Amerika benim için hiçbir zaman sıradan bir ülke olmadı. Hayatımda uzun süre yaşadığım ilk yabancı ülkeydi. Bu yüzden Amerika ile aramda hep farklı bir bağ oluştu. Yurt dışında yaşamayı, çalışmayı, farklı bir kültürün içine girmeyi ilk kez orada öğrendim. Belki de bu yüzden, daha sonra gördüğüm onlarca ülkeyi farkında olmadan hep Amerika ile kıyasladım.
Bu yazının amacı Amerika’yı eleştirmek değil. Bunu ne bilgi birikimim ne de deneyimimle yapabilecek durumdayım. Elli eyaletten oluşan, kıta büyüklüğünde bir ülkeyi birkaç seyahatle değerlendirmek zaten mümkün değil. Bunlar sadece yaklaşık otuz yıl boyunca yaptığım ziyaretlerde edindiğim kişisel izlenimler. Bir başkasının Amerika’sı bambaşka olabilir.
Amerika’ya ilk gidişimde hissettiğim duygu bugün bile aklımda.
![]() |
| 2007 |
İlk ziyaretimin üzerinden yıllar geçti. Sonra tekrar gittim. Ve yıllar boyunca defalarca geri döndüm. Los Angeles’ı, San Diego’yu gördüm, Las Vegas’ta kumar oynadım, Miami, Chicago, Orlando sokaklarında yürüdüm, New York’a defalarca döndüm. Grand Canyon gibi insanı adeta küçük hissettiren doğa harikalarını gezdim. Rock müziğin doğduğu şehirleri, caz kulüplerini, çocukluğum boyunca Amerikan filmlerinde gördüğüm yerleri kendi gözlerimle görmek büyük bir keyifti. Amerika’nın doğasını da, şehirlerini de, kültürünü de başka hiçbir ülkeyle kıyaslamak kolay değil. Bence dünyada mutlaka görülmesi gereken ülkelerden biri olmaya devam ediyor.
![]() |
| 1990 |
Her yeni ziyaretimde edindiğim o ilk his biraz daha zayıflıyordu.
Belki Amerika değişiyordu.
Belki ben değişiyordum.
Belki de ikimiz birden…
İlk başlarda bunun nedenini tam olarak anlayamadım. Sonra dikkat etmeye başladım. Bana göre ülke artık eskisi kadar bakımlı görünmüyordu. Otoyolların önemli bir kısmı beklediğimden kötü durumdaydı. Toplu taşıma sistemi ise beni daha da şaşırttı. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip bir ülkede metro istasyonlarının, trenlerin ve genel organizasyonun bu kadar eski ve dağınık olmasını beklemiyordum. Bana göre Avrupa’nın birçok büyük şehri bu konuda Amerika’nın önüne geçmiş durumda.
Kendimi de eskisi kadar güvende hissetmedim. Bu tamamen kişisel bir his olabilir ama sokaklarda dolaşırken eskiden hissettiğim rahatlığı bulamadım. Sanki ülkenin genel havasında tarif etmesi zor bir değişim vardı. O ilk ziyaretimde hissettiğim dinamizm yerini yavaş yavaş başka bir duyguya bırakıyordu.
Fakat beni en çok düşündüren değişim altyapıda değil, insanlardaydı.
![]() |
| 2002 |
Son seyahatlerimde ise farklı bir tabloyla karşılaştım. Yine altını çizmek isterim ki bu bir genelleme değil, sadece benim karşılaştığım insanların bıraktığı izlenim. Daha gergin, daha tartışmacı ve daha agresif bir tavır hissettim. İnsanlar sanki birbirlerine daha az tahammül ediyor, daha çabuk sinirleniyor ve daha kolay sertleşiyordu. Sokakta, mağazada ya da herhangi bir soru sorduğunuzda zaman zaman neredeyse üzerinize hırlarcasına cevap veren insanlarla karşılaştık. Yardım etmek isteyenler elbette vardı ama geçmişte hissettiğim sıcaklığı daha az buldum.
![]() |
| 2003 |
Ne yazık ki restoranlarda aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Hayatım boyunca bu kadar kötü garsonluk deneyimini başka bir ülkede yaşamadım. Burada kastettiğim hata yapmaları değil. Herkes hata yapabilir. Sorun, hizmet anlayışının yerini para pazarlığının almış olmasıydı. Bazı yerlerde kendinizi müşteri gibi değil, cebinizdeki son birkaç doları da almaya çalışan insanların karşısında hissediyorsunuz.
Atlantic City’deki Hard Rock Cafe bunun en ilginç örneklerinden biriydi.
Garson masamıza birkaç bardak musluk suyu getirdi. Birkaç dakika sonra bizim “check-in” yapmadığımızı fark etti ve hiçbir açıklama yapmadan su bardaklarını önümüzden aldı. Bugün bile tam olarak neye check-in yapmamız gerektiğini bilmiyorum. Otele check-in yapılır, uçağa check-in yapılır ama bir bar masasına check-in yapıldığını ilk kez orada duydum. Üstelik ortada oturmadan önce check-in yapmamız gerektiğini söyleyen bir tabela da, bizi yönlendiren bir görevli de yoktu. Kendimizi bedava musluk suyu içmeye çalışan insanlar gibi hissettirdiler. Daha sonra arkadaşımız gerekli işlemi yaptı ve sonunda tekrar musluk suyu içme hakkına sahip olduk.
![]() |
| 2018 |
New York’taki Hard Rock Cafe’de yaşadığımız başka bir olay ise hala aklımı kurcalıyor.
Garson kendisini tanıttı ve Litvanya kökenli olduğunu söyledi. Sohbet başlasın diye bildiğim birkaç Litvanca kelime söyledim ama belli ki hiçbirini anlamadı. Ardından Jelena kendisinin Sırbistan’dan geldiğini söyledi. Garson bunun üzerine Jelena’ya dönüp, “Rusya Baltık ülkelerini ilhak etmeden önce Litvanya’yı görmek istiyorum. Umarım Litvanya’ya bir şey olmaz ama aksi sizin hoşunuza giderdi tabii.” dedi.
Önce ne demek istediğini anlayamadım. Rusya’nın Litvanya’yı ilhakı bir Sırp’ı niye sevindirecekti ki?
Sonra fark ettim.
“Serbia” kelimesini “Siberia” olarak anlamıştı.
Yani Jelena’yı Rus sanıyordu. O yüzden Rusya, Litvanya’yı alırsa Jelena sevinecekti.
O anda yaptığı yorum bir anda anlam kazandı. Dünyanın dört bir yanından turist ağırlayan New York’un merkezindeki bir restoranda çalışan bir garsonun Sırbistan ile Sibirya’yı karıştırması beni gerçekten şaşırttı mi? Açıkçası pek değil.
Yemeğin sonunda kendisine on dolarlık bahşiş bıraktım.
Teşekkür edeceğini düşündüm.
Bunun yerine bana Amerika’da bahşişin resmi olarak yüzde yirmi olduğunu anlatmaya başladı.
İşte burada kültürel bir fark görüyorum. Bahşiş, hizmetten sonra gelir, hizmetin ön şartı değildir.
Benim yetiştiğim kültürde bahşiş, memnuniyetin ifadesidir. Güzel bir hizmet alırsanız teşekkür etmek için gönüllü olarak verirsiniz. Miktarını siz belirlersiniz. Vermek zorunda değilsiniz.
Eğer miktarını başkası belirliyorsa, vermediğinizde size hesap soruluyorsa ya da kendinizi suçlu hissetmeniz bekleniyorsa bunun adı artık bahşiş değildir. Bu, resmi olmayan bir servis vergisidir.
Minnettarlığın yüzdesi olmaz.
Ama tam da “Amerika değişmiş.” diye düşünmeye başladığınız anda biri çıkıp bütün teorinizi bozuyor.
Bir benzin istasyonunda kahve almak istedim. Kahve tamamen self-servis sistemindeydi. O kadar çok aroma, şurup ve seçenek vardı ki istediğim kahveyi nasıl hazırlayacağımı şaşırdım. Orada çalışan görevli hiç mecbur olmadığı halde yanıma geldi, hangi aromaların ne olduğunu tek tek anlattı ve birlikte tam istediğim kahveyi hazırladık. Bunu yapmak zorunda değildi. Ama yaptı.
Bir başka unutamadığım olay ise New York’taki M&M’s Store’da yaşandı.
🐝Mezzy🐝 kedilerinin fotoğrafının basılı olduğu M&M’lerden yaptırmak istiyordu. Jelena bu seçeneği fark etmediği için normal siparişi vermişti. Durumu anlayınca 🐝Mezzy🐝 gözyaşlarını tutamadı. O sırada mağazada çalışan genç bir kadın geldi. 🐝Mezzy🐝’nin elinden tuttu, onu fotoğraf bölümüne götürdü, birlikte fotoğrafı seçtiler, resmi düzenlediler ve sonra hiçbir şey olmamış gibi onu tekrar eski sıradaki yerine getirdi. Ne ekstra ücret istedi, ne acele etti, ne de “kurallar böyle” dedi. Sadece küçük bir kızın hayalini gerçekleştirmek için birkaç dakikasını ayırdı.
🐝Mezzy🐝’nin yüzündeki mutluluğu tarif etmem mümkün değil.
İşte Amerika’nın en zor tarafı da bu.
Bir saat önce size sebepsiz yere kaba davranan bir insanla karşılaşıyorsunuz.
Bir saat sonra ise hiç tanımadığınız biri, küçük kızınızın gününü güzelleştirmek için elinden geleni yapıyor.
Hangisi gerçek Amerika?
Bence ikisi de.
Bu yüzden Amerika hakkında kesin hükümler vermekten özellikle kaçınıyorum. Elli eyaletten oluşan, yüz milyonlarca insanın yaşadığı, dünyanın her köşesinden göç almış bu kadar büyük bir ülkeyi birkaç seyahatle değerlendirmek mümkün değil. Ben sadece kendi Amerika’mı anlatıyorum.
İlk kez gittiğimde beni büyüleyen o enerji bugün hala tamamen kaybolmuş değil. Hala dünyanın en etkileyici milli parkları orada. Hala girişimcilik ruhu orada. Hala dünyanın en önemli üniversitelerinden bazıları orada. Hala müziği, sineması, teknolojisi ve doğasıyla insanı etkileyen bir ülke.
Ama, şu anda aramızda olmayan bir arkadaşın deyimiyle “The Crumbling Empire” artık bana eskisi kadar kendinden emin görünmüyor.
Belki Amerika değişti.
Belki ben değiştim.
Belki de ikimiz de…
Bildiğim tek şey şu. Amerika’yı tek bir cümleyle anlatamazsınız. Ne “harika” diyebilirsiniz, ne de “kötü”. Bu kadar büyük, bu kadar güçlü ve bu kadar farklı bir ülke, tek bir yargıya sığmaz.
Ve belki de onu ilginç yapan tam olarak budur.
Kim bilir… Belki yirmi yıl sonra yine gider, bu yazıyı tamamen farklı duygularla yeniden yazarım.
Sevgi ile kalın❤️





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder