Haritaya göre otelimizle arasında beş kilometre bile yoktu.
Grab yolculuğu bir buçuk saat sürdü.
![]() |
| Hard Rock Cafe Bali |
Kuta, Bali’de gördüğümüz yerler arasında bir şehre en çok benzeyeniydi. Jimbaran’da yol kenarına dizilmiş tek katlı yapılar, restoranlar ve küçük dükkanlar vardı. Ubud’da tapınaklar, sanat atölyeleri ve pirinç tarlaları ön plandaydı. Kuta’daysa birkaç katlı binalar, büyük mağazalar, oteller, barlar ve kalabalık caddeler bulunuyordu.
Sokaklar gençlerle doluydu. Sırt çantalı turistler, sörfçüler, mağazaların önünde bekleyen taksiciler ve motosikletler her yerdeydi. Bali’nin diğer bölgelerine göre daha yüksek bir enerjisi vardı. Ada sonunda bize turistik bir sahil şehrinin nasıl göründüğünü hatırlamıştı.
Hard Rock Cafe oldukça büyüktü. Hemen yanındaki Hard Rock Hotel de Kuta’nın en belirgin yapılarından biriydi.
İçeri girip masamıza oturduk.
![]() |
| Masamıza oturduk... |
Fakat bu kez öyle olmadı.
Şef kısa süre sonra masamıza geldi. Hangi yiyeceklere alerjim olduğunu tek tek sordu. Deniz ürünlerinin herhangi bir biçimde yemeğe karışıp karışamayacağını, soslarda veya kızartma yağında kullanılıp kullanılmadığını açıkladı. Siparişlerimizi not aldı ve yemeklerin buna göre hazırlanacağını söyledi.
Sonunda biri beni ciddiye almıştı.
Bali’de bir restoranda garsondan bıçak istediğinizde size makas getirilebiliyordu ama Hard Rock Cafe’nin şefi alerji protokolü uyguluyordu. İnsan kısa sürede ne kadar duygusal hale geliyor. Şefe sarılmamak için kendimi zor tuttum.
Yemeklerimiz hem hızlı hem de doğru geldi.
Bali standartlarında bu başlı başına bir mucizeydi.
Kuta’da biraz dolaştık. Mağazalara baktık, kalabalığın arasında yürüdük ve uzun zamandır ilk kez kaldırımı andıran yerlerde ilerledik. Burası Bali’nin dini veya kültürel merkezi değildi. Fazlasıyla turistik, gürültülü ve Batılılaşmıştı. Fakat adanın geri kalanındaki yavaşlığın ardından insanın sinir sistemine iyi geliyordu.
Kuta’yı sevdim mi?
Evet.
Bali’ye gelmek için binlerce kilometre yolculuk edip sonunda kendimi en rahat hissettiğim yerin Hard Rock Cafe olması kültürel açıdan utanç verici olabilir. Ama dürüstlük de bir erdemdir.
Beni asıl heyecanlandıran yer ise Uluwatu’ydu.
![]() |
| Pura Luhur Uluwatu |
Uluwatu, Bali’nin manevi dengesini koruduğuna inanılan altı ana tapınaktan biri. Aynı zamanda adayı denizden gelebilecek kötü etkilerden koruyan bir deniz tapınağı olarak da kabul ediliyor.
Tapınak, Shiva’nın Rudra adıyla anılan sert ve fırtınalı yönüne adanmış. Bir önceki yazıda Shiva’nın yalnızca yok eden değil, eskiyi dönüştürerek yeninin önünü açan güç olduğunu anlatmıştım. Rudra da onun özellikle yıkım ve dönüşümle ilişkilendirilen hali.
Tapınağın en eski bölümlerinin 9. yüzyıla kadar uzandığı düşünülüyor.
Burası yalnızca dini önemi nedeniyle değil, manzarasıyla da etkileyici. Tapınak kompleksinin çevresindeki yürüyüş yolu uçurumun kenarını takip ediyor. Bir tarafta taş duvarlar ve kutsal yapılar, diğer tarafta metrelerce aşağıda kayalara çarpan Hint Okyanusu var.
![]() |
| Artık sarong giymeye alışmıştık |
Tapınağın belirli bölümlerine yalnızca ibadet etmek için gelen Hindular girebiliyordu. Turistlere açık alanlarda dolaşmak için yine sarong giymemiz gerekti.
Tirta Empul’den sonra sarong bağlama konusunda artık başlangıç seviyesini geçmiştik.
Bizi asıl ilgilendiren Kecak dansıydı. Resmi yazılışı “Kecak” olsa da Endonezcedeki “c” harfi Türkçedeki “ç” gibi okunuyor. Yani kulağa “keçak” olarak geliyor.
Gösteri gün batımında, uçurumun yanındaki açık hava amfi-tiyatrosunda yapılıyordu.
Fakat dansa ulaşmak için önce tapınağın gerçek sahiplerinin arasından geçmemiz gerekiyordu.
Maymunlar…
Maymunlarla işimizin artık bittiğini sanıyorduk.
Ama Bali bizimle aynı fikirde değildi.
Batu Mağaraları’nda maymunlarla mücadele etmiş, Ubud’daki Maymun Ormanı’nda tokat yemiş, saçımızı çektirmiş ve hayvanlarla Mexican standoff yaşamıştık. Maymunlar konusunda yeterince tecrübeli olduğumuza inanıyorduk.
Bu düşüncemiz Uluwatu’ya girdikten yaklaşık otuz saniye sonra değişti.
![]() |
| Sevgilim, doğum günün için naçizane… |
Buradaki maymunlar diğerlerinden iki kat daha sahtekar, iki kat daha saldırgan ve bir o kadar da arsızdı.
Neredeyse ilk gördüğümüz maymunun elinde bir cep telefonu vardı. Telefonu kimden çaldığını bilmiyorduk. Bir kayanın üzerine oturmuş, ekranına bakıyor ve cihazı oraya buraya çeviriyordu.
Yakınında başka bir maymun oturuyordu.
Telefonu ona doğru uzatıp gösterince aklımdan geçen konuşmayı duyar gibi oldum:
“Sevgilim, doğum günün için naçizane…”
![]() |
| Sadece teoride gözlük |
Biraz ileride başka bir maymun elinde bir gözlükle ağaca tırmanmıştı. Ağacın altında genç bir Çinli kız ağlıyor ve gözlüğünü geri vermesi için maymuna yalvarıyordu.
Maymun önce gözlüğü yüzüne takmaya çalıştı.
Olmadı.
Çıkardı, ters çevirdi ve yeniden denedi. Sonra saplarından birini ısırdı. Kız aşağıdan bağırdıkça maymunun ilgisi daha da arttı. Bir süre gözlükle oynadıktan sonra sıkıldı ve parçalarını teker teker aşağı atmaya başladı.
Önce bir sap düştü, sonra diğeri.En son camlardan biri yere indi.
Kız gözlüğüne kavuşmuştu ama elindeki şey artık yalnızca teorik olarak gözlüktü.
Bütün bunlar olurken Jelena biraz ileride başka bir maymunla tartışıyordu.
“Bugi, bu bana saldıracak” dedi.
Maymun Jelena’nın yakınında durmuş, dikkatle koluna bakıyordu.
“Yok kız, bir şey olmaz” dedim.
Hayvanın hedefi Jelena değil, kolundaki taneli bileklikti. Bilekliği tek hamlede çekip aldı ve birkaç metre öteye kaçtı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki Jelena ne kaybettiğini ilk anda anlayamadı.
Maymun karşısına geçip bilekliği sallamaya başladı. Bir sağa, bir sola attı. Sonra da dişleriyle çekiştirip ipini kopardı. Bilekliğin taneleri yere saçıldı.
Jelena bağırıyor, maymun bizi tamamen görmezden geliyordu. Taşları tek tek toplamaya başladı. Önce birini ağzına attı. Çiğnedi ve yuttu. Sonra ikincisini yedi.
Bunlar Jimbaran sahilinde aldığımız bilekliklerden birinin taneleriydi. Pembe renkli, çok gösterişli taşlardan yapılmıştı.
Maymun birkaç tanesini daha yuttu.
Bilekliği kurtarma ihtimalimiz ortadan kalkmıştı. Tek tesellimiz, bu şerefsiz maymunun gece boyunca tuvalette bayağı acı çekeceği düşüncesiydi.
Uluwatu maymunlarının fidye karşılığında eşya iade ettiğini sonradan öğrendik. Bizimki iş modelini tam anlayamamış veya kuyumculuk işine yeni girmiş olmalıydı.
Maymunlar burada organize çalışıyorlardı.
Uluwatu maymunlarının turistlerden eşya çalıp yiyecek karşılığında geri verme davranışı bilimsel araştırmalara bile konu olmuş. Gözlük, telefon, şapka ve çanta gibi yenmeyecek şeyleri çalıyor, sonra bunları bir çeşit pazarlık aracı olarak kullanıyorlardı.
Yani karşımızda aç olduğu için yiyecek arayan masum hayvanlar yoktu.
Bu maymunlar bir fidye ekonomisi kurmuştu.
Değerli eşyaları ayırt etmeyi bile öğrenmişlerdi. Bir saç tokasıyla cep telefonunun aynı pazarlık gücüne sahip olmadığını biliyorlardı. Telefon çaldıklarında karşılığında daha fazla yiyecek isteyebiliyor, yapılan ilk teklifi beğenmezlerse eşyayı geri vermeyi reddedebiliyorlardı.
Bu gidişle bir banka kurmalarına çok az kalmıştı.
Maymunların davranışları yalnızca hırsızlıkla sınırlı değildi. Birbirleriyle kavga ediyor, turistlere saldırıyor, yiyecek çalıyor ve Lut efsanesindeki Sodom halkı kadar rahat biçimde herkesin ortasında çiftleşiyorlardı.
Bali’de maymunların kutsal kabul edildiği söyleniyordu ancak bunların kutsallığı konusunda ciddi şüphelerim vardı.
Ubud’daki maymunlar en azından ormanın doğal güzelliği ve tapınakların mistik havası içinde yaşıyordu. Uluwatu’dakilerse organize suç, gasp, mala zarar verme ve toplumun genel ahlakını bozma suçlarından topluca hüküm giymiş gibiydi.
Cep telefonlarımızı sıkıca tuttuk, gözlüklerimizi çıkardık ve Kecak gösterisinin yapılacağı alana doğru ilerledik.
Amfi-tiyatro uçurumun kenarında, denize ve gün batımına bakacak biçimde kurulmuştu. Basamak şeklindeki sıralara oturduğumuzda ortada yuvarlak bir gösteri alanı vardı.
Güneş Hint Okyanusu’nun üzerine doğru inmeye başlamıştı.
Kecak’ın kökeni, Sanghyang adı verilen eski bir Bali arınma ve korunma törenine dayanıyor. Bugün tanınan gösteri biçimiyse 1930’larda Balili sanatçı Wayan Limbak ile Alman ressam ve müzisyen Walter Spies’in bu geleneği Ramayana destanıyla birleştirmesiyle ortaya çıkmış.
Gösterinin en ilginç tarafı müzik aleti kullanılmaması.
Bellerine geleneksel desenli kumaşlar bağlamış onlarca erkek sahneye çıktı. Gösteri alanının ortasında büyük bir çember oluşturarak yere oturdular. Ellerini havaya kaldırıp hep birlikte ritmik sesler çıkarmaya başladılar:
“Hıbıdı, hıbıdı, hıbıdı, ÇAK, ÇAK, ÇAK, ÇAK…”
Sesler bazen hızlanıyor, bazen yavaşlıyor, bazen bir taraftan başlayıp dalga gibi çemberin diğer tarafına yayılıyordu. Bir grup temel ritmi sürdürürken başka bir grup farklı seslerle araya giriyordu.
İlk birkaç dakika son derece basit görünen bu düzen, sesler üst üste bindikçe karmaşıklaşmaya başladı. Onlarca insanın çıkardığı ayrı ayrı sesler tek bir ritme dönüşüyordu. Bazen maymun seslerine, bazen yaklaşan bir ordunun ayak seslerine, bazen de giderek büyüyen bir fırtınaya benziyordu.
Kecak gösterisi Ramayana’dan bir bölümü anlatıyordu.
Rama, karısı Sita ve kardeşi Lakshmana sürgünde ormanda yaşarken şeytan kral Rahwana bir plan yapıyor. Sita’yı kandırmak için büyülü bir altın geyik ortaya çıkarılıyor. Rama geyiğin peşinden gidince Rahwana Sita’yı kaçırıp Alengka’daki krallığına götürüyor.
Rama’nın yardımına maymun tanrı Hanuman ve maymunlardan oluşan ordusu geliyor.
Çemberde oturup “çak, çak, çak” diye ritim tutan erkekler de bu maymun ordusunu temsil ediyor.
Sita, Rahwana, Rama ve Hanuman’ı canlandıran dansçılar sırayla sahneye çıktı. Kostümleri, başlıkları ve yüz ifadeleri son derece ayrıntılıydı. Bali danslarında ellerin ve gözlerin hareketleri en az bedenin geri kalanı kadar önemli. Dansçının bakış yönü, parmaklarını açma biçimi veya başını bir anda çevirmesi hikayenin parçasıydı.
![]() |
| Ateş dansı |
Ramayana’da Hanuman Sita’yı bulmak için Alengka’ya gidiyor. Rahwana’nın askerleri onu yakalayıp kuyruğunu ateşe veriyor. Fakat Hanuman kaçmayı başarıyor ve yanan kuyruğuyla şehri ateşe veriyor.
Gösterinin sonlarına doğru sahnenin ortasında ateş yakıldı.
Gün batmış, gökyüzü kararmıştı. Uçurumun arkasında Hint Okyanusu uzanıyor, ortada alevler yükseliyor, onlarca erkek gittikçe hızlanan bir ritimle “çak, çak, çak” diye bağırıyordu.
Hanuman ateşin çevresinde dönüyor, alevlerin arasından geçiyor ve yanan parçaları ayaklarıyla etrafa saçıyordu.
Gösteri bir anda danstan tiyatroya, tiyatrodan ayine, ayinden de kontrollü bir yangına dönüşmüştü.
Beni çok az gösteri bu kadar etkilemiştir sevgili arkadaşlar.
Bunun nedeni yalnızca dansçıların becerisi değildi. Sahne, uçurum, okyanus, gün batımı, ateş ve insan sesleri aynı gösterinin parçalarıydı. Kecak’ı kapalı bir tiyatroda izleseydik yine ilginç bulabilirdim ama aynı etkiyi yaratacağını sanmıyorum.
Uluwatu’da doğanın kendisi de dekor olarak kullanılıyordu.
Gösteri bittikten sonra tapınağın yanı başındaki restoranlardan birine gittik. Açık havada bir masaya oturduk. Bir Endonezyalı gitarist sahnede soft rock parçaları çalıyordu.
Gerçekten çok iyiydi.
Bütün gün maymunlarla uğraştıktan ve Kecak gösterisinin ritmiyle sarsıldıktan sonra tanıdık şarkıları sade bir gitarla dinlemek iyi geldi.
Garsondan kırmızı şarap istedim. Güldü ve biraz mahcup biçimde yalnızca beyaz şarap bulunduğunu söyledi.
Asya’daki on beşinci günümüzdeydik.
Yer miyim?
“No problem” dedim.
Garson uzaklaşırken çevrede başka bir garson aramaya başladım. Birkaç dakika sonra yanımızdan geçen birini durdurdum.
“Hangi kırmızı şaraplarınız var?” diye sordum.
Kız hiç düşünmeden saymaya başladı:
“Şiraz, Merlot, Cabernet…”
İlk garsonun birkaç dakika önce yalnızca beyaz şarap bulunduğunu söylediğini anlatmadım. Bali’de doğrular kişiden kişiye, masadan masaya ve bazen aynı restoranın içinde garsondan garsona değişebiliyordu.
“Şiraz” dedim.
![]() |
| Yer miyim? |
Bali şarabı sayılır mıydı?
Yeterince yakındı.
Şarabımı içerken gitaristi dinledim. Adam Dire Straits’ten Neil Diamond’a, bildiğimiz soft rock parçalarını bozup içine elektronik davullar, testere sesi veya üç farklı şarkının nakaratını eklemeden tatlı tatlı çalıyordu.
Jimbaran sahilindeki DJ’den sonra kendisine duyduğum minnet daha da artmıştı.
Ayrılırken yanına gidip çok güzel çaldığını söyledim ve teşekkür ettim.
O gece otele dönerken Uluwatu’yu düşündüm.
Bir tarafta kökeni dokuzuncu yüzyıla uzanan kutsal bir tapınak, Shiva, uçurumlar, Hint Okyanusu ve Ramayana vardı.
Diğer tarafta ise cep telefonu çalan, gözlük parçalayan, bileklik yiyen maymunlar…
Bali yine kutsal olanla saçma olanı aynı yerde birleştirmeyi başarmıştı.
Ubud’daki maymunlar bizi tokatlamıştı.
Uluwatu’dakilerse işi profesyonel seviyeye taşımıştı.
En azından bu kez cep telefonlarımız, gözlüklerimiz ve şapkalarımız bizimle birlikte otele döndü.
Jelena’nın bilekliği hariç...

.jpeg)
.jpeg)

.jpeg)




