24 Mart 1975’te, işte böyle bir maçta, Muhammed Ali Chuck Wepner isimli bir boksörle karşılaşıyordu.
Maçın tartışmasız favorisi, elbette ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali’ydi. Wepner, sadece sahne dolduran bir figüran gibi duruyordu.
Ancak dokuzuncu rauntta Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki, Ali bir anlığına kendini yerde buldu.
Görenler gözlerine inanamıyordu.
![]() |
| Wepner Ali’ye öyle bir çaktı ki |
Bu maçı elbette sadece uykusuz Türkler izlemiyordu. Los Angeles’ta bir tiyatrodaki kapalı devre yayınında, daha henüz 28 yaşında bir genç de, bütün dünya ile birlikte Ali yere devrildiğinde aynı heyecanı yaşamıştı.
Sonradan düşündü, demek şan, şöhret ile birlikte gelen favorilik, her zaman başarıyı garantilemiyordu. Çalışan ve inanan bir boksör, rakibi ne kadar ünlü ve ne kadar favori olursa olsun, bir değişiklik yaratabiliyordu.
Akşam eve gittiğinde hemen işe koyuldu ve gariban boksörü, şanlı, şöhretli rakibi karşısında galibiyete taşıyan bir film senaryosu yazmaya başladı.
Bu senaryoyu film stüdyolarına götürdü, ancak bir şartı vardı. Filmde, başroldeki boksörü kendisi oynamak istiyordu. Başrol oynamasını kabul etmeyen, ya da fikri güzel bulsalar da senaryoyu daha deneyimli bir ekibin yazmasını isteyen stüdyolar senaryoyu reddetmişlerdi.
Sonunda prodüktörler Irwin Winkler ve Robert Chartoff, United Artists’in distribütörlüğüyle filmi çekmeyi kabul ettiler.
Başrolde de senaryonun yazarı Sylvester Stallone oynayacaktı.
Böylece çocukluğumun filmi Rocky doğmuş oldu.
Hatırlarsanız, Rocky filminde öykü Philadelphia’da geçer. Ancak film “Philadelphia’da geçen bir öykü” değil, Philadelphia, öykünün ta kendisi.
Philadelphia’nın klasik, mütevazı ama inatçı bir ruhu var. ABD’nin kuruluş mitleri burada doğmuş, zaten önceki yazılarda değinmiştik, Independence Hall, Liberty Bell, ama aynı şehir aynı anda mavi yakalı mahalleleri, sert mizahı, düz konuşan insanları, “kimse bize bir şey hediye etmedi” hissini de taşıyor.
Rocky’nin karakteri de tam buradan çıkıyor.
Kendini kanıtlamaya mecbur hisseden bir şehirle kendini kanıtlamaya mecbur bir adam.
Rocky’nin dünyası “parlak vitrinler” değil, küçük dükkanlar, dar sokaklar, sabahın ayazı, ucuz salonlar, kasaplar, manavlar… Philadelphia’yı o 70’lerin daha sert, daha yıpranmış haliyle bir çalışan şehir olarak gösteriyor. Bu da filmi romantik değil, fazlasıyla dürüst yapıyor.
Koşu sahnelerinin pazar, dükkanlar ve insanlarla South Philly tarafına girmesi, şunu anlatıyor: Rocky’nin antrenmanı “özel koç ve steril salon” değil. Adam şehrin içinde çalışıyor, şehir de ona direnç veriyor.
Rocky eşittir Philadelphia olunca, elbette şehirde birkaç Rocky noktası bulunuyor.
![]() |
| Sevgili kardeşim Ahmet'le bir "Eye of the Tiger" anımız |
Bu merdivenler filmde sadece güzel bir koşu rotası değil, “aşağıda kimse değilsin, yukarıda ise bir anlığına biri oluyorsun” demenin bir sembolü. Ve o zirvede Rocky’nin kolları havadayken, sanki “ben kazandım” değil de “Philadelphia bugün kendini iyi hissetti” diyorsun, çünkü aynı noktada Philadelphia skyline’ının çok güzel bir görünümü var.
Son günlerde biraz fazla edebi oldum, farkındayım. Yaşıma verin artık 😜
Philadelphia’nın kendi ismiyle anılan, mükemmel bir sokak lezzeti vardır sevgili arkadaşlar. İsmi Philly Cheesesteak.
1991’de ilk kez New York’ta, Penn Station’da yemiştim bu cheesesteak’i. Hani bazı tatlar vardır, daha ilk lokmada beynine “tamam, ben buraya yerleşiyorum” diye mesaj yollar… Ben de aynen öyle olmuştum. Ortalık koşuşturma, tren anonsları, kalabalık, acele… Ben ise elimde sıcak ekmek, içinden taşan et ve erimiş peynirle, bir anlığına bütün şehri susturmuştum. Malum, midem çöp tenekesi gibi çalıştığından sokak yemeklerine zaafım vardır, o gün de Penn Station’ın ortasında “bu iş ciddi” diyerek deli gibi mutlu olmuştum. Şimdi yerinde yemek de bugüne denk gelince, öykü kendi kendini tamamladı.
![]() |
| Philadelphia Skyline |
Bu sandviç bir “tarif” değil, daha çok bir refleks. Sac kızgın olacak, et hızlı pişecek, spatulayla kıtır kıtır doğranıp toparlanacak, peynir en son üstte eriyip ete yapışacak, sonra hepsi tek hamlede ekmeğe alınacak. Soğan istersen “with”, istemezsen “without” gibi kısa konuşacaksın, çünkü sıra varsa kimse kimsenin yaşam koçluğu yapmasını istemez. Yerken de bıçak-çatal aranmayacak. Cheesesteak’in doğru servis şekli, bir eliyle tutup diğer eliyle damlayanları yakalamak. Bu bir öğle yemeği değil, küçük bir şehir ritüeli.
Cheesesteak’in tarihi de Rocky gibi, “şık bir icat” değil, sokakta doğmuş bir refleks.
1930’larda South Philly’de, İtalyan kökenli Pat Olivieri’nin bir sosisli arabası varmış. Rivayete göre bir gün “hot dog’dan sıkıldım” deyip ızgaraya ince doğranmış dana eti ve soğan atmış, sonra da bunu bir ekmeğin içine doldurmuş.
Kokuyu alan bir taksi şoförü “bana da yap” deyince, olay öğle yemeğinden çıkıp yeni bir şehir yemeğine dönüşmüş. Bu başarı da Olivieri’lerin işini büyütüp Pat’s King of Steaks’e giden yolu açmış.
İlginç taraf şu ki, Cheesesteak’in ilk hali aslında “cheese”siz bir steak sandwich. Peynirin sonradan eklendiği, hatta işin Olivieri tarafının anlattığına göre American peynirin 1951’de eklendiği söyleniyor.
Cheez Whiz ise 1950’lerin sonlarına doğru (zaten peynirin kendisi 1952’de piyasaya çıkmış) “hızlı eriyor, kolay sürülüyor” diye yaygınlaşıp kültleşmiş.
Kısaca cheesesteak’in “peynir mezhepleri” sonradan geliyor. Temel çekirdek, 1930’ların o sac üstü et-soğan ikilisi.
Bu arada bu sandviç şehir içinde büyüdükçe “rakip köşe” efsanesi de doğmuş. Pat’s’in karşısına 1966’da Geno’s açılmış ve 9th & Passyunk köşesi bir anda “Philly’de cheesesteak tartışmasının sahnesi”ne dönüşmüş.
Biz Philly Cheesesteak’i Shay’s Steaks’te yedik.
![]() |
| Philadelphia Cheesesteak |
Philadelphia turumuzu Shay’s’te tamamladık.
Philadelphia, klasik Amerikan şehirlerinden çok farklı. Zaman zaman kendimi Avrupa’da bile hissettiğim oldu. Mimarisi, insanları, parkları, yemekleri fazlasıyla kendine özgü bir yer.
Biz hepimiz gezerken çok zevk aldık. Amerikan tarihinin başlangıcı olması özellikle benim çok ilgimi çekti.
Philadelphia, Amerika’ya ilk kez geliyorsanız, gidin, görün diyebileceğim bir yer değil. New York, Los Angeles, Las Vegas, Miami, Chicago falan elbette size daha ilginç gelecektir, ancak butik bir gezi planında Philadelphia’nın olması neredeyse bir şart.
Devam edeceğiz.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder