Ancak uçak piste yaklaştıkça kırmızı kiremitli evler, çıplak kayalıklar ve masmavi deniz aynı kareye sığmaya başlayınca insan bunun sıradan bir Akdeniz şehri olmadığını hissediyor.
Dubrovnik gerçekten nevi şahsına münhasır bir şehir sevgili arkadaşlar.
Birkaç yıl önce Bosna’dan kiraladığım külüstür bir araba ile Dubrovnik’e gelip, birkaç saat geçirmiştim. Mostar yakınlarına gelip, Mostar yerine Dubrovnik’e gitmeye karar verdikten sonra, yolda kaybolup, istemeden en kısa değil, en çaresiz yolu seçerek sahil boyunca bu güzelim manzarayı ağzım açık izlemiştim. Zaman zaman arabayı kenara çekip bir-iki fotoğraf çekmiş, ama çoğunlukla güneş batımının o güzelim renklerinin tadını çıkarmıştım.
Zaten bu yüzden değil miydi ki yeniden buralara gelmiştim?
![]() |
| Dubrovnik Surları |
Dubrovnik Havaalanı oldukça küçük ama son derece düzenli. Birkaç gün için geldiğimizden öyle denkimiz, valizimiz, sandığımız yoktu. Ufacık çantamızı uçakta, baş üstü dolaplara bile koymamış, koltukta aramıza sıkıştırmıştık. Uçaktan çıktığımız gibi kendimizi havaalanının dışında bulduk.
Daha kapının önünde Jelena tabelalardan birine bakıp gülümsedi. "Ne oldu?" diye sordum, “Dönüşte belki Hz. İsa’yı görürüz” diye gülmeye devam etti. Anlamadığımı görünce devam etti:
“Hırvatistan’da havaalanına ‘Zračna luka’ derler” dedi, “Yani ‘Semavi Kapı’!”
Ben de ister istemez güldüm. Düşününce daha iyi anladım. Gerçekten de Sırbistan’da havaalanına ‘Aerodrom’ derler.
İşte eski Yugoslavya'yı Jelena ile gezmenin en güzel taraflarından biri bu. Ben bir tabela görüyorum, o bana o tabelanın arkasındaki dili, kültürü anlatıyor. Aynı yemeği yiyoruz, o bana çocukken annesinin o yemeği nasıl hazırladığını anlatıyor.
Bazen ikimizi de gülümseten kültürel benzerlikler buluyoruz. Örneğin Bosna’da popüler bir isim olan ‘Şaban’, eski Yugoslavya’da da bizdeki gibi şaşkın, sarsak birini hatırlatıyor. Ahlak düzeyini biraz düşürmek pahasına ‘siktir’ sözcüğü de her iki dilde aynı anlamda kullanılıyor.
Kısacası aynı sokakta yürüyoruz ama aslında iki farklı Dubrovnik görüyoruz.
Belki de bu yüzden aynı geziyi yapıp eve iki farklı hikayeyle dönüyoruz.
Sırpça ve Hırvatça birbirine o kadar yakın ki insanlar rahatlıkla anlaşabiliyor. Ama bazen tek bir kelime bile yıllar içinde yollarının ne kadar farklılaştığını göstermeye yetiyor. Hırvatçanın bence en görünür farklılıklarından biri Latin alfabesiyle yazılması. Sırbistan'da Latin alfabesi günlük hayatta çok yaygın olsa da resmi alfabe Kiril. Kiril alfabesi aynı zamanda birçok Sırp için kültürel kimliğin önemli bir parçası ve bunu tabelalarda, resmi yazışmalarda, hatta günlük hayatta sık sık görüyorsunuz.
Şehir merkezine doğru giderken ilk hissettiğim şey Dubrovnik'in düşündüğümden çok daha Batılı olduğu oldu. Sonuçta Balkanlardaydık ama sanki aynı zamanda biraz İtalya’da, biraz Malta’daydık. Bazen biraz da Avusturya'da.
Bunun sebebini anlamak çok uzun sürmedi.
Dubrovnik, yüzyıllar boyunca Ragusa Cumhuriyeti adıyla yaşamış bağımsız bir şehir devleti. Deniz ticareti sayesinde zenginleşmiş, Akdeniz'in önemli limanlarından biri haline gelmiş. Ragusalılar Osmanlı ile savaşmak yerine çok daha pragmatik bir yol seçmişler. Yıllık haraç ödeyerek Osmanlı hakimiyetini tanımış, karşılığında ticari ve siyasi özerkliklerini büyük ölçüde korumuşlar. Osmanlı da, “Param geliyor, ticaret dönüyor, bundan kelli Ragusalılarla uğraşılmaya!” demiş.
Belki de o pragmatik siyasetin de payıyla Dubrovnik yüzyıllar boyunca bağımsız karakterini koruyabilmiş. Bugün gördüğümüz şehir elbette tarihi boyunca depremler, yangınlar ve savaşlar geçirmiş ama surların içindeki Ragusa'nın karakteri son derece güçlü bir biçimde günümüze kadar korunabilmiş.
Otele eşyalarımızı bırakır bırakmaz kendimizi eski şehrin taş sokaklarına attık.
İlk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu. Aslında binlerce turist vardı; restoranlar, kafeler doluydu. Ama şehir bağırmıyordu.
![]() |
| Dubrovnik Sokakları |
Dubrovnik'in güzelliği kendi başlarına ünlenmiş birkaç binadan değil, bütünün yarattığı atmosferden geliyor.
