci insan "Buzz" Aldrin’i gayet iyi hatırladığımı fark edip vazgeçtim.
![]() |
| Petronas Kuleleri |
Kulelerin altındaki yemek bölümüne gidip bir Japon restoranı bulduk. Ben suşi sevmem, sevgili arkadaşlar. Çiğ balıkla aramda, karşılıklı olarak saygıya dayanan bir mesafe vardır. O bana yaklaşmaz, ben de onu yemem.
Fakat Japon mutfağı suşiden ibaret değil. Sığır eti seviyorsanız oldukça geniş bir seçeneğiniz var. 🐝Mezzy🐝 ve ben et yemeklerinden söyledik. Jelena geleneksel Aqua-woman rutini kapsamında deniz mahsulleri istedi.
Kuala Lumpur standartlarına uygun olarak yaklaşık 45 dakika sonra geldiler. Yemekler güzeldi. Bu şehirde aç kalmıyordunuz. Yalnızca yemeğe karar verdiğiniz anda değil, yaklaşık bir saat sonra doymayı kabul etmeniz gerekiyor.
Yemekten sonra kulelerin arkasındaki KLCC Park’a çıktık. Burası Petronas Kuleleri’nin Instagram fotoğraflarının yaklaşık yüzde doksanının çekildiği yer.
İki kulenin de kadraja sığdığı noktayı bulduk.
Boynumuzu mümkün olduğunca geriye yatırıp kulelere baktık, sonra diğer bütün turistler gibi önlerinde fotoğraf çektirdik. Kulelere çıkamamıştık ama en azından altlarında küçücük görünebilmiştik.
Sonraki durağımız Malezya Ulusal Camisi, yani Masjid Negara oldu.
Cami 1965’te, Malezya’nın bağımsızlığının ardından ülkenin yeni kimliğini simgeleyecek modern bir yapı olarak açılmış. Klasik yarım küre biçimindeki Osmanlı veya Arap kubbelerinden farklı olarak ana çatısı açılmış bir şemsiyeye benziyor. 73 metre yüksekliğindeki minarenin tepesi ise kapalı bir şemsiye biçiminde tasarlanmış.
Caminin resmi tarihçesine göre yapı, ülkenin savaş yaşanmadan bağımsızlığa kavuşmasına duyulan şükranın bir ifadesi olarak inşa edilmiş. İlk başbakan Tunku Abdul Rahman’ın adının verilmesi önerilmiş ama kendisi bunu kabul etmeyerek caminin “Masjid Negara”, yani Ulusal Cami olarak adlandırılmasını istemiş. Yaklaşık 15 bin kişilik kapasiteye sahip yapı, tamamlandığı dönemde Güneydoğu Asya’nın en büyük camilerinden biriymiş. Malezya’nın resmi cami kayıtları bu geçmişi ayrıntılı biçimde anlatıyor.
Biz gittiğimizde cami ikindi namazı nedeniyle ziyarete kapalıydı. Yeniden açılması için yaklaşık iki saat beklememiz gerekiyordu. Bir caminin namaz sırasında turistlere kapatılmasını yadırgamadım. Sonuçta burası öncelikle ibadet yeri, sonra turistik mekandı.
Fakat iki saat beklemek istemedik. Dışarıdan baktık, birkaç fotoğraf çektik ve planımızı değiştirdik.
Bir Bolt çağırıp Brickfields bölgesindeki Little India’ya gittik. Burada bir Hint restoranına oturup, coconut suyu içtik.
Brickfields’ın hikayesi Kuala Lumpur’un büyüme hikayesinin küçük bir özeti gibiydi. 1881’de yaşanan büyük yangın ve sel, ahşap ve palmiye yapraklarından yapılmış çok sayıda binayı yok edince şehirde tuğla yapılara geçilmeye başlanmış. Bölgenin killi toprağı tuğla üretimine uygun olduğu için burada tuğla ocakları kurulmuş ve bölge zamanla “Brickfields”, yani tuğla tarlaları adıyla anılmaya başlamış.
Daha sonra İngiliz sömürge yönetimi döneminde demiryolu deposu da buraya kurulmuş. Güney Hindistan ve Seylan’dan, yani bugünkü Sri Lanka’dan getirilen çok sayıda işçi demiryolunda ve çevredeki işletmelerde çalışmış. Bu insanlar bölgede evler, dükkanlar, okullar ve ibadet yerleri kurmuşlar. Hint topluluğu zamanla Brickfields’ın kimliğinin ayrılmaz parçası haline gelmiş.
Bölge 2009’da resmen Kuala Lumpur’un Little India’sı ilan edilmiş. Malezya’nın Federal Bölgeler Dairesi, Jalan Travers ile Jalan Tun Sambanthan çevresinin renkli kapılar, çeşmeler ve sokak düzenlemeleriyle Little India’ya dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Sokaklarda Hint restoranları, kumaşçılar, kuyumcular, baharat dükkanları ve geleneksel kıyafet satan mağazalar vardı. Havada tütsü, köri ve kızarmış yiyecek kokuları birbirine karışıyor, dükkanlardan Bollywood müziği yükseliyor, renkli sariler vitrinlerde asılı duruyordu.
Kuala Lumpur’un en sevdiğim taraflarından biri buydu.
Birkaç kilometre içinde Malay, Çinli ve Hint kültürleri arasında geçiş yapabiliyordunuz. Bir sokakta cami, diğerinde Taoist tapınağı, biraz ileride Hindu mabedi, onların arasında da İrlanda barı vardı.
Biz İrlanda barına girdik.
Birkaç gündür Asya yemekleri yiyorduk ve kısa bir ara vermek istiyorduk. Biftek ve hamburger söyledik. Ben de bir Guinness istedim.
Jelena şaşırdı.
Normal şartlarda önümde şarap varken bira içmem. Aslında önümde şarap yokken de bira içmem.
“Kuala Lumpur’daki şaraplar kötü ve gereğinden fazla soğuk servis ediliyor” dedim. Yine de Guinness’i içtikten sonra iki kadeh kırmızı şarap söyledim. İnsanın ilkelerine sahip olması güzel bir şey. Fakat onlara gereğinden fazla bağlanmak hayatı zorlaştırıyor.
Otele döndüğümüzde ertesi sabahki Bali uçuşu için hazırlanmamız gerekiyordu. Önce Endonezya için online giriş formunu doldurmaya karar verdim.
Kuala Lumpur Havalimanı’nda bir saat boyunca uğraştığımız o eski komünist ülke giriş belgelerinin dijital kuzeni yeniden karşımdaydı. Yine eyalet soruyordu. Yine şehir soruyordu. Yine listelerde aradığım isimleri bulamıyordum.
Denpasar Havalimanı’na uçacaktık ama formda Denpasar’ı nereye yazacağım belli değildi. Havalimanının resmi adı I Gusti Ngurah Rai’ydi. Denpasar Havalimanı olarak biliniyordu ama aslında Denpasar kentinde bile değildi. Tuban’da, Kuta ilçesinde, Badung bölgesinde, Bali eyaletindeydi.
Bir havalimanına inebilmek için Endonezya’nın idari yapısını İçişleri Bakanı kadar iyi bilmeniz gerekiyor.
ChatGPT sağ olsun.
Otel adresini, bölgeyi, şehri ve eyaleti farklı sitelerden kontrol ederek yaklaşık bir saatlik mücadeleden sonra formları tamamladım. Telefonumdaki onay ekranına bakıp derin bir nefes aldım.
Kuala Lumpur maceramız sona ermişti.
Şehir temiz, modern, canlı ve son derece çeşitliydi. İhtiyaç duyabileceğiniz hemen her şeyi bulabiliyordunuz. Malezyalılar, hayatımda karşılaştığım en nazik ve yardımsever insanlardandı. Malay, Çin ve Hint kültürleri birbirlerini ezmeden aynı şehirde yan yana yaşıyordu. Camiler, tapınaklar, gökdelenler, sokak yemekleri, lüks oteller ve küçük dükkanlar Kuala Lumpur’a gerçek bir karakter kazandırıyordu.
Şehrin bir ruhu vardı.
Tek ciddi sorunu trafikti.
Bir de kahve sipariş ederken dikkatli olmanız gerekiyordu.
Kesinlikle yeniden gelecektik. Kuala Lumpur, Paris, Londra, New York, Hong Kong gibi defalarca ziyaret edilebilecek bir şehir.
Fakat önce Bali’ye gitmemiz gerekiyordu. Uçağımız sabah çok erkendi. Air Arabia’nın konforlu uçuşundan sonra bizi bu kez AirAsia taşıyacaktı.
Bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyorduk.
Yakında öğrenecektik.
![]() |
| Coconut suyu içtik |
Daha sonra İngiliz sömürge yönetimi döneminde demiryolu deposu da buraya kurulmuş. Güney Hindistan ve Seylan’dan, yani bugünkü Sri Lanka’dan getirilen çok sayıda işçi demiryolunda ve çevredeki işletmelerde çalışmış. Bu insanlar bölgede evler, dükkanlar, okullar ve ibadet yerleri kurmuşlar. Hint topluluğu zamanla Brickfields’ın kimliğinin ayrılmaz parçası haline gelmiş.
Bölge 2009’da resmen Kuala Lumpur’un Little India’sı ilan edilmiş. Malezya’nın Federal Bölgeler Dairesi, Jalan Travers ile Jalan Tun Sambanthan çevresinin renkli kapılar, çeşmeler ve sokak düzenlemeleriyle Little India’ya dönüştürüldüğünü anlatıyor.
![]() |
| Brickfields |
Kuala Lumpur’un en sevdiğim taraflarından biri buydu.
Birkaç kilometre içinde Malay, Çinli ve Hint kültürleri arasında geçiş yapabiliyordunuz. Bir sokakta cami, diğerinde Taoist tapınağı, biraz ileride Hindu mabedi, onların arasında da İrlanda barı vardı.
Biz İrlanda barına girdik.
Birkaç gündür Asya yemekleri yiyorduk ve kısa bir ara vermek istiyorduk. Biftek ve hamburger söyledik. Ben de bir Guinness istedim.
Jelena şaşırdı.
Normal şartlarda önümde şarap varken bira içmem. Aslında önümde şarap yokken de bira içmem.
![]() |
| Guiness |
Otele döndüğümüzde ertesi sabahki Bali uçuşu için hazırlanmamız gerekiyordu. Önce Endonezya için online giriş formunu doldurmaya karar verdim.
Kuala Lumpur Havalimanı’nda bir saat boyunca uğraştığımız o eski komünist ülke giriş belgelerinin dijital kuzeni yeniden karşımdaydı. Yine eyalet soruyordu. Yine şehir soruyordu. Yine listelerde aradığım isimleri bulamıyordum.
Denpasar Havalimanı’na uçacaktık ama formda Denpasar’ı nereye yazacağım belli değildi. Havalimanının resmi adı I Gusti Ngurah Rai’ydi. Denpasar Havalimanı olarak biliniyordu ama aslında Denpasar kentinde bile değildi. Tuban’da, Kuta ilçesinde, Badung bölgesinde, Bali eyaletindeydi.
Bir havalimanına inebilmek için Endonezya’nın idari yapısını İçişleri Bakanı kadar iyi bilmeniz gerekiyor.
ChatGPT sağ olsun.
Otel adresini, bölgeyi, şehri ve eyaleti farklı sitelerden kontrol ederek yaklaşık bir saatlik mücadeleden sonra formları tamamladım. Telefonumdaki onay ekranına bakıp derin bir nefes aldım.
Kuala Lumpur maceramız sona ermişti.
Şehir temiz, modern, canlı ve son derece çeşitliydi. İhtiyaç duyabileceğiniz hemen her şeyi bulabiliyordunuz. Malezyalılar, hayatımda karşılaştığım en nazik ve yardımsever insanlardandı. Malay, Çin ve Hint kültürleri birbirlerini ezmeden aynı şehirde yan yana yaşıyordu. Camiler, tapınaklar, gökdelenler, sokak yemekleri, lüks oteller ve küçük dükkanlar Kuala Lumpur’a gerçek bir karakter kazandırıyordu.
Şehrin bir ruhu vardı.
Tek ciddi sorunu trafikti.
Bir de kahve sipariş ederken dikkatli olmanız gerekiyordu.
Kesinlikle yeniden gelecektik. Kuala Lumpur, Paris, Londra, New York, Hong Kong gibi defalarca ziyaret edilebilecek bir şehir.
Fakat önce Bali’ye gitmemiz gerekiyordu. Uçağımız sabah çok erkendi. Air Arabia’nın konforlu uçuşundan sonra bizi bu kez AirAsia taşıyacaktı.
Bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyorduk.
Yakında öğrenecektik.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder