12 Nisan 2026 Pazar

Doğu Kıyısının Las Vegas'ı.... mı?

Herhalde hepimiz Las Vegas’ı biliriz. Işıltılı neonlar, temalı lüks oteller ve en önemlisi kumar, içki ve karı…

İşte bugünkü ziyaret noktamız olan Atlantic City de ABD’nin doğu kıyısının Las Vegas’ı sayılır.

Atlantic City
İşin doğrusu, Las Vegas’a batının Atlantic City’si dememiz gerekir. Çünkü Las Vegas daha kaktüsleriyle, çıngıraklı yılanlarıyla ıssız bir çölken Atlantic City bütün şatafatıyla kötü alışkanlıklarına düşkün ziyaretçilerini ağırlıyordu. Kıyıdaki Steel Pier yani Çelik İskele’ye “Ülkenin Gösteri Vitrini” ismi verilmişti. Zamanın parlak isimleri, Frank Sinatra, Duke Ellington, Louis Armstrong falan hep Atlantic City’de sahneye çıkarlardı.

Eminim herkes çocukken oynamıştır, Monopoly isimli bir masa oyunu vardı. Benim şahsen çok oynamışlığım vardır. Bu oyunun en pahalı mülklerinden biri Boardwalk isimli gayrimenkuldü - Türkçesi başka bir şeydi elbette, Kadıköy, Barbaros Bulvarı falan gibi, şimdi tam hatırlayamadım.

İşte Monopoly’deki Boardwalk karesi, Atlantic City’nin meşhur Boardwalk’ından esinlenmiştir.

Bu yol o kadar ünlüdür ki, hakkında şarkılar yazılmış, filmler çekilmiş, TV dizileri yapılmış. Bir yanı okyanus, diğer yanı neonlu, ışıklı oteller, insan bu geniş yolda yürürken ister istemez etkileniyor.

Under the Boardwalk isimli bir şarkı vardır. Bruce Willis bile cover’lamıştı.

Under the Boardwalk özel olarak Atlantic City için yazılmamış. Ama Atlantic City’nin üstüne cuk oturuyor. Çünkü boardwalk kültürü zaten başlı başına bir Amerikan numarası. Üstte ışıklar, dondurma, müzik, kikirdemeler. Altta rutubet, yorgun tahta, gizli öpüşmeler ve hafif bir çürüme hissi. Şarkı kağıt üstünde AC’ye ait olmayabilir, ama gördükten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki ruhen epey Atlantic City.

Boardwalk
İşin aslı, Boardwalk ihtişam ya da romantizm için tasarlanmamış. Otel sahiplerine sahilde yürüyenlerin içeri taşıdığı kumlardan gına gelince bu yolu yapmışlar.

Atlantic City, Absecon Adası üzerinde kurulmuş 19. yüzyıl sahil sayfiyelerinden biriydi.

Sonrasında demiryolu gelmiş. Demiryolu gelince de bir Red Kit öyküsü gibi, insanlar gelmiş, arkalarından da para akmaya başlamış. Philadelphia’dan ve Amerika’nın kuzeydoğusundaki diğer şehirlerden kıyıya ulaşmak kolaylaşınca Atlantic City hızla büyümüş, kısa süre içinde bir sahil kasabasından ciddi bir tatil merkezine dönüşmüş. Şehir, otelleri, iskeleleri, eğlence yerleri ve Steel Pier gibi cazibe noktalarıyla kısa sürede kalabalıkların akın ettiği bir sayfiye merkezi olmuş.

Alkol yasağı döneminde ise Atlantic City’nin şöhreti bambaşka bir yere oturmuş. Kent yolsuzluk, gece hayatı ve kaçak içkinin neredeyse su gibi aktığı bir yer haline gelmiş.

1913 ile 1941 arasında şehre hakim olan siyasi patron Nucky Johnson döneminde yerel yönetim ile organize suç tamamen iç içe geçmiş.

Bu Nucky Johnson enteresan biriymiş sevgili arkadaşlar. Adam prensipte gangstermiş, ama işlerini klasik gangsterler gibi yeraltında değil, bayağı aleni biçimde yürütüyormuş. Zaten şu lafı oldukça meşhur. “Bizde viski de var, şarap da var, kadın da var, şarkı da var, slot makineleri de.” Yani "Bizde herkes için bir şeyler var, sen yeter ki gel” diyor.

Bu arkadaş Ritz-Carlton otelinin dokuzuncu katındaki bir penthouse’ta yaşıyormuş, o yüzden lakabı “Czar of the Ritz” yani “Ritz’in Çarı” olmuş. Sokağa çıktığında yakasında bir karanfille gezermaiş.

Johnson, Atlantic City’yi bir nevi günümüzün otellerindeki toplantı ve konferans merkezi olarak da kullanmış. Ancak konuklar CV’leri göz önüne alındığında, günümüzün CEO, CFO falan gibi yöneticilerinden biraz farklıymış. Rivayete göre Johnson yönetimindeki Atlantic City, Al Capone ve Bugs Moran gibi isimlerin de yer aldığı yeraltı dünyası toplantılarına ev sahipliği yapmış.

Onun döneminde Atlantic City, içki kaçakçılığı için önemli bir limana dönüşmüş. Hatta bir vakada kaçak içki çatışmasında bir kaçakçıyı öldüren dört Sahil Güvenlik görevlisi bile yerel savcının yönlendirmesiyle saldırı suçlamasıyla tutuklanmış.

Gözünü sevdiğimin Amerika’sı…

Nucky Johnson’un sonu da başlı başına bir ironi. Bunca yıl kenti fiilen yöneten adam, öyle filmlerdeki gibi kurşunlanarak ya da bir gece ansızın ortadan kaldırılarak değil, bildiğin vergi kaçakçılığından 1941’de mahkum olmuş ve dört yıl hapis yatmış. Sonu, bu bakımdan, Al Capone’unkine fazlasıyla benziyor.

Atlantic City öyküsünün bir sonraki kahramanı hiçbirimize yabancı değil. Kim bu derseniz, bizim Trump.

Trump şehrin kuruluşuna ve bir kumar merkezi olmasına çok katkıda bulunmamış, ancak Atlantic City Atlantic City olunca "Açılın, bu işi bilen ben şahsım geliyorum" deyip, dalmış şehre.

Hem de bayağı iddialı bir biçimde…

İnsanlık şatafat, debdebe, lüks nedir görsün misali, hemen faaliyete geçmiş.
🐝Mezzycik🐝 Atlantic Okyanusu Kıyısında

Üç ayrı büyük mülkü almış. Boardwalk üzerindeki Trump Plaza, marina tarafındaki Trump’s Castle/Trump Marina ve devasa Trump Taj Mahal. Bunlar sadece yatırım değil, şehrin siluetine soyadını kazıma girişiminin bir parçası olmuş.

Burada Taj Mahal oldukça özel bir yer tutuyor çünkü hem en büyük kibir gösterisi hem de en büyük finansal yarası bu devasa kompleks olmuş.

Trump, Atlantic City’de batmış, batmış çıkmış. En sonunda 2009 yılında yelkenleri suya indirmiş, şu meşhur Chapter 11 kapsamındaki iflas korumasına başvurmuş. İflas süreci ilerlerken, acı bir ironi, kontrollerini kaybettiği bu binaların harabeye dönmüş olmaları yüzünden, Trump, binaların üzerinde hala duran ismini kaldırmak için başvurmuş.

Trump’ın bir zamanlar en büyük gösteri mabedi olan Taj Mahal, bugün Hard Rock Hotel & Casino Atlantic City adıyla yaşıyor. Biz de akşamımızı bu mekanda geçirdik.

Hard Rock Hotel
Hard Rock Hotel gerçekten insanı etkileyen, ihtişamlı bir casino. Bizzat birkaç gün kaldığım Hard Rock Hotel Las Vegas'tan çok daha güzel.

Ancak tipik bir Amerika klasiği, mekanlar gerçekten göz alıcı, ihtişamlı, para dökülüp mükemmel hale getirilmiş olsalar da, içine koydukları garson, resepsiyonist gibi personelin kalitesi yerlerde sürünür. Ağızınız açık o şatafatı izleyip vay anasını dersiniz, ama sadece oturup bir kahve söyleyene kadar. Garson kılığında dünyadan habersiz cahil bir hıyar gelir, sinirinizi kaldırır. O akşam da aynısı oldu tabii. Sevgili arkadaşlarımızla oturup geçireceğimiz yarım saatlik güzel zamanın içine etti dangalak bir garson.

Bu konu hakkında edeceğim bir kaç kelam daha var ama yazının sonuna bırakalım. Sadece şu kadarını söyleyeyim, bu gelişimde Amerika'yı oldukça yıpranmış, alt yapısı eskimiş, insan ilişkileri fazlasıyla zayıflamış buldum.

Hard Rock Hotel'in muazzam bir müzik memorabilia koleksiyonu var. Hepsini tek tek inceledik. Okyanus soğuğuna rağmen Boardwalk'ta biraz yürüdük. 🐝Mezzycik🐝 kumsala bile çıktı, okyanus kıyısında yürüdü.

İkinci gecemizde jetlag yavaş yavaş vurmaya başlamıştı. Akşamımızı bir kadeh şarapla bitirip, eve döndük.

Doğu Kıyısının Las Vegas'ı.... mı?

Herhalde hepimiz Las Vegas’ı biliriz. Işıltılı neonlar, temalı lüks oteller ve en önemlisi kumar, içki ve karı… İşte bugünkü ziyaret noktamı...