Merkezi bu kadar cazip bir şehirle daha önce hiç karşılaşmamıştım. Ana caddede değil de bir Orta Çağ filminin setinde yürüyormuşuz gibiydi. Aynı taşın tonlarına bürünmüş binalar, cilalanmış gibi parlayan zemin, sağa sola açılan daracık sokaklar... Kendimi tekrarlamak pahasına, gerçekten hayret verici bir güzellik.
Hayatımda Game of Thrones'un tek bir bölümünü bile izlemedim. Muhtemelen Dubrovnik'e gelip bunu söyleyen nadir turistlerden biriyim. Çünkü şehir resmen Game of Thrones ile yaşıyor.
Her köşe başında bir rehber elinde tabletle "Bu sahne burada çekildi." diye anlatıyor. Dükkanların vitrinlerinde demir tahtlar, ejderhalar, taçlar.
Diziyi izleyenler için Dubrovnik adeta kutsal bir hac merkezi olmuş.
Ben ise insanların neden bu kadar heyecanlandığını anlamaya çalışan turist rolündeydim.
Eski şehrin dışında dünya markalarının da içinde olduğu çok sayıda, deniz tatili odaklı oteller var. Ancak biz eski şehrin merkezinde, biraz tarihi, biraz kültürel bir otel seçtik. Yarım milenyum yaşında, gerçekten güzel bir apartman otel. Taş duvarlı bir yatak odamız, yine zevkle döşenmiş bir oturma odamız vardı. Bir de hiç kullanmayacağımız bir mutfak.
Hırvatistan Katolik kimliği çok güçlü bir ülke. Dubrovnik de bundan fazlasıyla nasibini almış. Eski şehirde neredeyse her köşede karşınıza bir kilise, hatta bazen bir katedral çıkıyor.
Bir ara Jelena küçük bir kiliseye girmek istedi. Ben de peşinden girdim. İçeride uzun uzun dolaştıktan sonra bahçedeki birçok kilisede görebileceğiniz küçük bir mağazaya girdi ve elinde küçük bir ikonla çıktı. Açıkçası biraz şaşırdım. İkon geleneği daha çok Ortodoks dünyasıyla özdeşleşmiştir. Katolik kiliselerinde de elbette ikonlar vardır ama Ortodoks inancındaki kadar merkezi bir yer tutmazlar.
Jelena gülümsedi. "Beğendim."
Zaten bazen en mantıklı açıklama budur.
Yemek konusunda ise Dubrovnik beni iki farklı duygu arasında bıraktı.
Bir taraftan gerçekten çok kaliteli restoranlar var. Etler, tatlılar, ben yiyemesem de deniz ürünleri… Hepsi gayet başarılı.
Diğer taraftan ise insan zaman zaman kendini Avrupa'nın herhangi bir turistik şehrinde hissediyor. Pizza, burger, madem Avrupadayız, makarna yerine pasta…
Elbette bunları bulacaksınız, burada çok sorun yok. Ancak benim için Balkan mutfağı cevapcici, burek, pljeskavica demek.
Neyse ki biraz ara sokaklara girince bu Balkan lezzetlerini bulmak zor olmuyor.
Hırvat şarapları ise bir içim su.
Hırvat şaraplarıyla ilk kez Niş’te tanışmıştım. Bana bir bardak Dingaç ikram ettiler. O sıralarda Niş’te ağzımın tadına uygun şarap bulmakta güçlük çekiyordum. Sırp arkadaşlar bana habire Vranac’ı tavsiye ediyor, Vranac kötü bir şarap olmasa da öyle başımı döndürmüyordu. Elbette sonraları Prokupac gibi tam benlik şarapları keşfetmiş olsam da, ilk günlerdeki Vranac teröründen sonra Dingaç gerçekten dünyamı aydınlatmıştı.
Dubrovnik’te birkaç kez Dingaç içtim elbette ancak bir şişesinin fiyatı iyi bir Margaux’dan pahalı olduğu için istediğim kadar tadamadım.
![]() |
| Hard Rock Cafe Dubrovnik |
Dubrovnik'te genelde fiyatlar üzerinde kısa süreli bir kimlik bunalımı yaşadım. Bir ara hesabı görünce içimden "Herhalde yanlışlıkla Yugoslav Dinarı yazmışlar." diye geçirdim. Sonra fark ettim ki hayır...
Euro'ydu.
Hırvatistan eskisi kadar ucuz değil. Hatta bazı yerlerde insan kendini İsviçre'den ayrılmamış gibi hissediyor.
Buna karşılık söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var. Yollar mükemmel, trafik işaretleri, yön tabelaları son derece anlaşılır. Kartla ödeme neredeyse her yerde mümkün. Turist olarak hayatınızı kolaylaştıran ne varsa düşünmüşler.
Gün boyunca birkaç kez 🐝Mezzy🐝’yi aradık. Belgrad’taki arkadaşı Nera’yı dayısının evine davet etmiş. İki arkadaş Niş’te parti yapıyorlardı. 🐝Mezzy🐝 bizle kısa ve net konuşuyordu:
“Her şey yolunda, hiçbir problem yok, şimdi bırakın da Nera’yla oynayalım…”
Akşam üzeri surların üzerinden Adriyatik'e bakarken günün nasıl geçtiğini anlamadım.
Belki de güzel şehirlerin ortak özelliği budur. İnsana sürekli bir şey göstermeye çalışmazlar.
Sadece yürürsünüz. Ve zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz.
Ertesi sabah erkenden yola çıkacaktık. Rotamız bu kez Bosna-Hersek’ti. Ama Mostar…
O bambaşka bir hikaye.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder